Showing posts with label kahve. Show all posts
Showing posts with label kahve. Show all posts

Tuesday, March 5, 2019

"Choice is the bane of modern life"


By Giles Fraser
 
“Black Americano, please.” A simple enough request to a barrista. But, oh, its not. I’m already grumpy. It’s too early for chat. But the questions keep coming. “Small, medium or large?” she replies. “Medium please” I grunt, hoping that will be the end of the matter. “Drink in or take away?” I reply. “Would you like milk with that?” I resist the temptation to refer my chirpy interrogator back to the original request for a black coffee. “No, thank you.”
Surely that’s enough information. But, no. “Would you like to try our new Guatemalan blend?” I decline, signalling growing irritation. “Would you like a pastry with that…” A list of various croissants and muffins follows. My mood darkens further. All I want is a bloody coffee.

Choice is the bane of modern life. “Existence preceeds essence”, preached the existentialists. What they meant was that who we are is not given at birth, but is constructed by the series of choices we make about who we want to be. “Become who you are”, said Nietzsche some decades before.

From this perspective, life is a never ending succession of choices, a constant work-in-progress of self-definition. We are the authors of our own identity. Mini gods of self-creation. Sartre liked to sit in coffee houses, musing on the meaning of life. But surely even he could not have reckoned with the ubiquity of choice in a consumerist society. I fancy that he, too, would have been broken by the ever-present demand to decide for oneself. As I sip my coffee, a semblance of calm begins to return. Existentialism is too heavy a burden. No more questions, please. I can’t take it any more. I don’t want to be endlessly responsible for me. I want someone else to shoulder the burden on my behalf.

Source: Unherd

Friday, July 21, 2017

'Boston Tea Party' nin Hikayesi

https://tr.wikipedia.org/wiki/Boston_Çay_Partisi#/media/File:Boston_Tea_Party_Currier_colored.jpg


Britanya kraliyeti, sömürgelerinden ödenmesi mümkün olmayan bir vergiyi ödemelerini talep etmişti. 1773 yılında, öfkeye kapılan Kuzey Amerika kolonları Londra’dan gelen kırk ton çayı limandaki gemiden körfezin sularına döktüler. Bu eylem komik bir şekilde Boston Tea Party diye adlandırıldı. Ve bu olay bağımsızlık savaşını başlattı.

Kahve, o topraklarda üretilen bir ürün olmamasına rağmen bir vatanseverlik amblemine dönüştü. Bu ürün kim bilir ne zaman, Etiyopya’nın bir dağında yetişen bir bitkinin kırmızı meyvelerini yiyen keçilerin bütün gece dans etmeleriyle keşfedilmiş ve asırlar süren bir yolculuğun ardından Karayip Denizi adalarına ulaşmıştı.

1776’da Boston kafeleri Britanya kraliyetine karşı komplo kurma merkezlerine dönüşmüşlerdi. Bağımsızlığın yeni ilan edildiği dönemde Başkan Washington bu görevini bir kafede yürütüyordu ve orada kölelerin yanı sıra Karayip Adaları’nda köleler tarafından üretilmiş kahve satılıyordu.

Bir asır sonra, Far West fatihleri çay değil, kamp ateşinde pişirdikleri kahvelerini içiyorlardı.



Kruasanın İcadı ve Kahve

“Fransa’nın sembolü Napolyon Korsika’da doğdu. Fransa düşmanı babası onun adını Napoleone koydu.

Fransa’nın diğer bir sembolü croissant Viyana’da doğdu. Adının ve şeklinin hilâlden gelmesinin bir sebebi var. Hilâl, bugün olduğu gibi o zaman da bir Müslüman sembolüydü. Türk birlikleri Viyana’yı kuşatmışlardı. Şehir 1683 yılının bir günü kuşatmayı yardı ve aynı gece, Peter Wender bir pastanenin fırınında croissant çöreğini icat etti: mağlupları ağza atıp yemek için.

Ve Franz Georg Koltschitzky adında Viyana için çarpışmış olan bir Kazak ödül olarak Türklerin geri çekilirken arkalarında bıraktıkları kahve tohumu çuvallarını istedi ve şehrin ilk kahvehanesini açtı: mağlupları içmek için.”

  

Tuesday, July 14, 2015

Türk Başı: İngiliz Demokrasisinin Temelindeki Sır

Londra’da ilk kahve 1650-52 tarihleri civarında İzmir’li Pasqua Rosee tarafından St Michael Çıkmazında açıldı. İlk açıldığındaki adı “Türk Başı kahvehanesi”. “Türk Başı” İngilizce’de saç örgüsü şeklinde bir baş bandına benzeyen denizci düğümüne verilen isim. Tümüyle meşeden yapılmış, yüksek tavanlı, sütunlu, Türk hamamıyla denizlerin hakimi görkemli bir gület karışımı oryantalizm etkisinde Viktoryan bir yapıydı Türk Başı. Londra’nın ilk kahvehanesi olmakla kalmayıp, labirentvari ortaçağ meydanlarının ve parke taşlı dar sokakların arasında ilk seçmen sandığının konulduğu yer olarak İngiliz demokrasi tarihinde özel bir yerin sahibi.
Aynı zamanda kahvehanelerin İngiliz demokrasisinde oynadığı önemli rolün de sembolü Türk Başı. Seçim mekânları olmalarının yanı sıra ilk banka, borsa, İngiltere’nin denizaşırı nüfuzunu yönlendiren ticarethaneler ve denizcilik şirketleri de kahvehanelerden türeyen kurumlar.
1660’larda –İstanbul’dan sonra dünyanın ikinci en çok kahve sahibi şehri- Londra’da kahve sayısının 500 ile 2000 arasında olduğu söylenir. Hatta bütün kahvehaneleri kayda geçiren kalın bir rehber mevcuttur. Kahvehanelerde Türk şerbeti, gülsuyu, limonata, menekşe kokulu şekerler, çikolatalar, kumar, tütün ve nargile ile koyu doğulu bir hava hakimdir. Çoğu kahvehane “en iyi Türk ürünlerini bulundurarak” müşteri tavlar. Başları türbanlı Afrikalı garsonlar kahve ve Çin çayı servisi yaparken kahvelerin müdavimi entelektüeller, doktorlar, avukatlar, hükümet ve Saray görevlileri, iş adamları, tüccarlar aralarında haber değiş tokuşu yapar. Kimi kahvehaneler şiir, edebiyat, tiyatro ve güzel sanatlar merkezidir.  Exchange-Borsa çıkmazındaki “Büyük Türk Kahvehanesi” ya da “Büyük Murad” “gelmiş geçmiş en acımasız Osmanlı hükümdarı” Sultan Murad’ın büstünü kahvesine yerleştirerek kahvenin en iyi orada pişirildiğini iddia eder.  
Kahvenin Osmanlıdan bir yüzyıl sonra batıya sıçrayıp entelektüel merkez haline gelmesinde İstanbul kahvehane manzaralarının büyük yeri var kuşkusuz. 16. yy tarihçisi Peçevi’ye göre İstanbul kahvelerinde o tarihlerde biber, afyon ve safran dahil yedi ayrı uyuşturucu ve baharattan yapılan “Fez Abbas” bulunur. Katip Çelebi’ye göre kahve menülerinde, bal ile karıştırılan haşiş şekerlemeleri ile yapılan kahveler, nargile için kullanılan marijuana ile karıştırılan tütün mevcuttur. Bazı menülere güzel oğlanlar dahildir. Kahve kapları mırlanıp güzel kokular saçar.  İşte bu haliyle her türlü duyuya hitap eden kahvehane bir keyif yeri olarak batının gözünü dünyaya açar. 
Kahvehaneler toplantı yerleri haline geldikçe bazıları da muhalefetin toplandığı yerlere dönüşür tabii. Ve Avrupa’da her türlü devrime zemin hazırlanırken liderler kahvelerde buluşmaya böyle başlar. Bu yüzden de 17. yy’da “hainlik ve komplo merkezleri” şüphesi altına düşer kahvehane. Entellektüeller, bilimadamları en son projelerini kahvehanelerde basına bildirdiler. Deniz ticareti yapan kurumlar, East India, the African ve Levant şirketleri kayıtlarını tutmak için kahvehaneleri kullandılar.
Yaşam ve Ölüm Tarihi adlı eserinde Francis Bacon kahvenin sağlığa zararlı tehlikeli özellikleriyle kamuyu uyarırken akın akın kahvehanelere giden erkeklerin durumundan endişe eden kadınlar 1674’de “isimsiz kadın bildirgesi”ni yayınladılar:
 “Kadınlar için bir cennet olan memleketimiz son günlerde dile getirilmesi çok acıklı bir durum içinde. Kısa bir süre önce öğrendik ki, cesur erkeklerimiz, hani kabara kabara dolaşıp ilk rüzgarda yerlere serilen serçe horozlara dönüştü… Bu hale düşmelerindeki tek sebep zararlı, doğayı zayıflatan ve erkeklerimizi cephaneyle dolu olduğu halde ateş edemez hale düşüren, iktidarsız harem ağası yapan kahvenin ta kendisidir. Maalesef erkeklerimizin damağı kafaları kadar tutucu hale gelmiştir. Öyle olmasaydı, hepsinin o orospu çorbası, ya da Türk lapası denilen o küçük bir parmak çapını bile doldurmayan, acı, kara, çamurdan farksız, leş gibi kokan, mide bulandırıcı, bulaşık suyuna her gece çocuklarının nafakası yatırıp müptela hale gelir, hatta uğruna fahişeliğe düşerler miydi? Bu sebeble kahve satışının altmış yaş altı bütün erkeklere yasaklanmasını, yerine o iştah açıcı güzel renkli biranın tavsiye edilmesini temenni ediyoruz ki… Kocalarımız sadece sakalları bıyıklarıyla değil erkeğe yakışan şekilde bize erkekliklerini gösterebilsinler böylece habire dildolarla boynuzlanmak durumuna düşmesinler.”
Buna rağmen 1701’de yayınlanan “The London Spy”- Londra Casusu kahvehaneleri “yaratıcı sohbetleri ateşleyen, tartışmaları körükleyen, fikirlerin gelişmesine yolaçan sohbetleri kucaklayan” yerler olarak nitelendirdi. Kahveyi iş dünyası için uygun bir içecek olarak tanımladı.
İngiliz demokrasisinde kahvehanenin yerini en güzel ifade eden hikayelerden biri ise ilk gazeteye zemin hazırlayan Tatler dergisinin tarihçesi. Tatler dergisini 1701’de İsaac Bickerstaff ismini kullanarak yarattığı gazeteci karakteriyle Richard Steele kurdu. Steele’in amacı, Londra kahvelerinde duyduğu dedikoduları, haberleri, kim olduğunu belli etmeden basıp yayınlamaktı.
Greenway Kahvehanesinin müdavimi İsaac Newton, Will’in Kahvehanesine sık uğrayan Jonathan Swift, Old Slaughter’ın kahvehanesini tercih eden Alexander Pope, Steele’e Tatler fikrini verdikleri gibi yayına başladıklarında derginin düzenli yazarları haline geldiler.
Kahveler çoğaldıkça yazarlar yazarlarla, borsacılar borsacılarla, satıcılar satıcılarla, kısacası herkes kendi kahvesine gider oldu. Kimi kahvelerde ressamlar, kimilerinde heykeltıraşlar toplanıp günün geçer konularını konuştular. Steele aynı anda birden fazla yerde olamayacağını anlayınca pratik bir çözüm geliştirdi. Her kahvede bir muhabir masası belirledi. Sonra muhabirlerden derlediği en ilginç haberlerden oluşan haftalık bir bülten yayınlamaya başladı.   Bültenin şiirlerini şairlerin toplandığı Will’s kahvehanesinden, dış haberleri St James Kahvehanesinden, sanat ve eğlence haberlerini ise White kahvehanesinden alırdı. Bültenin yazı tarzını, kahvelerde anlatılanları “diyalog stilinde” okuyucunun sanki kahvede oturmuş da kahvesini yudumlarken hikayeyi anlatanın ağzından, ayrıca bir yorum ya da açıklamaya gerek kalmadan ilk elden duyuyormuş izlenimiyle okumasını sağlayacak bir tarz olarak belirledi.  Kahvehane günlük yaşam dilinin sadeliği ve güzelliğiyle yazıya geçirildiği yer haline geldi. Steele’nin bülteni İngiltere’nin ilk modern dergisi Tatler’a dönüştü. Muhabirleri ve bölümleriyle demokrasinin atar damarı ilk gazeteye yol açtı. Londra’nın en eski gazetesi Llyods’ News, Llyods’ Kahvehanesinin bülteni olarak yayınlanmaya başladı. Bugün İngiltere’nin önemli bankalarından biri Llyods’un tarihi bu kahvehane macerasıdır. Kahvehanelerin başı olan Türk Başı kahvehanesi ise büyük yangında tümüyle yandıktan sonra Jamaica Kahvehanesi olarak yeniden açılmıştır.
Şebnem Şenyener
12 Temmuz 2015