Showing posts with label İbni Sina. Show all posts
Showing posts with label İbni Sina. Show all posts

Wednesday, May 1, 2019

Ene ve Zerre Risalesi



Benliğin bir yüzünü peygamberler silsilesi, diğer yüzünü ise felsefe tutmuştur.

• Peygamberlerin yolu olan yüzü hâlis kulluğun kaynağıdır. Yani benlik, kendini kul bilir, başkasına hizmet ettiğini anlar. Mahiyeti Yaratıcısına, Sahibine işaret eder. Yani başkasının mânâsını taşıdığını bilir. Varlığı başka bir varlığa tâbidir. Yani başka bir Zât’ın varlığıyla ayakta durduğuna ve O’nun yaratmasıyla sabit olduğuna inanır. Sahipliği farazidir. 

• Benliğin ikinci yüzünü ise felsefe tutmuştur. Felsefe, benliğe mânâ-yı ismiyle, yani sadece kendisini bildiren yönüyle bakar. Onun yalnız kendi kendine işaret ettiğini söyler. Mânâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, diye hükmeder. Benliğin varlığını aslî ve zâtına ait görür. Yani bizzat kendinden bir varlığı olduğunu kabul eder. Bir hayat hakkı bulunduğu, tasarrufu dairesindekilerin hakiki sahibi olduğu gibi temelsiz iddialar öne sürer. Varlığını sabit bir hakikat zanneder. Vazifesini, kendine hayranlığından doğan, zâtına ait bir mükemmelleşme çabası sayar. İşte felsefeciler yollarını bunun gibi pek çok çürük esas üzerine kurmuşlardır.

**

Felsefe silsilesinin en mükemmel fertleri ve dâhileri olan Platon, Aristoteles, İbni Sina ve Farabî gibi filozoflar, “İnsanın asıl gayesi ‘teşebbüh-ü bil-vâcib’dir, yani Vâcibü’l-Vücud’a benzemektir.” deyip firavunca bir hükme varmışlar. Benliği kamçılayıp şirk derelerinde serbestçe koşturarak sebeplere, putlara, tabiata ve yıldızlara tapmaya kadar varan türlü şirk yollarında gidenlere meydan vermişler. İnsanın özünde bulunan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, noksanlık ve kusur kapılarını kapayıp kulluğun yoluna set çekmişler. Tabiata saplanmış, şirkten tamamen çıkamamış, şükrün geniş kapısını bulamamışlar.

Peygamberler ve takipçileri ise insanın gayesi, vazifesi ilahî ahlâk ve yüksek seciyelerle ahlâklanmak, aczini bilip Cenâb-ı Hakk’ın kudretine sığınmak, zayıflığını görüp O’nun kuvvetine dayanmak, fakrını görüp rahmetine güvenmek, ihtiyacını görüp O’nun zenginliğinden yardım dilemek, kusurunu görüp af kapısını çalarak istiğfar etmek ve noksanlığını görüp O’nun kemâl vasıflarını tesbih etmektir, diye kulluğa yakışır bir hükme varmışlar.

İşte dini tanımayan felsefe böyle yolunu şaşırdığı için benlik kendi dizginini eline almış, dalâletin her türlüsüne koşmuş. Benliğin bu yüzünde bir zakkum ağacı büyüyüp insanlık âleminin yarısından fazlasını kaplamış.


**


Felsefe yolunun çürük esasları ile peygamber yolunun dosdoğru, sarsılmaz esaslarından doğan neticelerin binlerce kıyaslamasından, örnek olarak üç-dört tanesini göstereceğiz.

• Mesela: Peygamberlerin rehberliğinde dinin, insanın şahsî hayatındaki neticelerinden olan “İlahî ahlâk ile ahlâklanıp Cenâb-ı Hakk’a, küçüklüğünüzün şuuru içinde yönelerek aczinizi, fakrınızı ve kusurunuzu biliniz, O’nun dergâhına kul olunuz.” düsturu nerede… Felsefenin, insanın asıl gayesinin Vâcibü'l-Vücûd Zât’a benzemek olduğunu iddia eden, kendini beğenmişçesine “Vâcibü'l-Vücûd’a benzemeye çalışınız.” diyen kaidesi nerede? Evet, insanın sınırsız acz, zaaf, fakr ve ihtiyaçla yoğrulmuş mahiyeti nerede; sonsuz kudret, kuvvet ve zenginlik sahibi, hiçbir şeye muhtaç olmayan Vâcibü'l-Vücûd nerede?..

**
İkinci Misal: Peygamberlerin bildirdiği düsturların toplum hayatındaki neticelerinden veyahut güneş ve aydan tut, bitkileri hayvanların imdadına, hayvanları insanın imdadına, hatta gıdalardaki zerreleri beden hücrelerinin imdadına koşturan yardımlaşma düsturu; cömertlik, ihsan ve ikram kanunu nerede... Felsefenin toplum hayatındaki düsturlarının neticesi olan ve yalnız bir kısım zalim, canavar insanların ve vahşi hayvanların fıtratlarını kötüye kullanmaları yüzünden ortaya çıkan mücadele kanunu nerede? Evet, felsefeciler mücadele kanununu o kadar esaslı ve geniş kabul etmişler ki, “Hayat bir mücadeledir.” diye ahmakça bir hükme varmışlar.

• Üçüncü Misal: Peygamberlerin yolunun Allah’ın birliği hakkındaki yüce neticelerinden ve kıymetli düsturlarından “Bir olan şey ancak bir’den meydana gelebilir. Madem her şeyde birlik var, demek eşya bir tek Zât’ın eseridir.” mânâsındaki tevhid düsturu nerede… Eski felsefenin inanca dair olan, “Bir’den ancak bir meydana gelir.” yani, “Bir zâttan, bizzat bir tek şey ortaya çıkabilir. Başka şeyler ise vasıtalar yoluyla ondan vücuda gelir.” diyen, sınırsız zenginlik ve mutlak kudret sahibi Cenâb-ı Hakk’ı aciz vasıtalara muhtaç göstererek bütün sebeplere ve vasıtalara O’nun rubûbiyetinde bir tür ortaklık veren, Hâlık-ı Zülcelâl’e “akl-ı evvel” diye bir sıfatı isnat edip âdeta O’nun mülkünü sebep ve vasıtalara bölüştürerek büyük bir şirke yol açan, inkâra ve dalâlete bulaşmış kanunu nerede? Felsefecilerin yüksek tabakası olan İşrâkiler böyle yaparsa, maddeciler ve tabiatçılar gibi aşağı tabakaların ne halt edeceklerini kıyaslayabilirsin…

**
Dördüncü Misal: Peygamber yolunun hikmetli düsturlarından sırrıyla: “Her şeyin, her canlının kendine ait neticesi ve hikmeti bir ise, Yaratıcısına ait neticeleri ve O’na bakan hikmetleri binlercedir. Her bir şeyin, mesela bir meyvenin, ağacın bütün meyveleri kadar hikmet ve neticeleri bulunur.” büyük hakikatini bildiren hikmet düsturu nerede… Felsefenin, “Her bir canlının mânâsı, neticesi sadece kendine bakar veyahut insanın menfaatleriyle ilgilidir.” diyen, dağ gibi koca bir ağaca hardal tanesi kadar bir meyve, bir netice takılması misali gayet mânâsız, gayesizlik içinde gördüğü hikmetsiz, aldatıcı düsturları nerede? 

İşte felsefenin şu çürük esasları ve vahim neticeleri yüzünden, İslam filozoflarından İbni Sina ve Farabî gibi dâhiler, görünüşteki şaşaasına aldanarak o yola girdiklerinden basit bir mümin derecesini ancak kazanabilmişlerdir. Hatta İmam Gazalî gibi bir “Hüccetü'l İslam” onlara bu dereceyi bile vermemiştir. Hem kelâm ilminin derin âlimlerinden olan Mutezile imamları, gösterişine aldanıp o yola ciddi temas ederek aklı hâkim kabul ettiklerinden ancak günahkâr ve bid’atçı birer mümin derecesine çıkabilmişlerdir. Müslüman ediplerin meşhurlarından, karamsarlığıyla bilinen Ebu’l Alâ el-Maarrî ve yetimane ağlayışıyla şöhret bulan Ömer Hayyam gibiler ise o yolun nefs-i emmareyi okşayan zevkine kapılmaları sebebiyle hakikat ve kemâl ehlince hor görülüp küfürle itham edilmiş, “Edepsizlik yapıyorsunuz, dinden çıkıyorsunuz, dinsizler yetiştiriyorsunuz.” diye men ve ikaz tokatları yemişlerdir.

**
Felsefecilerin yolunun çürük esaslarından biri de şudur: Benlik, zâtında hava gibi zayıf bir mahiyete sahip olduğu halde, kendine felsefenin uğursuz nazarıyla, mânâ-yı ismî yönüyle baktığı için âdeta buhar gibiyken yoğunlaşıp sıvı hale gelir, sonra da ülfet yüzünden ve maddiyatla meşgul olması sebebiyle sanki katılaşır. Ardından gaflet ve inkâr ile iyice donar. Sonra isyan ile bulanıp şeffaflığını kaybeder. Daha sonra o benlik gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Bütün insanlığın fikirleriyle şişer. Ve nihayet başka insanları, hatta sebepleri kendisiyle kıyaslayıp onlara –kabul etmedikleri ve uzaklaştıkları halde– birer firavunluk verir. İşte o vakit, Hâlık-ı Zülcelâl’in emirlerine karşı isyan vaziyeti alır. Meydan okur gibi Kadîr-i Mutlak’ı acizlikle itham eder. Hatta Yüce Hâlık’ın vasıflarına karışır; işine gelmeyenleri ve nefs-i emmarenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ret, inkâr veyahut tahrif eder.

EK: ENE VE HİKMETİ

Saturday, April 23, 2016

İkiyüzlülük

Müslümanların bilim sahasında tarih boyunca yaptığı katkılardan bahseden kitaplara bakma şansınız olmuştur.

Bu kitaplarda zikredilen isimlere bir bakınız.
Al-Farabi, Biruni, İbn Sina, Nasreddin Tusi, Şemseddin Semarkandi, İbn Miskeveyh, Ömer Hayyam, Ibn Heysem,  vb.
Genel olarak burada zikredilen şahısların çalışmalarından gurur duyarız. Astronomiden optik oradan fizik ve matematiğe çok geniş bir sahada çok önemli katkılarda bulunmuşlardır çünkü. Dindarların en muhafazakarından en liberaline kadar ortak tepkisi umumiyetle budur. Hali hazırda içinde yaşadığımız karanlık günlerde parlayan ve İslamın aydınlık bir medeniyetin gerçekleştiricisi olduğunu hatırlatan deniz feneri gibi insanlardır bunlar.
Ama bir problem var burada. Bir çelişki. Daha ziyade bir ikiyüzlülük. Yüzleşmemiz gereken ve bu gün neden bu halde olduğumuzu açıklayan bir ikiyüzlülük.
Başarıları ile övündüğümüz bu şahısların pek çoğu bugün mezarlarından kalksalar ve Suudi Arabistan ya da Pakistan gibi bir Müslüman ülkesine gitseler yazdıkları kitaplarından dolayı irtidad (apostasy) yasalarından dolayı yargılanır ve idam da dahil olmak üzere çok ağır cezalara çarptırılırlardı.
Mesela bir Nasreddin Tusi’yi bulsalar trigonometri alanında yazdığı Kitab el-Şekl eserini önemsemez ve görmezden gelir, onu Tecrid al-İtiqad adlı eserinden dolayı hapse ya da idama mahkum ederlerdi.
Biruni‘yi muhtemelen Kanun al-Mesudi adlı astronomi, coğrafya, dinamik, mühendislik, ve matematik üzerine yazdığı eserinden dolayı ödüllendirmek yerine Tahkik ma al-Hind adlı karşılaştırmalı din çalışmaları üzerine yazdığı eserinden dolayı ya tekfir ya da izole edebilirlerdi. Böyle bir eseri bugün  Ezher gibi bir üniversitede savunamaz, bastıramaz, ve işinden olurdu.
İbn Sina‘nın tıb üzerine yazdığı şaheser Şifa’sını görmez, onu metafiziğinden dolayı küfür ya da ilhad ile itham ederlerdi…
Örnekleri artırabilirim.
Burada şu soruyu samimiyetle sormak gerekiyor. Bu şahıslar dinen makbul insanlar değilse neden başarıları ile din adına övünüyoruz? Bu halde bu şahısları  isimlerini İslam ve Bilim konulu kitaplardan çıkarmak gerekmez mi?
Bu bir ikiyüzlülük değil mi?
Eğer övünmeye devam edeceksek bu insanlarla teolojik ve fıkhî zeminde de barışmak gerekmez mi?
Eğer İslam tarihi içinde diğer medeniyet havzaları ile karşılaşma ve etkileşim bu gün dahi övündüğümüz sonuçlar üretmişse o halde din yorumlarımız da insanları sınır boylarında öteki dünyalarla karşılaşmaya teşvik edecek ve sonuçlarını tolere edebilecek şekilde genişlemek zorunda değil mi?
Bu büyük ve evcilleştirilmez beyinler buldukları her kaynaktan faydalanmışlar ve bilim ya da felsefe yaparken kendilerinden önceki medeniyetlerin birikimlerinden istifade etmişlerdir. Aristo ve Eflatun başta olmak özere Yunan felsefesi ile içli dışlı olmuşlar, Pers ve Babil astronomisinden istifade etmişler, Hind matematiğini kullanmışlar, Pyhtagor gibi Yunan matematikçilerinin yalnızca matematik sistemlerinin değil aynı zamanda matematik felsefelerini de benimsemişler, müzikten mantığa çok geniş bir sahada insanlığın birikiminden faydalanmışlardır.
Bu insanlar İslamın orijinal kaynakları ile diğer medeniyetlerden devşirdikleri arasında yeni ve orijinal sentezler üretmeye çalışmışlar. Zaten bilimsel ve felsefi başarıları böyle bir etkileşim olmadan mümkün olmazdı.
Bugün de Müslümanlar orijinal düşünürler, sanatçılar, ilim adamları çıkaracaksa bu “öteki” ile irtibat kurmadan, onu sevmeden ve ondan öğrenmeden olmayacak.
Her türlü yenilikçi ilmî başarı sınır bölgelerinde ortaya çıkıyor. Farklı dünyaların birleştiği yerlerde. Endülüs gibi, Bağdat gibi, Amerika gibi farklılıkların birbirlerine kavga etmeden değebildiği yerlerde.
Yani kendi dünyasını iyi tanıyan ve başka dünyalara da açılma arzusu duyan insanın cesaretle farklı bir düşünce ve kültür yapısı ile etkileşimi sonucu ortaya daha önce bilinmeyen orijinal fikirler çıkıyor. Eğer bu etkileşimden korkuyorsanız içe kapanıyor ve yeni bir söz söyleyemez hale geliyorsunuz.

Hakim dini kültür ise abartılı bir korumacı tavırla böyle bir etkileşimi engellemeye çalışıyor. Modern selefiliğin dar yorumları ile bu daha da problemli bir hal alıyor. “Kafalar karışmasın” diye Türkiye’deki ilahiyatlardan yavaş yavaş felsefe derslerinin kaldırılması bunun bir tezahürüdür mesela. Bu problemi aşmadan İslam dünyasındaki bu geniş çaplı çürüme devam edeceğe benziyor.
Özgür Koca
Zaman Amerika, 20 Nisan 2016

Monday, March 21, 2016

Türk İnkılâbına Bakışlar


Bütün ortaçağ İslâm -ve Türk- kültürü, klâsik Yunan düşüncesinin babası Aristo’nun işaret ve tesiri altındadır. Büyük İslâm mütehassıslarından Edouard Montet: “Aristo’nun Araplar arasında oynadığı rol cidden harikuladedir, diyor, eserleri yalnız tercüme ve tefsir edilmekle kalmamış, fakat böyle bire dehayı ve her eserinin ayrı ayrı muhtevasını, temayüllerini anlamağa hazırlayan şerhler, methaller, esami ve tasnif cetvelleri yapılmıştır. Sonraları yalnız Aristo’ya, felsefesine ve üniversel ilmine mahsus ansiklopediler de vücuda getirilmiştir.”

Aristo’nun işareti altında ortaçağ İslâm iskolâstiğini ilk tesis edenler Türklerdir (Farabi, İbni Sina, X - XI inci asır). Bu, İslâm iskolâstiğinin Türk ve şark koludur. On bir ve on ikinci asırda, bu esaslar üstüne Endülüs’te bir garp okulu peyda olur. Bu kol, Arap İbni Rüşd ve Yahudi İmni Memun vasıtasiyle Aristo felsefesini Avrupa’ya tanıtmıştır. Demek ki ortaçağ Türk iskolâstiği, şarkta Yunan düşüncesini ilk yaşayan büyük bir fikir hareketi olmakla kalmamış, onun garpda tanınması için de ilk köprü vazifesini görmüştür. Garp âlimleri arasında Farabi’nin Türk olduğunu kabul etmeye başlayanlar varsa da (Les penseurs de’lİslâm Carra de Vaux cild 4 sahife 4 ve 7) bunların hepsi, eserlerini Arapça ve Acemce yazmış olması gibi, yalnız lisan delâletiyle İbni Sina’yı Arap veya Acem farzetmek hatasında ısrar eder. En büyük İslâm mütefekkirinin Türk olduğunu M. Şemsettin Günaltay, Türk Tarih Kurumunun neşrettiği (Büyük Türk Filozofu ve Tıp Üstadı İbni Sina) adlı eserdeki makalesinde bir kere daha ispat etmiş bulunuyor.

**
“Bir İspanyol âlimi, M. Asin Placios, çok dikkate değer bir keşifte bulunmuştur. Müslüman edebiyatında bir efsane silsilesi vardır ki, Muhammet’in seyahatlerini hikâye eder. Ondan sonra birçok şiirler içiçe geçmiş daireler içinde kapalı bir cehennem tasvir ederler. Son çember arzın merkezine yapışıp kalan şeytanları çepçevre sarmıştır. İşte bu eserler “İlâhî Komedi” nin kaynaklarından biridir. Böylece Dante, kendisine üstadı Brunetto Latini’nin öğrettiği Kuran tesirlerinden ilhamının büyük bir kısmını almıştır. Demek oluyor ki Hıristiyan dehasının şiir kudretinin en son derecesine yükselen bu eser, yalnız İncilin değil, Kuranın da kızıdır. En taşkın Hristiyanlık, böylece, elini İslâmlığa uzatmış oluyor.”

Gene bu muharrire (Eeon Abensour) göre: “Ortaçağ İslâm medeniyeti, insanlığın tam dönüm devrinde, eski kültür silinip de yenisi gelirken yaratılmış ilk Rönesanstan başka nedir?”

Bütün mesele Türk ve İslâm ortaçağın bu ilk Rönesansı yaratmış olduğu halde, sonraki Avrupa Rönesansından niçin uzak kaldığını tayin etmekten başlar. Bunun için de ortaçağ Türk ve İslâm düşüncesini bir hatırladıktan sonra aldığı istikamete bakmamız lâzım geliyor.

“Scolastique” tabiri Arapçadan gelmez. İslâm iskolâstiklerinin Arapça adı “hükema” ve “felâsife” dir. Bu mektep iki kola ayrılır: Şark ve garp. El-Kindi, Fârâbi ve İbni Sina birinci kolun, İbni Bace, İbni Tufeyl ve İbni Rüşd ikinci kolun müessisleridir. Ortaçağda şark ve garp İslâm felsefelerinin esas akideleri birdir ve iki kol birbirinden yalnız şahsî mizaç farklarıyla veya ikinci derecede ehemmiyeti olan noktalarda ayrılır.

İslâm iskolâstiği Yunan ananesinden, bilhassa yeni Eflâtunculuktan doğmuştur. Tamamıyla syucrtique = felifçi bir düşüncedir. Yeni Eflâtunculuk nasıl Aristo ile Eflâtun’un arasını bulmaya çalışmışsa bu mektep de bir yandan o iki filozofu birleştirmeye, bir yandan da bununla yüksek dinî akideler, hikmetle şeriati kelife çalışmıştır. İleride göreceğiz ki modern garp düşüncesiyle ortaçağ İslâm düşüncesi arasındaki bütün uzaklık ve ihtilâf, bu uzlaştırma gayretinin neticesine sıkısıkıya bağlıdır. Avrupa Rönesansını idrak edemeyişimizin sebepleri orada görülecektir.

İslâm âleminde Yunan felsefesinin eserlerini ilk tercüme edenler Hristiyanlardır. Bunların içinde en meşhuru Hüneyn ibni İshak’tır. Anadolu’ya seyahatinde Yunancayı öğrenir. Halife Mütevekkilin doktoru olur. Eflâtun’un “Cumhuriyet” ve “Kanunlar” ını, Aristo’nun “Syllogisme”, “Ruh” ve “Metafizik” ilâh... eserlerini tercüme etmiştir. Oğlu İshak da Aristo’nın “Kategorilerini tercüme etmiştir.

Hıristiyanlar tarafından tercüme edilmiş olmakla beraber Yunan düşüncesi ilk önce şarkta tanınmıştır. Çünkü bu Hıristiyanlar orada bulunuyorlardı. İslâm iskolâstiğini tesis edenlerden El - Kindi hakkında bilinen şey pek azdır. Hemen bütün eserleri kaybolmuştur, tercüme ihaline ait yerler ve tarihler birbirini tutmaz “Yüz kırk sekiz cilt kadar eseri tespit edildiği halde elde kalanları birkaç parçadır.

Fakat Aristo’dan sonra ikinci öğretmen “le second maître” telâkki edilen mütefekkir, Farabi’dir ve Türk’tür. Gene halis Türk olan İbni Sina da muallimi salih telâkki ediliyor. Böyle olunca Yunan düşüncesini ortaçağda ilk önce Türklerin devam ettirdiğine hiç şüphe kalmaz.

**
Bugünkü Avrupa kafasının teşekkülünde en büyük âmillerden biri olan Türk ve Arap rasyonalist felsefesinin şarkta uğradığı mukavemet garptakinden çok fazladır. Avrupa’da, bütün hücumlara ve tenkitlere rağmen Rönesansa kadar yaşayan ve hiç şüphesiz modern çağın doğumunu hazırlayan bu düşünce, şarkta mistik ve ilâhiyatçı görüşün galebesiyle, yarı yolda kalmıştır. Bugün en büyük şark mütefekkirleri olarak alkışlamaya devam ettiğimiz Gazali’nin ve Muhiddini Arabî’nin bu felâkette meşum tesirleri vardır. Ayrıca teokratik devlet otoritesiyle de kuvvet bulan tasavvuf cereyanı, İbni Sina’dan evvel de İbni Sina’dan sonra da onun rasyonalist büyük hamlesine rağmen, günümüze kadar devam etmiştir. Bunun için İbni Sina’nın ve İbni Rüşd’ün ellerindeki meşale İslâm şarktan ziyade Hristiyan garba ışık verdi ve bizi mistik bir kafanın karanlığı içinde sayıklamaktan asırlarca kurtaramadı.

İslâm felsefesi, bir yandan Farabi ve bilhassa İbni Sina ile, Allah bilgisi (Theologie) olmaktan dünya bilgisi (cosmologie) olmaya giderken, bir yandan da bunun tam zıddına bir cereyan takip etmiştir. Bu iki zıt gidiş, ilk önce birbiriyle çatışmadan veya birbirinin inkişafına engel olmadan, her biri kendi yolunda ilerledi. Esasen İbni Sina düşüncesi, ilâhiyatçı karakterini tamamıyla feda etmiş değildi. Yalnız bu düşünce, alâkasının mevzuu içinde, Allah kadar tabiata da yer veriyor ve kendisine imandan ziyade aklı rehber ediyordu.

**
“Felsefi düşünce İslâm ilahiyatına pek erken girer. Buna kelâm deniyor. Hicretin ikinci asrından itibaren bu ilimle uğraşan İslâm âlimleri pek çoktur. Mutezile fırkasından ve Vasıl İbni Atâ’dan İmam Eşari’ye kadar, İslâm ilâhiyatı en büyük çehrelerine kavuşmuş değildir. Bu ilahiyatın ve İslâm Ortodoksluğunun vahdetini kuran Eşari’dir. Ona, Gazali’den evvel Arap ilâhiyatı Gazali kadar kudretle hücum etmemiş, yalnız onun hudutlarını çizmiştir.

Mistik düşünceyi ve ahlakı en büyük salâhiyet ve kudretle ilk temsil eden adam Gazali’dir. Onun bütün cehdi, aklın bilgi vasıtası olarak beceriksizliğini ve kifayetsizliğini ispata çalışmak oldu. Renan’ın hükmü şudur: “Sufî olan Gazali, aklın cezri kudretsizliğini ispata kalktı ve saj ruhlardan ziyade hararetli ruhları teshir eden bir manevra ile, dini şüphecilik üstüne tesis etti.”

Gazali’nin yalnız iskolâstik muhakemeyi tenkit etmekle mi kaldığı, yoksa aklın beceriksiz ve tehlikeli olduğunu da iddia ettiğinde tereddüde düşenler var. Fakat bütün eserlerinde ve münakaşalarında rasyonalist düşünceye karşı sufî bir görüşle cephe aldığını onun hemen bütün müfessirleri kabul ediyorlar. İbni Rüşd’ü Gazali’nin Tehafüt’üne karşı akılcı felsefeyi müdafaaya sevkeden zaruret, böyle bir tereddüdü lüzumsuz bırakmaya kâfidir.

“Gazali’nin tesirleri Osmanlı İmparatorluğu’na, oradan da zamanımıza kadar gelir ve bazan da resmî bir kıymet alır: Fatih’in emriyle Hocazade üçüncü bir Tehafüt yazmış Gazali’nin fikirlerini tahrip eden İbni Rüşd’e karşı ilahiyatın intikamını almaya, aklın kifayetsizliğini ve imanın şart olduğunu tekrar isabata çalışmıştır.

İslâm felsefesinde meşşailik adını alan Aristoculuğa, İbni Sina ve Rüşd hareketine karşı Gazali’nin tesirleri, sonradan Muhiddini Arabî ve Mevlâna ile büsbütün kuvvet bularak, İslâm şarkta modern ilim düşüncesinin doğmasını bugünlere kadar geciktirmiştir. Elbiruni’nin kronolojisi için yazdığı önsözde, Dr. Fd. Sachau Gazali’ye karşı pek sert bir dil kullanır: “Dördüncü asır, Müslümanlığın fikir tarihinde bir dönüm devridir; 500 tarihlerinde ortodoks (ehli sünnet) imanının yerleşmesi müstakil ilmî araştırmaların yolunu ebediyyen kapamıştır; Eşari ve Gazali olmasaydı Araplar Galileü’lerin, Kepler’lerin, Newton’ların milleti olacaklardı.

**
Roma, nasıl, koynuna hemen bütün itikatları, birbirine en uzak tanrıları ve ibadet şekillerini alarak yendiği kavimlerin hepsine kendi sitesinin esaslarını kabul ettirmiş ve Civis Rumanus’un unvan ve imtiyazlarını vermişse, Hıristiyanlık da içine girdiği ırklara ve kavimlere, vaftiz yoluyla müşterek ve müsavi haklar bahşetmişti. Yavaş yavaş Lâtin dehasının koynuna girdi ve kudretinin merkezini Kudüs’te değil, Roma’da kurdu. Bir şehirde herhangi bir adam nasıl Roma vatandaşı ve Roma adliyesine mensup bir hakim olabilirse, aynı şehirde herhangi bir adam da yeni dinin piskoposu olabilirdi.

Roma ile Hıristiyanlık arasındaki bu benzerlik, Roma ile Müslümanlık arasında da vardı. Lon Abensour: “Hukukî müsavat fikri Müslümanlığın esaslarından biridir,” diyor, eğer İncili ve Roma hukukunu Avrupa medeniyetinin iki büyük temeli farzedersek İslâm düşüncesinin esasta onlara zıt olmadığını da görürüz. Bir Gol veya bir Cermen Roma sitesinin hukukunu benimsedikten sonra bütün şereflerine nasıl ortak olabilirse, Bir Türk, hattâ bir Berberi ve bir zenci bile Müslüman camiasına girince muzaffer Arapların bütün imtiyazlarından istifade eder. Ona halife olmanın yolu bile kapanmamıştır.

Bu siyasî müsaadekârlık, İslâm dininin müsavatçı hukukî bünyesinden geliyordu. Fakat Garpta ortaçağı aştıktan sonra iyice tekâmül eden hukuk müessesesi İslâm şarkta inhitata ve teokratik mutlakiyetin en iğrenç şekillerine tereddi etmeye başlar. Artık halifelerin ve padişahların kendilerini yeryüzünde Allahın gölgesi farzettikleri devirlerin karanlığına dalarız. Aziz üstadım Ahmed Ağaoğlu, Hıristiyan garp ve İslâm şark arasındaki en büyük farklardan birini hukuk müessesesinin tekâmül tarzında bulur. “Üç medeniyet” adlı ve Buda Brahma, İslâm ve Avrupa medeniyetlerini tetkik ve son ikisini birbirleriyle mukayese eden özlü kitabında, İslâm şarkın bünyesini kemiren bu sancılı ve iltihaplı noktaya parmağını bütün kuvvetiyle basmıştır. (Üç medeniyet sahife 147). Ahmed Ağaoğlu, İranlıların, İslâmiyetten en az bin beş yüz sene evvel, sonraları Avrupalıların droit divin adını verdikleri ilahî hukuk nazariyelerini ortaya koyarak Zerdüştün mukaddes kitabı Zendavestaya geçirdiklerini haber veriyor. Bu nazariyelere  göre hükümdar, kudret ve salâhiyetini doğrudan doğruya Allah’tan alır, bu sıfatla mukaddes ve gayrimesul olur. “Bu nazariyeler, İran’ın haşmeti ve azameti sayesinde bütün diğer Şark kavimlerine sirayet etti. İslâm’dan evvel Asya devletlerinin hepsinde bu nazariyatın aynen kabul edilmiş olduğunu görüyoruz. Fakat İslâmiyet, mahiyeti itibarıyla bu nazariyeye yanaşamazdı.” Çünkü Allahla insan arasına açılmaz bir mesafe koyan Müslümanlık, tabiatıyla, hükümdara bir gök ve tanrı otoritesi veremezdi. Hattâ İslâm dini peygamberleri bile günahtan münezzeh saymıyor; bir hükümdara nasıl mesuliyetsizlik bahşedebilir? “İslâmiyet, hükümetin menşeini, gayet makul ve ilmî olarak cemaatte arar. Hükümdarı idare ettiği cemaat intihap eder. Artık, bir kere seçildikten ve iş başına geldikten sonra bu hükümdar, gayrimes’ul olmak değil, iki katlı bir mesuliyet içine girmek zaruretindedir ve iki türlü mesul olur: Maddeten cemaat huzurunda, manen Allah huzurunda.”

Fakat bu İslâm telakkisi, İslâm şarkta pek uzun sürmüyor; Muaviye zamanından bugüne kadar gene o eski İranî görüş her tarafta hakim oluyor. Ahmet Ağaoğlu, hukukî tereddinin İslam değil daha evvelki İran ananesinden geldiğini ve nihayet İslâm hukukunu da berbat ettiğini anlattıktan sonra: “Bu suretle diyor, istibdadın en muzlim ve müthiş bir şekli teessüs etti. Padişah iradesi mutlak bir kudret haline geldi. Garibi şudur ki irade-i ilahiyeye Allah bizzat riayet ettiği halde padişahlar iradelerine bile sadık kalmadılar. Onu istediklerini surette ihlâl etmekte tereddüt etmediler. Şöyle ki:

— Zıllûllahı fil’âlem (dünyada Allah’ın gölgesi) olan zat, gölgesi olduğu zata bile itaat etmedi!”

Garpta da teokratik bir bünye ve mutlakiyet vardı. Monarşi, hattâ zulüm ve işkence şarka mahsus değildi. Neden hukuk müessesesi, Hristiyan Avrupa’da şarktakinden büsbütün ayrı bir tekâmül yolu takip etmiştir? Çünkü “bizdeki istibdatla On dördüncü Louis’nin, Birinci Nikola’nın istibdadı mukayese edilsin, aradaki fark tebarüz eder. Onların istibdadı gene kanuna müsneddir. Filhakika kanun orada da hükümdarın iradesinden ibarettir. Fakat hükümdar muayyen usul ve merasime riayet ederek yeni bir irade neşretmedikçe, evvelki iradesine tamamıyla tâbi olur ve binaenaleyh herkes hukukunu, vazifesini evvelce bilir. Şarkta böyle değildir ki... Herkes her an müthiş bir tehlikeye maruzdur. Bir anda bir çok insanların başları uçar, hanümanları söner, İran’da hâlâ kimse canından, malından, ırzından emin değildir. (Unutulmasın ki bu satırlar 1920 de, Maltada yazılmıştı. P. S.) Nasıreddin Şahı öldüren biçarenin kızlarının ırzına geçildi; adamcağız Tahran’a şikâyet ettiği için oğullarının da ırzına tecavüz olundu; nihayet ümitsizliğe düşen ve hayatından bizar kalmış olan bu adam, hançerine müracaat ediyor ve müthiş bir intikam alıyor. Zaten bülhevesliğe karşı koyacak yegâne kuvvet ya hançerdir, yahut entrika ve saray hileleriyle cinayetlerdir ki bunların da emsalini tarihimizde bol bol görüyoruz.”

İslâm hukukunun Roma’ya ve İncil’e hiç de yabancı olamayan, belki birçok noktalarında daha tekamül etmiş esaslara sahip olduğu halde, sonraları İran’dan gelen tesirlerle tereddi etmiş olmasının sebebi nedir? Bu soru, İslam şarkın bütün kültüründe, bütün cemiyet müesseselerindeki tereddi için tekrarlanabilir. Neden Akdeniz kıyılarında doğarak medeniyetini Pireneden Himalâyaya ve Atlas denizinden Ganj nehrine kadar geniş bir saha üstünde kuran, Hellas’ın ilk vârisi İslam şark, birdenbire tersyüzü geri dönerek inhitata uğramıştır? Avrupa kafasını vücuda getiren üç tesirden uzak yaşamamış olduğuna göre, uğradığı akıbet ne ile izah edilebilir?


Friday, February 12, 2016

Bilimsel Gurur(!) ve Kaygan Zemin

Bir ve ortaksız olan Cenab-ı Allah’ın bütün kâinat üzerindeki sonsuzca kolay tasarrufunu, içindeki her bir varlık dâhil bütün kâinatı yaratmasını ve aynı anda idaresi altında tutmasını kabûl edemeyen bazı insanlar, sonsuz bir ilim, irade, görme, işitme ve kudret istediği apaçık kâinatı ilimsiz, şuursuz, iradesiz, görme ve işitmeden mahrum tabiata, kanun denilen birtakım isimlere, sebeplere, bir kâğıdın üzerine konmuş bir noktayı bile tesadüfe bağlamazken, herhangi tek bir cismi bile oluşturan atomların bir araya gelip o cismi oluşturmasında bile tesadüfe yer yokken tesadüflere verebilmektedirler. Akılla, şuurla te’lifi asla mümkün olmayan ve insana en yakışmaz bir tavır olan bu duruma en önemli bir sebep, aslında gaflet, günah ve maddiyatta boğulup kalmaktan dolayı akılların ve görüşlerin darlaşması, düşünce ve muhakeme kıtlığı, bakışta şaşılık gibi faktörler ve bunlarla birleşen, hem bunları besleyen, hem de bunlar tarafından beslenen ilmî gurur, yani bilimden, bilimlerle meşguliyetten, bilim insanı olmak, bilim insanı olarak bilinmek ve biliyorum zannetmekten gelen gurur ve kibirden, dolayısıyla korkunç bir aldanıştan başka bir şey değildir.

**

Bir diğer misal olarak, Farabî gibi, İbn Bacce gibi, İbn Rüşd ve İbn Tufeyl, hattâ İbn Sina gibi tarihin en önde gelen aklî dehaları, aynı kesret (çokluk) içinde, Cenab-ı Allah’ın İlmi’nin –hâşâ– külliyâta, küllî (tümel) varlıklara taallûku olmakla beraber, cüz’î (tikel) varlıklara taallûku olmadığı gibi iddialarda bulunabilmişlerdir. İşte bunun en önemli sebeplerinden biri, Hz. Üstad Bediüzzaman’ın dikkat çektiği üzere, dipsiz denize benzeyen ve sahili bulunmayan fizik dünyada özellikle ışıksız ve rehbersiz ayrıntılara girip burada kaybolmaktır. Neticede fikir dağılmakta, evham insanı havalandırıp aklı boğmakta, malûmat yığını sebebiyle enaniyet kalınlaşmakta, gaflet kuvvet bulmakta ve neticede “tabiat” bataklığına saplanıp kalınabilmektedir.

Wednesday, May 28, 2014

Ibn-Sina

Nevertheless, a few Islamic physicians gradually began to chip away at the edifice of Greek medicine, even as many more used it with dedication and, as Peter Pormann of Warwick University suggests, with some success. However, life for physicians was never quite so encouraging or so supportive as it had been in the early centuries of the Abbasid caliphates. By the time the next great figure in Islamic medicine, ibn-Sina (Avicenna), was born in 980, the empire was no longer under the control of a single caliph. The result was that ibn-Sina spent much of his colourful, varied life moving around trying to find a medical position that would pay him decently and give him the time to carry on with his other scholarly work.

Born near Bukhara in present-day Uzbekistan, ibn-Sina was something of a prodigy. By the age of ten, he knew not just the Qur’an but much Arabic poetry by heart, and by the age of sixteen had become a physician. Ibn-Sina proved his competence early on when he successfully treated the Samanid ruler of the eastern Islamic caliphate for a potentially life-threatening diarrhoeal infection. As reward, he was given access to the royal library at Bukhara, and certainly took advantage of it. His skill as a physician became almost legendary, even though the turbulent politics of the time kept him permanently unsettled, either stuck as a teacher or obliged to put himself at the whims of some prince or caliph.

Ibn-Sina managed to become one of the most famous philosophers, mathematicians and astronomers of his time, and wrote books on a range of scientific topics, a vast encyclopedia (one of the first ever written) and even poetry.

***
Ibn-Sina made a number of key astronomical observations, devised a scale to help make readings more precise, and made a string of contributions to physics, such as identifying different forms of energy – heat, light and mechanical – and the idea of force. He also noted that if light consists of a stream of particles, then its speed will be finite. The mathematical technique of ‘casting out of nines’, used to verify squares and cubes, is also attributed to ibn-Sina, among others. And he is believed to have suggested the fundamental geological idea of superposition – the concept that in rock layers, the youngest layers are highest – that would not be properly formulated until the 17th century.

Yet his fame, above all, is based on his book al-Qann fi al-Tibb (The Canon of Medicine). Consisting of some half a million words, this multi-volume book surveyed medical knowledge from ancient times to the present day. Its comprehensive, systematic approach meant that it became the reference for Arabic- and Persian-speaking doctors, and once it was translated into Latin it became one of the standard textbooks in Europe for six centuries, with some 60 editions being published between 1500 and 1674, according to the historian Nancy Siraisi.

***
There is no doubt that ibn-Sina was a proud, perhaps even arrogant and difficult man. Unfortunately, his absolute certainty that he was right (as he often was), along with his tendency to dismiss his critics as idiots, offended many, including his political patrons. This quality caused him to make some rather bold claims regarding the relationship of science to religion, and it meant that he would one day be charged with heresy.

***
Ibn-Sina believed that there exists a single set of principles that can explain the nature of the physical universe, the reason for its creation, and the relationship between mind and body, and he made it his life’s work to find connections between these apparently different fields, and ultimately to discover a theory of everything. This was an ambitious scheme, but then ibn-Sina, according to Yahya Michot of the Hartford Seminary in Connecticut, was always supremely confident of his abilities, and believed that God had deliberately made him brighter than the average individual.

So, according to ibn-Sina, miracles must have a physical explanation. To take one example: most Muslims believe that the world will end one day and that when this happens, every member of the human race will return from the dead in a physical form, ready to be judged by God for their conduct during their lifetime. But ibn-Sina held that such bodily resurrection defies the laws of nature, and he thought that the day of judgement might take a different form to that traditionally taught in religion. He also doubted the traditional view of heaven and hell, in part because of his belief that matter cannot be everlasting – no fire can burn forever. And he thought that heaven and hell might take the form of a state of mind, instead of a physical space. The example he gave to support his theory was that of pain. He postulated that if it is possible to feel pain without experiencing pain in the physical sense – such as during a bad dream – it ought to be similarly possible to experience heaven or hell without physically travelling to a different place.