Showing posts with label Ermeni Tehciri. Show all posts
Showing posts with label Ermeni Tehciri. Show all posts

Saturday, November 23, 2019

Soykırımları işleyen, tek başlarına liderler değildir


Türkiye’nin doğusundaki ilk Ermeni katliamları – İstanbul’daki Ermeni toplumu herhangi bir tehdit hissetmeden çok önce yaşandılar – Nazilerin Avusturyalılarla Üçüncü Reich’ta işbirliği yaptıkları, Hitler’in 1938 Anschluss’ü sonrası Viyana’da Yahudilerin yaşadıklarıyla rahatsız edici paralellikler taşıyor.
Kitlesel katliam ve anti-Semitizm yüzünden Avusturya’nın başkentinden Almanya’ya kaçan Yahudiler Berlin’de daha az ayrımcılığa maruz bırakıldıklarını gördüler. Ama bu, elbette, uzun sürmeyecekti. Almanlar Yahudiler karşısında en büyük insanlık karşıtı suçlarını Reich dışında, Polonya’nın ve Ukrayna’nın gettolarında – Babi Yar’da – Belarus’un ve Rusya’nın ölüm tarlalarında ve sonra, Wannsee’nin ardından, Polonya’da kurulan imha kamplarında ve gaz odalarında işlemeyi tercih ettiler.
Hitler, Ermeni katliamlarının tarihini yakından takip etti ve İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda bu katliamlara sık sık atıfta bulundu. Nazi Almanya’sı, Türk ırkını “saflaştırdıkları” için Türkleri kıskanıyordu ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’de olan Alman diplomatlar İstanbul’dan çok uzak şehirlerdeki Ermeni tehcirlerine şahit olmuşlardı. İstanbul veya İzmir’deki sofistike durumun uzağındaki taşrada, Müslüman Türk ve Kürt topluluklar, ilk mezalimleri daha kolayca kabul etmiş olabilirler; ki sonrasında da kesinlikle katılacaklardı.
Yani, taşradaki kasabalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklarının katli için bir itki sağladı, tıpkı Nazilerle ittifak eden Baltık ve Ukraynalı milislere kendi Yahudi komşularını katletme talimatı verilmesi gerekmediği gibi. Almanya 1941’de Yugoslavya’yı işgal ettikten sonra Hırvatlara da kendi Sırp komşularını katletmeleri için Berlin’den bir emir gelmiş değildi; bunu Berlin’den emin almadan kendiliğinden yaptılar. Soykırımcı ırkçılıklarının kökleri zaten vardı.
Bir milyon Tutsi’nin – Tutsi nüfusunun yüzde 70’i – ve ılımlı Hutu’nun 1994 soykırımında katledildiği Ruanda için de geçerli midir bu? Bu, merkezî olarak örgütlenmiş ve planlanmış bir soykırımdı ama insanlığa karşı bu suçların ifası, komşunun komşuyu öldürdüğü ülkenin tümüne yayılan Hutu’ların elindeydi. IŞİD – ki tüm dünyadan Müslümanları bünyesinde barındırır – Irak ve Suriye’deki Hıristiyanları ve Ezidileri katlederken yerel nüfustan özellikle yardım almamış olabilir ama kimi Araplar kendi komşularını korumaya çalışırken, başkaları da IŞİD sahiplerini katlettikten veya tehcir ettikten sonra evlerini ve mülklerini yağmalamıştı.
Kudüs İbrani Üniversitesi öğretim görevlisi Ümit Kurt, Antep’te 1915’te Ermenilere karşı yürütülen mülksüzleştirme ve katliamlar üzerine araştırmalar yaptı ve yerel Türk Müslümanların bu suçlara serbestçe ve isteyerek katıldığını ortaya koydu. Ortaya çıkardığı şey, soykırımcı bir hükümetin, saygın bir toplumun her dalının yerel desteğine sahip olması gerektiği idi aslında: vergi tahsildarları, yargıçlar, hakimler, polisler, din adamları, avukatlar, bankacılar ve en acı verici olanı da, kurbanların komşuları. Valileri saymıyorum bile.
Bundan şu sonucu çıkarabilir miyiz? Soykırımları işleyen, tek başlarına liderler değildir. Sıradan insanlardır soykırım yapanlar. Ve soykırımlar evden uzakta, o donmuş doğuda, hepimizin kan banyosunun başladığına inandığı tarihten çok önce başlamıştır.
çeviri Serap Güneş

Saturday, September 15, 2018

Sen Bir Ermeni Ben Bir Ermeni


Image result for Rostov saroyan
Gece geç vakit Rostov’da bir birahanenin önünden geçiyordum. İçeride beyaz üniformalı bir garson gördüm. Ermeni’ ydi besbelli. Kapıdan daldım, Nasılsın dedim, evi başına yıkılasıca, nasılsın? Ortak dilimizi kullanarak tabii. Garsonun Ermeni olduğunu nasıl anlamıştım bilemem, ama anlamıştım işte. Hayır, esmerdi diye değil. Burnun kıvrımı da yetmez. Gür, keçe gibi saçlar, dipdiri gözler, bunların hiçbiri belirleyici değil. Bugün dünyada aynı esmerlikte olup aynı burnu ortalıkta gezdiren, saçı, gözleri tastamam böyle bir sürü insan var... ama bunların hiçbiri Ermeni değil. Eşi benzeri yok bizim kabilemizin; işte ben de onların yurduna doğru yol almaktaydım, gecenin bir vakti.

Ama işin aslını sorarsanız, yok öyle bir yer. Ermenistan yok, bu da beni müthiş bir kedere boğuyor.

Evet, Küçük Asya’nın minik bir köşesinde insanların Ermenistan diye bildiği bir yer var, ama doğru değil bu. Ermenistan değil orası, öylesine bir yer. Ovaları, dağları, nehirleri, gölleri, kentleri var bu yerin, ve hepsi çok güzel (dünyanın herhangi bir yerinden daha az güzel değil), ama Ermenistan değil. Sonuçta Ermenistan yok ama Ermeniler var. Bu insanlar dünyada yaşıyorlar, ve saygıdeğer baylar, bu dünyada Ermenistan yoksa Amerika da yok, İngiltere de yok, ne bileyim Fransa yok, İtalya yok, hiçbiri yok; sadece dünya var. Baylar.

Ve ben o güdük Rus birahanesine girdim, sıladaşıma merhaba demek için.

Vay, dedi, dilimizi, konuşmamızı komediye çeviren o abartılı şaşkıyla. N’edersin burada?

Ecnebiliğim okunuyor tabii: Üst baş, şapka, pabuçlar, hatta belki yüzüme sinmiş bir Amerikalılık.

Nasıl buldun burayı?

Çapulcu seni, dedim sevecen bir edayla, yürüyüşe çıktıydım. Memleket neresi? Nerede doğurdular seni? (Şöyle dedim Ermenice: Dünyaya nereden girdin?)

Muşluyum, dedi. Yolculuk nereye? Buraya hangi rüzgâr attı seni? Amerikalısın, belli esvabından.

Muş. Ne severim o şehri. Görmüşlüğüm yok (zaten artık öyle bir yer de yok), şehrin sakinlerini sorarsanız sizlere ömür, insan eliyle... ama severim işte. Babam gençken ara sıra ziyaret edermiş
**

Hadi bakalım, silin bu halkı yeryüzünden. Yine 1915 olsun yıl. Savaş sarsın dünyayı. Mahvedin Ermenistan’ı. Bakalım becerebilecek misiniz? Atın evlerinden, çöllere sürün. Ne ekmek verin ne de su. Yakın evlerini, kiliselerini. Görün bakalım yeniden yaşama dönmeyecekler mi. Görün bakalım bir gün yine kahkahalarla gülmeyecekler mi. Görün bakalım bir halk yeniden canlanmayacak mı, yirmi yıl sonra iki tanesi birahanede karşı karşıya gelip kendi dillerinde gülüşüp sohbete dalmayacaklar mı. Hadi elinizden geliyorsa önleyin. Bakalım dünyanın o pek ulu düşüncelerini tiye almalarına engel olabilecek misiniz, sizi gidi köp’oğulları, işte alın size hoşbeş eden iki Ermeni, hadi onları da yok etmeyi deneyin bakalım.

Wednesday, September 12, 2018

Ermenistan’ın Evladı Antranik



Ermenice konuşmayı ninem bizim evde kalmaya başlayınca öğrendim ben. Her sabah Antranik adında bir askerin şerefine bestelenmiş şarkılar söylerdi; nihayet bu adamın dağ köylüsü bir Ermeni olduğunu, bir gün yağız atı ve emrindeki bir avuç adamla düşmanla savaşa tutuştuğunu öğrendim. Bu dediğim 1915 yılında oluyor –ülkemin halkı (ve dünyanın insanları) için fiziksel ve ruhsal acının, çözülmenin yılı yani. Bense yedi yaşındaydım ve böyle şeylerden bihaberdim elbette. İçimde çöreklenmiş, anlam veremediğim kederden hareketle dünyada bir şeylerin ters gittiğini seziyordum, ama tam olarak ne oluyordu bilemiyordum. Ninemin türküleri olanı biteni anlamak için önümde yol açtı. Bir yandan ev işine koşturur, bir yandan söylerdi, sesi gür, matem ve öfke dolu. Dili çok geçmeden kavradım, çünkü zaten içimde hatırlanmayı bekliyordu, kelimeleri oturtmak yetti. Biliverdim: Ermeniydim ben. Maraza çıkaran namussuzlara Tanrı’nın lanetini okudum içimden. (Evet, insan Ermeni olunca böyledir bu, ve bunda hatalıyız. Onu bunu namussuz diye diğerlerinden soyutlamak hakça değil. Ermeni nasıl acı çekerse Türk de acı çeker. Saçma işte, ama bunu bilemezdim o zaman. Bilemezdim şu Türk dediğimiz insanın zorlandığı yola sapan, kendi halinde, dünya tatlısı bir biçare olduğunu. Ondan nefret etmenin, aynı hamurdan çıkma Ermeni’den nefret etmeye eşdeğer olduğunu. Ninem de bilmezdi, hâlâ da bilmiyor. Artık bunun bilincindeyim ben, ama kaç para eder? Ben ne dersem diyeyim dünyayı geri zekâlılar sarmış durumda. Geri zekâlılık deyince bunu her şeyi berbat eden cehalet, ve daha da kötüsü, kasti körlük anlamında kullanıyorum. Bugün dünyada milliyet denen şeyin hükmünün kalmadığını herkes görüyor, ama bir bakın hallerine. Bakın Almanya’ya, İtalya’ya, Fransa’ya, İngiltere’ye. Rusya’ya bakın hatta. Polonya’ya bakın. Bakın şu kafayı üşütmüş delilere. Gözlerini açıp salaklıklarını kavramalarına engel olan şey nedir, bilmiyorum. Bilmiyorum nedendir güçlerini hayatın değil ölümün emrine vermeleri. Görülen o ki tuttukları rota değişmeyecek. Hadi benim ninem yaşlı, artık değişemez, ama otuzun altında onca insana ne demeli? Onlara da çok genç mi diyeceğiz? Yoksa ölüm için çalışmak kabul edilebilir tek yol mu artık?)

1915 yılında General Antranik dünyayı kuşatan belanın sebeplerinden biriydi, ama buna kendi hatası diye bakmamak gerek. Önünde başka seçenek kalmamıştı; yapması gerekeni yapıyordu o kadar. Türkler Ermenileri öldürürken bir yandan General Antranik ve askerleri de Türkleri öldürüyordu. Az önce andığım hoş, kendi halinde, zararsız Türkleri –asıl suçlular cephe gerisinde, savaşın yakıp yıktığı yerlerden uzaktaydı çünkü. Böyle işte, göze göz, ama hep yanlış göz. Bunlar olup biterken ninem de General Antranik’in bu işten sağ salim ve muzaffer çıkması için dua ediyordu, Türklerin iyi insanlar olduğunu bildiği halde, bunu bizzat kendisi söylerdi.

Lawrence’ın Arabistan’da görevi neydiyse General Antranik’in Ermenistan ve Türkiye’de görevi oydu: Türk ordusunun başına tebelleş olup, İtalyan, Fransız, ve İngiliz orduları için tehdit oluşturmasını önlemek. General Antranik basit bir Ermeni köylüsü olduğundan İngiliz, Fransız, İtalyan hükümetlerinin sözüne inanmıştı, hizmetleri karşılığında halkı özgürlüğünü elde edecekti. Maceraperest, delidolu bir İngiliz yazar gibi dünyanın gerçekleriyle yüzleşme eğiliminde değildi. Ve Arabistanlı Lawrence’in aksine, bu aptalca çabanın sonunun hüsranla biteceğini, onu başta destekleyen hükümetlerin ihanetiyle yüz yüze geleceğini kestirememişti. Güçlü hükümetlerin benzer hükümetlerle ortak çıkarlar doğrultusunda dostluk kurmaya muhtaç olduğunu, isteklerinin bu yöne kayacağını, savaş sonrasında bu denklemde ne kendisine ne de Ermenistan halkına yer kaldığını kavrayamamıştı. O pek güçlü devletler Ermenistan için bir şeyler yapmaktan bahsettiler bir ara, ama kıllarını kıpırdatmadılar. Savaş sona erdiğinde General Antranik asker olarak kaldı, asker-diplomat-yazar gibi bir şey olamadı. Alt tarafı bir Ermeniydi. Türk ordusuyla sonradan yazacağı makalelere konu çıksın diye savaşmamıştı ki. Savaş hakkında iki satır olsun kâğıda dökmedi zaten. Savaşa Ermeni olduğu için girmişti. Sıra diplomatların kıvırttığı müzakerelere gelince General Antranik sudan çıkmış balığa dönüverdi. Türk hükümetinin gözünde haydutun tekiydi, bu nedenle başına yüklü bir ödül kondu, ölü ya da diri. Bulgaristan’a kaçtı General Antranik; Türk vatanseverler peşinden gelince de, Amerika’ya.

Benim oturduğum kasabaya düştü yolu bir gün. Kaliforniya’da ne kadar Ermeni varsa Southern Pacific Demiryolları’nın istasyonuna doluşmuştu sanki. Trenden inişini görebilmek için, bir telefon direğini gözüme kestirip tırmandım. Elli yaşlarında gösteriyordu, üzerinde Amerikan tarzı bir takım elbise. Bir seksen boyundaydı, pehlivan gibi sağlam yapılı. Yüzünde ata yadigarı koca bir Ermeni bıyığı, bembeyaz. Yüz ifadesine gelince hem yamandı, hem ince ruhlu. İnsan seli çevresini sardı, derken Antranik karşılama komitesiyle birlikte koca bir Cadillac’a binip gözden kayboldu.

**

1915 belasında bize düşen küçük rolün çıkıp geldiği nokta işte buydu. Haşmetli olsun minik olsun, dünyanın diğer ulusları da aynı yoldan geçecekler yıllarca, seçilebilecek yolların en kötüsü, en çıkmazı bu olduğu için. Bir millet savaşı kazanacak kudrete sahip olsa bile, şöyle ya da böyle ölüm –ölüm, yaşam değil– tek sonuç, tek sondur çünkü, ve aslına bakarsanız uluslar filan demeyi bırakıp insanlar dememiz gerek, çünkü hepimiz tek bir ulusun üyesiyiz. Neden, neden bırakmıyorlar tuttukları bu yolu o halde? Neden kendilerini kandırmaya devam etmek istiyorlar? Pek iyi biliyorlar ki baskın olmaktan, savaşa tutuşmaktan daha tercih edilir seçenekler var, neden bu yolda üsteliyorlar? Dünyanın, dünyadaki her ulusun iyi, kendi halinde yaşayan insanlarından ne istiyorlar? Türk, Ermeni’nin kardeşidir, biliyorlar bunu. Almanla Fransız, Rusla Polonyalı, Japonla Çinli, bunların hepsi kardeş değil mi? Sonuçta, ölümlülük trajedisinin parçacıkları hepsi. Ne diye birbirlerini boğazlasınlar diye ısrar ediliyor? Kime çıkar sağlıyor ki bu?

Tepesine dikilen bir güce karşı mücadele etmenin insana nasıl tatlı bir duygu verdiğini biliyorum elbet, ama bu güç neden illa kardeşlerimiz olmalı? Ölümlü olmanın acılarından etkilenmeyen bir varlık neden yok? Şu Allah’ın belası savaş neden daha onurlu bir kavga olamıyor? İnsanlığın bütün problemlerini çözdük de sıra birbirimizi öldürmeye mi geldi? Yapacak daha önemli işler olduğunda hemfikiriz, o halde neden kestirip atamıyoruz bu şaklabanlığı?

**
Savaşta karşımızda yer alan taraf Türklerdi elbette. Başka düşmanlar da vardı, ama bunlar Türkler kadar etkin değildi; yine de gözleri üzerimizdeydi. Ve bir gün geldi, bunlardan biri Türklerin yüzyıllar boyunca yapamadığını bir anda gerçekleştiriverdi. Sorarsanız, bu nefretle körüklenen değil, sevgiyle kotarılan bir hamleydi. (Türkler hiç olmazsa nefretlerini saklamayacak kadar dürüsttüler.) Ruslardan bahsediyorum tabii. Yeni Ruslardı bunlar. Aslına bakarsanız eskiler urba değiştirip yeni oluvermişti; ellerinde yeni bir kuram vardı, dünyayı kardeşlik yönetecekti. Ermenistan’ı silah zoruyla kardeş yaptılar. Amaçları gerçekten kardeşlikse, hadi buna da peki. Ermeni askerlerin arasında ne kadar lider varsa idam ettiler, ama bunu da kimsenin Rusların yüzüne vurmasını bekleyemeyiz. Bu yeni Ruslarla kardeş olmak isteyen çok az sayıda Ermeni vardı, ama aç ve bitkin haldeydiler, bu nedenle ufukta beliren taze düşmana karşı başlayan isyanın sonu hayli hızlı ve trajik oldu. Hatta alevlenmesiyle sönüşü bir oldu denebilir. Görülen oydu ki dünya Ermenilerin kendilerine ait bir ülkeye sahip olmasına izin vermeyecekti, her ne kadar bunu binlerce yıldır beklemiş, Anadolu’da yarı yarıya kırılmış olsalar da. İstemiyordu işte dünya. Ermeni askerlerin liderlerinin adi suçlular olduğuna karar verildi ve kurşuna dizildiler. O kadar. Rus kardeşler, vuruverdiler hepsini. Sonra da Ermenilere korkmayın dediler, Türkler artık sizi rahatsız edemez. Kardeş Rus askerleri Ermenistan’ın kentlerini bir bir gezdiler, uygun adım, ve halka korkacak bir şey olmadığını söylediler. Hepsinin omzunda tüfek. Kardeşlik duygularıyla doldu taştı Ermenistan sizin anlayacağınız.

**
Ta uzaklarda, Kaliforniya’da dayımın bürosunda oturuyordum işte ben de yine. Lanet olsun, dedim kendi kendime. Bitti her şey. Unutalım gitsin Ermenistan’ı. Antranik öldü, ulusumuz yok oldu. Büyük devletlerin başında daha önemli dertler var şimdi. Cehennemin dibine kadar yolu var bu meselenin. Ermeni değilim zaten ben, Amerikalıyım.

Fakat doğrusunu isterseniz, hem ikisi birdenim, hem hiçbiri değilim. Ermenistan’ı da Amerika’yı da çok seviyorum ve kendimi ikisine birden ait hissediyorum, ama sonuçta şuyum ben: bu dünyada ikamet eden bir insan. Siz de öylesiniz ha, nerede olursanız olun.

Ermenistan’ı unutmaya çabaladım, ama beceremedim. Kaliforniya doğumluydum ama Ermenistan’ı aklımdan çıkaramıyordum, bu da beni düşünmeye itti: İnsanın ülkesi denilen şey neresidir o halde? Dünyanın belli bir parçası mıdır, yeri, adı sanı belli? Irmakları var mıdır? Gölleri? Ya gökyüzü? Ayın doğuşunda mıdır bir ülkeyi diğerinden ayıran şey? Ya güneşin? İnsanın ülkesi ağaçlar, bağlar, çayırlar, kuşlar, taşlar, tepeler, dağlar, vadiler midir? Vatan bir yerin baharında, yazında, kışında mıdır? Canlıların kurduğu düzen midir? Kulübeler, evler, kentlerin sokakları, masalar, sandalyeler, oturup çay içmek, sohbet etmek midir? Yazın sıcağında dalda olgunlaşan şeftali midir? Toprağına gömdüğümüz ölüler midir? Sevgi tohumunun ana karnında filizlenmeye başlaması mıdır? Semanın bir uçtan diğerine kol kanat gerdiği ülkede kulağa çalınan ana dilin ezgisi midir? Ya o dilin yazısını taşıyan sayfalar? O ülkede yapılmış bir resim? O insanların gırtlağından, yüreğinden doğan şarkılar? Danslar? İnsanın vatanı hava, su, toprak, ateş ve hayatın kendisi için sunulan şükran dualarından mı ibarettir? İnsanların gözleridir belki, ya da dudakları, kederi...”


Saturday, September 8, 2018

Karın ve iki oğlun Bitlis’teydiler


“1917 yılıydı, tam elli yıl önce, gene bu aydı belki, temmuz. Sen bağda yalnız kalıyordun. Karın ve iki oğlun Bitlis’teydiler, belki de yakınında ya da çok uzağında, birçoklarının kat ettiği ve üstünde öldüğü Bitlis’ten çöle uzanan uzun yolda, açlıktan ve susuzluktan ölmemiş, öldürülmemişlerse. Hayattalarsa bile, ne onlardan ne de onları gören birinden hiçbir haber alamamıştın. Belki de çocukların yaşıyor ama kim olduklarını bilmiyorlardı; hatırlayamayacak kadar küçüktüler. Muhtemelen bir yetimhaneye götürülmüş ve orada yeni isimler verilmişti onlara…”

“Olanları öğrenmeden önce bile senin yalnız olduğunu biliyordum, annem birine söylerken duymuştum.

Amerika’ya çalışmaya gelmiştin. Karına para gönderecektin ki o ve oğulların da yanına gelebilsin; ama işler umduğun gibi gitmedi. Mektup ve para gönderdin, ilk başlarda karın da cevap yazdı ve sonra, derken, cevap gelmemeye başladı. Böyle böyle bir yıl geçti, sonra bir yıl daha… Ne olup bittiğini bilmiyordun, bir fikrin vardı ama emin değildin. Seni gördüğüm her yerde yalnızdın, iskambil oynayanlarla dolu Aras Kahvehanesi’nde bile. Seni ilk gördüğümde de yalnızdın. Bizim evin oturma odasında kahveni yudumluyordun. “Eve yalnız gitmek istemiyorum.” demiştin. Neden bahsettiğini biliyordum; nasıl küçük bir çocuk bu tür konuları anlar ama asla konuşamazsa, öyle.”

**
“Annemin babasının Bitlis’te öldüğünü biliyordum, son nefesinde anneanneme, “Götür bu aileyi buradan, terk et burayı, başka bir yere git, artık burada kalmayın, becerebilirsen Amerika’ya gidin.” demişti.

Tabii ki becermişti, kolay olmamıştı ama. Kâğıtları ve mühürleri kontrol eden adamlara tek tek altınla rüşvet vermek gerekmişti. Ulaşım masrafları da ödenmeliydi tabii, ilk önce eşeklerle yüksek dağların tepelerindeki dar yollar boyunca Bitlis’ten Erzurum’a –abim Henry 1905’te Erzurum’da doğmuştu– sonra da Erzurum’dan Trabzon’a. Bir gemi onları Trabzon’dan İstanbul’a, oradan da Marsilya’ya taşımıştı. Burada herkes çalışmak zorundaydı, Fransa boyunca Havre’a dek yapılacak tren yolculuğunun parasını biriktirebilmek için. Havre’da da herkes çalışmak zorundaydı, ta ki her birinin New York’a giden gemiye binebilmesi için gerekli para kazanılana dek. Yüzlerce ailenin kendi yemeğini pişirdiği, yerlerde uyuduğu izbe bir salonda yapılan, en sonunda Ellis Adası’nın korku ve dehşetiyle nihayetlenen uzun bir yolculuktu bu. Herkes “bono”ydu, anneannem Lusi dışında herkes, elinde mührü olan birileri onun Bitlis’e geri dönmesi gerektiğini söylemişlerdi. Bütün aile çılgına dönmüştü. Bu inanılmaz durum saatler boyu sürmüştü, herkesin yüreği ağzındaydı. O zamanlar kırk yaşlarında olan yaşlı kadın “Ümitsizliğe kapılmayın. Allah iradesini gösterecektir.” diyordu. Ertesi gün gözleri yeniden muayene edilmişti; bu sefer, sanki anlamsız bir şeymiş gibi, elinde mühür olan başka biri anneannemin kâğıtlarına mührü basmış, “Bono.” demişti. Böylece ailemiz gücünden, otoritesinden, zekâsından, bilgeliğinden ve inancından yoksun kalmamış oluyordu.”


Tuesday, April 28, 2015

Soykırım

Son günlerde herkes gibi ben de soykırım konusunda okumak istemediklerimi okudum, duymak istemediklerimi duydum. Olayın tarihsel ve hukuksal yanına “ışık tuttular” yeniden. Belgeler, kanıtlar sunuldu. Tezler ve karşı tezler savunuldu. İşin “ekonomik” yanına, yani gasp edilen mallar konusuna değinenler daha azdı. Şimdi bir süre konuyu unutacağız; artık seneye!

Benim soykırımla ilişkim farklı. Ölümlü değil, o ilk adımı geliyor hep aklıma. İnsanların evlerini terk ettikleri o ilk anlar. Bir gün birileri kapınızı çalıyor, “hazırlanın, yarın yola çıkıyorsunuz” diyorlar. Acele bir bohça hazırlıyorsunuz. İçine ne koyardınız? Birkaç elbise ve varsa para ve mücevher mi, yoksa büyük annenizden kalma ve hep yanımda kalacak dediğiniz dantelli işlemeyi mi? Ya aile fotoğrafları, çocukken oynamış olduğunuz bebekleri ve o topacı ne yapacaksınız? Yiyecek bir şeyler almak şart. Ama insan kaç günlük yemeği taşıyabilir ki!
Çocuklar konusu daha zor. Diyelim altı yaşında olanı yürüyecek. Ama üç ve bir yaşındaki zor. Babaları asker şu an. Tek başına bir kadınsınız. Hangi ayakkabıları giymeye karar vermek için vaktiniz az. Paniğe kapılmamanız gerekli. Çünkü çocuklarınız için hayata tutunmalısınız. Değerli eşyaları yanınıza almak tehlikeli olabilir. Yolda soyulursunuz. Gece bastırınca onları bahçeye gömmeyi düşünüyorsunuz.
Bir de büyükbaba var. Seksen yaşında. Kendine bakabiliyor ve her gün köy kahvesine kadar da gidebiliyor. Ama bir iki saatten fazla yürümesi imkânsız. Bu yürüyüşlerde pes edenler ne olur? Esir alınanların ne olduğunu biliyoruz: kafile uzaklaşınca, takatten düşüp yürümeyenler süngü ile öldürülür. Süngü kullanılır çünkü kurşunlar israf olsun istemezler. Öldürmek şart çünkü öldürülme korkusu olmazsa bütün kafile yere çökecek. Arkadan gelen cankurtaranlar hastaları, yaşlıları, hamile kadınları toplayacak değildi ya!
O kadın sabah çok erkenden, zaten bütün gece uyumamıştır, son kez ahıra girdi, ineğin samanına suyuna baktı ve ipini çözdü. Kapıdan çıkar, yiyecek bir şeyler bulur diye düşündü. Ama neden ilk kez ineğini öpmek geldi içinden, kendi de anlamadı. Keçiye acıdı. Yanına alabilse çocuklara süt de sağlardı. En sorunlu olan köpekti. Bağlı bırakamaz, çözse peşlerinden gelecek. Sahi köpekler ne oldu?
Bütün odaları son bir kez kontrol etti. Her şey, her zamanki gibi, yerli yerindeydi. Çocukların yataklarını derli toplu bıraktı. Bulaşıklar kurulanmış. Çamaşırı katlayıp dolaplara koydu. Ama süpürmedi yerleri bugün. Nasıl olsa yarın tozlanacaktı. Anahtarı, kapının önündeki saksıya sakladı. Kocası yerini bilir diye düşündü. Bir de not bıraktı masaya kocası için, geldiğinde şaşırmasın diye. Kızının defterinden kopardığı bir sayfaya, “Bizi bir yerlere götürüyorlar, ilk fırsatta sana yazacağım, hepimiz iyiyiz, merak etme” diye yazdı. Büyükbabayı zor ikna etti. Gelmek istemiyordu. İki çocuğunu kucağına aldı.Büyüğe tembih etti, yanımdan ayrılmayacaksın diye. Köyün meydanına yöneldi.
Ben hikâyenin devamını ne duymak, ne yazmak istiyorum. Bu kadarı bana zaten fazla geliyor. Bir sabah, son kez olarak evlerinden çıkmış olan o insanları –yüz binlercesini- aklıma getirmek bana yeterince acı veriyor.
Evlerinden, mahallelerinden, dostlarından, aile mezarlıklarından zorla koparılan insanları düşünmek benim içimi karartıyor. Ama bu konuda özrü de anlamıyorum. Yapanlar ve yaptıranlar çoktan ölmüş. Çocukları, torunları tabii ki suçlu sayılamaz. Suçsuzun özür dilemesi anlamsız. Özür pişmanlık demekse suçsuz pişmanlığını mı ilan edecek? Bu konuda hep öyle mantıklı düşündüm. Ta ki…
On yıl kadar önceydi, azınlıklarla ilgili bir toplantıda Rıdvan Akar, 1942’deki Varlık Vergisi’ni, 6/7 Eylül’ü ve 1964 ihraçlarını anlattı. Olayları sırasıyla ve hiç dramatize etmeden anlattı. Ve ben hayatımda ilk defa, biraz şaşkın bu olayların alenen ve mazeretsiz dile getirildiklerini dinledim. Söylenenlerde “ama” yoktu, “dönemim şartları” yoktu, “sosyolojik nedenler”, “konjonktür”, “başka dramlarla kıyaslamalar” yoktu. Sadece büyük bir haksızlığın açıkça kabulü vardı. Özür de yoktu, kabulü vardı.
Babam hayatta olsaydı ve bu günü yaşasaydı hem şaşırır hem de çok iyi hissederdi diye düşündüm o an. Ve sonra gözyaşlarımı gizlemeye çalıştım. Çünkü nedenini hâlâ anlamamış olduğum bir durumdaydım, açıkça ağlıyordum. Ben hayatımda üç kez ağladığımı hatırlıyorum. Biri gençliğimde aşk yüzündendi, biri çok sonraları bir ölümle ilgiliydi, biri de o konuşma sırasında. Aslında mantığımla kabul etmek istemediğim bir durumu yaşıyordum: meğer aileme yapılmış, görece küçük bir haksızlığın alenen ve lafı dolandırmadan kabulünü istiyormuşum! İçten içe istiyormuşum, bilinç düzeyinde farklı düşünmekle birlikte.
İnsanla ilgili anlamadığım o kadar çok şey var ki! Özür anlamına gelecek bir davranışta bulunmak neden birilerine bu denli zor geliyor? Nedir o direnç? Herkesin bildiğini kabul etsen ne olacak? Öte yanda olan olmuş, yapan artık yok, özrü neden ararsın? İlerde insanı daha iyi anladığımızda bu sorulara herhalde bilimsel açıklamalar bulacağız. Şimdilik davranışlarını anlamadığımız ve insan denen varlığın gerçekliğini kabul etmekle yetinmemiz gerekiyor. Mağdurların ve yakınlarının bir tür özrü beklediğini artık kabul ediyorum, bunun nedenini anlamadan.
Ama “kabul” zor altında ilan ediliyorsa, siyasi manevra anlamı taşıyorsa, bugün özür yarın yeniden bir ret şeklinde oluyorsa incitici oluyor. Kalsın, hiç olmasın daha iyi. Olayı ve duygusuzluğu yeniden yaşar gibi hissediyor insan.
Herkul Millas, Zaman, 28 Nisan 2015

Friday, April 25, 2014

İttihatçılar

Eskiden beri iddia edilir, Ermeniler “millet-i sadika” idi, onları ayrılıkçılığa itenler İttihatçılardı!

“İttihatçı zihniyet” Ermenilere katliam yapmış, koca imparatorluğu da çökertmişti.
Abdülhamid’in bir arada tutmayı başardığı imparatorluğu İttihatçılar on yılda yıkmışlardı!
Bu söylem, tarihe ideolojik ve kişisel bakışın bir örneğidir. Tarihte “iyi adam” ve “kötü adam” vardır, olaylar ona göre şekillenir... Bugün de desteklenecek “iyi adam” vardır, hücum edilecek “kötü adam”lar vardır!
Tarihin siyasi, kültürel, iktisadi temel faktörleri yoktur sanki!

DENGELER DEĞİŞİNCE
Abdülhamid’in özellikle dış politika dengelerini maharetle kullanan bir devlet adamı olduğu, eğitimde dönemin şartlarında büyük bir modernleşmeyi gerçekleştirdiği kesindir.
Fakat Birinci Dünya Savaşı patlak verince ortada İttihatçıların kullanabileceği denge mi kalmıştı?!
İttihatçılar Almanya ile ittifak yaptıkları için suçlanır, fakat İlber Ortaylı’nın deyimiyle“Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu” Abdülhamid zamanında başlamıştı. Modern reformlar için Tanzimatçılar Rusya’ya karşı İngiltere’den destek almıştı... İngiltere, Rusya’yla ittifaka yönelince Abdülhamid ve İttihatçılar için Almanya’dan başka seçenek mi kalmıştı?
Dahası, İttihatçıların ilan ettirdiği İkinci Meşrutiyet de İngiltere’yi tedirgin etmişti; İngiliz sömürgeleri olan Hint ve Mısır Müslümanları da Meşrutiyet isterlerse İngiliz İmparatorluğu çökebilirdi! Öyleyse Osmanlı Meşrutiyeti çökmeliydi! Dönemin İngiliz Büyükelçisi Lowther bunu açıkça yazmıştır.

MİLLİYETÇİLİK FAKTÖRÜ
Klasik imparatorlukların hepsi bugünkü deyimle çokulusluydu. En başarılı örneği elbette Osmanlı’dır. Fakat modernleşme başlayıp da “okul açmak, gazete çıkarmak”söz konusu olunca “Hangi dilde?” sorusuyla birlikte milliyetçilikler ortaya çıktı!
Abdülhamid eğitimde Türkçeciydi. Fakat öyle bir çağdı ki, Abdülhamid’in Harbiyesi’nde bile Müslüman Arap öğrenciler Arapçanın resmi dil olması için kavga ediyorlardı!
Çözüm “herkesin özgürce kendi dilinde okul açması” mıydı? Zaten öyleydi. Tarihçi Anastasia Karakasidou, Makedonya’daki Rum ve Bulgar komitacıların Osmanlı’daki Rum ve Bulgar okullarında yetiştiğini anlatır. Bu yüzden Makedonya kan gölüne dönecek, yönetilemez hale gelecek, Abdülhamid Osmanlı Makedonyası’nda yabancı jandarma kurulmasını kabul etmek zorunda kalacaktır.

MODEL: BALKANLAR
Çokuluslu imparatorlukta modernleşmenin milliyetçilikleri ateşlemesiyle Abdülhamid zamanında biriken bu şiddetli basınç, 1912’de Balkan Harbi olarak patlak verdi, dağılma halindeki Osmanlı feci bir hezimete uğradı, Balkan ulus devletleri büyüdü.
Bizzat Ermeni Krikor Zohrab, Osmanlı’nın Balkan hezimetini Ermeni komitalarının fırsat saydığını belirtir.
Dünya savaşı daha büyük fırsattı; Balkanlar’da yapılanlar Doğu Anadolu’da yapılabilecekti! İttihatçıların “Ermeni Reformu”nu imzalaması ve savaşta Osmanlı’ya bağlı kalmaları için Ermeni komitalarına adeta yalvarmaları sonuç vermedi...
Sarıkamış faciası ve Çanakkale’de kan gövdeyi götürürken, tırmandırılan silahlı eylemler, Van isyanı, Rus ordusunun Doğu’da ilerlemesi ve Tehcir... Netice malum, facialar.
Abdülhamid olsa ne yapardı? Abdülhamid’e Komitacılar niye “Kızıl Sultan” demişti?

TARİHTEN DERS
Tarihte kişilerin rolü elbette önemli olmakla birlikte, daha belirleyici olan, “dip dalgaları”dır: Siyasi, kültürel, sosyolojik, ekonomik faktörlerdir.
Elbette İttihatçılar tecrübesiz ve militan ruhluydu. Olgun ve yumuşak davransaydılar bazı facialar biraz hafif geçebilirdi.
Fakat temeldeki süreç, çokuluslu imparatorlukta iç içe yaşayan geleneksel toplumların modernleşme sürecinde “kendi milleyetçilikleri”ne yönelmesi ve bunun da büyük çatışmalara, facialara yol açmasıdır. Abdülhamid döneminde başlayan bu sosyo-politik dip dalgası, önce Balkan ve Birinci Dünya savaşlarında herkes için facialarla sonuçlandı.
Onun için “Ortak Acı”dır.
Tarihe “iyi adam, kötü adam” diye bakma yüzeyselliğinin altındaki dip dalgalarını görmek gerekir. Tarihten gelen nefretleri karşılıklı olarak aşmak gerekir. Yeni facialara yol açmamak için, tarihten ders almak ve birlikte yaşamayı zorlaştıran aşırılıklardan sakınmak gerekir.
Taha Akyol
Hurriyet 25.04.2014