Showing posts with label Rahmet Peygamberi. Show all posts
Showing posts with label Rahmet Peygamberi. Show all posts

Wednesday, May 7, 2014

Paryalar


Şark ve diğer Asya ülkelerinin dinlerine gelince; özellikle Hind dini öncekilerden farklı bir özelliğe sahip değildir. Hatta bazan neseb ve sülaleleri takdis babında adı geçen dinlerden çok daha ilerdedir. İnsanları birtakım sınıflara ayırmak hususunda onlardan daha zalim ve gaddardır. Mülayemet ve yumuşaklık nedir bilmez. Hind toplumundaki paryalar, her çeşit şeref ve asaletten ve müsavattan, insan haklarından, en basit insanî esaslardan mahrumdurlar. Onların ilim öğrenmeleri, ta’lim ve tedrisleri, ruhî yüceliklere vakıf olmaları asla caiz değildir. Vedalan okuyup öğrenmek, kurbanları takdim etmek, onları ilâhlarına ve putlarına adamak sadece Brahmanlara mahsustur. Vedalara göz atmak ve okumak hakkı Kshatrilerle Vaisyalara aittir. Manoşastr, Allah’ın, paryaları sadece bir gayeyle, adı geçen üç sınıfa hizmet düşüncesiyle yarattığını açıkça zikreder. Hind halkının ileri gelenleri Himalaya dağlarının ardındaki dünyadan habersizdiler. Dış dünya ve diğer milletler ile hiçbir irtibatları yoktu. Bu konuda herhangi bir arzu ve istekleri de mevcut değildi.

Evrensel ve Mükemmel Bir Örnek

Resulullah’ın hayatı beşer hayatının her safhası için güzel bir örnek ve yüce bir düstur olduğundan, pek çok ve çeşitli işlere numûne-i imtisal olmuştur. Çünkü onun hayatı, üstün ahlâkın, güzel adetlerin, asîl ve mutedil duyguların ve insanlığı şehvet bataklığına düşmekten kurtaran üstün meziyetlerin hakim olduğu bir hayattı.

“Eğer zengin ve varlıklı bir insan isen Resulullah’ın Hicaz’la Şam arasında eşya taşıdığı ve Bahreyn’in hazinelerine sahib olduğu zamanı hatırla ve sen de onun gibi hareket et. Eğer fakir ve yoksul isen Resul-i Ekrem’in Ebu Talib mahallesinde mahsur olduğu, vatanını ve bütün dünya malını terkederek Mekke’den Medine’ye hicret ettiği zamanı düşün. Eğer hükümdar isen onun Arapların idaresini ele geçirdiği, her tarafa hakim olduğu, ileri gelenlerinin, şan ve şeref sahiplerinin ona itaat arzettiği zamanı hatırla. Eğer zayıf ve kimsesizsen, Resulullah’ın Mekke’de müşriklerin emrinde mahkûm olduğu dönemi hatırla, onda senin için güzel bir örnek vardır.

“Eğer fâtih ve muzaffer bir hükümdar isen, Hz. Peygam-ber’in Bedir’de, Huneyn ve Mekke’de düşmana galib geldiği günlere bakarak hayatından ibret al. Eğer mağlub olmuşsan —Allah mağlubiyet göstermesin— Uhud harbinde Resulullah’ın şehid ve ağır yaralı ashabı arasındaki halini düşün. Öğretmen isen onun mescidin sofasında öğrencilerine öğretmenlik yaptığı zamanı göz önünde bulundur. Öğrenciysen onun Cebrail’in huzurunda diz çöküp hidayet hidayet istediği zamanı tasavvur et. Eğer nasihat eden bir vaiz, emin bir mürşid isen Mescid-i Nebevî’de bir ağaç üzerinde vaaz eden Resulullah’a kulak ver. Eğer hiçbir yardımcın olmadığı halde hakkı ayakta tutmak ve iyiliği haykırmak istiyorsan Mekke’deki zayıf haline ve kendine yardım edip destekleyecek kimsenin bulunmamasına rağmen, Hz. Peygamber’in hakka davete devam ettiği ve hakkı açıkça ilân ettiği zamanı hatırla. Eğer düşmanını mağlub eder, azametini kırar ve onu kahr u perişan edersen ve böylece hak senin sayende ortaya çıkar da batıl yok olup giderse, işlerin istikrar kazanırsa Resulullah’ın Mekke’ye girdiği ve fethettiği günü hatırla.

“Eğer işlerini düzeltmek, arazini verimli hale getirmek istersen, Resul-i Ekrem’in yahudi Nadîr oğullarının, Hayber’i Fedek’in topraklarını ele geçirdiği zaman mezkûr yerlerin işlerini nasıl yoluna koyduğunu ve buranın bakımını, en iyi verim alacak kişilere havale ettiğini düşün. Eğer yetim isen, Amine ve kocası Abdullah’ın ciğerparelerini düşün. O, daha küçük bir çocukken annesi, (doğmadan da) babası vefat etmişti. Eğer küçük bir çocuksan, sevgili süt annesi Halime’nin emzirdiği bu ulu çocuğu düşün. Eğer gençsen Mekke çobanının hayatını oku. Ticaret mallarıyla sefere çıkmış bir tüccar isen Busrâ’ya doğru yol alan kafilenin efendisinin vaziyetini hatırla. Hakem veya hâkim isen İslâm güneşi doğmadan önce, Kureyş reisleri birbirlerine girmek üzereyken Resulullah’ın Hacer-i Esved’i yerine koymak için verdiği hükme bir göz at. Sonra gözünü çevir ve bir daha bak, Resulullah’ın Medine mescidinin avlusunda insanlar arasında adaletle hüküm verdiği zamanı düşün. Onun katında fakir ve yoksul ile zengin ve varlıklı müsavi idi. Eğer evli bir erkek isen Hz. Hatice ve Hz. Âişe’nin kocasının nezih hayatını ve temiz siretini oku. Eğer çocukların babası isen, Hz. Fâtımatu’z-Zehrâ’nın babasının, Hz. Hasan ile Hüseyin’in dedesinin nasıl hareket ettiğini öğren. Hülâsa her ne olursan ol, ne işle uğraşırsan uğraş, yaşadığın müddetçe, günün her saatında Resulullah’ın hayâtında senin için güzel hidayet, hayatın karanlıklarının onun nuruyla aydınlanacağı güzel bir misal vardır. Böylece işlerin düzelir, sıkıntıların sona erer. Onun rehberliğiyle yanlış işleri doğrultursun.”


İşçi Hakları ve Efendimiz (SAS)

Resulullah hizmetçi ve ücretliler hakkındaki tavsiyelerine ilâveten, onlann da birer insan olduğunu, hizmetçinin efendisine, işçinin de kendini çalıştıran şahsa üstünlüğü olduğunu söylerdi.

Hz. Peygamber hizmetçiler ve köleler hakkında her zaman hayır tavsiye ederdi. Gâbir b. Abdullah derki: “Resulullah kölelere iyi davranılmasını tavsiye ediyor ve şöyle diyordu: “Onlara yediklerinizden yediriniz, giydiklerinizden giydiriniz. Allah’ın yarattıklarına azâb etmeyiniz. Allah Teâlâ’nın sizin emrinize verdiği köleler sizin kardeşlerinizdir. Kimin kardeşi onun emrine verilirse, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Kölelerinizi yapamayacakları işlerle mükellef tutmayın. Eğer zor işleri yapmalarını isterseniz onlara yardım edin.”

Abdullah b. Ömer anlatıyor: “Bir gün bir bedevi Resulullah’a gelip: ‘Ya Rasulallah! Hizmetçiyi her gün kaç defa bağışlayayım?’ dedi. Hz. Peygamber: ‘70 defa affet’ buyurdu.

İbn Ömer’den rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber buyurdu ki, İşçinin hakkını alın teri kurumadan veriniz.’

Hz. Peygamberin bazı Ahlâkî ve Fizikî Vasıfları

Resulullah’ın hüzün ve tefekkür içinde olmadığı bir an yoktu. Devamlı olarak tefekkür ederdi. Onun için rahat yoktu. Çoğu zaman sükût eder, gereksiz yere konuşmazdı. Söze başlayınca mağrur ve mütekebbir kişilerin yaptığı gibi, dudak ucuyla konuşmaz, kelimeleri gayet güzel telâffuz ederdi. Belâgatla konuşurdu. Sözleri, hakkı batıldan ayırırdı. Ne fazla ne de eksik konuşurdu. Sert ve kaba bir insan değildi. Başkalarını hiçbir zaman hor ve hakir görmezdi. Nimet az bile olsa, ona büyük değer verir, asla nankörlük etmezdi. Onu hiçbir şekilde kötülemezdi. Yiyecek ve içecekleri, ne hoşuna gittiği için över, ne de hoşlanmadığı için kötülerdi. Dünya için ve dünyada kendisini alâkadar eden işler için asla öfkelenmezdi. Fakat hakka tecavüz söz konusu olunca hakkı sahibine iade edip, haksızı cezalandırmadıkça hiçbir şey O’nun öfkesinin önüne geçemezdi. Kendisine ait bir şey için asla kızmaz ve intikam almaya kalkmazdı. Birşeye işaret edince, parmağıyla değil bütün eliyle işaret ederdi. Birşeye hayret edince elini ters çevirirdi. Konuşurken ellerini bitiştirir ve sağ elinin ayasını sol elinin baş parmağının iç tarafına vurur dururdu. Öfkelendiği zaman hemen vazgeçer ve bunun için büyük gayret sarfederdi. Sevindiği zaman gözlerini yumardı.

En fazla güldüğünde tebessüm ederdi. Gülümserken de dişleri dolu taneleri gibi gözükürdü. Kahkaha ile gülmezdi.


Teaddüd-i Zevcât Meselesi

Hz. Muhammed’in hayatında teaddüd-i zevcât meselesi sık sık ortaya atılmış ve Batılı birçok araştırmacının ve müsteşriklerin zihinlerini meşgul etmiştir. Bu husustaki tartışmalar Batılıların İslâm dininde ve İslâm’ın zuhur ettiği dönemdeki aile hayatını, kendi örf ve adetleri, Batının kullandığı ölçü ve usullerle değerlendirmek istemelerinden kaynaklanıyor.

Fıtrat-ı selimenin ve Arap toplumunun kabul ettiği, hal ve toplumun yararının gerektirdiği ve Allah Teâlâ’nın izin verdiği esaslara uygun olmak şartıyla, yapılan evlilikleri tenkid eden Batılı fikir adamları ve yazarlarının yanıldıkları nokta, Batıyı ölçü almaları ve sonra da uzlaşamadıkları ve anlaşamâdıkları herşeyi, sert ve katı hükümlerle itham altında tutmalarıdır. Böylece kendi kendilerine müşkiller yaratıp, sonra da onu tedaviye koyuluyorlar. Bu, onların kendilerini büyük görmelerinin, Batının değer ve prensiplerini aşırı derecede kutsallaştırmalarının bir sonucudur.

İngiliz yazar Mr. R.V.C. Bodley; Batının Hz. Muhammed’in hayatında taaddüd-i zevcât gibi konulardaki düşüncelerini cesaretle tenkid edebilen insaflı bir kişidir.



Bodley, The Messenger-The Life of Mohammad adlı eserinde şöyle der:

“Muhammed’in aile hayatını batılı ölçülerle mukayese etmek ve Batıda Hıristiyanlık temellerine dayanan kanun ve geleneklere bakarak, O’nun aile hayatının aleyhinde hüküm vermek insafsızlıktır. Çünkü bu adamlar (Araplar) hiçbir zaman, ne Batılı ne de hıristiyan oldular. Onlar ancak kendi halkına mahsus olan esaslar ve kanunların hakim olduğu beldelerde ve devirde yaşadılar.

Buna rağmen hiçbir kişi çıkıp da, Avrupa ya da Amerika’nın kendine mahsus yönetim tarzının, Araplara ait yönetim tarzından daha üstün olduğunu söylemedi. Çünkü Batılılar kendilerine ait yönetim şeklinin ve hayat tarzının, başkalarından daha üstün olduğunu göstermek için, dikkatli ve büyük çapta bir araştırmaya halâ muhtaçtırlar. O halde onlara gereken, diğer dinler ve medeniyetleri ayıplamaktan ve kusur bulmaktan kaçınmak olmalıdır.”


Son Zamanlar

  • Resulullah sonra iki elini açıp “Tebliğ ettim mi? Tebliğ ettim mi?, diye sordu ve “Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin. Çünkü tebliğ edilecek bazı şahıslar dinleyenlerden daha iyi insanlar olabilir.” dedi. 

  • “Ben sizin bundan sonra şirke döneceğinizden korkmuyorum. Fakat dünyada; dünyalık için birbirlerinizle çekişmenizden ve sizden öncekilerin helak olduğu gibi, sizin de helak olmanızdan endişe ediyorum.”

  • “Hz. Âişe diyor ki: “Resulullah ölüm hastalığındayken: Ya Âişe! Hayber’de yediğim yemeğin acısını halâ hissediyorum. Şu anda bu zehirin tesiriyle şah damarımın koptuğunu hissediyorum’ diyordu.”

  • “Hz. Âişe anlatıyor:

  • Resul-i Ekrem son hastalığı sırasında bana: “Ya Âişe! Altınları ne yaptın?” dedi. Ben de onları getirdim —altınlar 5,7,8 veya 9 taneydi— Resulullah onları eliyle çeviriyor ve şöyle diyordu: “Muhammed, Allah Teâlâ hakkında ne düşünüyor? Ya bunlar yanındayken Allah’a kavuşursa? Ey Âişe! Sen onları hemen infak et!”


    Küçük Yaşta Genç Bir Emir

    “Resulullah Mekke’den ayrılmadan önce Attâb b. Esîd’i şehrin işlerini tedvir etmek ve müslümanların hac işlerini düzenlemek üzere vali tayin etti. Attab o sırada henüz 20 yaşından küçük veya biraz büyüktü. Halbuki orada yaşlı ve fazilet sahibi insanlar vardı. Bu hadise mevki ve makamın liyâkat ve kabiliyete göre verilmesi gerektiğine delâlet eder. Hz. Ebû Bekir de halifeliği sırasında onu aynı görevde bırakmıştı.”


    Saturday, May 3, 2014

    Uhud Öncesi İstişare

    Resulullah müslümanların Medine’de kalmalarını ve eğer müşrikler kendi üzerlerine hücum ederlerse onlarla şehir içinde savaşmayı daha uygun buluyor ve Medine haricine çıkılmasını istemiyordu. Abdullah b. Ubey de Resulullah gibi düşünüyordu. Bedir’e katılamamış olan müslümanlar ise: “Ya Rasulallah! Bizi düşmanımızın karşısına çıkar ki; kendilerinden korktuğumuzu ve zayıf olduğumuzu zannetmesinler.” diyorlardı. Bu düşüncelerinde ısrar etmeleri üzerine, Resul-i Ekrem de evine gidip zırhını giydi. Bu defa Medine haricine çıkmakta ısrar edenler pişman oldular ve “Ya Rasulallah! Biz sizi istemediğiniz bir şeye zorlamayalım, bu bize yakışmaz. Allah’ın salât ve selâmı sana olsun, sen dilersen Medine dışına çıkmayalım.” dediler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem “Bir peygambere silâhlandıktan sonra savaşmadan silâhlarını bırakması yakışmaz” buyurdu.

    Resulullah bin sahabi ile yola çıktı. Medine ile Uhud arasındaki Şavt’a gelince, Abdullah b. Ubey “Resulullah onları dinledi de beni dinlemedi.” diyerek ordunun üçte biriyle ayrıldı.

    Ciğerpare

    Ebû Süfyan, müslümanların yola çıktığını duyunca sahil yoluna saptı. Kendisinin ve kervanının kurtulduğunu anlayınca da Kureyş’e haber gönderip: “Siz kervanınızı kurtarmak için çıkmıştınız, maksad hasıl olduğuna göre dönünüz!” dedi. Onlar da bu düşünceyi paylaşarak dönmek istediler. Fakat Ebu Cehil itiraz etti ve savaşmadan dönmek istemedi. Kureyş ordusunun sayısı bin’den fazlaydı. İçlerinde Kureyş’in büyükleri, kahramanları, asilzâdeleri ve şöhretli binicileri de vardı. Resulullah onları görünce: “İşte Mekke, size ciğerparelerini fedâ etmiştir.” buyurdu.


    Seriyye

    “Resulullah, bazı kabile ve yörelere seriyyeler ve müfrezeler göndermeye başladı. Bunlarda çoğu zaman savaş olmazdı, ancak bazı küçük çatışmalar olurdu. Müşriklerin kalblerine korku salmak ve müslümanların heybet ve canlılıklarını göstermek düşüncesiyle yapılıyordu.”


    Münafıklar

    Yahudi, Hazrec ve Evs kabilelerine mensup olan bu münafıkların başında; Abdullah b. Ubey b. Selûl vardı. Buâs Harbi’nden sonra onu başkanlığa getirmeye karar yermişlerdi. İslâmiyet gelince bütün bunlar olup bitmişti. Halkın bölük bölük İslâmiyet’e girmeye başlaması, Abdullah b. Ubey’in zoruna gitti ve bunu hiç istemedi. İbn Hişam da “Resulullah Medine’ye gelince halkın reisi Abdullah b. Ubey el-Aviî idi.” diyor.

    Evs ve Hazrec kabileleri İslâmiyet gelinceye kadar Abdullah’tan önce ve sonra, ondan başka hiçbir kimsenin etrafında toplanmamıştı. Kavmi onun işlerini sağlama bağlamak ve sonra da kendilerine başkan yapmak istiyordu. İşte onlar bu haldeyken Allah Teâlâ peygamberini gönderdi. Evs ve Hazrec, Abdullah b. Ubey’den yüz çevirip İslâm’a girince, kızıp öfkelendi ve Resulullah’ın kendi yerine melik olmak istediğini zannetti.

    Kavminin İslâm’dan başka bir şeyi kabul etmediğini görünce de (kin ve nifakta ısrarlı olduğu halde) istemeyerek İslam’a girdi.

    Kalbinde hastalık bulunanlar ve liderlikte gözü olanlar, bu ilerleyen dine gücü yetmeyenler, İslam’a düşman kesilmişti. İslâmiyet onların yaptığı her şeyi yıkmış, onların te’yid ettiği her şeyi bozmuş, Medine’ye başka bir şeref bahşetmiş, kalblerini birbirlerine ısındırarak Ensar ve Muhacirlerden müteşekkil, yeni bir millet meydana getirmişti. Bunlar nefislerini Resulullah’a adamış ve ona olan sevgilerini kadınlarına, çocuklarına ve atalarına olan muhabbetlerine tercih etmişlerdi. İşte bundan dolayı münafıkların kalbleri kin ve hasedle dolmuştu. Resulullah’a tuzak kurmayı, onun başına gelecekleri beklemeye ve onun için bir takım plânlar çevirmeye başlamışlardı. İslâm toplumu içinde bir düşmanlık cephesi teşekkül etmişti. Müslümanların bu tehlikeye karşı daima uyanık bulunmaları gerekiyordu. Bunlar, açıkça İslâm düşmanı olanlardan çok daha zararlıydı. Bu sebepledir ki, Kur’ân birçok yerde onlardan bahseder ve onların yüzlerindeki perdeyi kaldırır. Onların İslâmiyet’e, İslâmiyet’in de onlara karşı takındığı bir tavır vardır.

    Yesrib

    “Resulullah ve muhacirler Mekke şehrinden Yesrib köyüne değil, bilâkis —birçok hayat tarzında birinciden farklı ve nisbeten daha küçük olmasına rağmen— bir şehirden diğerine göç etmişlerdi. Fakat buradaki hayat çok daha karmaşık ve Resulullah’ın karşı karşıya kalacağı meseleler çok daha çeşitliydi. Çünkü burada değişik dinler, çevreler ve kültürler vardı. Te’yid-i ilâhiye mazhar olmuş, Allah Teâlâ’nın hikmet, hakkı batıldan ayırma, çok çeşitli beşerî toplulukları, zıt kuvvetleri ve çatışan arzulan bir araya getirme gücü verdiği ve kendinden sevgi ilham ettiği bir peygamberden başkası, burayı ele geçiremez ve bütün şehri tek bir iman potasında eritemezdi.”

    ***

    “Ensâr, Resûl-i Ekrem’in Mekke’den yola çıktığını duymuştu. Her gün, sabah namazını müteakip Medine haricine çıkıyor ve Resulullah’ı bekliyorlardı. Güneş onları gölgeye gitmeye zorlayıncaya kadar orada bekliyorlar ve sonra evlerine giriyorlardı. Mevsim yaz ve sıcaktı.

    Hz. Peygamber, halkın evlerine çekildiği bir sırada geldi. Yahudiler, ensarın yaptıklarını görüyordu. Resulullah’ı ilk gören de bir yahudiydi. O, avazının çıktığı kadar yüksek sesle bağırarak Resul-i Ekrem’in geldiğini Ensâr’a haber verdi. Ensâr hemen Hz. Peygamber’i karşılamaya çıktı. O, yanında Hz. Ebû Bekir —Peygamber efendimizle aynı yaştaydı— olduğu halde bir hurma ağacının gölgesinde oturuyordu. Halkın çoğu Resulullah’ı ilk defa görüyordu ve onu görmek için itişip kakışıyorlar, fakat Hz. Ebu Bekir ile Hz. Peygamberi birbirinden tefrik edemiyorlardı. Hz. Ebû Bekir durumu hemen sezdi ve ayağa kalkıp gömleğiyle Resulullah’a gölge yaptı, halk da Resulûllah’ı tanıdı.

    Ensâr’dan yaklaşık 500 kişi Resûl-i Ekrem ve Hz. Ebu Bekir’i karşılamaya çıkmıştı. Hurma ağacının yanına geldiklerinde Ensar “Buyurunuz emniyet ve huzur içinde gidelim.” dediler. Resulullah ve Hz. Ebû Bekir Ensâr’ın arasında yola koyuldu.

    Medine halkı onu karşılamaya çıkmıştı. Hatta küçük kızlar bile evlerin damlarında Resulullah’ı görünce: “Hangisi o hangisi o?” diye bağrışıyorlardı. Enes b. Malik diyor ki, ‘’Böylesine bir manzarayı ilk defa görüyorduk.”

    ***
    “Resulullah devesinden indi. Ebu Eyyûb Halid b. Zeyd en-Neccari el-Hazrecî de yükleri indirip kendi evine götürdü. Resul-i Ekrem ona misafir oldu. Ebu Eyyûb Hz. Peygamber’e çok güzel hizmet etti ve ikramda bulundu. Resulullah evin alt katında kalıyordu. Ebû Eyyûb bunu hoş görmedi ve Resulullah’a üst kata çıkması için ısrar etti. Kendisi ve ailesinin aşağıda kalabileceğini söyledi. Hz. Peygamber: “Ey Ebû Eyyûb! Bize, bizim yânımızdakilere ve bize gelenlere alt katta kalmak daha uygun ve elverişlidir.” buyurdu.

    Ebu Eyyûb el-Ensârî zengin bir insan değildi. Fakat Resulullah’ı evinde ağırlamaktan büyük sevinç duyuyordu. Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği bu şerefe lâyık olmaya ve şükrünü ifaya, Resullullah’a hizmet yolundan başka hiçbir şekilde kazanılmayacak olan sevgiye büyük bir ehemmiyet veriyordu.

    Ebû Eyyûb diyor ki; “Resulullah’a akşam yemeği yapar ve gönderirdik. Artan kısmını bize geri verince, ben ve Ümmü Eyyûb O’nun elinin değdiği yerlere teberrüken elimizi sürerdik ve onu yerdik. Resulullah evin alt katında, biz de üst katında otururduk. İçinde su bulunan bir testimiz kırıldı. Resulullah’ın üzerine damlayıp onu rahatsız etmesinden korkarak, ben ve Ümmü Eyyûb biricik kadife yorganımızı su üzerine bastırarak orayı kuruttuk.”


    Friday, May 2, 2014

    Medine Yahudileri ve Araplar

    Yahudiler –tabiatları ve tarihlerinden de anlaşıldığı gibi– her şehirde Araplardan daha zengindi. Araplar da bedevi tabiatları itibarıyla, istikbali fazla düşünmezler ve onun için mal biriktirmezlerdi. Ayrıca, Araplar ziyafet ve ikramdan hoşlanan kişilerdi. Yahudilerden borç almak zorunda kalırlardı. Bu borç alma işi de, çoğu zaman faiz ve rehin karşılığında olurdu.

    Medine halkının deve, inek ve sürülerden ibaret servetleri vardı. 


    Monday, March 31, 2014

    Hz. Peygamber ve Kureyş


    Resulullah (sav) İslâm’a daveti açıktan yapmaya başlayınca ve hakikati Allah’ın emrettiği şekilde açıkça ilân edince, Kureyş ondan uzaklaşıp onu reddetmemişti. Ne zaman ki, putlarından söz etmeye ve onları ayıplamaya başladı, işte o zaman bu onların çok ağırına gitti ve onunla mücadeleye girdiler, ona düşmanlıkta ve muhalefette birleştiler.

    ...

    Kureyş, Resulullah’a olan bunca düşmanlığına rağmen, onun güvenilir, doğru ve mert bir insan olduğuna sonsuz güven beslerdi. Mekke’de herkes, bir zarar gelmesinden korktuğu eşyasını güvenlerinden ötürü Resulullah’a emanet ederdi. Bu tür emanetler Resûl-i Ekrem’in yanında oldukça çoktu. Bundan dolayı Hz. Ali’ye bu emanetleri sahiplerine verinceye kadar Mekke’de kalmasını emretmişti.

    Yüce Allah buyuruyor:

    “(Habibim) şu hakikatı çok iyi biliyoruz ki, onların söyleyegeldikleri (sözler) seni herhalde tasaya düşürüyor. Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar. Fakat o zalimler, bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.


    Varaka bin Nevfel


    Resulullah gördüğü şeyleri Varaka’ya anlattı. Bunun üzerine Varaka: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sen bu milletin peygamberisin; sana gelen melek, Hz. Mûsâ’ya gelen melek (nâmus-ı ekber)’dir. Kavmin seni yalanlayacak ve sana eziyet edecek, seni yurdundan çıkaracak ve seninle savaşacaktır” dedi.

    Varaka: “Onlar seni yurdundan çıkaracaklar” deyince bu Resulullah’ın tuhafına gitti. Çünkü o kendisinin Kureyş’in nazarındaki mevkiini biliyordu. Onlar ona “es-Sâdık” ve “el-Emîn”den başka bir sözle hitab etmezdi. Hayretle “Onlar mı beni yurdumdan çıkaracak?” dedi.

    Varaka cevaben: “Evet, senin yapacağın daveti yapan hiç bir insan yoktur ki, halk ona düşmanlık edip savaşmasın.Yaşlandım, eğer o güne kadar yaşarsam sana büyük yardımda bulunurum.” dedi.



    Kâbe’nin yeniden inşası ve büyük bir fitnenin önlenmesi


    Resulullah 35 yaşına geldiğinde Kureyş kabilesi Kâbe’yi yeniden yapmak için bir araya geldi. Kureyş Kâbe’ye bir çatı yapmak arzusundaydı. Kâbe bir insan boyundan biraz yüksek çamursuz vaziyette, üstüste dizilmiş taşlardan meydana gelmişti. Yıkıp yeniden yapmaktan başka çare yoktu. Yapı Hacer-i Esved’in bulunduğu yere gelince anlaşmazlığa düştüler. Her kabile Hacer-i Esved’i yerine koyma şerefinin kendisine ait olmasını istiyordu. Neredeyse bir savaş çıkacaktı. Çünkü Câhiliyye çağında bundan daha basit şeylerden harb çıkardı. Sonunda savaşa hazırlandılar. Bu sırada Abduddâr boyu meydana kan dolu bir kab getirdi ve ellerini bu kana bulayıp Benî Adîy ile ölünceye kadar savaşmak üzere and içtiler. Bu, ölüm ve şer alâ-metiydi.

    Kureyş birkaç gün bu halde bekledi. Sonunda Mescid-i Harâm’ın kapısından ilk önce kim girerse onu aralarında hakem yapmaya karar verdiler. Kapıdan ilk giren Resûl-i Ekrem oldu. Onu görünce “İşte el-Emîn, işte Muhammed geldi, biz onun vereceği karara razıyız” dediler.

    Resulullah onlardan bir sergi parçası istedi ve Hacer-i Esved’i eliyle bu sergi parçasının üzerine koydu. Sonra “Her kabileden bir kişi bu sergi parçasının bir ucundan tutup yukarı kaldırsınlar” dedi. Onlar da Hz. Peygamber’in dediği gibi yaptılar. Hacer-i Esved konacağı yerin hizasına gelince, Resûl-i Ekrem onu kendi eliyle alıp yerine yerleştirdi. Böylece Resulullah’ın müdahalesiyle bir fitne ve savaşın çıkması önlendi.

    Bu, Hz. Muhammed’in peygamber olduktan sonra hikmetiyle, öğretileriyle, şefkat ve nezaketiyle insanların arasını düzelterek, ümmetleri ve milletleri kötülüklerden ve savaşlardan korumak için yapacağı çalışmaların mukaddimesi oldu.Hz. Peygamber basit ve ümmî kişilerden meydana gelen bir kavim içinde birbirleriyle savaşan ve düşmanca davrananlar için bir rahmet olduğu gibi, âlemlere de rahmet oluyordu.




    Hz. Peygamber’in Soyu


    Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalib b. Haşim b. Abdimenaf b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Kâb b. Luey b. Gâlib b. Fihr b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Ma’d b. Adnân.

    Adnân’ın soyu da Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’e dayanır. Annesi Hz. Peygamber’i doğurduğu zaman dedesi Abdulmuttalib’e “Bir torunun oldu gel, gör” diye haber gönderdi. O da geldi ve çocuğu kucağına alıp Kâbe’ye götürdü. Allah’a dua edip hamd ü senada bulundu. Abdulmuttalib torununa Muhammed adını verdi. Böyle bir ismi ilk defa duyan Araplar, bunu tuhaf karşıladılar.

    İnkılapların En Büyüğü



    “Felsefî bir yaklaşımla arkadaşları arasında üstün bir mevki elde eden bir tarihçi, insanlığın medeniyet tarihi üzerinde kalıcı tesirli bırakan inkılâblar arasında, beşer aklına göre tahmini en zor inkılâbın, İslâmiyetin Araplar arasında zuhuru olduğunu kabul eder. Muhakkak ki bu, hiç beklenmeyen bir inkılâbtı. Biz bu inkılâbın meydana gelmesi için lüzumlu olan illetler ve sebepler zincirini araştırmakla görevli tarih ilminin —ki şayet burada tarih ilmi diyebileceğimiz bir şey varsa— bu hususta, hayret ve şaşkınlık içinde kaldığını itiraf etmek zorundayız.”

    [Smith Bosworth]

    Tuesday, March 11, 2014

    Hz. Muhammed (sas) İslâmiyeti Niçin Arap Yarımadasında Tebliğe Başladı?



    Allah Teâlâ’nın hikmeti, karanlığı dağıtan, dünyayı hidayet ve nurla dolduran bu güneşin, dünyanın en karanlık ve nûr-u ilâhîye en çok muhtaç olan bir bölgesinden, Arap yanmadısının ufkundan doğmasını gerektirdi.


    Cenab-ı Hak bu daveti, önce kendilerinin kabul etmeleri, sonra da dünyanın en uzak noktalarına kadar yaymaları ve tebliğ etmeleri için Arapları seçti. Çünkü onların gönül levhaları tertemizdi. Kalblerine, izâlesi ve ortadan kaldırılması zor olan derin ve ince yazılar yazılmamıştı. Rumlar, İranlılar ve Hindliler ise yolunu şaşırmış, ilimleriyle ve büyüleyici edebiyatlarıyla, parlak medeniyet ve geniş felsefeleriyle gururlanıyorlardı. Onların çözümü kolay olmayan fikrî ve psikolojik kompleksleri vardı. Halbuki Arapların gönül levhalarında basit yazılar vardı. Yıkanıp yok edilmesi ve yerlerine yeni nakışlar işlenmesi çok kolaydı. Son zamanların ilmî tabiriyle onlar, tedavisi kolay “basit bir cehalet” içindeydiler. Bu çağda yüksek bir medeniyete sahip olan milletler ise, tedavisi ve yok edilmesi çok zor olan bir “cehl-i mürekkep” içindeydiler.


    Araplar fıtrat-ı selîme üzereydiler ve güçlü bir iradeye sahiptiler. Hakikati kavramayı karmaşık bir iş gibi görürlerse onunla savaşırlardı. Gözlerinden perde kalkınca da onu sever ve bağırlarına basarlardı; onun uğrunda ölmek isterlerdi.


    Hudeybiye Anlaşması sırasında anlaşma metnine “Bu Allah’ın Resulü Muhammed’in kabul ettiği bir anlaşmadır” diye yazılması üzerine Süheyl b. Amr’ın (buna itiraz ederek) “Allah’a yemin olsun ki, eğer biz senin Allah’ın resulü olduğunu kabul etseydik zaten seni Kabe’den alıkoymaz ve seninle mücadele etmezdik”şeklindeki sözleri Arapların bu psikolojisini çok güzel ifade eder.


    Yine İkrime b. Ebû Cehl’in Yermuk Savaşı’nda muharebe iyice kızışıp düşman tarafından sıkıştırılınca: “Ben Resulullah ile bunca savaşlara katıldım. Bugün mü kaçacağım? Benimle! ölüme söz verip yemin edecek var mı?” diye bağırması; sonra da kendine bey’at edenlerle savaşarak yaralanıp şehid düşmesi de bunun bir diğer örneğini teşkil eder.


    İnandıkları hususlarda son derece cesur ve gayretliydiler. Açık yürekli ve doğru sözlüydüler. Ne kendi nefislerine ne de başkalarına boyun eğerlerdi. Doğru konuşmayı ve sarsılmaz azmi itiyad edinmişlerdi. Hicretten önce, ikinci Akabe bey’at hakkındaki rivayetler de buna açık bir delil teşkil eder. İbn İshak şöyle der:


    “Evs ve Hazrec kabileleri Resulullah’a bey’at etmek için toplandıklarında, Abbas b. Ubâde el-Hazrecî şu sözleri söylemişti:


    — Ey Hazrec Oğulları! Bu zâta niçin bey’at ettiğinizi biliyor musunuz? Ona bey’at etmekle insanların kırmızısına ve siyahına (yani herkese) karşı savaşa girmeyi kabul etmiş oluyorsunuz. Mâlî yönden bir felâkete uğradığınız veya ulularınızın öldürüldüğünü gördüğünüz zaman, onu yalnız bırakacaksanız, şimdiden bırakmanız daha doğru olur. Allah’a yemin olsun ki, aksi halde dünyada da âhirette de rezil olursunuz. Fakat ona verdiğiniz sözü tutacak, mâlî bir zarara uğramayı, ulularınızın ölümüyle karşılaşmayı göze alacaksanız —ki bunu göze almanız daha doğrudur— Allah’a and olsun ki, dünya ve âhiret için en hayırlı olan da budur. Hepsi bu görüşü benimsediler ve:


    — Mâlî bir felâkete uğramayı, ulularımızın ölümüyle karşılaşmayı göze alarak kabul ediyoruz. Sözümüzü tutarsak karşılığında bize ne va’dediyorsunuz Ya Rasulallah! dediler. Resûl-i Ekrem ‘Cennet va’dediyorum’ buyurdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber’e: ‘Elini uzat’ dediler. O da elini uzattı ve bey’at ettiler.”


    Onlar Allah’a verdikleri sözü tuttular ve Resulullah’a bey’at ettiler.Sa’d b. Muaz, Bedir savaşında onların düşüncelerine tercüman olarak şöyle diyordu:


    “Vallahi, eğer sen (Yemen’deki) Gımdan kalesine kadar yürüyecek olsan, muhakkak ki, biz de seninle beraber gideriz. Allah’a yemin olsun ki, sen bize şu denizi gösterip dalsan biz de seninle beraber dalarız.”


    Azimlerindeki sadakat, işlerindeki ciddiyet ve hakka olan bağlılıkları, atını ve ordusunu Atlas Okyanusu’na süren müslüman Arap kumandanı Ukbe b. Nâfı’nin şu sözlerinde de aynen tecelli etmişti: ‘Ya Rab! Eğer şu derya önüme çıkmasaydı, senin yolunda cihad etmek için daha da uzaklara giderdim.”


    Yunan, Roma ve İran halkı ise vaziyete ayak uydurmayı ve vakit geçirmeyi itiyad edinmişlerdi. Zulüm onları gayrete getiremezdi. Hakkı sevmez ve onu dert edinmezlerdi. Hiçbir düşünce, propaganda onlara hakim olamazdı. Kendilerine nefislerini unutturacak ve uğrunda hayatlarını tehlikeye atabilecekleri hiçbir şey yoktu. Bu hususta hiçbir şey onları tesir altında bırakamazdı. Araplar lüks bir hayatın ve şehirliliğin sebep olduğu tedavisi zor hastalıklardan uzaktı. İnanç uğrunda kahramanca mücadele etmelerine ve onun yolunda ölümü göze almalarına mani olacak problemleri yoktu.


    Araplar doğru, güvenilir ve cesur insanlardı. Tabiatlarında nifak yoktu. Baskın tarzında savaşırlar ve at üzerinden inmezlerdi. Hayatlarında lükse yer vermezlerdi. Kılıç kullanmakta mahirdiler. İyi işler yapmak isteyen bir milletin binicilik gibi belirgin vasıflara sahip olması gerekirdi. Çünkü bu asır savaş asrıydı. Kıyasıya kavga, yiğitlik ve kahramanlık asrıydı. Fikrî ve amelî kuvvetleri, fıtrî kabiliyetleri içlerinde meknuz idi ve hayalî felsefelerle, Bizans’ta olduğu gibi sonucu olmayan çekişmelerle, ince teolojik doktrinlerle, politik ve bölgesel savaşlarla tüketilmemişti. Hürriyet ve eşitlik aşkı, tabiat sevgisi içinde doğup büyümüşlerdi. Yabancı hiçbir hükümete boyun eğmeyecek kadar şahsiyetli bir millet idiler. Köleliği ve insanın insana kulluk etmesini, tapınmasını asla kabul etmezlerdi, Roma ve İran krallıklarının kibir ve gururuna, onların insanı ve insanlığı hakîr gören düşüncelerine iltifat etmezlerdi.


    Arap yarımadasına komşu olan İran’daki krallar insan ve insanlık üstü bir varlık şeklinde telâkki edilirdi. Kral, kan aldırmak veya tedavi olmak istediğinde saray erkânının veya başkent halkının bir işle uğraşmaması, her türlü sanat çalışmalarından ve eğlenceden vazgeçilmesi için halk arasında tellâl dolaştırılırdı. Kral aksırdığı zaman halktan birinin ona duada bulunması ve dua edildiği zaman “âmin!” demesi caiz değildi. Çünkü o insan üstü bir varlıktı. Eğer kral, vezirlerinden veya kumandanlarından birini evinde ziyaret ederse, o gün o ebediyyete kadar “tarihî bir gün” olarak kabul edilirdi. Ziyaret edilen şahıs, mektuplarına tarih koyarken o günü esas alır ve o gün yeni bir takvimin başlangıcı olurdu. Belirli bir süre vergilerden muaf tutulur, bir takım istisnalardan, müsamaha ve imtiyazlardan istifade ederdi. Çünkü kral, ziyaretiyle onu onurlandırmıştı.Saray halkının, devlet erkânının ve millet fertlerinin riayet etmek zorunda olduğu pek çok kurala ilâveten, onun huzurunda durmaya ve onu ta’zim etmeye; bir insanın namaz kılarken Rabbinin huzurunda durduğu gibi durmaya büyük bir itina gösteriyorlardı. O halde İran hükümdarlarının en faziletlisi Enûşirvân-ı Âdil diye bilinen Kisra (531-579) devri böyle olursa, tarihte zulüm ve zorbaklarıyla şöhret bulan diğerlerinin devri kim bilir nasıldı?


    Geniş İran ülkesinde tenkid şöyle dursun, bir düşünce ve görüşü ortaya koyma hürriyeti de yok gibiydi.


    Taberî, İran saraylarında hür düşünce ve cesur tenkide karşı uygulanan yasak ve baskılarla ilgili olarak, ilginç bir hikâye anlatır:


    “Kisra Kubad b. Fîrûz, krallığının son döneminde haraca kaydettirmek için ülke topraklarının ovasıyla, dağıyla ölçülmesini emretti. Fakat bu ölçüm işi kesin olarak sonuçlanmadan Kisra Kubad öldü. Oğlu, babasının yerine geçince bu işin tamamlanmasını, hurma ve zeytin ağaçlarıyla, insanların sayılmasını emretti. Sonra kâtiplerine emir verip bu işin faturasını çıkarttırdı. Haraç işleriyle görevli memura, toprak mahsullerinden zeytin, hurma ve insanlardan sağlanması plânlanan ücreti okumasını emretti. Kisra sonra onlara dönüp şöyle dedi: ‘Biz sayım ve istatistiklere istinaden hurma, zeytin ve insan başına şu kadar vergi koymayı ve bunu üç taksitte toplamayı, sınır boylarından veya bereketli topraklardan gelen ya da tedarikine muhtaç olduğumuz malları, devletin hazinesinde toplamayı uygun bulduk. Mallar bizim yanımızda hazır ve sayılı vaziyette mevcuttur. Bizim uygun bulup kararlaştırdığımız bu meselede siz ne düşünürsünüz? Hiç kimse ağzını açıp da tek kelime söylemedi. Kisra bu sözü üç defa tekrarladı. Bunun üzerine aralarından biri kalkıp Kisra’ya: ‘Ey hükümdar bu vergiyi bozulan bağdan, kuruyan ekinden, suyu çekilen nehirden ve suyu kesilen kanal ve çeşmeden de alacak mısın?’ dedi. Kisra da ona: ‘Ey uğursuz adam! Sen hangi zümredensin?’ dedi. Adam kâtiplerden olduğunu söyleyince, Kisra, onun ölünceye kadar dövülmesini emretti. Diğer kâtipler meslektaşlarının düşüncelerini paylaşmadıklarını ispat etmek ve kendilerini temize çıkarmak için onu döve döve öldürdüler.”


    Hayasızlıkta, insana lâyık olduğu değeri vermemek ve insanlık şerefini ayaklar altına almak huşunda, İranlılar kadar olmasa bile Rumların da İranlılardan aşağı kalır tarafı yoktu.


    Avrupalı yazar Victor Chopart The Roman World adlı eserinde şunları zikreder:


    “Kayserler birer tanrı gibiydi. Ulûhiyet veraset yoluyla geçmezdi, fakat ülkenin idaresine hakim olan herkes, (hükümdarın bu dereceye ulaştığına dair bir delil olmasa da) ulûhiyet mertebesine erişmiş kabul edilirdi.”


    “Augustus” unvanı, kanun yoluyla bir imparatordan diğerine geçmezdi. Fakat Roma Senatosu da kılıçla elde edilmiş bir hükmün doğruluğunu tasdik ve teyid etmekten başka bir şey yapmazdı. Bu imparatorluk askerî bir dikta yönetiminden başka birşey değildi.”


    İmparatora secde ender rastlanan bir durum değildi. Hz. Peygamber’in Rum Kayseri Herakleios’u İslâm’a davet eden mektubu imparatora ulaştığı sırada, orada bulunan Ebu Süfyan’ın rivayet ettiği hadisenin son bölümünde şöyle deniliyor:


    “Herakleios onların bu derece nefret ettiklerini görüp imanlarından ümit kesince, onları geri çevirmelerini emretti. Sonra da onlara dönüp: ‘Deminki sözlerimi dinimize olan bağlılığınızın derecesini! öğrenmek için söylemiştim. Şimdi bunu gözümle gördüm.’ dedi. Bu söz üzerine oradakiler hoşnutluklarını ve memnuniyetlerini izhar ederek kendisine secde ettiler.”


    Hindistan’a gelince, burada insanlık şerefi öylesine ayaklar altına alınmış, işgalci âsîler ve medenî kanunu hazırlayanlar ülkenin asıl yerlilerini öylesine tahkir etmişlerdi ki, bunları tasavvur etmek bile çok zor. Onlara göre bu insanlar; iki ayaklı ve insan şeklindeki bir ehlî hayvandan farksızdı. Bu kanunda; yer alan bir hükme göre: “Paryalardan biri elini veya asasını Brahmalardan birine vurmak niyetiyle uzatırsa eli kesilirdi. Öfkelenerek ayağıyla vurursa ayağından da olurdu.Eğer ondan intikam alacağını iddia ederse kaynar zeytinyağı içirilirdi.


    Köpeğin, kedinin, kurbağanın, kelerin, karganın ve baykuşun öldürülmesinin keffaretiyle, parya sınıfından birinin katli sebebiyle verilen keffaret aynıydı.”


    İslâm öncesi devirdeki Arapların hürriyet ve izzet-i nefislerine olan düşkünlükleri, edeb ve saygıdaki itidalleri, Hindistan halkıyla mukayese edilirse; bu iki milletin tabiatları arasındaki korkunç fark ortaya çıkacaktır. Araplar meliklerine “ebeyte’l-la’ne” (cenabınızdan la’neti gerektirecek bir durum hasıl olmasın) gibi sözleri rahatça söyleyebiliyorlardı. Arapların hürriyet, şeref ve haysiyetlerine olan düşkünlükleri, zaman zaman melik ve emirlerinin arzularına boyun eğmelerine mâni olacak kadar ileri bir seviyeye ulaşmıştı. Meselâ Cahiliyye çağında Arap meliklerinden biri, Benî Temim kabilesinden birinin “Sükkâb” adındaki atını isteyince, atın sahibi melikin bu teklifini söylediği bir şiirle reddetmiştir.


    Bu hürriyet aşkı, şahsiyetlerine önem verme ve zilletten kaçınma duygusu, milletin bütün zümrelerine, kadın-erkek bütün fertlerine yayılmıştı. Arap tarihçileri, meşhur süvari ve büyük şair Amr b. Külsum’un Hîre meliki Amr b. Hind’i öldürmesiyle ilgili olarak şunları zikrederler:


    “Hîre meliki Amr b. Hind, Amr b. Külsûm’a haber gönderip, kendini ziyarete gelmesini ve annesini de ziyaret etmesini istedi. Amr b. Külsûm da Benî Tağlib kabilesinden bir cemaatla birlikte el- Cezîre’den yola çıktı. Mühelhel kızı Leylâ da Benî Tağlib’e ait bir mahfe içinde hareket etmişti. Hükümdar Amr b. Hind, şair Amr b. Külsûm’un çadırının girişine alınmasını emretti. Amr b. Hind’in çadırı Hîre ile Fırat arasındaki bir mevkide kurulmuştu. Amr b. Külsûm, çadırında oturan hükümdarın huzuruna geldi. Leylâ ve Hind de revakın bitişiğindeki küçük çadıra girdiler. Amr b. Hind, annesine, yemek ve kab istediğinde, hizmetçilerden ayrılıp bir köşeye çekilmesini ve Leylâ’dan hizmetçilik yapmasını istemesini emretmişti. Amr önce bir sofra, sonra da kab istedi. Bunun üzerine Hind: ‘Leylâ, o tabağı bana getir!’ dedi. Leylâ da: ‘Kalk da kendi işini kendin yap!’ diye karşılık verdi. Hind birkaç defa bu sözü tekrar edip ısrar edince, Leylâ dayanamayıp: ‘Ey Tağlib oğulları, yazıklar olsun size!’ diye bağırdı. Bu sözleri duyan Amr b. Külsûm, öfkeden kıpkırmızı oldu. Hemen ev sahibinin revakında asılı olan kılıcına uzandı ve Amr b. Hind’in başını uçurdu. Beni Tağlib de evde buldukları herşeyi yağmaladı ve el-Cezîre tarafına gitti. Amr b. Külsûm, Muallakât-ı Seb’den (7 askı) sayılan meşhur kasidesini bu mevzuda söylemişti.


    Muğîre b. Şu’be, müslümanların elçisi sıfatıyla Rüstem’in huzuruna girince —Arap adeti üzere— hemen onun yanına oturdu. Bunu gören muhafızlar Muğîre’yi yaka-paça aşağı indirdiler. Bunun üzerine Muğîre onlara: ‘Biz sizin iyi insanlar olduğunuzu duyardık. Fakat şimdi sizden daha sefih bir kavim düşünemiyorum. Bizim Arap toplumunda herkes müsavidir. Biz birbirimizi —karşılıklı savaş durumu hariç— köle edinmeyiz. Ben sizin de kavminize eşit muamele ettiğinizi zannederdim. Halbuki siz bazılarınızı adeta tanrı gibi kabul ediyorsunuz. Bu adetinizden vazgeçmeye de hiç niyetiniz yok. Biz asla böyle bir şey yapmayız. Üstelik ben buraya kendiliğimden gelmiş değilim, siz davet ettiniz de geldim’” dedi.


    Hz. İbrahim ile Hz. İsmail’in (Allah’ın salât ve selâmı onların üzerine olsun) yalnızca Allah’a ibadet edilsin ve ebediyyete kadar tevhid için yapılacak davetin menbaı olsun diye yaptıkları Kabe, Mekke’de Arap Yarımadası’ndaydı. 




    “Şüphesiz âlemler için, çok feyizli ve hidayet kaynağı olmak üzere yapılan ilk ev (ma’bed) elbette Mekke’de olandır.”


    “Vâdî Bekke” kelimesi tahrif ve tağyire uğramasına rağmen Tevrat’ta da vardı. Ancak mütercimler onu “Vâdi’l-Bekkâ” şekline çevirdiler ve aleme bedel olarak nekre bir isim yaptılar. Nitekim Hz. Davud’un mezmurlarında da bu şekilde geçmektedir:


    “Ne mutlu o insanlara ki, onların izzet ve kuvvetleri seninledir. Senin evine giden yollar onların kalblerinden geçer. Vâ’di’l-Bekkâ’dan geçenler onu bir kaynak yaparlar.”


    Yahudi bilginleri bu tercümenin hatalı olduğunu ancak asırlar sonra farkettiler. Yahudi Ansiklopedisi’nde Bekkâ’nın susuz ve kendine özgü bir vadi olduğu itiraf edilmektedir. Zihninden bu ibareyi geçiren bir şahıs, vadinin tabiat şartlarını bu kelimeyle ifade ediyor.


    Bu sahifeleri İngilizce’ye tercüme edenler, Arapçaya çevirenlerden çok daha güvenilir ve dikkatli bir şekilde tercüme etmişler ve aslına uygun olarak özel isimlerin yazıldığı gibi büyük harfle yazmışlardı.


    Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderilmesi, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in Kabe’nin temellerini yükseltirken yaptıkları duanın Allah katında kabul edilmesi demekti. Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği gibi Hz. İbrahim ve Hz. İsmail şöyle dua etmişlerdi:


    “Ey Rabbimiz, onların içinden, onlara senin âyetlerini okuyacak kitabı, hikmeti öğretecek, onları şirkden iyice temizleyecek bir peygamber gönder. Şüphesiz yegâne galib, tam hikmet sahibi sensin.”


    Sünnetullah (Allah’ın kanunu) peygamberlerden başka, samimî insanların, yalvarıp yakaranların dualarının da kabul edilmesi şeklinde cereyan etmiştir. Kitaplar ve sahih haberler buna dair misallerle doludur.


    Bu konuyla ilgili olarak, Hz. Peygamber kendinden bahsederken şöyle buyurmuştur:


    “Ben İbrahim’in duasının, İsa’nın da müjdesinin mahsulüyüm.”


    Muharref Tevrat’ta da bu duanın kabul edildiğine delâle eden âyetler vardır. (Tesniye, âyet, 15-18)


    Tevrat’taki “ihvetuke” kelimesiyle Benî İsrail’in amca çocukları olan Benî İsmail kasdedilmektedir. Tesniye’deki (17 ve 18.) âyetler de bunu te’yid eder.


    Tevrat’ta “Kelâmımı o’nun diliyle ifade edeceğim” ibaresiyle kasdedilen Hz. Muhammed (as)’dır. Çünkü Allah kelamını metni ve manasıyla getiren yegâne Peygamber odur. Cenab-ı Hak bunu şu âyetiyle açıklamaktadır:


    “O, kendiliğinden söz söylemez. Onun söyledikleri, kendisine vahyedilenden başkası değildir.”


    “Ne önünden ne de ardından, ona hiçbir bâtıl (yanaşıp) gelemez (O) bütün kâinatın hamdettiği yegâne hüküm ve hikmet sahibi Allah katından indirilmedir.”


    Benî İsrâil peygamberlerine gönderilen sahifelere gelince; onların lafzan ve manen Allah kelâmı olduğu iddia edilemez. Bu taifelerin âlimleri de bu sahifelerin te’lifini peygamberlere izafe etmekle bu işi halletmiş sayılmazlar. Yahudi Ansiklopedisi’nde bu konu hakkında şöyle denilmektedir:


    “Kitab-ı Mukaddes (Ahd-i kadîm)’in ilk 5 kitabı eski İsrâiliyyât tefsirlerinde de belirtildiği gibi —Hz. Musa’nın ölümünden bahseden son sekiz âyet müstesna— Hz. Musa tarafindan te’lif edilmiştir. Bilginler bu sahifelerdeki çelişki ve ihtilâflarla meşgul olmaya, onu kendi hikmet ve maharetleriyle düzeltmeye devam etmektedirler.


    Ahd-i Cedid denilen dört İncil’e gelince, bunlar söz ve mâna itibarıyla Allah kelâmı olmaktan çok daha uzaktır. Onlara bir göz atan ve dikkatle tedkik eden herkes, bunu kabul eder. Hakikatte bunlar Allah katından indirilmiş, vahiy ve ilhama dayanan kitaplar olmaktan daha çok, Hz. İsa’nın hayatından bahseden sîret ve haber kitaplarına benzemektedirler.


    Sonra Arap Yarımadası’nın coğrafî mevkii de, onu cihana yayılacak ve milletlere sunulacak bir davetin ve ilâhî mesajın merkezi olmaya lâyık kılıyordu.


    Arap Yarımadası Asya Kıtası’nın bir parçası olmakla beraber, Afrika ve Avrupa kıtalarına da yakın bir mevkidedir. Bunlardan her biri medeniyet, kültür, din ve “geniş bir alana yayılan güçlü hükümetlerin merkezidir. Çeşitli beldeler arasında dolaşan ticarî kafileler oralara uğrar, bir beldede üretilen ve elde dilenleri, ihtiyaç duyulan bir başka beldeye götürerek bir kıtadan diğerine gidip gelirdi.


    Bu yarımada iki rakip kuvvet arasında bulunmaktadır. Hıristiyanlık ve Mecusilik, şark ve garp. Bütün bunlara rağmen o, hürriyet ve şahsını muhafaza edebilmiş; pek az kabilesi ve bazı bölgeleri hariç, iki rakip kuvvetten hiç birine boyun eğmemiştir. O halde cihanşümul ve insani bir davet için merkez olacak en iyi yer Arap yarımadasıdır. Burası her türlü siyasi nüfuz ve yabancı tesirinden uzak bulunuyordu.


    İşte bütün bu sebepledir ki, Allah Teâla elçisini Arap Yarımadası’na ve Mekke’ye göndermiş, vahyini orada indirmiş ve İslâm’a bir üs olarak orayı seçmiştir:


    “«Allah, peygamberliği kime vereceğini en iyi bilendir.”

    Hindistan


    Eski çağda matematik, astronomi ve tıb ilimlerindeki başarılarıyla ve derin felsefî düşünceleriyle kendini gösteren Hindistan, tarihçilerin ittifakla belirttiklerine göre, M. VI. asrın başlarında dinî ve içtimaî açıdan en aşağı seviyedeydi. Hayasızlık mabedlerde dahi öylesine yaygınlaşmıştı ki, artık ayıp bile sayılmıyordu. Çünkü bizzat din buna kutsal bir renk katmıştı.Kadının hiçbir önemi ve değeri yoktu. İffetinden söz edilemezdi. Bir adam karısını kumar masasında kaybedebilirdi.Kocası ölen kadın diri diri toprağa gömülme tehlikesiyle karşı karşıya kalır, evlenemez ve hiçbir şekilde saygıya lâyık görülmezdi. Kocalarının ölümünden sonra dul kalan kadınlar, kötülüklerden ve dünya hayatının mihnetinden kaçmak ve kocalarına olan bağlılıklarını göstermek düşüncesiyle kendilerini yakarlardı. Bilhassa asîl sınıflar ve aristokratlar arasında iyice yaygınlaşmış olan bu âdet, İngiliz istilâsına kadar devam etmiştir.

    Hindistan, komşularından ve yeryüzündeki diğer ülkelerden, sınıflar arasındaki korkunç uçurumlar ve insanlar arasındaki ayrıcalıklarıyla temayüz etmiştir. Bu, merhamete yer vermeyen çok katı bir nizamdı. Din ve akideyle takviye edilen ve istilâcı âsîlerin, dînî ve mukaddes duyguları sömüren Brahmanlar’ın çıkarlarına hizmet eden bu nizam, miras yoluyla geçen sülâle hakimiyetine dayalıydı. Meslek ve san’at esası üzerine kurulmuştu. Siyasî, medenî ve dinî ilkelere bağlı olarak çıkarılan bu kanun, Hindistanlı din adamları tarafından hazırlanmıştı. Hind toplumunda herkesin kabul ettiği ve bir hayat düsturu olarak benimsediği bu kanun, Hind halkını dört sınıfa ayırıyordu:

    1. Kâhinler ve din adamları sınıfı (Brahmanlar)

    2. Muharipler ve askerî sınıf (Kshatriyalar)

    3. Tarım ve ticaretle uğraşanlar sınıfı (Vaikyalar)

    4. Hizmetçiler sınıfi (Çudralar)

    Bu sonuncusu en aşağı sınıftı. Kâinatın yaratıcısı onları ayaklarından yaratmıştır. Bu sebeple onlar öteki üç tabakayı hizmet etmek ve onları asude kılmakla mükelleftirler. Bu kanun Brahmanlara hiçbir kimsenin kendilerine ortaklık edemeyeceği bir makam ve mevki kazandırmıştır. Brahman, günahları ve amelleriyle diğer üç zümreyi yok etse bile suçsuzdur. O bütün günahları bağışlanmış bir insandır. Ona, vergi tahakkuk ettirilmesi caiz değildir. Hiçbir zaman ölümle cezalandırılamaz. Fakat hizmetçiler (çudralar) sınıfının mal yığmaları ve para biriktirmeleri, Brahman sınıfından biriyle oturmaları veya ellerini ona dokundurmaları, mukaddes kitapları okumaları yasaktır.

    Hindistan parçalanmıştı ve anarşi içindeydi. Yönetim, sayılan yüzleri bulan emirlikler ve hükümetlerin elindeydi. Savaşlar ve çekişmeler ülkeyi zayıflatıyordu. Karışıklıklar, kötü idare, emniyetsizlik, halkın işlerinin ihmali ve istibdad, ülkeyi bir karanlığın içine itiyordu. Hindistan sanki ayrı bir âlemde yaşıyordu. Örf ve adetlerdeki donukluk ve aşırılık, sınıflar arasındaki derin ayrılıklar, kan ve soy taassubu, ülkenin idaresine hâkimdi. Hind üniversitelerinden birindeki Hindu bir tarih hocası, İslâmiyet’in Hindistan’a girişinden önceki asırdan bahsederken şöyle diyordu:

    “Hind halkı dünyadan kopmuş ve kendi içine kapanmıştı. Dünyanın vaziyeti hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Bu cehalet, onların içinde bulunduğu durumun en kötüsüydü. Sonra içlerinde bir donukluk belirdi. Duraklama ve çöküş emareleri doğdu. Bu devirdeki edebiyat tamamen ruhsuzdu. Mimarî, resim ve diğer güzel sanatlardaki durum da bundan farksızdı.”

    Hind toplumu hareketsiz ve cansız bir toplumdu. Sınıflar arasında derin uçurumlar, aileler arasında çirkin ayrıcalıklar vardı. Dul kadınların evlenmesini hoş karşılamıyorlar, yeme ve içmede nefslerine zulmediyorlardı. Paryalar ise kendi belde ve şehirlerinin haricinde sıkıntı ve ıstırap içinde yaşıyorlardı.