Showing posts with label Ulusların Düşüşü. Show all posts
Showing posts with label Ulusların Düşüşü. Show all posts
Tuesday, July 10, 2018
Tek Adam ve Kalkınma
Can Teoman, Ahval
Tek adam iktidarları ve çevresindeki işadamlarının bir üretim artışı sağlayamadığına ilişkin örnekler daha yakın dönemde de var.
Örneğin 1445 yılında icat edilen ve ekonomi tarihi için de bir dönüm noktası olarak görülen matbaa makinesi 1476’ya kadar tüm Avrupa’ya yayıldı.
1485’te iktidarda olan ve dindarlığı nedeniyle ‘Sofu’ lakabı da takılan ikinci Beyazid tarafından matbaanın Osmanlı topraklarına girişi yasaklandı. Osmanlı’ya matbaa ancak 1725’te Sultan III. Ahmed’in İbrahim Müteferrika’ya verdiği izinle geldi. Ancak III. Ahmed, Müteferrika’nın basacağı kitaplara karar verecek dinsel ağırlıklı bir bürokratik kurul oluşturdu. Bu yüzden matbaa 1729’dan 1797’ye kadar sadece 24 kitap basabildi.
Acemoğlu, matbaanın gelmesine rağmen, Osmanlı İmparatorluğu’nun kitap üretiminin 1850’li yıllara kadar el yazısıyla gerçekleştirildiğini belirtiyor. İktisatçı, 1800’lerin başında İstanbul’da kitap yazmak için yaklaşık 80 bin katibin faaliyet gösterdiğini söylüyor.
Buradan matbaanın gecikmesinin maliyeti yüksek bile olsa, alternatifi konumundaki mevcut ekonomik yapının dönemin iktidar sahipleri için önemli bir siyasi-ekonomik kontrol sağladığını ve kaybedilmek istenmediğini anlıyoruz.
İktidarların yeni icatlara olan karşılığı sadece bunlarla da sınırlı değil. 1589’da Cambridge Üniversitesi’nden William Lee, icad ettiği örgü makinesi için dönemin lideri Kraliçe I. Elizabeth’ten patent istedi. Kraliçe patent vermeyi reddettiği gibi, Lee’ye ‘Hedefiniz çok yüksek efendi Lee. Bir düşünün icadınızın zavallı kullarıma neler yapabileceğini. İşlerini ellerinden alarak mutlak surette yıkımın eşiğine getirir ve böylece hepsini dilenciye çevirir’ diyordu.
Lee, Kraliçe’nin ardından tahta geçen Kral I. James’tan da aynı izni talep etti ama benzer cevabı aldı.
1621’de bir parlamento oturumu sırasında gündeme gelen bir istatistiğe göre İngiltere’de tüm üretim ve ticaret 700 tekelin elinde bulunuyordu. Elizabeth ve halefi I. James’in korumaya çalıştığı yün örgücüleri de bu tekellerden birine bağlıydı. Kraliyet Ailesi’nin en büyük gelir kaynağı da bu tekellere verilen izinler karşılığında alınan paralardı.
İktisatçı Daron Acemoğlu’na göre bütün bu örneklerlerde ortak nokta olarak teknolojik icatla değişim yaratacak tüm bu girişim örneklerinin devleti yönetenler tarafından engellenmesini gösteriyor.
Peki iktidarın savunduğu yandaş tacirler sadece kamuoyu tarafından adları iyi bilinen ünlü iş damları mı olmak zorunda. Hayır. Acemoğlu’nun kitabında konuyla ilgili örnekler kurulu düzenden çıkar sağlayan esnaf ve zanaatkarın da ekonomideki yenilenmeyi önleyen yapılar olarak karşımıza çıkabileceğini ispatlıyor.
Mesela Dionysius Papin adlı Fransız bilim adamı 1705’te buhar gücüyle çalışan bir tekne icat etti. Ancak daha ilk yolculuğunda nehirde taşımacılık (taksicilik) yapan esnaf tarafından saldırıya uğradı. Teknesi yakıldı, kendisi öldürüldü ve kimsesizler mezarlığına gömüldü. Esnafın ardında aynı zamanda yerel yöneticilerin desteği de vardı.
Daron Acemoğlu’nu okuyunca insanın aklına son dönemde Türkiye’de mevcut esnaf tarafından baskı altına alınan ve oy kaygısıyla AKP’nin de destek verdiği Uber ve Booking.com gibi teknolojik yeniliklerin yasaklanması da akla gelmiyor değil…
Anlaşılıyor ki iktidar ve onun çevresinde şekillenen ticaret sınıfını kayırmak için alınan yasaklar dünya tarihi boyunca tarihi boyunca ülkelerin zengin ya da fakir olmasını sağlayacak kalkınmanın önündeki en önemli engellerden birini oluşturuyor.
Friday, September 30, 2016
Sonuç Vermeyen Dış Yardımlar
11 Eylül 2001’deki El Kaide saldırılarının ardından Birleşik Devletler’e ait kuvvetler El Kaide’nin kilit isimlerine yataklık edip bunları teslim etmeye yanaşmayan Afganistan’daki baskıcı Taliban rejimini süratle devirdi. Aralık 2001’de, Birleşik Devletler kuvvetleriyle işbirliği yapan Afgan mücahitlerinin eski liderleri ile aralarında Hamit Karzai’nin de olduğu Afgan diasporasının kilit isimleri arasında gerçekleştirilen Bonn Anlaşması’yla demokratik bir rejim inşa etmek için bir plan hazırlandı. Atılan ilk adımlardan biri yurt çapında bir büyük meclis olan ve geçici hükümete liderlik etmesi için Karzai’yi seçen Loya Jirga’ydı. Afganistan için işler yoluna girmeye başlamıştı. Afgan halkının büyük çoğunluğu Taliban’ı geride bırakmaya can atıyordu. Uluslararası toplum Afganistan’ın tüm ihtiyacının geniş çaplı bir dış yardım olduğunu düşünüyordu; çok geçmeden Birleşmiş Milletler temsilcileri ve birkaç önemli STK başkent Kabil’e üşüştü.
Sonraki gelişmeler, özellikle de son 50 yılda yoksul ülkelere ve başarısız devletlere yapılan dış yardımların fiyaskoyla sonuçlandığı dikkate alındığında şaşırtıcı olmamalıydı. Şaşırtıcı olsun ya da olmasın, her zamanki ritueller tekrar edildi. Çok sayıda yardım görevlisi beraberindekilerle birlikte özel jetleriyle kente geldi; ülke kendi gündemlerinin peşindeki her türlü STK’nın akınına uğradı; hükümetlerle uluslararası toplumu temsil eden delegasyonlar arasında üst düzey görüşmeler başladı. Afganistan için milyarlarca dolar yoldaydı. Fakat bunun çok az bir kısmı altyapı inşasına, okullara ya da kapsayıcı kurumların geliştirilebilmesi hatta yasa ve düzenin sağlanabilmesi için elzem olan başka kamu hizmetlerine harcandı. Altyapının büyük kısmı harap bir halde kalırken paranın ilk kısmı BM ve diğer uluslararası kuruluşların yetkililerinin gelip gitmesi için bir havayolu şirketinin hizmete sokulmasına harcandı. Sonraki ihtiyaçları şoförler ve tercümanlardı. Böylece rayicinden kat be kat fazla maaş vererek İngilizce konuşan az sayıda bürokratı ve Afgan okullarının elde kalan öğretmenlerini sağa sola giderken kendilerine şoförlük ve taşeronluk yapmaları için tuttular. Sayıları zaten az olan vasıflı bürokratlar dış yardım heyetinin hizmetini görmek için görevlendirilirken, dış ülkelerden aktarılan yardımlar da Afganistan’ın altyapısına harcanacak yerde kalkındırıp güçlendirmeleri gereken Afgan devletinin altını kazmaya başladı.

Orta Afganistan’daki bir vadinin ücra bir bölgesinde yaşayan köylüler bir radyo anonsunda bölgelerindeki barınakları yenilemeyi hedefleyen milyon dolarlık yeni bir programdan bahsedildiğini işittiler. Aradan epey bir vakit geçtikten sonra mücahitlerin eski kumandanlardan, Afgan hükümet üyesi İsmail Han’ın nakliyecilik karteline ait kamyonlarla birkaç ahşap kiriş teslim edildi. Fakat hiçbir amaçla kullanılamayacak kadar büyüktüler; hal böyle olunca köylüler de onları olanakların elverdiği biçimde değerlendirdiler; yakacak odun olarak. Peki, köylülere vaat edilen milyonlarca dolara ne olmuştu? Vaat edilen paranın yüzde 20’si Cenevre’deki BM genel merkezinin masrafları olarak alınmıştı. Geri kalan meblağ taşeron bir STK’ya verilmiş, Brüksel’deki kendi genel merkezinin masrafları için bir yüzde 20’de o almıştı; bu böylece üç kez daha tekrar etmiş ve taraflar her seferinde kalan meblağın yaklaşık yüzde 20’sini almıştı. Afganistan’a ulaşan azıcık para batı İran’dan kereste almak için kullanılmış, bu paranın çoğu da fahiş nakliye ücretlerini karşılamak için İsmail Han’ın karteline ödenmişti. Koca koca ahşap kirişlerin o köye ulaşması bile bir bakıma mucizeydi.
Afganistan’ın ortasındaki bu vadide yaşananlar münferit bir olay değildi. Pek çok araştırma yardımların yalnızca yüzde 10’unun ya da en fazla yüzde 20’sinin hedefine ulaştığını öngörüyor. Hem BM yetkililerinin hem de yerel yetkililerin yardım paralarını hortumlamakla suçlandığı düzinelerce yolsuzluk soruşturması devam ediyor. Fakat dış yardım israfının çoğu yolsuzluktan değil beceriksizlikten kaynaklanıyordu; hatta daha da kötüsü, tüm bunlar yardım kuruluşları için olağan şeylerdi.
Diğer örneklerle kıyaslandığında Afgan yardımı deneyimi aslında başarılı bile sayılabilir. Son 50 yılda tüm dünyada pek çok hükümete “kalkınma” yardımı kapsamında milyarlarca dolar para aktarıldı. Bu paranın büyük kısmı Afganistan’da olduğu gibi genel giderler ve yolsuzluklar nedeniyle heba oldu. Daha da kötüsü, önemli bir bölümü hem rejimi destekleyecek yandaşlar bulmak hem de kendini zengin etmek için Batılı patronlarından gelecek yardıma bel bağlayan Mobutu gibi diktatörlere harcandı. Sahra-altı Afrika’nın geri kalan kısmının çoğunda durum aynıdır. Kriz zamanlarında geçici bir çare olarak başvurulan insani yardım, örneğin yakınlarda Haiti ve Pakistan’a yapılan yardımlar, her ne kadar bunların ulaştırılmasında da benzer sorunlarla karşılaşılsa da kesinlikle çok daha yararlı olmuştur.
“Kalkınma” yardımının geçmişteki bu pek de iç açıcı olmayan performansına rağmen dış yardım Batılı hükümetlerin, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların ve farklı türden STK’ların dünya genelinde yoksullukla mücadele yöntemi olarak tavsiye ettikleri en gözde politikalardan biridir. Ve elbette, dış yardımın başarısızlık döngüsü kendini tekrar edip durdu. Zengin Batılı ülkelerin Sahra-altı Afrika, Karayipler, Orta Amerika ve Güney Asya’daki yoksulluk sorununu ortadan kaldırmak için yüklü miktarda “kalkınma yardımı” yapmaları gerektiği görüşü, yoksulluğun nedeni konusundaki yanlış bir kavrayışa dayanır. Afganistan gibi ülkeler sömürücü kurumları yüzünden yoksuldur; bu kurumlar mülkiyet haklarının, yasa ve düzenin ya da iyi işleyen bir hukuk sisteminin olmamasına yol açtığı gibi, ulusal ve –daha çok– yerel elitlerin ekonomik ve siyasal hayat üzerindeki boğucu hâkimiyetine neden olur. Benzer kurumsal sorunlar da dış yardımın fayda etmeyeceği; yağmalanacağı ve gitmesi gereken yere ulaşamayacağı anlamına geliyor. En kötü ihtimal ise, yapılacak yardımların bu toplumların sorunlarının asıl kaynağı olan rejimleri destekleyecek olmasıdır. Sürdürülebilir ekonomik büyüme kapsayıcı kurumlara bağlıysa, sömürücü kurumların başındaki rejimlere yardım etmek çözüm olamaz. Bu, insani yardımın da ötesinde, okulu olmayan bölgelere okul inşa eden ve başka türlü ücretsiz çalışmak zorunda kalacak öğretmenleri maaşa bağlayan belirli yardım programlarının kayda değer yararları olduğunu inkâr etmek anlamına gelmiyor. Kabil’e akın eden yardım kurumlarının çoğu sıradan Afganların hayatını kolaylaştırmak için çok az şey yapsa da, okul inşasında büyük başarılar da elde edildi, özellikle de Taliban idaresinde, hatta öncesin“de, eğitimden tamamen mahrum bırakılan kızlar için.
Çözümlerden biri –kısmen kurumların refahla hatta yardımın ulaştırılmasıyla bir ilgisi olduğunun anlaşılması nedeniyle şu sıralar daha revaçta– yardımı “şartlı” hale getirmektir. Bu görüşe göre, dış yardımın devam etmesi muhatap hükümetin belirli koşulları sağlamasına bağlı olmalıdır; örneğin piyasalara serbestlik tanıması ya da demokratikleşme yönünde adımlar atmasına. George W. Bush yönetimi gelecekteki yardım ödemelerini ekonomik ve siyasal kalkınmanın çeşitli boyutlarında gerçekleştirilecek nicel gelişmelere bağlayan “Millennium Challenge Accounts”u başlatarak bu tür bir şartlı yardım için en büyük adımı attı. Fakat koşullu yardımın verimliliği koşulsuz olandan daha iyiymiş gibi görünmüyor. Bu koşulları sağlayamayan ülkeler de genellikle karşılayanlar kadar yardım alıyor. Bunun basit bir nedeni var; ister insani amaçlı ister kalkınmaya yönelik olsun daha fazla yardıma ihtiyaçları var. Ve kolayca öngörülebileceği gibi, koşullu yardım bir ülkenin kurumları üzerinde çok az etkilidir. Ne de olsa Sierra Leone’de Siaka Stevens ya da Kongo’da Mobutu gibilerin yalnızca biraz daha fazla dış yardım alabilmek için aniden sömürücü kurumları tasfiye etmeye başlaması biraz şaşırtıcı olurdu. Dış yardımın pek çok hükümetin toplam bütçesinin önemli bir kısmını oluşturduğu Sahra-altı Afrika’da bile ve hatta şartlılığı artıran “Millennium Challenge Accounts”tan sonra bile bir diktatörün bizzat kendi iktidarını sarsmak suretiyle elde edeceği ek yardımın miktarı hem azdır hem de ne ülkesi üzerindeki hâkimiyetini ne de hayatını riske etmeye değmeyecektir.
Sonraki gelişmeler, özellikle de son 50 yılda yoksul ülkelere ve başarısız devletlere yapılan dış yardımların fiyaskoyla sonuçlandığı dikkate alındığında şaşırtıcı olmamalıydı. Şaşırtıcı olsun ya da olmasın, her zamanki ritueller tekrar edildi. Çok sayıda yardım görevlisi beraberindekilerle birlikte özel jetleriyle kente geldi; ülke kendi gündemlerinin peşindeki her türlü STK’nın akınına uğradı; hükümetlerle uluslararası toplumu temsil eden delegasyonlar arasında üst düzey görüşmeler başladı. Afganistan için milyarlarca dolar yoldaydı. Fakat bunun çok az bir kısmı altyapı inşasına, okullara ya da kapsayıcı kurumların geliştirilebilmesi hatta yasa ve düzenin sağlanabilmesi için elzem olan başka kamu hizmetlerine harcandı. Altyapının büyük kısmı harap bir halde kalırken paranın ilk kısmı BM ve diğer uluslararası kuruluşların yetkililerinin gelip gitmesi için bir havayolu şirketinin hizmete sokulmasına harcandı. Sonraki ihtiyaçları şoförler ve tercümanlardı. Böylece rayicinden kat be kat fazla maaş vererek İngilizce konuşan az sayıda bürokratı ve Afgan okullarının elde kalan öğretmenlerini sağa sola giderken kendilerine şoförlük ve taşeronluk yapmaları için tuttular. Sayıları zaten az olan vasıflı bürokratlar dış yardım heyetinin hizmetini görmek için görevlendirilirken, dış ülkelerden aktarılan yardımlar da Afganistan’ın altyapısına harcanacak yerde kalkındırıp güçlendirmeleri gereken Afgan devletinin altını kazmaya başladı.

Orta Afganistan’daki bir vadinin ücra bir bölgesinde yaşayan köylüler bir radyo anonsunda bölgelerindeki barınakları yenilemeyi hedefleyen milyon dolarlık yeni bir programdan bahsedildiğini işittiler. Aradan epey bir vakit geçtikten sonra mücahitlerin eski kumandanlardan, Afgan hükümet üyesi İsmail Han’ın nakliyecilik karteline ait kamyonlarla birkaç ahşap kiriş teslim edildi. Fakat hiçbir amaçla kullanılamayacak kadar büyüktüler; hal böyle olunca köylüler de onları olanakların elverdiği biçimde değerlendirdiler; yakacak odun olarak. Peki, köylülere vaat edilen milyonlarca dolara ne olmuştu? Vaat edilen paranın yüzde 20’si Cenevre’deki BM genel merkezinin masrafları olarak alınmıştı. Geri kalan meblağ taşeron bir STK’ya verilmiş, Brüksel’deki kendi genel merkezinin masrafları için bir yüzde 20’de o almıştı; bu böylece üç kez daha tekrar etmiş ve taraflar her seferinde kalan meblağın yaklaşık yüzde 20’sini almıştı. Afganistan’a ulaşan azıcık para batı İran’dan kereste almak için kullanılmış, bu paranın çoğu da fahiş nakliye ücretlerini karşılamak için İsmail Han’ın karteline ödenmişti. Koca koca ahşap kirişlerin o köye ulaşması bile bir bakıma mucizeydi.
Afganistan’ın ortasındaki bu vadide yaşananlar münferit bir olay değildi. Pek çok araştırma yardımların yalnızca yüzde 10’unun ya da en fazla yüzde 20’sinin hedefine ulaştığını öngörüyor. Hem BM yetkililerinin hem de yerel yetkililerin yardım paralarını hortumlamakla suçlandığı düzinelerce yolsuzluk soruşturması devam ediyor. Fakat dış yardım israfının çoğu yolsuzluktan değil beceriksizlikten kaynaklanıyordu; hatta daha da kötüsü, tüm bunlar yardım kuruluşları için olağan şeylerdi.
Diğer örneklerle kıyaslandığında Afgan yardımı deneyimi aslında başarılı bile sayılabilir. Son 50 yılda tüm dünyada pek çok hükümete “kalkınma” yardımı kapsamında milyarlarca dolar para aktarıldı. Bu paranın büyük kısmı Afganistan’da olduğu gibi genel giderler ve yolsuzluklar nedeniyle heba oldu. Daha da kötüsü, önemli bir bölümü hem rejimi destekleyecek yandaşlar bulmak hem de kendini zengin etmek için Batılı patronlarından gelecek yardıma bel bağlayan Mobutu gibi diktatörlere harcandı. Sahra-altı Afrika’nın geri kalan kısmının çoğunda durum aynıdır. Kriz zamanlarında geçici bir çare olarak başvurulan insani yardım, örneğin yakınlarda Haiti ve Pakistan’a yapılan yardımlar, her ne kadar bunların ulaştırılmasında da benzer sorunlarla karşılaşılsa da kesinlikle çok daha yararlı olmuştur.
“Kalkınma” yardımının geçmişteki bu pek de iç açıcı olmayan performansına rağmen dış yardım Batılı hükümetlerin, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların ve farklı türden STK’ların dünya genelinde yoksullukla mücadele yöntemi olarak tavsiye ettikleri en gözde politikalardan biridir. Ve elbette, dış yardımın başarısızlık döngüsü kendini tekrar edip durdu. Zengin Batılı ülkelerin Sahra-altı Afrika, Karayipler, Orta Amerika ve Güney Asya’daki yoksulluk sorununu ortadan kaldırmak için yüklü miktarda “kalkınma yardımı” yapmaları gerektiği görüşü, yoksulluğun nedeni konusundaki yanlış bir kavrayışa dayanır. Afganistan gibi ülkeler sömürücü kurumları yüzünden yoksuldur; bu kurumlar mülkiyet haklarının, yasa ve düzenin ya da iyi işleyen bir hukuk sisteminin olmamasına yol açtığı gibi, ulusal ve –daha çok– yerel elitlerin ekonomik ve siyasal hayat üzerindeki boğucu hâkimiyetine neden olur. Benzer kurumsal sorunlar da dış yardımın fayda etmeyeceği; yağmalanacağı ve gitmesi gereken yere ulaşamayacağı anlamına geliyor. En kötü ihtimal ise, yapılacak yardımların bu toplumların sorunlarının asıl kaynağı olan rejimleri destekleyecek olmasıdır. Sürdürülebilir ekonomik büyüme kapsayıcı kurumlara bağlıysa, sömürücü kurumların başındaki rejimlere yardım etmek çözüm olamaz. Bu, insani yardımın da ötesinde, okulu olmayan bölgelere okul inşa eden ve başka türlü ücretsiz çalışmak zorunda kalacak öğretmenleri maaşa bağlayan belirli yardım programlarının kayda değer yararları olduğunu inkâr etmek anlamına gelmiyor. Kabil’e akın eden yardım kurumlarının çoğu sıradan Afganların hayatını kolaylaştırmak için çok az şey yapsa da, okul inşasında büyük başarılar da elde edildi, özellikle de Taliban idaresinde, hatta öncesin“de, eğitimden tamamen mahrum bırakılan kızlar için.
Çözümlerden biri –kısmen kurumların refahla hatta yardımın ulaştırılmasıyla bir ilgisi olduğunun anlaşılması nedeniyle şu sıralar daha revaçta– yardımı “şartlı” hale getirmektir. Bu görüşe göre, dış yardımın devam etmesi muhatap hükümetin belirli koşulları sağlamasına bağlı olmalıdır; örneğin piyasalara serbestlik tanıması ya da demokratikleşme yönünde adımlar atmasına. George W. Bush yönetimi gelecekteki yardım ödemelerini ekonomik ve siyasal kalkınmanın çeşitli boyutlarında gerçekleştirilecek nicel gelişmelere bağlayan “Millennium Challenge Accounts”u başlatarak bu tür bir şartlı yardım için en büyük adımı attı. Fakat koşullu yardımın verimliliği koşulsuz olandan daha iyiymiş gibi görünmüyor. Bu koşulları sağlayamayan ülkeler de genellikle karşılayanlar kadar yardım alıyor. Bunun basit bir nedeni var; ister insani amaçlı ister kalkınmaya yönelik olsun daha fazla yardıma ihtiyaçları var. Ve kolayca öngörülebileceği gibi, koşullu yardım bir ülkenin kurumları üzerinde çok az etkilidir. Ne de olsa Sierra Leone’de Siaka Stevens ya da Kongo’da Mobutu gibilerin yalnızca biraz daha fazla dış yardım alabilmek için aniden sömürücü kurumları tasfiye etmeye başlaması biraz şaşırtıcı olurdu. Dış yardımın pek çok hükümetin toplam bütçesinin önemli bir kısmını oluşturduğu Sahra-altı Afrika’da bile ve hatta şartlılığı artıran “Millennium Challenge Accounts”tan sonra bile bir diktatörün bizzat kendi iktidarını sarsmak suretiyle elde edeceği ek yardımın miktarı hem azdır hem de ne ülkesi üzerindeki hâkimiyetini ne de hayatını riske etmeye değmeyecektir.
Neden Bazı Ülkeler Müreffeh ve Bazılarıysa Başarısız ve Yoksul
Neden bazı ülkelerin müreffeh, bazılarınınsa başarısız ve yoksul olduklarına dair bir kurama ihtiyacımız var. Bu kuramın hem zenginliği ve onun tarihsel kökenlerini oluşturan etkenleri, hem de bunları geciktiren etkenleri betimlemesi gerekmektedir. Bu kitap böyle bir kuram ileri sürüyor. Dünyanın dört bir yanındaki yüzlerce devletin farklı ekonomik ve siyasal rotalarının kökenleri gibi büyük olasılıkla çok sayıda nedene dayanan her karmaşık sosyal fenomen, çoğu sosyal bilimciyi tek nedenli, basit ve genel olarak uygulanabilir kuramlardan uzak durmaya, bunun yerine farklı zamanlarda ve bölgelerde ortaya çıkan görünürde benzer sonuçlara farklı açıklamalar getirmeye itmektedir. Sosyal bilimlerdeki bu kökleşmiş eğilime rağmen basit bir kuram önerdik ve bunu Neolitik Devrim’den bu yana dünyadaki ekonomik ve siyasal gelişimin ana hatlarını açıklamak için kullandık. Tercihimizin arkasındaki motivasyon böyle bir kuramın her şeyi açıklayabileceği gibi naif bir inanç değildi; bir kuramın –bazen bizi ilgi çekici detaylardan soyutlaması pahasına– paralelliklere odaklanmamızı sağlaması gerektiği inancıydı. Dolayısıyla başarılı bir kuram sadakatle her detayı yeniden üretmek yerine bir dizi süreç için kullanışlı ve ampirik olarak sağlam temellere dayanan bir açıklama getirebilmeli ve aynı zamanda iş başındaki asıl kuvvetleri netleştirebilmelidir.
Kuramımız bu hedefe iki aşamada faaliyet göstererek ulaşmayı amaçlıyor. Birincisi, sömürücü ve kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlar arasındaki ayrım. İkincisi, kapsayıcı kurumların dünyanın bazı bölgelerinde ortaya çıkıp bazılarında çıkmamasının nedenine ilişkin açıklamamız. Kuramımızın birinci aşaması tarihin kurumsal bir yorumuyla ilgiliyken ikinci aşaması tarihin ülkelerin kurumsal rotasını nasıl şekillendirdiğiyle ilgili.
Kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlarla refah arasındaki bağlantı, kuramımızın odak noktasını oluşturuyor. Mülkiyet haklarını hayata geçiren, eşit rekabet şartları sağlayan ve yeni teknoloji ve becerilere yatırım yapmayı teşvik eden kapsayıcı ekonomik kurumlar, ekonomik büyüme konusunda çoğunluğun kaynaklarının azınlık tarafından sömürülmesi amacıyla yapılandırılan ve mülkiyet haklarını korumayı ya da ekonomik faaliyet için teşvik sağlamayı başaramayan sömürücü ekonomik kurumlardan daha elverişlidir. Kapsayıcı ekonomik kurumlar kapsayıcı siyasal kurumlara –yani siyasal gücü çoğulcu bir biçimde dağıtan; yasa ve düzeni sağlamak, güvence altına alınmış mülkiyet haklarının temellerini atmak ve bir kapsayıcı piyasa ekonomisi oluşturmak için belirli ölçüde bir siyasal merkeziyete ulaşmayı başaran siyasal kurumlara– destek olur ve onlardan destek alırlar. Aynı şekilde, sömürücü ekonomik kurumlar da iktidarı ele geçirdiklerinde mevcut sömürücü ekonomik kurumları kendi çıkarları doğrultusunda kullanıp geliştirmek için teşvik bulacak ve ellerine geçirdikleri kaynakları siyasal iktidar üzerindeki hâkimiyetlerini pekiştirmek için kullanacak az sayıda insanın elinde toplayan sömürücü siyasal kurumlarla sinerjik bir ilişki içindedir.
Bu eğilimler sömürücü ekonomik ve siyasal kurumların ekonomik büyümeyle uyumsuz oldukları anlamına gelmez. Aksine her elit, diğer koşullar sabitken, sömürecek daha fazla şey elde edebilmek için büyümeyi ellerinden geldiğince teşvik edecektir. En azından asgari ölçüde bir siyasal merkeziyete ulaşmış sömürücü kurumlar genellikle bir miktar büyüme sağlamayı başarırlar. Fakat asıl can alıcı olan, sömürücü kurumlara dayalı büyümenin iki önemli nedenden ötürü sürdürülebilir nitelikte olmamasıdır. Birincisi, sürdürülebilir ekonomik büyüme yenilik gerektirir; yenilik ise ekonomik alanda eskiyi yeniyle değiştirirken aynı zamanda siyasetteki mevcut güç ilişkilerini de istikrarsızlaştıran yaratıcı yıkımdan ayrıştırılamaz. Sömürücü kurumlara hâkim olan elitler yaratıcı yıkımdan korktukları için ona direnirler; sömürücü kurumlara dayalı her büyüme kısa ömürlü olmaya mahkûmdur. İkincisi, sömürücü kurumları ellerinde tutanların toplumun sırtından büyük çıkar sağlayabilmesi, sömürücü kurumlara dayalı siyasal iktidarı uğrunda pek çok grup ve bireyin mücadele ettiği hayli gıpta edilen bir konum haline getirir. Bu da sömürücü kurumlarla idare edilen toplumları siyasal istikrarsızlığa itecek büyük güçlerin ortaya çıkmasına neden olacaktır.
Sömürücü ekonomik ve siyasal kurumlar arasındaki sinerji bir kısır döngü meydana getirir ve sömürücü kurumlar bir kez bu döngüdeki yerlerini aldıklarında kalıcı olma eğilimi gösterirler. Benzer şekilde, bir de kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlara bağlı verimli bir döngü vardır. Fakat ne kısır ne de verimli döngü mutlaktır. Aslında bugün bazı ülkelerin kapsayıcı kurumlarla yönetilmesi, her ne kadar sömürücü kurumlar tarih boyunca bir norm olagelmişseler de, bazı toplumların çemberi kırmayı başarıp daha kapsayıcı kurumlara geçmeyi başarmalarındandır. Bu geçişlere getirdiğimiz açıklama tarihseldir fakat tarihsel olarak önceden belirlenmiş değildir. Büyük ekonomik değişim için zorunlu olan büyük kurumsal değişim mevcut kurumlarla kritik dönemeçlerin etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Kritik dönemeçler, 14. yüzyılda Avrupa’nın büyük kısmında nüfusun neredeyse yarısını yok eden Kara Ölüm gibi, Batı Avrupa’daki pek çok kişi için inanılmaz kâr fırsatları doğuran Atlantik ticaret yollarının açılması gibi ve dünyanın dört bir yanındaki ekonomik yapılarda hızlı fakat bir o kadar da yıkıcı bir değişiklik imkânı sunan Sanayi Devrimi gibi; bir ya da daha çok toplumdaki mevcut siyasal ve ekonomik dengeyi bozan büyük olaylardır.
**
Küçük farklılıklar ortaya çıkar, ardından kaybolur, sonra yeniden belirirler. Fakat bir kritik dönemeç gelip çattığında kurumsal sürüklenme sonucu ortaya çıkan bu küçük farklılıklar, diğer yönleriyle oldukça benzer toplumların radikal bir biçimde birbirinden ayrışmasında rol oynayan küçük farklılıklar olabilir.
7. ve 8. bölümlerde İngiltere, Fransa ve İspanya arasındaki pek çok benzerliğe rağmen Atlantik ticaretinin doğurduğu kritik dönemecin bazı küçük farklılıklar (15. ve 16. yüzyıldaki gelişmeler sonucunda denizaşırı ticaretin çoğunlukla Fransa ve İspanya kraliyetlerinin tekelinde olması nedeniyle İngiliz Kraliyetinin bu ticaretin tümünü kontrol edememesi) nedeniyle en çok İngiltere üzerinde dönüştürücü olduğunu gördük. Bunun sonucunda, Fransa ve İspanya’da Atlantik ticareti ve sömürgeciliğin yayılmasından asıl fayda sağlayanlar monarşi ve monarşiyle ittifak içindeki gruplar iken İngiltere’de bu kritik dönemecin yolunu açtığı ekonomik fırsatlardan kazanç sağlayan, monarşi karşıtı gruplardı. Kurumsal sürüklenme küçük farklılıklara yol açsa da kritik dönemeçlerle etkileşimi kurumsal ayrışmaya neden olur ve böylece bu ayrışma da bir sonraki kritik dönemecin etkileneceği daha büyük kurumsal farklılıklar doğurur.
Kritik dönemeçlerde kurumsal sürüklenme aracılığıyla önemli sonuçlar doğurabilecek farklılıkları yaratan tarihsel süreç olduğundan, tarihin anahtar bir rolü vardır. Kritik dönemeçler tarihsel dönüm noktalarıdır, kısır ve verimli döngüler ise tarihsel olarak yapılandırılmış kurumsal farklılıkları anlayabilmek için tarih çalışmamız gerektiğine işaret ederler. Fakat yine de bizim kuramımız tarihsel determinizme –ya da herhangi türden bir determinizme– dayanmıyor. Bu bölümün başında sorduğumuz sorunun yanıtının hayır olmasının nedeni de bu; Peru’nun Batı Avrupa ya da Birleşik Devletler’den çok daha yoksul hale gelmesi bir tarihsel zorunluluk değildi.
Her şeyden önce, coğrafya ve kültür hipotezlerinde ileri sürülenlerin aksine Peru, coğrafyası ya da kültürü nedeniyle yoksulluğa mahkûm olmadı. Bizim kuramımızda günümüzde Peru’nun Batı Avrupa ve Birleşik Devletler’e kıyasla çok yoksul olmasının nedeni Peru’nun kurumlarıdır ve bunun nedenini anlamak için Peru’nun kurumsal gelişim sürecini anlamamız gerekir. İlk bölümde gördüğümüz gibi, 500 yıl önce günümüzde Peru’nun bulunduğu bölgede hüküm süren İnka İmparatorluğu, Kuzey Amerika’daki daha küçük devletlerden daha zengin, teknolojik bakımdan daha gelişkin ve siyasal bakımdan daha merkezileşmişti. Dönüm noktası ise bu bölgenin sömürgeleştirilme biçimi ve bunun Kuzey Amerika’nın kolonileştirilmesiyle nasıl bir tezat oluşturduğuydu. Bu, tarihsel olarak önceden belirlenmiş bir sürecin sonucu değildi; kritik dönemeçler esnasında ortaya çıkan bazı önemli kurumsal gelişmelerin olumsal bir sonucuydu ve olayların gidişatını değiştirebilecek, çok farklı uzun vadeli “örüntülere yol açabilecek en az üç etken mevcuttu.
Birincisi, 15. yüzyılda Amerika’daki kurumsal farklılıklar bu bölgelerin kolonileştirilme biçiminde belirleyici oldu. Kuzey Amerika Peru’dan farklı bir kurumsal rota izledi; çünkü kolonicilikten önce de seyrek bir yerleşime sahipti ve Avrupalı yerleşimcilere cazip gelmişti. Öyle ki, bu yerleşimciler daha sonra Virginia Kumpanyası gibi teşekküllerin ve İngiliz Kraliyeti’nin oluşturmaya çalıştığı elite karşı başarıyla ayaklanacaklardı. Tersine, İspanyol conquistadorlar Peru’da devralabilecekleri merkezileşmiş, sömürücü bir devlet ve madenlerde, plantasyonlarda çalıştırabilecekleri büyük bir nüfus buldular. Fakat Avrupalıların geldiği sıralarda Amerika’daki vaziyete dair coğrafi anlamda önceden belirlenmiş bir şey yoktu. 5. bölümde gördüğümüz gibi, Kral Shyaam’ın önderliğinde merkezi bir devletin ortaya çıkmasının büyük bir kurumsal yeniliğin hatta belki de siyasal bir devrimin sonucu olması gibi, Peru’daki İnka uygarlığı ve bu bölgedeki büyük nüfus da büyük kurumsal yeniliklerin sonucuydu. Bunlar Peru yerine Kuzey Amerika’da da olabilirdi; mesela Mississippi Vadisi gibi yerlerde, hatta Birleşik Devletlerin kuzeydoğusunda bile. Eğer böyle olsaydı, Avrupalılar Andlar’da bomboş topraklarla ve Kuzey Amerika’da merkezi devletlerle karşılaşabilir, Peru ve Birleşik “Devletler rolleri değiştirebilirlerdi. O zaman Avrupalılar Peru’nun etrafındaki bölgelere yerleşirdi ve yerleşimcilerin büyük çoğunluğuyla elit arasındaki çatışma kapsayıcı kurumların Kuzey Amerika yerine orada oluşturulmasına yol açardı. Bunu izleyen ekonomik gelişim rotası da muhtemelen farklı olurdu.
İkincisi, Japonların Edo Körfezi’ne ulaşan Komodor Perry’nin gemilerine yaptıkları gibi, İnka İmparatorluğu da Avrupa sömürgeciliğine direnebilirdi. Japonya’daki Tokugava rejimine kıyasla İnka İmparatorluğu’nun daha sömürücü nitelikte olması Peru’da Meiji Restorasyonu’na benzer bir siyasal devrimin ortaya çıkma ihtimalini kesinlikle azaltsa da, İnkaların Avrupa hâkimiyetine boyun eğmeleri bir tarihsel zorunluluk değildi. Direnmeyi başarabilselerdi ve hele bir de bu tehditler karşısında kurumsal bir modernizasyon gerçekleştirselerdi Yeni Dünya’nın tüm tarihsel rotası ve böylece tüm dünya tarihi farklı olabilirdi.
Üçüncüsü ve en radikali, dünyayı sömürgeleştirenlerin ne tarihsel, ne coğrafi, ne de kültürel bakımdan Avrupalılar olması da önceden belirlenmiş bir zorunluluk değildi. Çinliler ya da İnkalar da olabilirdi. Elbette, Batı Avrupa’nın Amerika’nın önüne geçtiği ve Çin’in çoktan gerilemeye başladığı 15. yüzyıl perspektifinden dünyaya baktığımızda böyle bir sonuç imkânsızdır. Fakat 15. yüzyıl Batı Avrupa’sının kendisi de kritik dönemeçlerin araya girdiği olumsal nitelikte bir kurumsal sürüklenme sürecinin ürünüydü ve bunun kaçınılmaz hiçbir yanı yoktu. Bazı tarihsel dönüm noktaları olmaksızın Batı Avrupalı güçler öne geçemez ve dünyayı fethedemezlerdi. Feodalizmin köleliğin yerini alarak ve hükümdarların iktidarını zayıflatarak izlediği kendine özgü yol; Avrupa’da ilk bin yılı izleyen yüzyılların bağımsız ve ticari anlamda özerk şehirlere tanıklık etmesi; Avrupalı hükümdarların ne Çin imparatorları kadar denizaşırı ticaretin tehdidi altında kalmış ne de onların Ming hanedanı zamanında yaptığı gibi denizaşırı ticaretin önünü kesmeye çalışmış olması ve feodal düzeni temelden sarsan Kara Ölüm’ün varlığı, bu kritik dönemeçler arasındadır. Eğer bu hadiseler farklı gelişmiş olsaydı bugün belki de Peru’nun Batı Avrupa ve Birleşik Devletler’den zengin olduğu çok farklı bir dünyada yaşıyor olurduk.
Ülkeler Neden Başarısız Olur?

Ülkeler sömürücü kurumlar yüzünden ekonomik başarısızlığa uğrarlar. Bu kurumlar yoksul ülkelerin yoksul kalmasını sağlar ve bir ekonomik büyüme rotasına girmelerini engeller. Günümüzde bu durum Afrika’da Zimbabve ve Sierra Leone; Güney Amerika’da Kolombiya ve Arjantin; Asya’da Kuzey Kore ve Özbekistan ve Ortadoğu’da Mısır gibi ülkeler için geçerliliğini korumaktadır. Bu ülkeler arasında kayda değer farklılıklar söz konusudur. Bazıları tropikal, bazılarıysa mutedil iklimlerdedir. Bazıları İngiltere’nin, diğerleriyse Japonya, İspanya ve Rusya’nın sömürgeleriydiler. Çok farklı tarihlere, dillere ve kültürlere sahiptirler. Hepsinin ortak noktası ise sömürücü kurumlardır. Bu örneklerin hepsinde söz konusu sömürücü kurumların temelinde ekonomik kurumları toplumun büyük çoğunluğunun yoksullaşması pahasına kendilerini zenginleştirip iktidarlarını idame ettirecek şekilde tasarlayan bir elit bulunur. Ülkelerin farklı geçmişleri ve farklı sosyal yapıları, elitlerin doğasında ve sömürücü kurumların detaylarında görülen farklılıklara yola açar. Fakat bu sömürücü kurumların varlıklarını devam ettirebilmeleri daima kısır döngüyle ilintilidir ve bu kurumların doğurduğu sonuçlar –yoğunluk bakımından farklılık gösterseler bile– yurttaşlarını yoksullaştırmaları bakımından benzerdir.
**
Tüm bu örneklerde, sömürücü kurumlar en azından 19. yüzyıla dayanan uzun bir geçmişe sahipler. Bu ülkelerin hepsi de birer kısır döngü içindeler. Bu kısır döngüler Kolombiya ve Arjantin’de İspanyol sömürge idaresinin kurumlarından, Zimbabve ve Sierra Leone’de ise 19. yüzyıl sonlarında kurulan İngiliz sömürge rejiminden kaynaklanıyor. Sierra Leone’de bu rejimler beyaz yerleşimcilerin yokluğunda büyük ölçüde sömürgecilik öncesinin siyasal gücünün “mevcut sömürücü yapıları üzerine inşa edildi ve onları daha da yoğunlaştırdı. Bu yapılar da siyasal merkeziyetin olmayışı ve köle ticaretinin feci sonuçları ile öne çıkan uzun bir kısır döngünün ürünüydü. İngiliz Güney Afrika Kumpanyası bir ikili ekonomi inşa ettiğinden, Zimbabve’deki durum daha çok sömürücü kurumların yeni bir biçiminin yapılandırılmasıydı. Özbekistan ise Sovyetler Birliği’nin sömürücü kurumlarını devralmış ve Mısır gibi o da bunu bir eş-dost kapitalizmine çevirmişti. Sovyetler Birliği’nin sömürücü kurumları da birçok yönden çarlık rejiminin sömürücü kurumlarının birer devamıydı ve yine Oligarşinin Tunç Yasası’na dayalı bir örüntü izliyordu. Son 250 yılda bu muhtelif kısır döngüler dünyanın farklı bölgelerinde gelişirken bir dünya eşitsizliği ortaya çıktı ve kalıcı hale geldi.
Wednesday, September 21, 2016
Yeni Mutlakiyetçilik
Kasım 2009’da Kuzey Kore hükümeti iktisatçıların para reformu olarak adlandırdıkları bir uygulama başlattı. Bu tür reformların nedeni genellikle şiddetli enflasyon dönemleridir. Ocak 1960’da Fransa’da gerçekleştirilen bir para reformu tedavüldeki frangın 100 katına karşılık gelen yeni bir frangı uygulamaya koydu. Eski franklar tedavülde kaldı, hatta yeni frangın değerinde değişiklik oldukça insanlar fiyat vermek için eski frangı kullandı. Sonunda Fransa avro’ya geçince Ocak 2002’de eski franklar tedavülden kaldırıldı. Kuzey Kore reformu görünüşte Fransa’dakiyle benzerlik taşır. 1960 Fransa’sında olduğu gibi Kuzey Kore hükümeti de paradan iki sıfır atmaya karar verdi. 100 eski won, Kuzey Kore’nin para birimi, artık bir yeni wona karşılık geliyordu. Bireyler eski paralarını getirip yeni basılmış paralarla değiştirebileceklerdi; fakat Fransa örneğindeki gibi 42 yılda değil, bir haftada. Sonra meselenin içyüzü anlaşıldı: Hükümet kimsenin 100 binden wondan daha fazlasını değiştiremeyeceğini duyurdu; gerçi sonradan bunu 500 bine wona kadar esnettiler. 100 bin won karaborsada yaklaşık 40 dolara karşılık geliyordu. Böylece hükümet Kuzey Kore yurttaşlarına ait muazzam miktarda şahsi birikimi tek hamlede silip süpürdü; ne kadar olduğunu tam olarak bilemiyoruz, fakat muhtemelen Arjantin hükümetinin 2002’de el koyduğundan daha fazlaydı.
Kuzey Kore hükümeti özel mülkiyete ve piyasalara karşı çıkan komünist bir diktatörlüktür. Fakat karaborsayı kontrol etmek güçtür; ayrıca karaborsada alım satım işlemleri nakit parayla yapılır. İşin içinde “az miktarda yabancı para vardır elbette, özellikle de Çin parası, fakat çoğu işlemde won kullanılır. Para reformu bu pazarları kullanan insanları cezalandırmak ve özellikle bunların aşırı derecede zenginleşip ya da güçlenip rejim için tehdit oluşturmadıklarından emin olmak için tasarlanmıştı. Bunları fakir tutmak daha güvenliydi. Ayrıca Kuzey Kore halkı tasarruflarını wona yatırıyordu çünkü Kore’de az banka vardı ve hepsi de hükümete aitti. Neticede hükümet para reformunu halkın tasarruflarının büyük bölümüne el koymak için kullanmıştı.
Hükümet her ne kadar piyasaların kötü olduğunu söylese de, Kuzey Kore eliti piyasaların kendilerine sağladığı şeylerden memnun. Liderleri Kim Jong-Il’in içinde bir barı, bir karaoke makinesi ve bir mini sinema salonu olan yedi katlı bir sarayı var. Giriş katında dalga makinesi olan devasa büyüklükte bir havuz bulunuyor; Kim bu havuzda küçük bir motoru olan bir body-board kullanmayı seviyor. 2006’da Birleşik Devletler Kuzey Kore’ye bazı yaptırımlar uyguladığında rejimi nasıl can evinden vuracağını biliyordu. 60’tan fazla lüks tüketim maddesinin ihracatını yasakladı; bunlara yatlar, jetskiler, yarış arabaları, motosikletler, DVD oynatıcılar, 29 ekrandan büyük televizyonlar da dahildi. Artık ipek eşarplar, özel tasarım dolmakalemler, kürkler ya da deri çantalar yoktu. Bunlar tam da Kim ve onun Komünist Parti elitlerine hitap eden kalemlerdi. Bir bilim insanı, “Fransız şirketi Hennessy’nin rakamlarını kullanarak Kim’in yaptırımlardan önceki konyak bütçesinin yılda 800 bin doları bulmuş olabileceğini hesapladı.
20. yüzyılın sonunda dünyanın pek çok fakir bölgesini anlayabilmek ancak 20. yüzyılın yeni mutlakıyetçiliğini anlamakla mümkündür; yani komünizmi. Marx’ın öngördüğü, daha insani koşullar altında ve eşitsizlik olmadan zenginlik üretecek bir sistemdi. Lenin ve onun Komünist Partisi Marx’tan esinlendi, fakat pratik, kuramdan bundan daha farklı olamazdı. 1917 Bolşevik Devrimi kanlı bir hadiseydi ve hiçbir insani yönü yoktu. Lenin ve etrafındakilerin yaptığı ilk şey Bolşevik Parti’nin başına yeni bir eliti, yani kendilerini getirmek olduğundan denklemde eşitliğe de yer yoktu. Bunları yaparken yalnızca komünist olmayan unsurları değil, iktidarları için tehdit oluşturabilecek diğer komünist unsurları da tasfiye edip öldürdüler. Fakat asıl trajediler daha sonra yaşanacaktı; önce İç Savaş’la, ardından Stalin’in kamusallaştırma politikaları ve belki de 40 milyon kadar insanın hayatına mal olan aşırı sıklıktaki tasfiyeleriyle. Rus komünizmi acımasız, baskıcı ve kanlıydı fakat eşsiz değildi. Ekonomik sonuçlar ve çekilen acılar başka yerlerde olup bitenlerle büyük benzerlikler taşıyordu, örneğin 1970’lerde Kızıl Kmerler’in idaresinde Kamboçya’da yaşananlarla; ayrıca Çin’de ve Kuzey Kore’dekilerle. Bu örneklerin tümünde komünizm habis diktatörlükleri ve yaygın insan hakları ihlallerini beraberinde getirdi. Yaşanan ıstıraplar ve katliamlar bir yana, komünist rejimlerin hepsi de farklı türlerde “sömürücü kurumlar inşa ettiler. Ekonomik kurumlar, piyasalar olsun olmasın, halkın kaynaklarını sömürmek için tasarlanmıştı ve mülkiyet haklarından nefret edildiğinden genellikle zenginlik yerine yoksulluk yaratıyorlardı. 5. bölümde gördüğümüz Sovyet örneğinde olduğu gibi, komünist sistem önce hızlı büyüme üretti fakat ardından hızını kaybetti ve durgunluğa yol açtı. Sonuçlar Mao idaresindeki Çin’de, Kızıl Kmerler idaresindeki Kamboçya’da ve komünist ekonomik kurumların ekonomik çöküşe ve kıtlığa yol açtığı Kuzey Kore’de çok daha yıkıcıydı.
Bu komünist ekonomik kurumlar tüm gücü komünist partilerin ellerinde yoğunlaştırıp bu gücün kullanımına hiçbir kısıtlama getirmeyen sömürücü siyasal kurumlar tarafından destekleniyordu. Bunlar şeklen farklı sömürücü kurumlar olsalar da insanların geçim kaynakları üzerinde Zimbabve ve Sierra Leone’deki sömürücü kurumlarla benzer etkiler doğuruyorlardı.
**
Özbekistan pek çok bakımdan geçmişten, unutulmuş bir çağdan kalma bir yadigâr gibi görünür: Tek bir ailenin ve maiyetinin mutlakıyetçiliği altında takati kalmamış, angaryaya –hem de çocukların zorla çalıştırılmasına– dayalı bir ekonomisi olan bir ülke. Fakat aslında öyle değildir. Özbekistan günümüzün sömürücü kurumlar nedeniyle başarısızlığa uğrayan ülkeler mozaiğinin bir parçasıdır ve ne yazık ki Ermenistan ve Azerbaycan’dan; Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan’a kadar uzanan eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleriyle pek çok ortak noktaya sahiptir ve bize sömürücü ekonomik ve siyasal kurumların 21. yüzyılda bile yüzsüz ve acımasız bir sömürü modeline dönüşebileceğini hatırlatmaktadır.
Kuzey Kore hükümeti özel mülkiyete ve piyasalara karşı çıkan komünist bir diktatörlüktür. Fakat karaborsayı kontrol etmek güçtür; ayrıca karaborsada alım satım işlemleri nakit parayla yapılır. İşin içinde “az miktarda yabancı para vardır elbette, özellikle de Çin parası, fakat çoğu işlemde won kullanılır. Para reformu bu pazarları kullanan insanları cezalandırmak ve özellikle bunların aşırı derecede zenginleşip ya da güçlenip rejim için tehdit oluşturmadıklarından emin olmak için tasarlanmıştı. Bunları fakir tutmak daha güvenliydi. Ayrıca Kuzey Kore halkı tasarruflarını wona yatırıyordu çünkü Kore’de az banka vardı ve hepsi de hükümete aitti. Neticede hükümet para reformunu halkın tasarruflarının büyük bölümüne el koymak için kullanmıştı.
Hükümet her ne kadar piyasaların kötü olduğunu söylese de, Kuzey Kore eliti piyasaların kendilerine sağladığı şeylerden memnun. Liderleri Kim Jong-Il’in içinde bir barı, bir karaoke makinesi ve bir mini sinema salonu olan yedi katlı bir sarayı var. Giriş katında dalga makinesi olan devasa büyüklükte bir havuz bulunuyor; Kim bu havuzda küçük bir motoru olan bir body-board kullanmayı seviyor. 2006’da Birleşik Devletler Kuzey Kore’ye bazı yaptırımlar uyguladığında rejimi nasıl can evinden vuracağını biliyordu. 60’tan fazla lüks tüketim maddesinin ihracatını yasakladı; bunlara yatlar, jetskiler, yarış arabaları, motosikletler, DVD oynatıcılar, 29 ekrandan büyük televizyonlar da dahildi. Artık ipek eşarplar, özel tasarım dolmakalemler, kürkler ya da deri çantalar yoktu. Bunlar tam da Kim ve onun Komünist Parti elitlerine hitap eden kalemlerdi. Bir bilim insanı, “Fransız şirketi Hennessy’nin rakamlarını kullanarak Kim’in yaptırımlardan önceki konyak bütçesinin yılda 800 bin doları bulmuş olabileceğini hesapladı.
20. yüzyılın sonunda dünyanın pek çok fakir bölgesini anlayabilmek ancak 20. yüzyılın yeni mutlakıyetçiliğini anlamakla mümkündür; yani komünizmi. Marx’ın öngördüğü, daha insani koşullar altında ve eşitsizlik olmadan zenginlik üretecek bir sistemdi. Lenin ve onun Komünist Partisi Marx’tan esinlendi, fakat pratik, kuramdan bundan daha farklı olamazdı. 1917 Bolşevik Devrimi kanlı bir hadiseydi ve hiçbir insani yönü yoktu. Lenin ve etrafındakilerin yaptığı ilk şey Bolşevik Parti’nin başına yeni bir eliti, yani kendilerini getirmek olduğundan denklemde eşitliğe de yer yoktu. Bunları yaparken yalnızca komünist olmayan unsurları değil, iktidarları için tehdit oluşturabilecek diğer komünist unsurları da tasfiye edip öldürdüler. Fakat asıl trajediler daha sonra yaşanacaktı; önce İç Savaş’la, ardından Stalin’in kamusallaştırma politikaları ve belki de 40 milyon kadar insanın hayatına mal olan aşırı sıklıktaki tasfiyeleriyle. Rus komünizmi acımasız, baskıcı ve kanlıydı fakat eşsiz değildi. Ekonomik sonuçlar ve çekilen acılar başka yerlerde olup bitenlerle büyük benzerlikler taşıyordu, örneğin 1970’lerde Kızıl Kmerler’in idaresinde Kamboçya’da yaşananlarla; ayrıca Çin’de ve Kuzey Kore’dekilerle. Bu örneklerin tümünde komünizm habis diktatörlükleri ve yaygın insan hakları ihlallerini beraberinde getirdi. Yaşanan ıstıraplar ve katliamlar bir yana, komünist rejimlerin hepsi de farklı türlerde “sömürücü kurumlar inşa ettiler. Ekonomik kurumlar, piyasalar olsun olmasın, halkın kaynaklarını sömürmek için tasarlanmıştı ve mülkiyet haklarından nefret edildiğinden genellikle zenginlik yerine yoksulluk yaratıyorlardı. 5. bölümde gördüğümüz Sovyet örneğinde olduğu gibi, komünist sistem önce hızlı büyüme üretti fakat ardından hızını kaybetti ve durgunluğa yol açtı. Sonuçlar Mao idaresindeki Çin’de, Kızıl Kmerler idaresindeki Kamboçya’da ve komünist ekonomik kurumların ekonomik çöküşe ve kıtlığa yol açtığı Kuzey Kore’de çok daha yıkıcıydı.
Bu komünist ekonomik kurumlar tüm gücü komünist partilerin ellerinde yoğunlaştırıp bu gücün kullanımına hiçbir kısıtlama getirmeyen sömürücü siyasal kurumlar tarafından destekleniyordu. Bunlar şeklen farklı sömürücü kurumlar olsalar da insanların geçim kaynakları üzerinde Zimbabve ve Sierra Leone’deki sömürücü kurumlarla benzer etkiler doğuruyorlardı.
**
Özbekistan pek çok bakımdan geçmişten, unutulmuş bir çağdan kalma bir yadigâr gibi görünür: Tek bir ailenin ve maiyetinin mutlakıyetçiliği altında takati kalmamış, angaryaya –hem de çocukların zorla çalıştırılmasına– dayalı bir ekonomisi olan bir ülke. Fakat aslında öyle değildir. Özbekistan günümüzün sömürücü kurumlar nedeniyle başarısızlığa uğrayan ülkeler mozaiğinin bir parçasıdır ve ne yazık ki Ermenistan ve Azerbaycan’dan; Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan’a kadar uzanan eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleriyle pek çok ortak noktaya sahiptir ve bize sömürücü ekonomik ve siyasal kurumların 21. yüzyılda bile yüzsüz ve acımasız bir sömürü modeline dönüşebileceğini hatırlatmaktadır.
Elitlerin Kontrolünde Seçimler
Seçimlerin ne kapsayıcı ekonomik kurumlar ne de kapsayıcı siyasal kurumlar getirmesi Latin Amerika’da alışıldık bir durumdur. Kolombiya’da milisler ulusal seçimlerde oyların üçte birine hile karıştırabiliyorlardı. Tıpkı Arjantin gibi günümüz Venezuela’sında da demokratik seçimlerle işbaşı yapan Huge Chávez hükümeti rakiplerine saldırıyor, kamu sektöründeki işlerden kovuyor, yazarlarını beğenmediği gazeteleri kapatıyor ve mülke el koyuyor. Chávez 1720’lerin İngiltere’sinde Black Act’le John Huntridge’i mahkûm edemeyen Sir Robert Walpole’dan hem daha güçlü hem de yetkileri onunkilerden daha az sınırlı. Huntridge günümüz Venezuellası’nda çok daha fazla zorlanırdı.
Latin Amerika’da ortaya çıkan demokrasi prensip olarak elit idaresine taban tabana zıt olmasına ve hem retorikte hem de fiiliyatta hak ve fırsatları en azından bir kısım elitin elinden alıp yeniden bölüştürmeye çalışmasına rağmen, kökleri iki nedenden ötürü sıkı sıkıya sömürücü rejimlere dayalıdır. Birincisi, yüzlerce yıl süren sömürücü rejimlerin yarattığı eşitsizlikler seçmenlerin bu yeni yeni ortaya çıkan demokrasilerde aşırı politikalar savunan politikacıla“rın lehine oy kullanmasına neden oldu. Bunun nedeni Arjantinlilerin naif olmaları ve Juan Perón ya da daha yakın dönemden örnek vermek gerekirse Menem ya da Kirchnerler gibi Perónist siyasetçilerin özverili olup yalnızca halkın çıkarlarını gözettiklerini düşünmeleri ya da Venezuelalıların kurtuluşu Chávez’de görmeleri değildir. Aksine, çoğu Arjantinli ve Venezuelalı tüm diğer siyasetçilerin ve partilerin, uzun süredir yurttaşların taleplerini dile getirmeyi, yol ve eğitim gibi en temel kamu hizmetleri yerine getirmeyi ve onları yerel elitin sömürüsünden kurtarmayı başaramadıklarının farkındadır. Bugün pek çok Venezuelalı beraberinde yozlaşma ve israf getirse bile Chávez’in benimsediği politikaları destekliyor; tıpkı 70’lerde çoğu Arjantinlinin Perón’un politikalarını desteklediği gibi. İkincisi, uygulanabilir alternatifler üreten etkin bir parti sistemi yerine siyaseti Perón ve Chávez gibi diktatörler için bu kadar çekici kılan ve onların lehine olacak şekilde taraflı hale getiren, yine altta yatan sömürücü kurumlardır. Perón, Chávez ve Latina Amerika’daki başka düzinelerce diktatör yalnızca oligarşinin tunç yasasının başka bir veçhesidir ve adından da anlaşıldığı gibi, bu yasanın kökleri elitin kotrolündeki rejimlere dayanmaktadır.
Latin Amerika’da ortaya çıkan demokrasi prensip olarak elit idaresine taban tabana zıt olmasına ve hem retorikte hem de fiiliyatta hak ve fırsatları en azından bir kısım elitin elinden alıp yeniden bölüştürmeye çalışmasına rağmen, kökleri iki nedenden ötürü sıkı sıkıya sömürücü rejimlere dayalıdır. Birincisi, yüzlerce yıl süren sömürücü rejimlerin yarattığı eşitsizlikler seçmenlerin bu yeni yeni ortaya çıkan demokrasilerde aşırı politikalar savunan politikacıla“rın lehine oy kullanmasına neden oldu. Bunun nedeni Arjantinlilerin naif olmaları ve Juan Perón ya da daha yakın dönemden örnek vermek gerekirse Menem ya da Kirchnerler gibi Perónist siyasetçilerin özverili olup yalnızca halkın çıkarlarını gözettiklerini düşünmeleri ya da Venezuelalıların kurtuluşu Chávez’de görmeleri değildir. Aksine, çoğu Arjantinli ve Venezuelalı tüm diğer siyasetçilerin ve partilerin, uzun süredir yurttaşların taleplerini dile getirmeyi, yol ve eğitim gibi en temel kamu hizmetleri yerine getirmeyi ve onları yerel elitin sömürüsünden kurtarmayı başaramadıklarının farkındadır. Bugün pek çok Venezuelalı beraberinde yozlaşma ve israf getirse bile Chávez’in benimsediği politikaları destekliyor; tıpkı 70’lerde çoğu Arjantinlinin Perón’un politikalarını desteklediği gibi. İkincisi, uygulanabilir alternatifler üreten etkin bir parti sistemi yerine siyaseti Perón ve Chávez gibi diktatörler için bu kadar çekici kılan ve onların lehine olacak şekilde taraflı hale getiren, yine altta yatan sömürücü kurumlardır. Perón, Chávez ve Latina Amerika’daki başka düzinelerce diktatör yalnızca oligarşinin tunç yasasının başka bir veçhesidir ve adından da anlaşıldığı gibi, bu yasanın kökleri elitin kotrolündeki rejimlere dayanmaktadır.
Tuesday, September 13, 2016
Sömürücü Kurumlar
Ülkeler bulundukları coğrafya ya da sahip oldukları kültür
nedeniyle başarısız olmazlar, güç ve zenginliğin devleti idare edenlerin;
karışıklığa, çatışmaya ve iç savaşa neden olanların elinde yoğunlaşmasına neden
olan sömürücü kurumlar mirası yüzünden başarısız olurlar. Ayrıca sömürücü
kurumlar en temel kamu hizmetlerinde bile yatırımların ihmal edilmesine neden
olarak devletin yavaş yavaş iflasa sürüklenmesine doğrudan katkıda bulunurlar;
tıpkı Sierra Leone’de olduğu gibi.
Varına yoğuna el koyarak halkı yoksullaştıran ve ekonomik
gelişime engel olan sömürücü kurumlar Afrika, Asya ve Güney Amerika’da oldukça
yaygındırlar. Charles Taylor, Sierra Leone’de iç savaşın başlamasına yardım
ederken aynı zamanda Liberya’da devletin iflasına neden olan vahşi bir çatışma
da başlatıyordu. Sömürücü kurumlar ülkeleri iç savaşa sürüklüyor ve Afrika’nın
her yerinde, örneğin Angola, Fildişi Sahili, Demokratik Kongo Cumhuriyeti,
Mozambik, Kongo Cumhuriyeti, Somali, Uganda ve Sudan’da devletler iflas
ediyordu. Sömürü, Maya şehir devletlerinin neredeyse bin yıl önce ürettiğinden
hiç de farklı olmayan çatışmalara zemin hazırlıyordu. Çatışma devletin iflasını
hızlandırıyordu. Dolayısıyla, günümüzde ülkelerin başarısız olmalarının bir
başka nedeni de devletlerinin iflas etmesidir. Bu da, onlarca yıl sömürücü
ekonomik ve siyasal kurumlarla idare edilmenin bir sonucudur.
Kısır Döngüler ve Oligarşinin Tunç Yasası
Kısır döngülerin ortaya çıkmasına neden olan bir başka mekanizma da, sömürücü kurumların denetimsiz güç ve büyük bir gelir eşitsizliği yaratarak siyaset oyunundaki potansiyel kazançları artırmasıdır. Her kim devletin kontrolünü eline geçirirse bu denetimsiz güçten ve ürettiği zenginlikten çıkar sağladığından, sömürücü kurumlar iktidarı ve beraberinde getirdiği menfaatleri kontrol etmek için çıkan iç çatışmalara teşvik yaratırlar. Bu dinamiği Maya şehir devletlerinde ve Antik Roma’da görmüştük. Bu bilgiler ışığında, pek çok Afrika ülkesinin sömürgeci güçlerden devraldığı sömürücü kurumların iktidar mücadelelerinin ve iç savaşların tohumlarını ekmesi de şaşırtıcı değildir. Bu mücadeleler İngiliz İç Savaşı ve Görkemli Devrim’den çok farklı çatışmalardır. Bunlarda siyasal kurumların değişmesi, yetki kullanımına sınırlama getirilmesi ya da çoğulculuğun sağlanması için değil, iktidarı ele geçirmek ve bir grubu diğerlerinin sırtından zengin etmek için savaş verilmiştir. Sonraki bölümde daha detaylı bir biçimde göreceğimiz gibi bu çatışmalar Angola’da, Burundi’de, Çad’da, Fildişi Sahili’nde, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde, Etiyopya’da, Liberya’da, Mozambik’te, Nijerya’da, Kongo Cumhuriyeti’nde, Ruanda’da, Somali’de, Sudan’da ve Uganda’da ve elbette Sierra Leone’de kanlı iç savaşlara dönüştüler ve hem ekonomik yıkıma hem de eşi görülmemiş ıstıraplara neden oldular. Ve aynı zamanda devletin tümden iflasına.
**
Sierra Leone’de ve Sahra-altı Afrika’nın çoğunda görülen
kısır döngü, sömürgeci güçlerin kurup bağımsızlık sonrası liderlerinin
devraldığı sömürücü kurumlar biçiminde ortaya çıkıyordu. Orta Amerika’nın çoğu
bölgesinde olduğu gibi Guatemala’da da kısır döngünün daha basit, daha yalın
bir biçimini görürüz: Ekonomik ve siyasal güce sahip olanlar bu gücü ellerinde
tutmak için kurumlar inşa ederler ve bunda da başarılı olurlar. Bu tip kısır
döngüler sömürücü kurumların ve aynı elitlerin azgelişmişlikle birlikte kalıcı
hale gelmesine yol açar.
**
Oligarşinin
tunç yasasının –kısır döngünün bilhassa bu modelinin– özü, radikal değişim
vaadiyle eski liderleri deviren yeni liderlerin, eskisinden farklı bir şey
getirmemeleriydi. Oligarşinin tunç yasasını anlamak kısır döngünün diğer
biçimlerini anlamaktan bir bakıma daha zordur. Birleşik Devletler’in
güneyindeki ve Guatemala’daki sömürücü kurumların sürekliliğinin mantığı gayet
açıktır. Ekonomi ve siyasete yüzyıllar boyunca aynı gruplar egemen olmuştu.
Birleşik Devletler’deki Güneyli plantasyon sahiplerinin İç Savaş sonrasında
karşılaştığı gibi meydan okumalarla karşılaştıklarında dahi güçlerini
kaybetmediler ve çıkar sağlamayı sürdürecekleri bir dizi benzer sömürücü kurumu
yeniden hayata geçirmeyi başardılar. Fakat radikal değişim adına iktidara gelip
aynı sistemi yeniden oluşturanları nasıl yorumlayabiliriz? Bu sorunun cevabı
bir kez daha kısır döngünün ilk bakışta göründüğünden daha kuvvetli olduğunu
gösteriyor.
**
Zengin
ülkeler büyük ölçüde son 300 yıl içinde belli bir noktada kapsayıcı kurumlar
geliştirmeyi başardıkları için zengindirler. Bu kurumlar bir verimli
döngüler süreciyle kalıcı hale geldiler. En başta yalnızca sınırlı ölçüde
kapsayıcı (ve bazen kırılgan) olsalar bile, bir olumlu etkileşim süreci
yaratarak kapsayıcılıklarını giderek artıran dinamikler oluşturdular. İngiltere
1688’de Görkemli Devrim’in ardından bir demokrasiye dönüşmedi. Bilakis, nüfusun
yalnızca küçük bir dilimi resmi temsile sahipti. Fakat asıl önemlisi
İngiltere’nin çoğulcu olmasıydı. Çoğulculuk bir kez sağlandığında kurumların
zamanla daha kapsayıcı hale gelmesine yönelik bir eğilim oluşmuştu; bu zorlu ve
belirsizliklerle dolu bir süreç olsa bile.
Bu bağlamda İngiltere verimli döngüye tipik bir örnekti;
kapsayıcı siyasal kurumlar yetki kullanımına ve gaspına kısıtlama getiriyordu.
Ayrıca kapsayıcı ekonomik kurumlar oluşturma eğilimindeydiler ki, bu ekonomik
kurumlar da karşılığında kapsayıcı siyasal kurumların süreklilik şansını
artırıyorlardı.
Kapsayıcı ekonomik kurumların olduğu koşullarda zenginlik,
ekonomik gücünü orantısız bir siyasal güç oluşturmak için kullanacak küçük bir
grubun elinde toplanmaz. Dahası, kapsayıcı ekonomik kurumlar varken siyasal
gücü elde tutmakla sağlanacak menfaatler daha sınırlıdır, böylelikle devletin
kontrolünü ele geçirmeye çalışacak gruplar ve hırslı yeni zengin bireyler için
daha az teşvik söz konusudur. Etkenlerin bir kritik dönemeçte bir araya
gelmesi, mevcut kurumlar arasındaki etkileşim ve kritik dönemecin beraberinde
getirdiği fırsatlar ve tehlikeler de dahil olmak üzere, genellikle İngiltere
örneğinde olduğu gibi kapsayıcı kurumların ortaya çıkmasına neden olur. Fakat
bu kapsayıcı kurumlar bir kez devreye girdiğinde varlıklarını sürdürebilmeleri
için aynı etkenlerin yeniden bir araya gelmesine ihtiyaç yoktur. Verimli
döngüler de kayda değer ölçüde olumsallığa tabi olsalar da, kurumların
sürekliliğini sağlar ve genellikle toplumu daha fazla kapsayıcılığa taşıyacak
dinamikleri harekete geçirirler.
Verimli
döngüler kapsayıcı kurumların sürekliliğini sağlarken kısır döngüler de
sömürücü kurumların sürekliliğini sağlayan büyük kuvvetler yaratırlar. Tarih
kader değildir ve 14. bölümde göreceğimiz gibi, kısır döngüler de kırılmaz
değildirler. Fakat dayanıklıdırlar. Sömürücü siyasal kurumların sömürücü
ekonomik kurumları şekillendirdiği, karşılığında bu sömürücü ekonomik
kurumların da sömürücü siyasal kurumların kalıcılığına dayanak oluşturduğu
güçlü bir olumsuz etkileşim süreci yaratırlar. Bunu en açık biçimde Guatemala
örneğinde gördük; aynı elit önce sömürgecilik döneminde, ardından bağımsız
Guatemala’da, dört yüz yıl boyunca iktidarı elinde tutmuştu. Sömürücü kurumlar
eliti zenginleştirir, elitin zenginliği de hâkimiyetine dayanak oluşturur.
**
Geriye dönüp bakıldığında, bu tür kısır döngülerin mantığını
kavramak kolaydır; sömürücü siyasal kurumlar yetki kullanımına çok az sınırlama
getirir, yani aslında kendilerinden önceki diktatörleri devirenlerin yetki
kullanımını ve istismarını kısıtlayacak hiçbir kurum yoktur ve sömürücü
ekonomik kurumlar yalnızca iktidarı elde tutup diğerlerinin varlıklarına el
koyarak ve tekeller kurarak bile büyük kazançlar ve servetler elde
edilebileceği anlamına gelir.
Elbette, Oligarşinin Tunç Yasası, fizik yasaları gibi gerçek
bir yasa değildir. İngiltere’de Görkemli Devrim ya da Japonya’da Meiji
Restorasyonu’nun gösterdiği gibi kaçınılmaz bir rota çizmezler.
**
Kısır döngünün 5. bölümde Maya şehir devletleri
tartışmamızda öngördüğümüz daha yıkıcı bir başka yönü vardır. Sömürücü kurumlar toplumda muazzam eşitsizlikler
oluşturup gücü elinde tutanlar için büyük zenginlik ve denetimsiz güç
sağladığından, devletin ve kurumların hâkimiyetini ele geçirmek isteyenler
olacaktır. Dolayısıyla sömürücü kurumlar yalnızca bir sonraki sömürücü rejimin
önünü açmakla kalmazlar, aynı zamanda bitmek bilmeyen iç çatışmalara ve iç
savaşlara da neden olurlar. Bu iç savaşlar da daha fazla acıya neden oldukları
gibi, bu toplumların ulaştığı çok az bir merkezileşmeyi de yok ederler. Ayrıca
bu, sıradaki bölümde göreceğimiz gibi, genellikle kanunsuzluğa, devletin acze
düşmesine ve siyasal kaosa yol açan bir süreç başlatarak ekonomik refaha dair
tüm hayalleri yıkar.
Tersine Gelişim
Bugün var olan dünya eşitsizliğinin nedeni, bazı ülkelerin
19. ve 20. yüzyıl boyunca Sanayi Devrimi’nden, getirdiği teknolojilerden ve
örgütlenme yöntemlerinden faydalanabilmesine karşın diğerlerinin buna imkân
bulamamasıdır. Teknolojik değişim refahın lokomotiflerinden yalnızca biridir;
fakat muhtemelen lokomotiflerinden yalnızca biridir; fakat muhtemelen en hayati
olanıdır. Yeni teknolojilerden yararlanamayan ülkeler refahın diğer
lokomotiflerinden de fayda göremediler. Bu ve bundan önceki bölümde
gösterdiğimiz gibi, bu başarısızlık ister mutlakıyetçi rejimlerinin
sürekliliğinin bir sonucu olsun, ister merkezi devletlere sahip olmamaları
nedeniyle olsun, sömürücü kurumlarından kaynaklanıyordu. Fakat bu bölümün
ortaya koyduğu bir şey daha var; bazı durumlarda, bu ülkelerin maruz kaldığı
yoksulluğa zemin hazırlayan sömürücü kurumlar, tam da Avrupa’nın büyümesini
teşvik eden süreç sayesinde ortaya çıktılar ya da en azından daha güçlü hale
geldiler: Avrupa’nın ticari ve sömürgeci yayılmacılığıyla. Aslında Avrupa
sömürge imparatorluğunun kârlılığı genelde bağımsız devletlerin ve yerli
ekonominin yıkılmasıyla sağlanıyordu. Ya da yerli toplumların neredeyse tamamen
çökertilmesinin ardından Avrupalıların Afrikalı köleleri ithal ederek
plantasyon sistemleri kurduğu Karayipler’de olduğu gibi; sömürücü kurumların
sıfırdan inşa edilmesiyle.
Banda Adaları, Ace ya da Burma’daki bağımsız
şehir-devletlerinin Avrupa müdahalesi olmasaydı nasıl bir rota izleyeceğini
hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Belki onların da kendilerine ait yerli Görkemli
Devrim’leri olurdu ya da belki de baharat ve diğer kıymetli malların
ticaretindeki büyümeye dayanan daha kapsayıcı siyasal ve ekonomik kurumlara
doğru ilerlerdiler. Fakat bu olasılık Hollanda Doğu Hindistan Kumpanyası’nın büyümesiyle
ortadan kalktı. Şirket gerçekleştirdiği soykırımla Banda Adaları’nda yerel
gelişime yönelik tüm umutları yok etti. Ayrıca yarattığı tehdit Güneydoğu
Asya’nın diğer pek çok bölgesindeki şehir-devletlerin ticaretten çekilmesine
yol açtı.
Asya’nın en eski uygarlıklardan birinin, Hindistan’ın da
buna benzer bir tarihi vardır; tek fark, Hindistan’da gelişimin tersine
dönmesini sağlayanın Hollandalılar değil İngilizler olmasıdır. 18. yüzyılda
Hindistan dünyanın en büyük tekstil üreticisi ve ihracatçısıydı. Hindistan
patiskaları ve muslinleri Avrupa piyasalarını istila etti, Asya’da hatta Doğu
Afrika’da alıcı buldu. Onları Britanya Adaları’na taşıyan asıl aracı kurum
İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’ydı. Hollandalı muadilinden iki yıl önce,
1600’de kurulan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası 17. yüzyılı Hindistan’dan
gelen kıymetli mallar üzerinde tekel kurmaya çalışarak geçirdi. Goa,
Chittagongand ve Bombay’da üsleri olan Portekizlilerle ve Pondicherry,
Chandernagore, Yanam ve Karaikal’de üslenen Fransızlarla rekabet etmek zorunda
kaldı. Yine de Doğu Hindistan Kumpanyası için en kötüsü, 7. bölümde gördüğümüz
gibi, Görkemli Devrim’di. Stuart krallarının Doğu Hindistan Kumpanyası’na
bahşettiği tekel 1688’in hemen akabinde tehlikeye girdi; hatta 10 yıl kadar
sonra kaldırıldı. Daha önce gördüğümüz gibi, İngiliz tekstil üreticileri
parlamentoyu Doğu Hindistan Kumpanyası’nın en kârlı kalemi olan patiskanın
ithalatını yasaklamaya ikna etmeyi başardıklarından kayda değer bir güç kaybı
söz konusuydu. 18. yüzyılda Robert Clive liderliğindeki Doğu Hindistan
Kumpanyası strateji değiştirerek kıtasal bir imparatorluk kurmaya başladı. O
tarihte Hindistan çok sayıda rakip devlet arasında bölünmüştü; gerçi bunların
çoğu sözde hâlâ Delhi’deki Babür imparatorunun kontrolü altındaydı. Doğu
Hindistan Kumpanyası 1757’de Plassey ve 1764’te Buxar savaşlarıyla yerel
güçleri mağlup ederek önce doğuda Bengal’e açıldı. Doğu Hindistan Kumpanyası
yerel zenginlikleri yağmalayıp Hindistan’ın Babür hükümdarlarının sömürücü
vergi kurumlarını kendine mal etti ve belki daha da güçlendirdi. Bu açılım
Hindistan tekstil sanayiinin muazzam ölçüde küçülmesiyle aynı zamana denk
geldi; ne de olsa artık İngiltere’de söz konusu ürünler için bir pazar yoktu.
Şehirlerin boşalması ve artan yoksulluğun eşlik ettiği bu küçülme Hindistan’da
uzun bir tersine gelişim dönemi başlattı. Çok geçmeden, Hintliler tekstil
üretmek yerine İngiltere’den satın alıyor ve Doğu Hindistan Şirketi’ne Çin’de
satmaları için afyon yetiştiriyorlardı.
Atlantik köle ticareti aynı örüntüyü –Güneydoğu Asya ve
Hindistan’dan daha geri koşullarda başlamış olmasına rağmen– Afrika’da
tekrarladı. Çoğu Afrika devleti yakaladıkları köleleri Avrupalılara satan birer
savaş makinesine dönüştü. Farklı devletler arasındaki çatışmalar aralıksız bir
savaşa dönüşürken Afrika’nın pek çok bölgesinde pek çoğu henüz yeterince
siyasal merkeziyete ulaşamamış devlet kurumlarının çökmesi, kalıcı sömürücü
kurumlara ve daha sonra inceleyeceğimiz başarısız devletlere zemin hazırladı.
Avrupalılar Güney Afrika gibi Afrika’nın köle ticaretinden kurtulabilmiş birkaç
bölgesine bu kez madenleri ve tarlaları için ucuz işgücü sağlamak üzere
tasarlanmış bir dizi farklı kurum dayattılar. Güney Afrika devleti nüfusun
yüzde 80’ini vasıflı işlerden, ticari tarımdan ve girişimcilikten mahrum eden
bir ikili ekonomi yarattı. Tüm bunlar yalnızca sanayileşmenin neden dünyanın
büyük bölümünü es geçtiğini açıklamakla kalmıyor, aynı zamanda ekonomik
kalkınmanın bazen nasıl olup da başka yerel ekonomilerdeki ya da dünya
ekonomisindeki azgelişmişliği beslediğini hatta yarattığını da özetliyor.
Subscribe to:
Posts (Atom)



