Showing posts with label Cicero. Show all posts
Showing posts with label Cicero. Show all posts

Sunday, September 23, 2018

Tarihin Sonu



Tarihin sonuna vardığını sanan ilk kişi Büyük İskender oldu. Doğu'yu ve Batı'yı fethederek ebedi ve nihai bir medeniyet yaratacaktı.

Ardından Cicero'nun tek dünya devleti fikriyle Roma İmparatorluğu çıka geldi.

Tüm dünyaya hükmeden, gücü sonsuz görünen Roma kendine "Civitas Eterna" dedi yani sonsuz devlet. Roma ve onun düzeni sonsuza dek sürecekti...

Sonra tarih sahnesine Osmanlı İmparatorluğu çıktı. Üç kıtaya hükmederken, rakipleri karşısında titrerken tıpkı o da Roma gibi kendine sonsuz dedi; "Devlet-i Ebed Müddet". Tanrının ve tarihin insanlığa sunduğu son Osmanlı'nın getireceği "nizam-ı âlem" idi.

Hegel'e göre tarih özgür toplumların oluşumuyla sona erecekti. Fransız Devrimi ise bu sonun başlangıcıydı. Ona göre bu "harika bir güneş doğuşu" idi.

Napolyon Bonapart 1806'da Jena Zaferi'ni kazanınca Hegel, Fransız Devrimi ilkelerinin dünyaya hakim olduğunu artık toplumsal ve politik başka bir alternatifin söz konusu olamayacağını ilan etti.

Tarih ilerlemeye devam ediyordu. Marx ve Engels bu ilerlemenin komünizm ile son bulacağını ileri sürdüler. Tarihsel materyalizme göre insanlık çeşitli dönemlerden geçtikten sonra komünizm ile çelişkisiz ve nihai bir düzene varacaktı.

Son olarak Amerikalı yeni-muhafazakarların gözdesi Fukuyama liberalizmi tarihin sonu ilan etti. Sosyalizm çökmüştü, liberalizm ve kapitalizm tüm rakiplerini alt etmişti. İnsan doğasına ve arzularına en uygun olduğunu iddia ettiği bu düzenin sonsuza kadar süreceğini ileri sürdü.

Oysa İbn-i Haldun çöküşün varolan düzenin sonsuza dek süreceği sanrısı ve kibirle başladığını söyler. Her “yegane ve nihai” olma iddiası aslında iddia sahibi gücün yükselişinin sonuna vardığının, artık çöküşün başladığının işaretidir.

İbn-i Haldun’a göre devletler ve toplumlar da bir insan gibi doğar, gelişir ve ölür. O akılcı, metodolojik ve bilimsel bir tarih anlayışı ortaya koyar. Tarih, bir süre için onun tarafından bilim olarak icra edilmiştir ancak bunun dünya çapında gerçekleşmesine daha vakit vardır.


Kaynak
@zindekultur

Sunday, May 8, 2016

Filozofların Deliliği

Bu zavallı filozofların, dünya işlerinde ne derece kabiliyetsiz olduklarına kanaat getirmek isterseniz, şu Sokrates'e, Apollon kâhininin, insanların en bilgesi diye nitelemek budalalığında bulunduğu şu filozofa bakınız. Bir gün halk önünde bilmem hangi meseleden söz etmeye mecbur kalan Sokrates, bu işi o kadar fena başarmış ki, herkes kendisiyle alay etmiş. Fakat itiraf etmeli ki onun bazen pek de ahmakça olmayan fikirleri var; mesela, bilge şanı ancak tanrılara aittir diyerek bu şanı reddettiği, yahut filozof hükümet işlerine karışmamalıdır, dediği vakit... Bununla beraber, insan olmak için bilgelikten kesin olarak vazgeçmek gerektiğini öğrenseydi daha iyi ederdi. Hakkında ileri sürülen suçlamalara ve onu zehir içmeye mahkûm eden yargıya kim sebep oldu? Bilgelik değil mi? Eğer bulutlar ve fikirler üzerine felsefe yapmakla meşgul olacağı, tahtakurusunun ayağını ölçeceği, sineğin vızıltısı karşısında vecde geleceği yerde hayatın sıradan işlemleri için gerekeni öğrenmiş olsaydı, bu felaket başına gelmezdi. Fakat Sokrates'in ünlü öğrencisi Platon'u, üstadının hayatı için titreyerek, onu savunmak için ilerlerken görüyorum. Ne mükemmel avukat! Meclisin gürültüleriyle şaşırmış, ilk cümlesinin yarısını söylemeyi zar zor başarıyor. Theophrastos da, bir gün halk önünde bir nutuk söylemek istediği zaman, aşağı yukarı aynı hale düşmüş değil mi? İlk önce o kadar şaşırmış ki, ağzından bir tek söz çıkaramamış. Bu adam savaşın kızıştığı bir zamanda askerlere cesaret esinlemeye pek elverişliydi, değil mi?

Isokrates o kadar mahcuptu ki, halk önünde hiçbir zaman ağzını açmaya cesaret edemezdi; Roma güzel söz söyleme sanatının babası Cicero'nun kendisi de, acemi tavırlıydı ve savunmalarının giriş bölümünü söylerken bir çocuk gibi kekeler, titrerdi. Gerçi, Fabius bu mahcupluğun, tehlikeyi gören ihtiyatlı bir hatibe işaret ettiğini söyler. Fakat böyle konuşmak, bilgeliğin iyi hareket etmeye daima engel olduğunu itiraf etmek değil midir? Bütün bu büyük adamlar, yalnız dilleriyle savaşmak söz konusu olduğu zaman bile damarlarında bir damla kanı kalmayan bu kimseler, düşman karşısında kim bilir ne güzel bir tavır takınırlardı!

Bununla beraber, Platon'un şu ünlü bilgeliği dillerde Tanrılar bilir ne kadar çok dolaşıyor; Filozoflar hükümdar, yahut hükümdarlar filozof olsalardı, devletler ne bahtiyar olurlardı. Fakat tarihçilere başvurunuz, görürsünüz ki hükümdarlar arasında hiçbirisi, felsefe yahut edebiyat incelemeleriyle vakit geçirenler kadar devletleri için uğursuz olmamıştır. Bunu kanıtlamak için her iki Cato'nun örneği yeterli olmaz mı? Biri gereksiz gammazlıklarla cumhuriyetin huzurunu bozuyor; öteki, Roma milletinin her şeyini fazla bilgelikle savunayım derken, onu esasından harap ediyor. Buna, Brutus'ları Cassius'ları, Gracchus'ları ve hatta Demosthenes'in Atinalılar Cumhuriyeti'ne yaptığı fenalık kadar Roma Cumhuriyeti'ne kötülük yapmış olan Cicero'yu katınız.

İsterseniz, Marcus Aurelius'un iyi bir imparator olduğunu itiraf edeyim. Oysa, bunu pekâlâ kabul etmeyebilirim, çünkü filozof sanı onu vatandaşlara dayanılmaz ve nefretlik kılmıştır. Fakat saltanatının topluma bazı faydalar sağladığını farz etsek bile, bu faydalar, saltanatı pek uğursuz olmuş olan bir oğlu kendi yerine bırakmakla yol açtığı belalarla karşılaştırılabilir mi? Felsefe üzerinde çalışan ve genellikle hayatının bütün işlerinde pek çok talihsizliğe uğrayan kimseler, özellikle hemcinslerini yetiştirmekte pek az başarı gösterirler ki bu da, bana kalırsa, doğanın akıllıca bir önlemidir; doğa böylece o bahtsız bilgeliğin insanlar arasında fazla ilerlemesine engel olmak istiyor. Biliyoruz ki, Cicero'nun soysuzlaşmış bir oğlu olmuş, ve birinin pek doğru olarak işaret ettiği gibi, Sokrates'ın çocukları babalarından ziyade analarına çekmişler - yani deli imişler.