Showing posts with label tefekkür. Show all posts
Showing posts with label tefekkür. Show all posts

Tuesday, January 5, 2021

Hayati Kesif Yaşamak

 




Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi, herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek, sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi? Hayır... Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak, çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum. Zaman geçiyor. Bizler zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında, nihayet hastalıkta, ölümde... Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken, onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış olacağız. Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi, Kadıköy vapurunun güvertesinde... Paltoma bürünmüş gidip ta buruna oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. "On ikiye bir var" diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru... Saniye yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt... Saat 11.59' ken, 12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31 Aralık çekilip yerini 1 Ocak'a bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama, 1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an'ın marifeti. Hepsi şu ufacık yayın "tık" diye atıvermesi ile oluyor... An an'ı kovalıyor, an'lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba perşembeyi, perşembe cumayı sürüklüyor. Kasım, aralık oldu, aralık ocak, ocak şubat olacak. Şubat da mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz... Ah şu vapur bir dursa... İyisi, geri geri gitse... Akreple yelkovan, yollarını şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı perşembeden çarşambaya dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye, neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa... Başladı diyelim ne olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri; dünyanın denizleri biter efendi... Madem zamanı durdurmanın çaresi yok. Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.Vapur, Kızkulesi açıklarında... İşte Salacak'a yaklaşıyoruz... Na şurası Selimiye. Şu yeşil ışık Haydarpaşa mendireği... Şu mavi lambalar Kordon Otelinin değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy İskelesi. Bir böyle, geçişin adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete okuyup, "a gelmişiz" diye şaşakalmak... Ömrümüz, alt kamarada gazete okuyan yolcununkine ne kadar benziyor... Dakikalarının değerini biz ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da 11.55'ten 12'ye kadar- dikkatle takip ediyoruz. O da neden? Aklımız sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor? Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan tembel bir nehre dönecektir. Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin geçişi üzerine toplamada. Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum: Kendimizi saatlerin tiktakına vererek. Zamanın, dolayısıyla yaşamanın şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.Siz de deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın. Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktakında, zamanın geçişini düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini... Saat koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof saatleri... hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim. Sabahleyin otuz beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp, kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor. Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz. Saatlerin her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte... Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan hallaç temposunda... Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tik takları ile dolu. İşte" diyorum... Bir dakika geçti... İki dakika geçti geçti, üç dakika... dört, beş, altı... bir çeyrek... Katı kalpli duvar saatim, şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır: La si do laaa...Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak, tiktak, tiktak. Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz... Ve yarım saati kutlayan ikinci melodi: Do si la miii...Bir otuz dakika daha geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir: La si do laaa do si la miii... Sonra kafama tokmak vurur gibi: "Dan, dan, dan, dan, dan, dan." Onun ilk "dan"ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi, irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi: Zırrrt. Bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak ciyak... Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk... guguk... guguk... Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak. Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha... bir çeyrek: La si do laaa...Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı, herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek, zembereği bozulmak kaygısından kurtulacağım.

Thursday, August 29, 2019

Life is Tough: An Extremeophile, The Water Bear


Homeostasis makes organisms capable of colonising a range of different environments. This would not be possible if their innards could reflect their immediate surroundings only. Turtles and snails carry their protective houses on their backs; living things have internal houses, maintained by homeostasis, and are obliged to maintain them within narrow limits. Those that can’t are dead. Seneca put it thus: ‘It would be some consolation for the feebleness of ourselves and our works if all things should perish as slowly as they come into being; but as it is, increases are of sluggish growth, while the way to ruin is rapid.’ Aristotle, in his Nicomachean Ethics, made a similar point: it is possible to fail in many different domains, whereas the path to success is narrow. There are numerous ways, for example, for an archer to miss her mark, but only one way to hit it. A last-minute tremor, gust of wind, broken string, slightly twisted bow, inadequately feathered arrow or sudden cough: any of these can make the whole process go awry.
By the same token, there are many ways for a biological system to fail – and thus, to sicken and die – but very little tolerance when it comes to maintaining the demanding conditions necessary for life. Indeed, life can be defined as a concatenation of highly nonrandom, carefully circumscribed events that must all come together to succeed in keeping random, bad things (such as death) at bay. As someone first noted somewhere, there are many more ways to be dead than to be alive, which would suggest that living organisms are the poster children for fragility.
Then there are extremophiles. Extremophiles tell us that everything we think we know about the fragility of life is wrong. Life is indeed extraordinary, not to mention precious and deserving of reverence – but not in any sense miraculous.
The word extremophile didn’t exist until the 1970s. It entered wide circulation only after 1979 when the US Navy’s submersible Alvin revealed ecosystems prospering in deep-ocean hydrothermal vents. The Alvinscientists discovered organisms living in superheated water and largely metabolising hydrogen sulphide, which until then had been thought toxic and incompatible with life. Interest in extremophiles has burgeoned in proportion as scientists have come to appreciate their abundance, as well as their novel physiology. There is a journal devoted to extremophiles, focusing on creatures that survive – even, thrive – in environments that are extremely hot, cold, highly acidic or alkaline, and so forth, circumstances that would be lethal for most living things.
Not surprisingly, extremophiles tend to be relatively simple creatures, notably invertebrates and especially bacteria and archaea, although there is no bright line distinguishing, say, arctic hares, which thrive in very cold habitats, from their rabbit relatives whose habitats are more temperate. But neither compares with those life forms whose existence excites the admiration and wonder of biologists. The concept itself is nonetheless anthropocentric, since denizens of, say, blisteringly hot hydrothermal vents would perish in our ‘moderate’ temperatures and pressures, which for them would doubtless be extreme.
In 2013, microbiologists found abundant bacteria in a cold, dark lake (of more traditional water), half a mile under the Antarctic ice. A month later, researchers encountered microbes occupying the Mariana Trench, the deepest place on Earth. There are also ‘infra-terrestrials’ that live, incredibly, inside rocks in the deep ocean, nearly 2,000 feet below the sea floor, which itself is 8,500 feet down, and thus not just utterly dark and devastatingly cold, but subject to immense pressure. (This, too, was reported early in 2013, which qualifies it as an annus mirabilis for the discovery of extremophiles.)
The continuing revelation of extremophile lifeforms, and the subsequent recognition that life is resilient and widespread, has helped to undercut the myth that aliveness is necessarily special, much less evidence for divine intervention. As recently as the 19th century, even many scientists believed that the mere existence of life was a miracle, not explicable in material terms. The supposed supernatural specialness of life was encapsulated in the doctrine of vitalism, which held that living things contained some sort of metaphysical ‘life spark’ that was not subject to the basic laws of physics and chemistry. Early in the 20th century, the French philosopher Henri Bergson claimed that life was characterised by a unique ‘élan vital’, which led the English biologist Julian Huxley to respond that this was as satisfying as attributing the movement of a train to its ‘élan locomotif’.
Extremophiles are in a sense antitheological and a cure for life-worshipping mysticism, another nail in the coffin that proclaims living things to be divinely created because they couldn’t possibly derive from natural processes. They also expand the possible playing field within which life initially evolved. Given that organisms can succeed in extreme environments, they might have first developed in them as well. It was long presumed, for example, that life must have originated in some sort of warm, shallow, benevolent puddle that offered the kind of comfortable incubator that such a delicate flower would require. This might indeed have been the case. But the existence of thermophiles thriving in superheated, hydrothermal deep ocean vents, along with the discovery of numerous other extremophiles, raises the prospect that perhaps aliveness first emerged in what we – sunny children of what is, for us, a relatively easy, superficially life-friendly environment – until recently considered impossible conditions.
Astrobiologists pay special attention to organisms abounding in extreme conditions – superheated (thermophiles), supercooled (cryophiles), without oxygen (anaerobes), and intensely salty (halophiles) – but also getting nutrition from methane (methanotrophs) and surviving, even thriving, among heavy concentrations of arsenic, cadmium, copper, lead and zinc, metals toxic for most ‘normal’ creatures. There are, moreover, radiation-resistant organisms that can cheerfully gargle with the effluent from nuclear reactors. And don’t overlook the cryptoendoliths (‘hidden’ ‘inside’ ‘stones’) that seem perfectly happy occupying cavities within rocks.
Most extremophiles are microbes, but not all. There are, for example, a group of wingless, mostly eyeless insects known as grylloblattids, more commonly ice bugs or ice crawlers. They live, as one might expect, in very cold environments, typically under frozen rocks. My personal favourites, however, are tardigrades. These multicellular creatures are rarely more than one millimetre in length and often invisible to the unaided eye. They have four legs along each side, each outfitted with tiny claws. They also have a clearly discernible mouth, and are impossibly adorable. Purists don’t include tardigrades among extremophiles, since they don’t appear to be adapted to extreme environments per se – that is, like us, they do best in comparatively benign conditions, which, in the case of tardigrades includes the moist, temperate miniworld of forest moss and lichens.
Their probability of dying increases in proportion as they are exposed to highly challenging circumstances, so, unlike classic extremophiles, tardigrades are evidently adapted to what human beings, at least, consider moderate circumstances. However, they are extraordinary in their ability to survive when their environments become extreme. Not only that, but whereas typical extremophiles specialise in going about their lives along one axis of environmental extremity – extreme heat or cold, one or another heavy metal, and so forth – tardigrades can survive when things get dicey along many different and seemingly independent dimensions, simultaneously and come what may. You can boil them, freeze them, dry them, drown them, float them unprotected in space, expose them to radiation, even deprive them of nourishment – to which they respond by shrinking in size. These creatures, also known as water bears, are featured on appealing T-shirts with the slogan ‘Live Tiny, Die Never’ and in the delightful rap song that describes their indifference to extreme situations, entitled Water Bear Don’t Care.
Tardigrades might be the toughest creatures on Earth. You can put them in a laboratory freezer at -80 degrees Celsius, leave them for several years, then thaw them out, and just 20 minutes later they’ll be dancing about as though nothing had happened. They can even be cooled to just a few degrees above absolute zero, at which atoms virtually stop moving. Once thawed out, they move around just fine. (Admittedly, they aren’t speed demons; the word ‘tardigrade’ means ‘slow walker’.) Exposed to superheated steam – 140 degrees Celsius – they shrug it off and keep on living. Not only are tardigrades remarkably resistant to a wide range of what ecologists term environmental ‘insults’ (heat, cold, pressure, radiation, etc), they also have a special trick up their sleeves: when things get really challenging – especially if dry or cold – they convert into a spore-like form known as a ‘tun’. A tun can live, if you call their unique form of suspended animation ‘living’, for decades, possibly even centuries, and thereby survive pretty much anything that nature might throw at them. In this state, their metabolism slows to less than 0.01 per cent of normal. Compared with them, a deeply hibernating mammal is living at lightning speed.
Given that tardigrades possess the kind of powers we otherwise associate with comic-book superheroes, it might seem that they are creatures out of science fiction, but maybe it’s the other way around. Liu Cixin’s novel The Three-Body Problem (2010), a Chinese blockbuster that broke all records for sci-fi literature in its home country, became the first book not originally published in English to win the coveted Hugo Award for best science-fiction novel in 2015. It describes extraterrestrials known as Trisolarans, whose planet is associated with three suns, the real-life interactions of which – as physicists and mathematicians understand – would generate chaotically unstable conditions. 
Trisolarans, therefore, are unpredictably subjected to extreme environments depending on the temporary orientation of their planet relative to its chaotically interacting stars: sometimes lethally hot, other times cold, sometimes unbearably dry and bright, other times dark, and so forth. As a result, these imagined extremophiles have evolved the ability to desiccate themselves, rolling up like dried parchment, only to be reconstituted when conditions become more favourable.
I don’t know if Liu was aware of real-life, Earth-inhabiting tardigrades when he invented his fictional Trisolarans, but the convergence is striking. (In the interest of scientific open-mindedness, it should perhaps also be considered that maybe tardigrades are real Trisolarans, refugees from a planet that was chronically exposed to intense environmental perturbations. This would explain the puzzling fact that tardigrades appear hyper-adapted, able to survive extremes that greatly exceed what they experience here on Earth.)
David Barash, Aeon

This essay is adapted from the author’s Through a Glass Brightly: Using Science to See Our Species as We Really Are (2018, Oxford University Press)


Friday, July 26, 2019

Kesrete Müptela Olmak ve Tefekkür

Sharosh Rajasekher


İnsanın hisleri, hevesleri, nefsin istekleri, kesrete müptelâ olması en büyük engellerdendir. “Kesrete müptelâ” olmaktan kasıt, insanın birçok şeyle alâkadar olmasıdır. İnsan, kâinatta ne varsa, hemen hepsiyle doğrudan veya dolayısıyla ilgilidir. Kiminden korkar, kimine muhtaçtır; kimini gerçekleştirmek için yaptığı gayretler, kişinin bu şuur hâlinden uzaklaşmasına ve dış âlemle meşgul olmasına sebep olur. Neticede de, o “bilme” gerçekleşmez ve kişi yaptıklarıyla veya yapmadıklarıyla birçok sevaptan mahrum kalmış ve birçok günah kazanmış olur.
Şu halde bizim yapmamız gereken öyle bir fiil olmalıdır ki, hem insanın fıtratından kaynaklanan özellikleri yok etmesin, hem de “her an Allah ile beraber olma” gerçeğini ortadan kaldırmasın.
İşte bunun yolu, eşyaya mana-yı harfiyle bakmaktır. Alâkadar olduğumuz her şeyi kendilerine bakan yönleriyle değil, Allah’a bakan, Onu tanıtan, Onun isim ve sıfatlarına ayna olan yönleriyle kabul etmeliyiz. Böyle bir tefekkür programı, insanı ilgilendiği her türlü maddiyâta ve faniyâta rağmen, yüceler yücesi bir makam olan âlâ-yı illiyyîne çıkaracak bir yol açar.
Bu şekilde gaflet izâle olur, tefekkürün önünde en büyük bir engel olan âdiyat (sıradanlık) ve ülfet (alışkanlık) perdeleri yırtılır. Bütün ilimler ve bütün varlıklar da, maârif-i İlâhînin, yani Allah bilgisi olan mârifetullahın bir vesilesi, bir vasıtası olur.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere baktığımızda, kâinattaki pek çok varlıktan bahsettiğini, ancak onlardan kendilerini tanıtan mana-yı ismiyle değil, Allah’ın varlığına ve birliğine delil olan mana-yı harfiyle söz ettiğini görürüz. Bedîüzzaman Hazretlerine göre, Kur’an ile felsefenin yaratıklardan bahsetmelerinde büyük bir fark vardır. Felsefe kâinattan, “kâinat hesabına,” Kur’an ise “Allah hesabına” bahseder.
Bediüzzaman Hazretleri, “Kur’an’da anlatılan imana” dikkat çekerken, aynı zamanda her müminin kendisine hedef koyması gereken iman mertebelerini şöyle sıralar:
“İman yalnız icmâlî ve taklidî bir tasdike münhasır değildir. Bir çekirdekten tâ büyük hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misalî güneşten tâ deniz yüzündeki aksine, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi, îmânın o derece kesretli hakikatleri var ki, bin bir Esmâ-i İlâhiyeye dâir erkân-ı îmânîyenin kâinât hakikatiyle alâkadar çok hakikatleri var.
“Hem iman-ı tahkîkînin bir mertebesi de aynelyakîn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var; belki, esmâ-i İlâhiye adedince tezâhür dereceleri var. Bütün kâinatı bir Kur’an gibi okuyabilecek derecesine gelir. Bir mertebesi de hakkalyakîndir; onun da çok mertebeleri var. Böyle imanlı zatlara şübehât orduları hücum da etse bir halt edemez.” (Asa-yı Musa)
Risale-i Nur’daki iman derslerini tekrar tekrar okumanın ve müzakere etmenin sebebi, iman mertebelerinde terakki etmek içindir. Kur’an’da nitelendirilen gerçek imana ulaşmak için ne kadar gayret edilse, ne kadar plânlar programlar yapılsa yeridir. Bu bakımdan özellikle yaz gelince daha uzun yapılan Risale-i Nur okuma ve anlama programları çok önemlidir. Her yaz mutlaka katılmak ve uzun olmasına çalışmak gerekir.
İşte böyle bir iman kişiyi Kur’an’ın ifadesiyle “gerçek mümin” mertebesine çıkarır. Nitekim “gerçek mümin”in Kur’anca tarifi şöyledir:
“Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanları artar ve yalnız Rablerine dayanıp güvenirler. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır.” (Enfal: 2-4)


Tuesday, May 21, 2019

Number Zero, Explained

The full version of this article was originally published on Vox.com

Brian Resnick

The computer you’re reading this article on right now runs on a binary — strings of zeros and ones. Without zero, modern electronics wouldn’t exist. Without zero, there’s no calculus, which means no modern engineering or automation. Without zero, much of our modern world literally falls apart.
Humanity’s discovery of zero was “a total game changer ... equivalent to us learning language,” says Andreas Nieder, a cognitive scientist at the University of Tübingen in Germany.
But for the vast majority of our history, humans didn’t understand the number zero. It’s not innate in us. We had to invent it. And we have to keep teaching it to the next generation.

What is zero, anyway?

Our understanding of zero is profound when you consider this fact: We don’t often, or perhaps ever, encounter zero in nature.
Numbers like one, two, and three have a counterpart. We can see one light flash on. We can hear two beeps from a car horn. But zero? It requires us to recognize that the absence of something is a thing in and of itself.
“Zero is in the mind, but not in the sensory world,” Robert Kaplan, a Harvard math professor and an author of a book on zero, says. Even in the empty reaches of space, if you can see stars, it means you’re being bathed in their electromagnetic radiation. In the darkest emptiness, there’s always something. Perhaps a true zero — meaning absolute nothingness — may have existed in the time before the Big Bang. But we can never know.
Nevertheless, zero doesn’t have to exist to be useful. In fact, we can use the concept of zero to derive all the other numbers in the universe.
Kaplan walked me through a thought exercise first described by the mathematician John von Neumann. It’s deceptively simple.
Imagine a box with nothing in it. Mathematicians call this empty box “the empty set.” It’s a physical representation of zero. What’s inside the empty box? Nothing.
Now take another empty box, and place it in the first one.
How many things are in the first box now?
There’s one object in it. Then, put another empty box inside the first two. How many objects does it contain now? Two. And that’s how “we derive all the counting numbers from zero … from nothing,” Kaplan says. This is the basis of our number system. Zero is an abstraction and a reality at the same time. “It’s the nothing that is,” as Kaplan said. 
He then put it in more poetic terms. “Zero stands as the far horizon beckoning us on the way horizons do in paintings,” he says. “It unifies the entire picture. If you look at zero you see nothing. But if you look through it, you see the world. It’s the horizon.”
Once we had zero, we have negative numbers. Zero helps us understand that we can use math to think about things that have no counterpart in a physical lived experience; imaginary numbers don’t exist but are crucial to understanding electrical systems. Zero also helps us understand its antithesis, infinity, in all of its extreme weirdness. 

Why zero is so useful in math

Zero’s influence on our mathematics today is twofold. 

-One: It’s an important placeholder digit in our number system. 
-Two: It’s a useful number in its own right.
The first uses of zero in human history can be traced back to around 5,000 years ago, to ancient Mesopotamia. There, it was used to represent the absence of a digit in a string of numbers.
Here’s an example of what I mean: Think of the number 103. The zero in this case stands for “there’s nothing in the tens column.” It’s a placeholder, helping us understand that this number is one-hundred and three and not 13.
Okay, you might be thinking, “this is basic.” But the ancient Romans didn’t know this. Do you recall how Romans wrote out their numbers? 103 in Roman numerals is CIII. The number 99 is XCIX. You try adding CIII + XCIX. It’s absurd. Placeholder notation is what allows us to easily add, subtract, and otherwise manipulate numbers. Placeholder notation is what allows us to work out complicated math problems on a sheet of paper.
If zero had remained simply a placeholder digit, it would have been a profound tool on its own. But around 1,500 years ago (or perhaps even earlier), in India, zero became its own number, signifying nothing. The ancient Mayans, in Central America, also independently developed zero in their number system around the dawn of the common era.
In the seventh century, the Indian mathematician Brahmagupta wrote down what’s recognized as the first written description of the arithmetic of zero:

When zero is added to a number or subtracted from a number, the number remains unchanged; and a number multiplied by zero becomes zero.
Zero slowly spread across the Middle East before reaching Europe, and the mind of the mathematician Fibonacci in the 1200s, who popularized the “Arabic” numeral system we all use today.
From there, the usefulness of zero exploded. Think of any graph that plots a mathematical function starting at 0,0. This now-ubiquitous method of graphing was only first invented in the 17th century after zero spread to Europe. That century also saw a whole new field of mathematics that depends on zero: calculus.
You may recall from high school or college math that the simplest function in calculus is taking a derivative. A derivative is simply the slope of a line that intersects with a single point on a graph.
To calculate the slope of a single point, you usually need a point of comparison: rise over run. What Isaac Newton and Gottfried Leibniz discovered when they invented calculus is that calculating that slope at a single point involves getting even closer, closer, and closer — but never actually — dividing by zero.
“All infinite processes [in math] pivot around, dance around, the notion of zero,” Robert Kaplan says. Whoa.

Why is zero so profound as a human idea?

We’re not born with an understanding of zero. We have to learn it, and it takes time.
Elizabeth Brannon is a neuroscientist at Duke University who studies how both humans and animals represent numbers in their minds. She explains that even when kids younger than 6 understand that the word “zero” means “nothing,” they still have a hard time grasping the underlying math. “When you ask [a child] which number is smaller, zero or one, they often think of one as the smallest number,” Brannon says. “It’s hard to learn that zero is smaller than one.”
Andreas Nieder, the cognitive scientist from Germany, hypothesizes there are four psychological steps to understand zero, and each step is more cognitively complicated than the one before it.
Many animals can get through the first three steps. But the last stage, the most difficult one, is “reserved for us humans,” Nieder says.
The first is a just having the simple sensory experience of stimulus going on and off. This is the simple ability to notice a light flickering on and off. Or a noise turning on and off.
The second is behavioral understanding. At this stage, not only can animals recognize a lack of a stimulus, they can react to it. When an individual has run out of food, they know to go and find more.
The third stage is recognizing that zero, or an empty container, is a value less than one. This is tricky, though a surprising number of animals, including honey bees and monkeys, can recognize this fact. It’s understanding “that nothing has a quantitative category,” Nieder says.
The fourth stage is taking the absence of a stimulus and treating as it as a symbol and a logical tool to solve problems. No animal outside of humans, he says, “no matter how smart,” understands that zero can be a symbol.

Saturday, May 11, 2019

Kader-i İlahi

Image result for fetö operasyonu


“Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader-i ilâhînin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adalet eder.”

Bu meselemizde, insanın zulmünden ziyade kaderin adaleti ve hikmet-i ilâhiyenin sırrını düşünmeliyiz.

Evet kader, Risale-i Nur talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücâhede-i mâneviye inkişaf etmesinin hikmeti; onları, bu hakikaten çok sıkıntılı olan Medrese-i Yusufiye’ye sevk etti. İnsan zulmü ve bahanesi bir vesile oldu. Onun için sakınınız, birbirinize; “Böyle yapmasaydım ben tevkif olmazdım” demeyiniz”

Saturday, May 4, 2019

Sinekler



Güz mevsiminde, sineklerin terhisat zamanına (ölümlerine) yakın bir vakitte, hodgâm (bencil) insanlar, cüz’î tacizleri için sinekleri itlâf etmek (öldürmek) üzere hapishanedeki odamızda bir ilâç istîmal ettiler. Benim fazla rikkatime dokunmuştu. Odamda çamaşır ipi vardı. Bilâhare, o insanların inadına, sinekler daha ziyade çoğaldılar. Akşam vaktinde, o küçücük kuşlar, o ip üstünde gayet muntazam diziliyorlardı. Çamaşırları sermek için Rüştü’ye dedim:

“Bu küçücük kuşlara ilişme; başka yere ser.”

O da, kemâl-i ciddiyetle, dedi ki:

“Bu ip bize lâzımdır; sinekler başka yerde kendilerine yer bulsun.” Her ne ise...

Bu latîfe münasebetiyle, seher vaktinde, sinek ve karınca gibi kesretli küçük hayvanlardan bahis açıldı. Ona dedim ki:
Böyle nüshaları çoğalan nevilerin ehemmiyetli vazifeleri ve kıymetleri vardır. Evet, bir kitap, kıymeti nisbetinde nüshaları teksir edilir (çoğaltılır). Demek, sinek cinsi de ehemmiyetli vazifesi ve büyük kıymeti var ki Fâtır-ı Hakîm, o küçücük kaderî mektupları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çok teksir etmiş.



Evet, Kur’ân-ı Hakîm’in:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَـنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَـهُ وَإِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَـابُ شَـيْـئًا
لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ 

Yani, “Cenâb-ı Hak’tan başka, bütün esbap ve ulûhiyetleri ehl-i dalâlet tarafından dava edilen âliheler içtima etse, bir sineği halk edemezler. Yani, sineğin hilkati öyle bir mu’cize-i rabbâniyedir ve bir âyet-i tekvîniyedir ki, bütün esbap toplansa, onun mislini yapamazlar, o âyet-i rabbâniyeye muâraza edemezler, taklidini yapamazlar.” meâlindeki âyetine ehemmiyetli bir mevzu teşkil eden ve Nemrud’u mağlûp eden; ve Hazreti Musa (aleyhisselâm) onların tacizlerine karşı müştekiyâne, “Yâ Rab, bu muacciz (rahatsızlık verici) mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince, ilhamen cevap gelmiş ki:

“Sen bir defa sineklere itiraz ettin. Bu sinekler çok defa sual ediyorlar ki: ‘Yâ Rab, bu koca kafalı beşer Seni yalnız bir lisan ile zikrediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etseydin, binler lisan ile Sana zikredecek bizim gibi mahlûklar olurlardı.”’ diye, Hazreti Musa’nın (aleyhisselâm) şekvâsına bin itiraz kuvvetinde hikmet-i hilkatini (yaratılış hikmetini) müdafaa eden sineğin; hem gayet nezâfetperver (temizliğe düşkün), her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü, kanatlarını temizleyen bu taife, elbette mühim bir vazifesi vardır. Hikmet-i beşeriyenin nazarı kâsırdır; daha o vazifeyi ihata edememiş.



Ey hodgâm insan! Sineklerin binler hikmet-i hayatiyesinden başka, sana ait bu küçücük faydasına bak, sinek düşmanlığını bırak:

Çünkü, gurbette, kimsesiz, yalnızlıkta sana ünsiyet verdiği gibi, gaflete dalıp fikrini dağıtmaktan seni ikaz eder. Ve latîf vaziyeti ve abdest alması gibi yüzünü, gözünü temizlemesiyle, sana abdest ve namaz, hareket ve nezafet gibi vazife-i insaniyeti ihtar eder ve ders veren sineği görüyorsun.

Hem sineğin bir sınıfı olan arılar, nimetlerin en tatlısı, en latîfi olan balı sana yedirdikleri gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da, vahy-i rabbânîye mazhariyetle serfirâz olduğundan, onları sevmek lâzım gelirken, sinek düşmanlığı, belki insana daima muâvenete dostâne koşan ve her belâsını çeken o hayvanâta düşmanlığı gadirdir, haksızlıktır. Muzırların yalnız zararlarını def’ için mücadele olabilir. Mesela koyunları kurtların tecavüzünden korumak için onlara mukabele edilir.

Acaba hararet zamanından vücudun idaresinden fazla olan kanın çoğalması ve bulaşık ve –bazı mevâdd-ı muzırrayı (zararlı maddeleri) hâmil evridede (toplar damarlarda) cereyan eden– mülevves (kirli) kana musallat, belki memur olan sivrisinek ve pireler fıtrî haccâmlar (hacamatçılar, kan alıcılar) olmasınlar mı? Muhtemel...




Friday, October 26, 2018

Hakikat Aşkı


Okuma, düşünme, çalışma, araştırma; hakikate hakikat olduğu için bağlanma sevdasıyla birleşince, zannediyorum cihanları fethedecek bir güç hâline gelir. Hakikat aşkı, asırlardan beri, belli konularda da olsa, bazı milletleri göklere yükselttiği hâlde, biz bu durumu, duygularına, düşüncelerine zincir vurulmuş ruh mefluçları gibi, bazen imrenerek ve özenerek, bazen de iç çekerek hep uzaktan temâşâ etmişizdir. Şimdilerde, bu önemli hususun belli bir kesim tarafından heceleniyor olmasını takdirle karşılasak bile, ciddî bir ilim zihniyetiyle ele alındığını söylememiz oldukça zordur. Biz, ruhlarda maddî-mânevî semavîleşme düşüncesi meydana getirecek olan, ahlâkî ve kültürel buudlarıyla hakikate iman blokajı üzerinde oturmuş ilim zihniyetine muhtacız. Düşüncenin sürekli inkişafı, bilginin pratiğe dönüşmesi, dönüşüp gelişme vaad etmesi şimdiye kadar ancak böyle bir ilim zihniyetinin iticiliğiyle gerçekleşmiştir ve gerçekleşecektir. İlim zihniyeti bir esastır, ilim ve teknoloji ise, onun sadece iki küçük ürünüdür. Bir dönem itibarıyla bizde, şimdilerde de bir bölümü itibarıyla Batı’da var olan bu ölçüdeki ilim zihniyetine, bugüne kadar sahip çıkmış ne seviye insanlarına, ne azim kahramanlarına, ne yüksek performanslara ve harcanmış ömürlere şahit oluruz!

Geleceği yeniden inşa edecekler de yine bu kahramanlar arasından çıkacaktır. Onlara, hakikat aşkını, ilim sevgisini, araştırma ruhunu ve yenilenme esprisini iyi öğretebildiğimiz ve onları, ruh ve mânâ köklerine ait olanla-olmayanı birbirinden tefrik edebilecek seviyeye yükselttiğimiz ölçüde, bu daracık, kirlenmiş, tersliklere yenik düşmüş aynı dünya içinde daha geniş, daha temiz ve uhrevî güzellikleri çağrıştıracak daha âhenkli ve geniş bir dünya inşa edeceklerdir. 

Bu dinamiklerle irtibatlandırılarak hakikat aşkına ulaştırılan nesillerin kendi milletlerinin kahramanları olmalarına mukabil, ruhzede, mânâzede derbeder yığınlar, milletimiz için her zaman bir âr ve ayıp vesilesi sayılacak ve toplumumuzun tâli’ini karartacaklardır.

Geleceğe damgalarını vurma konumunda bulunan aydınlarımızın, ellerindeki imkânları değerlendirerek, müstakbel nesilleri, kalblerin sultanlığına hazırlayıp, kaybetme çukurlarını kazanma zirveleri hâline getirecekleri ümidini besliyoruz.

Tuesday, May 1, 2018

Kalbî Operasyon



Bazı hak dostları, yukarıdaki hadisi zikrettikten sonra şöyle demişlerdir:

“Açlık ve susuzlukla onun gezdiği yeri daraltın, sıkıştırın!” Bu şu mânâya gelir: Az yiyin, az için, hayrete varın, böylece şeytanın sizin içinizde gezmesini önlemiş olursunuz. İstediği her zaman istediği her şeyi yiyen ve içen kimsenin, şehevât-ı nefsâniyesine düşkün olması gayet normaldir. Böyle bir insanın kafasına şeytan zimam (gem) takar ve ihtimal o kimse bir daha da o zimamdan başını kurtaramaz.

Binaenaleyh insan evvelâ perhizle kendisine hâkim olduğunu göstermeli ve iradesinin hakkını vermelidir.

**




Eğer kendimizi bir kalbî operasyona tâbi tutmak istiyorsak, kâinat kitabını karşımıza alacak ve onu sayfa sayfa okumaya çalışacağız. Bir gün yıldırımı, şimşeği ve yağmuru tahlil edecek ve tahlil ettiğimiz bu sayfa o gün için bize yetecek ve bizi doyuracaktır. Bir gün, bulutların üstüne çıkacak, yıldızlarla münasebete geçecek, onlar arasındaki nizam ve âhengi yakalamaya çalışacak ve bununla kalbimizi doyuracağız. Bir gün, şakır şakır akan ırmakların başına gidecek, başka bir gün öten kuşları ve bülbülleri dinleyecek onlarla doyup tatmin olacağız. Bir gün fikren ceninin safahatını takip edecek, bir gün bir rüşeyme göz ve kulak kesilerek onu takibe koyulacak, bir gün nevbaharda gezerek, baharda yeşilliklere selâm durarak ve çeşitli hâdiseler karşısında onları okumak suretiyle dolup taşacak ve böylece üzerimizde bir bulut mahiyetinde bulunan gafleti bertaraf etmiş olacağız. Yoksa şeytanın, bu şekilde fikrî ve ruhî ameliyeye kendisini tâbi tutmayan kimsenin burnuna bir kanca takması gayet normaldir. Ve böyle bir kimsenin “Ben mescitteyim” demesi de bir şey ifade etmeyecektir.