Showing posts with label Endülüs. Show all posts
Showing posts with label Endülüs. Show all posts

Thursday, August 3, 2017

Tanrılar Tarafından İktidara Getirilen Yöneticiler(!)





Ankhises oğlunu, diğer medeniyetlerin (isim vermek gerekirse Romalıların açgözlülükle yağmaladığı Yunanlıların) sanat ve kültürü ne kadar ihtişamlı olsa da, Romalıların dünyanın hakiki efendileri olduklarını ve öyle kalacaklarını asla unutmaması yönünde uyarır.
"Bırak, diğerleri daha canlı görünen, adeta nefes alan bronzdan tasvirler yapsınlar,Zaten öyle yapacaklar, mermerden yapılma yaşayan yüzleri uyandırsınlar;Diğerleri hatiplikte kusursuzlaşsın, diğerleri aletleriyle izini sürsünCennette dönen gezegenlerin ve yıldızların ne zaman görüneceğini tahmin etsin,Ancak Romalılar, sizin aracınızın hükümet olduğunu asla unutmayın,Sizin sanatınız bu olsun: İnsanlara barış alışkanlığını, Fethedilene karşı cömertliği ve saldırganlara karşı metaneti öğretin."

Vergilius ve Cervantes'in de kuşkusuz farkında olduğu gibi, bir ozan için ilginç bir iddia bu: Siyasi iktidarın, sanat ve kültürden önce gelmesi.


Birçok emperyalist öğreti, benzer savlar üzerine inşa edilmiştir ve Ankhises'in kelimeleri günümüz okurlarının içini acıtarak kulaklarına tanıdık gelir. Vergilius, bu mısralarla, kasten ya da değil, Roma'nın sömürgecilik ihtiraslarıyla geleceğin sayısız Romalarının ihtirasları için bir yol haritası çıkarır. Ankhises oğlu ve torunlarına, biz diğerlerinden daha güçlüyüz der ve ekler: Güç, herhangi bir sanat ya da bilimden daha iyi olduğundan, iktidarın imtiyazlarını hak ederiz ve ikincil soyları fethederek insanlarımızı onlara karşı seferlere sürükleme hakkına sahibiz. Bizler, Augustus'un ya da İsa'nın barışını getirmek için buradayız. Tanrılar tarafından göreve getirilen (cömert, adil ve kararlı) yöneticileriz ve diğer herkes bize biat etmelidir. Biat etmeyenler, sonuçlarına katlanacaktır.


Hıristiyan Roma son Haçlı seferini 1270 yılında Araplara karşı düzenledi. İki yüzyılı aşkın bir süre sonra, Katolik İspanya, Yahudileri ve Arapları topraklarından atarak kendini resmi olarak Arap ve Yahudi kültürlerinden ayırdı. Kendine "araç" olarak "hükümeti" uygun gören Batı, bu tahliye eylemleriyle muzaffer hami rolünü üstleniyor, Doğu'ya ise sanat ve zanaatta bir hayli usta olan itaatkâr düşman rolünü biçiyor, böylece Arap ve Yahudiler, resmi görüşte egzotik öteki'ye dönüşüyordu. Ancak Arap ve Yahudi düşüncesi, ihraçlara karşın, İspanya'nın "temizlenmiş" toplumunun her noktasma nüfuz etmeye devam etti. Alınan bir kararın ardından gerçekleştirilen çoğu nüfus tahliyelerinde olduğu gibi, İspanya da söz dağarcığının, yer isimlerinin, mimarisinin, felsefesinin, lirik şiirlerinin, müziğinin ve tıp bilgisinin büyük kısmını, hatta satranç oyununu borçlu olduğu bu kültürlerden kendisini ayıramadı (ve ayırmadı). Arap ve Yahudi mevcudiyeti yasaklanmış olsa da, İspanya toplumu koparılmış kimliklerinin hayaletlerini muhafaza etmenin gizli yollarını buldu.


2 Ocak 1492'de, Katolik kral Aragonlu Fernando ve kraliçe Kastilyalı İsabel, törensel Mağrip kıyafetleri içinde Gırnata'ya girdiler ve Nasrilerin son emiri Ebu Abdullah'la kapitülasyon koşulları üzerinde anlaşmaya vararak, iki buçuk yüzyılı aşkın bir süredir Mağribi İspanya'nın merkezindeki Müslüman bir şehir olan Endülüs'ün Mağribi saraylarına yerleştiler. Şehrin tesliminden önce Ebu Abdullah'a Gırnata Müslümanlarının korunacağına ve geleneklerini muhafaza etmelerine izin verileceğine dair güvence vermelerine karşın, camiler süratle kilise olarak takdis edildi ve Arapça yasaklandı: Arapça kitap okurken yakalanan kimse İspanyol olarak değerlendirilmeyecek ve ağır cezalara çarptırılacaktı.
Yahudiler ilk sürülenler oldu. Kral, Gırnata'nın teslim alınışının üzerinden henüz birkaç ay geçmişken, Yahudilerin nihai sürgününü emreden bir kararnameyi imzaladı.

Araplar için alınan tedbirler kısmen de olsa farklıydı. Yahudiler söz konusu olduğunda, Katolik krallar onları din değiştirmeye razı etmek için bir sürgün buyruğu vermenin yeterli olacağını düşünmüşlerdi. Gerçekten de, az sayıda Yahudi, Sefarad'da kalabilmek için "Yeni Hıristiyan" oldu ve "domuzlar" anlamına gelen aşağılayıcı "Marronolar" adıyla anılır oldular. Ancak sıra Araplara geldiğinde, Katolik krallar din değiştirme seçeneğini açıkça ortaya koymaya karar verdiler. Bu nedenle, ilk sürgünden dört yıl sonra, 1502'de Araplar için hazırlanan sürgün buyruğunda, Kilise Ana'nın içtenlikle açılmış kollarına girmeyi kabul eden Arapların sürgünden muaf tutulacağına dair bir madde bulunuyordu. Din değiştiren Araplar, "Moriskolar" olarak anıldılar.

 

Friday, July 21, 2017

Izabel, Kolomb, Endülüs ve Engizisyon

http://www.thegreatcourses.com/courses/other-1492-ferdinand-isabella-and-the-making-of-an-empire.html

Kolomb, kararlaştırıldığı gibi Cadiz limanından değil ondan daha küçük olan Palos limanından yola çıktı, zira diğeri iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Binlerce, on binlerce Yahudi Cadiz limanı kullanılarak atalarının topraklarından atılıyorlardı.

Kolomb, Kraliçe İzabel sayesinde yolculuğunu gerçekleştirdi. Aynen Yahudiler gibi, zira onları ülkeden kovan da İzabel’di.

Katolik Krallar iki taneydi: İzabel ve Ferdinand; ancak Ferdinand iktidar işlerinden ziyade kadınlarla ve yataklarla meşguldü.

Yahudilerden sonra sıra Müslümanlara geldi.

İzabel, Müslümanların İspanya’daki son kalesini ele geçirmek için on yıl savaşmıştı. Haçlı seferi zafere ulaşıp Granada düşünce, orada yaşayan sonsuza dek cehennemde yanmaya mahkum ruhları kurtarmak için mümkün olan her şeyi yaptı. Sonsuz merhametiyle onlara affı ve din değiştirmeyi teklif etti. Şehir halkı bu teklife sopalar ve taşlarla yanıt verdi. Bu durumda İzabel ’in başka seçeneği kalmıyordu: Muhammed dininin kitaplarının yeni fethedilen şehrin büyük meydanında yakılmasını emrettikten sonra kendi yanlış dininde ve Arapça konuşmakta ısrar eden dinsizleri oradan kovdu.
Daha sonraki krallar tarafından imzalanan başka kovma kararnameleri bu temizlik operasyonunu pekiştirdi. İspanya, kanı bozuk evlatları olan Yahudileri ve Müslümanları bir daha geri dönmemek üzere sürgüne yolladı ve bunun neticesinde en iyi zanaatkârlarını, sanatçılarını, bilim adamlarını, en bilgili çiftçilerini ve en deneyimli bankacılarını ve tüccarlarını kaybetti. Buna karşılık olarak ülkedeki, hepsi de tertemiz Hıristiyan kanından, dilencilerin, savaşçıların, soylu asalakların ve fanatik papazların sayısı arttı.

Kutsal Perşembe günü doğmuş olan, Kederler Bakiresi ’nin sofuca müridi İzabel, İspanyol Engizisyonunu kurmuş ve kendi günah çıkarıcı papazı meşhur Torquemada’yı Baş engizisyoncu olarak atamıştı.

Mistik bir şiddet içeren vasiyeti inancın ve ırkın saflığının korunmasında ısrarcı oldu. Dinsizlere karşı inancı korumak için savaşmaktan asla vazgeçmemelerini ve Kutsal Engizisyonun yaptıklarını desteklemelerini kendisinden sonra gelecek hükümdarlardan hem rica etti, hem de bunu onlara emretti.

Saturday, April 23, 2016

İkiyüzlülük

Müslümanların bilim sahasında tarih boyunca yaptığı katkılardan bahseden kitaplara bakma şansınız olmuştur.

Bu kitaplarda zikredilen isimlere bir bakınız.
Al-Farabi, Biruni, İbn Sina, Nasreddin Tusi, Şemseddin Semarkandi, İbn Miskeveyh, Ömer Hayyam, Ibn Heysem,  vb.
Genel olarak burada zikredilen şahısların çalışmalarından gurur duyarız. Astronomiden optik oradan fizik ve matematiğe çok geniş bir sahada çok önemli katkılarda bulunmuşlardır çünkü. Dindarların en muhafazakarından en liberaline kadar ortak tepkisi umumiyetle budur. Hali hazırda içinde yaşadığımız karanlık günlerde parlayan ve İslamın aydınlık bir medeniyetin gerçekleştiricisi olduğunu hatırlatan deniz feneri gibi insanlardır bunlar.
Ama bir problem var burada. Bir çelişki. Daha ziyade bir ikiyüzlülük. Yüzleşmemiz gereken ve bu gün neden bu halde olduğumuzu açıklayan bir ikiyüzlülük.
Başarıları ile övündüğümüz bu şahısların pek çoğu bugün mezarlarından kalksalar ve Suudi Arabistan ya da Pakistan gibi bir Müslüman ülkesine gitseler yazdıkları kitaplarından dolayı irtidad (apostasy) yasalarından dolayı yargılanır ve idam da dahil olmak üzere çok ağır cezalara çarptırılırlardı.
Mesela bir Nasreddin Tusi’yi bulsalar trigonometri alanında yazdığı Kitab el-Şekl eserini önemsemez ve görmezden gelir, onu Tecrid al-İtiqad adlı eserinden dolayı hapse ya da idama mahkum ederlerdi.
Biruni‘yi muhtemelen Kanun al-Mesudi adlı astronomi, coğrafya, dinamik, mühendislik, ve matematik üzerine yazdığı eserinden dolayı ödüllendirmek yerine Tahkik ma al-Hind adlı karşılaştırmalı din çalışmaları üzerine yazdığı eserinden dolayı ya tekfir ya da izole edebilirlerdi. Böyle bir eseri bugün  Ezher gibi bir üniversitede savunamaz, bastıramaz, ve işinden olurdu.
İbn Sina‘nın tıb üzerine yazdığı şaheser Şifa’sını görmez, onu metafiziğinden dolayı küfür ya da ilhad ile itham ederlerdi…
Örnekleri artırabilirim.
Burada şu soruyu samimiyetle sormak gerekiyor. Bu şahıslar dinen makbul insanlar değilse neden başarıları ile din adına övünüyoruz? Bu halde bu şahısları  isimlerini İslam ve Bilim konulu kitaplardan çıkarmak gerekmez mi?
Bu bir ikiyüzlülük değil mi?
Eğer övünmeye devam edeceksek bu insanlarla teolojik ve fıkhî zeminde de barışmak gerekmez mi?
Eğer İslam tarihi içinde diğer medeniyet havzaları ile karşılaşma ve etkileşim bu gün dahi övündüğümüz sonuçlar üretmişse o halde din yorumlarımız da insanları sınır boylarında öteki dünyalarla karşılaşmaya teşvik edecek ve sonuçlarını tolere edebilecek şekilde genişlemek zorunda değil mi?
Bu büyük ve evcilleştirilmez beyinler buldukları her kaynaktan faydalanmışlar ve bilim ya da felsefe yaparken kendilerinden önceki medeniyetlerin birikimlerinden istifade etmişlerdir. Aristo ve Eflatun başta olmak özere Yunan felsefesi ile içli dışlı olmuşlar, Pers ve Babil astronomisinden istifade etmişler, Hind matematiğini kullanmışlar, Pyhtagor gibi Yunan matematikçilerinin yalnızca matematik sistemlerinin değil aynı zamanda matematik felsefelerini de benimsemişler, müzikten mantığa çok geniş bir sahada insanlığın birikiminden faydalanmışlardır.
Bu insanlar İslamın orijinal kaynakları ile diğer medeniyetlerden devşirdikleri arasında yeni ve orijinal sentezler üretmeye çalışmışlar. Zaten bilimsel ve felsefi başarıları böyle bir etkileşim olmadan mümkün olmazdı.
Bugün de Müslümanlar orijinal düşünürler, sanatçılar, ilim adamları çıkaracaksa bu “öteki” ile irtibat kurmadan, onu sevmeden ve ondan öğrenmeden olmayacak.
Her türlü yenilikçi ilmî başarı sınır bölgelerinde ortaya çıkıyor. Farklı dünyaların birleştiği yerlerde. Endülüs gibi, Bağdat gibi, Amerika gibi farklılıkların birbirlerine kavga etmeden değebildiği yerlerde.
Yani kendi dünyasını iyi tanıyan ve başka dünyalara da açılma arzusu duyan insanın cesaretle farklı bir düşünce ve kültür yapısı ile etkileşimi sonucu ortaya daha önce bilinmeyen orijinal fikirler çıkıyor. Eğer bu etkileşimden korkuyorsanız içe kapanıyor ve yeni bir söz söyleyemez hale geliyorsunuz.

Hakim dini kültür ise abartılı bir korumacı tavırla böyle bir etkileşimi engellemeye çalışıyor. Modern selefiliğin dar yorumları ile bu daha da problemli bir hal alıyor. “Kafalar karışmasın” diye Türkiye’deki ilahiyatlardan yavaş yavaş felsefe derslerinin kaldırılması bunun bir tezahürüdür mesela. Bu problemi aşmadan İslam dünyasındaki bu geniş çaplı çürüme devam edeceğe benziyor.
Özgür Koca
Zaman Amerika, 20 Nisan 2016

Monday, May 25, 2015

Afrikalı Leo


·    Ve şunu da bilin ki Tanrı’nın gözleri bir sarayın görkemli kapılarının ardında olanları da görür, bir kulübenin kerpiç duvarları arkasındakileri de. Sarayların duvarları arasında neler görüyor acaba?

**
·    Kardeşlerim balık baştan kokar!İnsan topluluklarında da bu böyledir. Kokuşmuşluk baştan tabana yayılır.

     **

·    Kervan uzaktan bir alay gibi görünür; yakından bakıldığında bir köydür; öyküleri, şakaları, takma adları, dolanları ve düzenleriyle, sürtüşmeleri, dargınlıkları ve barışmalarıyla, geceleri okunan şiirleri, söylenen şarkıları, bütün tarlalardan, insanların doğduğu ya da sık sık geçtiği topraklardan çok uzakta bir köy. 

**
·    Ben öğrenim için gelmedim. Çünkü bilgi insanın kollarını ağır zincirler gibi aşağıya doğru çeker. Sen hiç bir hukukçunun  bir orduya komutanlık ettiğini ya da bir krallık ettiğini duydun mu?

**
·    Köylüler anlaşmaya zorlanıyorlardı. Yaklaşık yüz ailenin ayrılmasına izin verilmişti. Birçoğu Fas’a gelip yerleşmiş, birçoğu da kimsenin onları bulamayacağına antler içerek dağlara kaçmışlardı. Geride kalanlarsa vaftiz edilmişti. Müezzinin sekiz yüz yıl boyunca inananları namaza çağırdığı Endülüs topraklarında ‘Allahuekber’ sözünün söylenmesi olanaksızdı. Şimdi artık kimse ölmüş babasının başında Fatiha okuyamıyordu.




Afrikalı Leo


·    Ve şunu da bilin ki Tanrı’nın gözleri bir sarayın görkemli kapılarının ardında olanları da görür, bir kulübenin kerpiç duvarları arkasındakileri de. Sarayların duvarları arasında neler görüyor acaba?

**
·    Kardeşlerim balık baştan kokar!İnsan topluluklarında da bu böyledir. Kokuşmuşluk baştan tabana yayılır.

     **

·    Kervan uzaktan bir alay gibi görünür; yakından bakıldığında bir köydür; öyküleri, şakaları, takma adları, dolanları ve düzenleriyle, sürtüşmeleri, dargınlıkları ve barışmalarıyla, geceleri okunan şiirleri, söylenen şarkıları, bütün tarlalardan, insanların doğduğu ya da sık sık geçtiği topraklardan çok uzakta bir köy. 

**
·    Ben öğrenim için gelmedim. Çünkü bilgi insanın kollarını ağır zincirler gibi aşağıya doğru çeker. Sen hiç bir hukukçunun  bir orduya komutanlık ettiğini ya da bir krallık ettiğini duydun mu?

**
·    Köylüler anlaşmaya zorlanıyorlardı. Yaklaşık yüz ailenin ayrılmasına izin verilmişti. Birçoğu Fas’a gelip yerleşmiş, birçoğu da kimsenin onları bulamayacağına antler içerek dağlara kaçmışlardı. Geride kalanlarsa vaftiz edilmişti. Müezzinin sekiz yüz yıl boyunca inananları namaza çağırdığı Endülüs topraklarında ‘Allahuekber’ sözünün söylenmesi olanaksızdı. Şimdi artık kimse ölmüş babasının başında Fatiha okuyamıyordu.




Saturday, October 25, 2014

Yunan Felsefesinin İslâmî İlimlerin İçine Girmesi

Ayrı bir tehlike unsuru Yunan felsefesinin İslâmî ilimlerin içine girmesidir. Abbâsî Halifesi Me’mun’un zamanında tercüme edilen bu felsefenin içinde pek çok mitolojik unsurlar vardı. Çünkü zaten Yunan felsefesinin kaynağı ustûre ve hurafelerdi. Böyle, bir derece kokuşmuş olan o felsefe Arapların sâfî fikirlerinin, dupduru düşüncelerinin içine karıştı hem de efkârı karıştırdı. Bu yüzden tahkikçi, araştırmacı anlayış ve ufukları da daraltıp taklitçi bir yol tutulmasına sebep oldu.

Hem Arapların fıtrî kariha, zihnî ve fikrî kabiliyetleri, ihtiyaç duydukları bilgileri, manaları ve hükümleri tertemiz bir âb-ı hayat bir irfan pınarı olan İslâmiyet’ten çıkarmaya yetecekken; bu dupduru kaynağı bırakıp bu yüce mürşidi terk ederek kaynağı karışık, bilgileri doğru-yanlış karmaşık olan Yunan felsefesinin öğrenciliğine tenezzül ettiler.

Nasıl ki, yabancıların genişleyen İslâm sınırları ile Müslümanlık dairesine girmesiyle birlikte Arapça’nın aslı olan Mudar lehçesi bozulmaya yüz tuttu. Ehl-i tahkik âlimler o melekeyi ve Mudar lehçesini korumak için Arabî ilimlerin kaidelerini yazıp kitaplaştırdılar...

Anlatıldığına göre: Endülüs Emevileri zamanında bir Arap kızı ağlarken yanına Arapçayı sonradan öğrenmiş bir İspanyol yaklaşır ve ona  “Niçin ağlıyorsun?” diye sorar. Kız çocuğu onun yüzüne bakar ve “Sen Arap değilsin?” der. O da “Nereden bildin?” deyince “Eğer Arap olsaydın bana: ‘Seni ağlatan nedir?’ diye sorardın.” der...

Mudar lehçesini korumak için gayret gösterildiği Yunan felsefesinin ve İsrailiyat’ın İslâmiyet dairesine girmelerine karşılık bazı münekkit (kritikçi) ve muhakkik (araştırmacı) İslâm âlimleri, bunların seçilip temizlenmesi ve tasfiye edilmesi için teşebbüse geçtiler. Ama ne yazık ki kılı kırk yarmalarına rağmen muvaffak olamadılar.

İş bu kadarla da kalmadı. Çünkü Kur’ân’ı tefsir etmek için himmet ve gayret sarfedenlerden, âyet ve hadislerin sadece lafızlarını, zahir manalarını esas alan bazıları, Kur’ân-ı Kerîm’deki naklî meseleleri İsrâiliyat bilgilerine, aklî meseleleri de Yunan felsefesine tatbik edip uygun düştüklerini göstermeye çalıştılar. Çünkü gördüler ki, Kur’ân-ı Kerîm’de hem aklî hem de naklî mevzular var. Hadis-i Şerifler de öyle... Sonra Kitap ve Sünnet’in bazı sadık naklî meseleleriyle bazı tahrif edilmiş İsrailiyat meselelerin arasında, kendilerine göre bir mutabakat ve münasebet buldular. Ayrıca Kur’ân-ı Hakîm ve sünnet-i seniyyedeki aklî meseleler ile vehme ve hayale dayalı Yunan felsefesi arasında bir benzerlik ve uygunluk var zannederek, vehimlerindeki bu benzerliğin, kitap ve sünnetin manalarının tefsiri ve kudsî maksatların beyanı diye hükmettiler.


Asla ve kat’â!... Böyle bir şey söz konusu değildir. Çünkü mucizeli bir beyana sahip olan Kur’ân’ın misdakı, doğruluk mihengi, kendisinin mucize olma keyfiyetidir. Evet Kur’ân, muktezâ-yı hâle uygun olarak meselelerini takdim etme hususunda belâgatı ve ihtiva ettiği meseleler konusunda herkesi âciz bırakan bir konumdadır.