Showing posts with label gençlik. Show all posts
Showing posts with label gençlik. Show all posts

Tuesday, December 16, 2014

Fütüvvet

Genç, yiğit ve delikanlı mânâlarına gelen “fetâ” kelimesinden türemiş olan fütüvvet, tepeden tırnağa inançla dopdolu olmanın, herkese karşı güzel ahlâkla muamelede bulunmanın, başkaları için yaşama anlayışına kilitlenmenin, farklılık mülâhazasına girmeden vazifeye sahip çıkmanın, mukaddes değerler uğrunda her türlü fedakârlığa katlanmanın, bir kuluçka sabrıyla, vakt-i merhunu beklemenin çıldırtıcılığına karşı dişini sıkıp sabretmenin, akıl ve mantığı ihmal etmeden, aynı zamanda çağı ve zamanı da hesaba katarak bütün kötülüklere karşı başkaldırmanın ve bütün bunlar neticesinde sinesine çarpan eza ve cefalar karşısında paniklememe ve sarsılmamanın unvanı olagelmiştir.

Thursday, April 17, 2014

Dolduruşa Getirilen Gençlik Hakkında


Bu gençlerin iddialarına bakılacak olursa memleketteki bütün aklı başında fikir adamları birer türlü lekeliydi: Kimisine falan milletin yardakçısı, kimisine şu veya bu fikrin satılmış kölesi, kimisine korkak ve dalkavuk, kimisine bozuk kanlı diye hücum ediyorlardı. Sadece kulak misafiri olduğu halde Ömer bunların, mücadele ettikleri adamlar ve fikirler hakkında, hiçbir malumatları olmadığını hayretle tespit etmişti. Bunun için bir gün Nihat’a:

“Yahu, sana acıyorum. Etrafına daha aklı başında insanları toplayabilirdin!” dedi.

Fakat o, kurnaz bir gülümseme ile mukabele etti:

“Lüzumu yok. Aklı başında adamlarla hiçbir iş görülmez. Bize, itirazsız inanacak ve düşünmeden harekete geçecek insanlar lazım! Bu gençleri romantik birtakım emellerle bağlamak, onlara kabadayıca sergüzeştlerin hasretini duyurmak ve bugünkü hudutları dar gösterip büyük arzularla beslemek ve böylece hepsini avcumun içine almak daha kolay ve daha muvafık...” Sonra, artık yola getiremeyeceğini anladığı dostuna karşı samimi olmakta bir mahzur görmeyerek ilave etti:

“Hayat bir katakulliden ibarettir!”

“Bir zamanlar Nihat’la münakaşa ederken söylediği gibi, Ömer arkadaşının sözlerinin doğru olmaması icap ettiğini seziyor, hayatın bu kadar aşağı emeller üzerine kurulabileceğini kabul etmiyor, fakat fikirlerini müdafaa edecek kudreti de kendinde bulamıyordu. Hayat herhalde bir katakulli değildi. Ama neydi? Bu hayatın bir manası olmak icap ederdi. İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı. Lakin tembelliğe alışmış olan kafası bunu bulamıyor, bulmak için uğraşmaya üşeniyor, yanlış ve bayağı olduğunu sezdiği şeyleri de kabul edemediği için selameti firarda buluyordu...Her şeyden, her derin düşünceden, her üzüntülü nefis muhasebesinden kaçmayı itiyat edinmişti. Düşünce adamı olmaktan çıkmış, muhayyile, daha doğrusu kuruntu adamı olmuştu. Etrafında kendisini doğruluğuna inandıracak bir fikir cereyanı bulamadıkça, arkadaşlarının ve hatta hocalarının, büyük ve gösterişli sözler arkasında adamakıllı esnafça işler kovaladıklarını gördükçe kendi muhayyel âleminde yaşamayı tercih ediyor ve hakikatte sadece muhayyilede yaşamak mümkün olmadığından maddi hayatında tesadüflerin, ani heyecan ve ihtirasların oyuncağı olup kalıyordu.”



Wednesday, February 12, 2014

Toplumlara Bela ve Ceza

İlâhî prensipleri çiğnersen, Lut kavminin başına gelenler; belki birdenbire değil ama yavaşlatılmış film gibi yavaş yavaş gelir; illetlerle, zilletlerle... Nikâhsız birliktelikler, aile hayatını dinamitlemiştir. Vefa, itaat, şefkat, sadâkat ve hürmet gibi güzel hasletlerden kaçan, çocuk yetiştirmek gibi mes’ûliyetli ve ehemmiyetli vazifelerin altına girmek istemeyen nefisler, gayr-i meşru çocuklara işkence ve zulmetmişler, hatta zevklerine engel görüp öldürmüşlerdir. Bu sefer, çocuk haklarını koruyalım diye çok katı kanunlar çıkartılmış, en ufak bir şeyde çocuklar ailelerin elinden alınmıştır. Bütün bunlar toplumları art arda içinden çıkılmaz ..zümsüzlüklere, alkole, uyuşturucuya sürüklemiş; çaresiz gençlerden, kimsesiz yaşlılardan oluşan bir nesli ortaya çıkarmıştır. Toplumlara bundan daha büyük bela ve ceza mı olur?

Friday, November 22, 2013

Milletlerin Yıkılış Sebepleri

Geçmiş medeniyetlere bir göz atıldığında, hemen hepsinin çöküşü, İrem barajına musallat olan fare gibi, ahlâkî bir kemiriciye bağlanabilir. Ahlâksızlıkla sessiz sessiz toplum değerlerinin altı oyulurken bazen hiçbir şey hissedilmeyebilir. Hissedilince de iş işten geçmiş olur; tıpkı çok duyarlı olduğumuz noktalara metastaz yapacağı ana kadar kanseri fark edemediğimiz gibi.. öyle ki çok defa onu fark ettiğimiz an, ötelere yolculuk da başlamış olur. Ferdî bünyede kanser ne ise, milletlerin hayatında da ahlâksızlık aynı şeydir. Başta devleti idare edenler, sonra da aile reisleri, maarifçiler ve topyekün millet böyle bir ahlâkî çözülüşe karşı gafilse, topyekün millet gümbür gümbür yıkılır gider de, bunları ihtimal millî kıyametin tarrakaları bile uyarmaz. Kimbilir belki de bazıları, hayat buymuş diye, enkaz içinde barınan varlıklar gibi onu da tabiî kabul ederler. Evet, tarih boyu, yıkılışların temelindeki sebeplere inildiğinde genel olarak şunlar görülür: Gençlerin bohemleşmesi ve bu serâzâd ruhlarda behîmî hislerin yaşanma arzusu ve şehevânî duygulara inhimak.. toplumun dünyayı esas maksat yapıp, ahireti unutması, Allah’tan uzaklaşıp Kur’ân’a sırt çevirmesi.. yüreklerden mehâfet ve mehâbet hissinin silinip her şeyin cismâniyete incirar ettirilmesi… Osmanlı’ya kadar pek çok devletin yıkılışında bu unsurların hemen hepsi söz konusudur.

Çekirdekten Çınara