Showing posts with label hizmet. Show all posts
Showing posts with label hizmet. Show all posts

Saturday, November 19, 2022

Deizm ve ateizmin en önemli nedeni


 

Veysel Ayhan, tr724

Bu aralar deizm-ateizm salgını revaçta. “Eyvah ne yapacağız?” “Benim oğlum deist oldu” “Benim kızım şunu bıraktı” … gibi yakınmalar veya feryatlar bayağı iç paralayıcı.


Peki ne oldu da eskiden olmayan şeyler şimdi ortaya çıktı?

Çok uzun bir mevzu. Müslüman kimliğiyle ‘piyasa yapan’ o kadar çok yolsuz, dolandırıcı ve sahtekâr türedi ki gençlerin dinden uzaklaşmasını normal karşılamak gerekir.

Namaz kılmak artık “emin bir insan” olmak anlamına gelmiyor.

Başı örtmek saygı ve ihtiram vesilesi olmuyor.

‘Müslüman’ manavda hangi meyveyi yoklasınız ya çürümüş veya kurtlanmış.

Hangi genç niye oradan alışveriş yapsın?

Hangisini yeseniz zehirlenirsiniz. 

⤵️

Şu an “Müslüman” etiketi taşıyıp da gençlere Müslümanlığı şirin gösterecek örnekler çok nadir.

Ve çoğu da artık rezil bir yaftayla anılıyor.

Biz kendi işimize bakalım. Bizdeki etkileri konuşmak daha rasyonel.

İnsanda genç yaşlarda (15-22) akıl ve mantıktan çok duygular ve psikolojik faktörler etkili olur. Eskiden Türkiye’de çocuklar-gençler kendilerini kurumsal aktivitelerle, sera benzeri korunaklı iklimlerde muhafaza edebiliyordu. Onları yönlendiren ve koruyan derin felsefi altyapıları yoktu. İtikadî olarak yetkin bir birikime sahip değillerdi. Ama düzeyli arkadaşlık ortamları kendini yetiştirmek, farklı donanımlar edinmek için bulunmaz fırsattı. Her ortaokul-lise öğrencisi kendisi için hüsn-ü misal büyükler bulabiliyordu. İyi ve güzel arkadaşlıklar kurabiliyor, yalnızlığa düşmüyordu.

Bu çevre faktörlerinin en önemli misyonu her çocuk ve genç için “sâlih amel”ler işleme imkânı vermesiydi.

Elimizde önemli bir denklem var: “İman” ve “amel-i sâlih”.

Bu iki kelime Kur’an’da 56 defa art arda zikrediliyor.

(Bakara 25, 82 ve 277, Âl-i İmrân 57, Nisâ 57, 122 ve 173, Maide 9 ve 93, A’raf 42, Yunus 4 ve 9, Hud 23, Ra’d 29,  İbrahim 23, Kehf  30, 88 ve 107, Meryem 60 ve 96, Tâ-Hâ 82, Hac 14, 23, 50 ve 56,  Fürkan 70, Şu’arâ 277,  Kasas 67 ve 80, Ankebut 7, 9 ve 58, Rûm 15 ve 45, Lokman 8 , Secde 19, Sebe’ 4, Fâtır 7, Sâd 24 ve 28, Mü’min 58, Fussilet 8, Şûrâ 22, 23 ve 26, Câsiye 21 ve 30, Muhammed 2 ve 12, Fetih 29, Talâk 11, İnşikâk 25, Bürûc 11, Tîn  6, Beyyine 7, Asr 3)

Deizm ve ateizm tartışmaları bu denklemin ilk kısmını hedef alıyor. İlk kısım olan “iman” ile ilgili ilmi çalışmalar, tartışmalar yapılmalı. İhmal edilmemeli. Tahkiki imana götürecek vesileler çoğaltılmalı.

Ama problemi “iman”dan ibaret görmek yanlış. Bence halen daha büyük tehlike “amel-i sâlih” eksikliği.

Sâlih amel geniş bir konu. Kur’an bu kadar önem atfedince üzerinde durmak lazım.

Önce bazı tanımları:

“Salah kelimesi Kur’an’da kimi zaman ‘fesad’ın zıddı, kimi zaman ‘Seyyie’nin zıddı olarak geçer. İnsanlar arasında nefreti gidermek, arayı düzeltmek ‘sâlih’ ameldir.” (Râgıb el-Isfahani, Müfredat)

“Sâlih kelimesi uzlaşmak, anlamında bir isim. Çekişmede taraflar arasında meydana gelen sulha denir.” (Seyyid Eş-Şerif Cürcani, Tarifat)

“Allah’ın rızasına, indirdiği hükümlerine uygun, hak ve hayır olduğuna inanarak yapılan insanların kendileri, aile, akraba, kavim ve insanlık için yaptıkları iyilik, sonu hayır ve menfaat olan işler” (Elmalılı Hamdi Yazır, Kur’an Dili)

En basit ama şumüllü tanımı şu:

“Kur’ân çizgisinde amele, amel-i sâlih denir.” (Fethullah Gülen, Prizma)

Sâlih amelin 4 hedefi vardır:

1- YARATICI. Allah’a ibadetlerle kulluk etmek, hamdetmek, şükretmek, nimetlerine nankörlük etmemek Yaratıcı’ya karşı sâlih ameldir. (Hz. Ali ve İbn-i Abbas tanımı)

2- KENDİMİZ. Allah’ın verdiği yetenekleri zayi etmemek. Aklın ve zekanın hakkını vermek. Vücut emanetini hor kullanmamak, fizyolojimize savaş açmamak insanın kendisine karşı sâlih amelidir.

3- DİĞER İNSANLAR. Emr bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker yapmak, kim olursa olsun her ihtiyaç sahibinin yardımına koşmak, onları zulümden korumak diğer insanlara karşı yapılabilecek sâlih ameldir.

4- ÇEVRE. Allah’ın narin ve nazenin bir şekilde yarattığı, sürekli tedvir ettiği, kuddüs ismiyle pırıl pırıl bir şekilde bize emanet ettiği yeryüzü ve yeryüzü zenginlikleri korumak, hayvan ve bitkilere zulmetmemek “çevre” kelimesinde ifadesini bulan yeryüzüne karşı amel-i sâlihtir.

Bu dört maddedeki eylemlerin bütününe sâlih amel diyebiliriz.

Tam 56 ayette bu tanımları içeren “amel-i sâlih” “iman” kelimesinin ardından zikredilir.

Yani sizde bunlardan sadece biri varsa yetmiyor. Tek kanatlı kuş gibi oluyorsunuz. Uçmanız mümkün değil. Birbirinin mütemmim cüzü yani ayrılmaz parçası.

Bunu; biri, diğeri olmadan ayakta kalamaz diye de anlayabiliriz. Veya bunlardan bir eksikse diğeri muhtemelen ya yoktur veya yok olma tehlikesi altındadır.

Gelelim günümüze. Temel kusurumuz çocuk ve gençleri “amel-i sâlih”e yönlendirmemek.

ORTA VE LİSE

Bu öğrenciler genel itibariyle maalesef rehberlikten yoksun. Oysa ya kendileri rehber olmalı veya kendilerine rehberlik yapılmalı. Görebildiğim kadarıyla tüm rehberlik haftalık bir saatlik ders mütalaasından ibaret. Bu kadarlık rehberlikten hiçbir şey olmaz.

Aklıma gelen ve üzerinde konuşulması gereken bazı “amel-i sâlih”kalemleri:

Aktivist olma kültürü kazandırmak. Her türlü zulmü önlemek, mazlumlara destek olmak ve çevre katliamlarını protesto etmek eylemlerine katılmak.

Barışçı olma, arayı bulma, barıştırma, kavgaları önleme…

Arkadaşlarına ders anlatma, birbirinin eksiğini takviye etme organizeleri…

Her türlü müze gezintisi, sanat faaliyetleri, bilgi ve görgü artırma gezileri…

Cömertlik alışkanlığı kazandırmak. Ayda 5 Euro bile olsa infak ettirmek. Yoksullara yardım götürmek, yaşlılara alışverişte yardım etmek.

Huzurevlerine ziyaretler yapıp çiçek, pasta götürmek. Onların gönlünü almak, yalnızlıklarına çare olmak. Kimsesiz hastaları bulup hastane ve ev ziyareti yapmak. Evlerini temizlemek.

Çevreyi koruma faaliyetleri. Ağaç dikmek, bahçe düzenlemek, çim biçmek…

“Yoldaki eziyet verici bir şeyi alıp kenara koymak” (Müslim) Birinin ayağına takılabilecek taşı kaldırmak, sokakta bir çöp görünce almak, çirkinliği gidermeye çalışmak, çöp ayrıştırma kültürü edindirmek.

Günahkâr bir kadının bir köpeğe su vermekle cenneti kazanması, bir kediyi aç bırakan insanın cehennemi hak etmesi… gibi hadislerin öğrettiği sâlih ameller. Sokak hayvanları ve diğer canlılara karşı şefkat duygusu telkin etmek, onlara yem vermek, gerektiğinde tedaviye götürmek, sahip çıkmak…

Evde sorumluluklar yüklemek, anne ve babaya veya kardeşlerine yardım etmelerini sağlamak. Onlara temizlik yaptırıp bulaşık yıkatmak.

Yazdığım maddeler birer deneme.

Bunlara daha pek çok sâlih amel örneği eklenebilir.

İman bilgi değildir. Bir nurdur. Amel-i sâlih’e terettüp eden bir lütuftur.

“İman”ın en büyük davetçisi ve payandası amel-i sâlihtir.

Tabiat boşluk kabul etmez. Amel-i sâlih yoksa onun yerini amel-i fasit alır. Amel-i fasit ise bir süre sonra “imanı” alır, götürür.

Eğer bir çocuk veya genç haftada en az 10 saat bu tür sâlih amellerle meşgul edilmiyorsa ne kimse rehberlik yaptığını söylesin ne de biz ‘çocuklarımız deist, ateist falan oluyor’ diye şikâyet edelim.

Thursday, September 24, 2020

Umumi Belva

 


Hususiyle yapılacak faaliyetler toplum maslahatlarını gerçekleştirmenin yanında bir de insanların gönüllerini Allah’la buluşturma veya sahip olduğunuz değerleri başkalarına da anlatabilme adına uygun ortamlar hazırlama gibi dinin maslahatlarını da gerçekleştiriyorsa, işte orada mutlaka üzerimize düşeni yerine getirmeli ve ne yapıp edip bunu gerçekleştirmeliyiz. Hatta gerekirse böyle yüce bir gayenin tahakkuk etmesi adına, şahsî hayatımızla ilgili bazı tavizler vermeyi bile göze alabilmeliyiz.


Bazıları, içinde yaşadığımız zamanın şartlarını hesaba katmadığı için, böyle bir yaklaşımı tenkit edebilir. Hâlbuki irşat faaliyetlerinde bulunma gibi dinin yüce hedeflerini gerçekleştirmeye çalışma bir yana, günümüz Müslümanları günlük hayatlarında bile pek çok konuda taviz vermekten, bir kısım günahlara bulaşmaktan kendilerini kurtaramamaktadır.


Mesela Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben, قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ “Mü’minlere, gözlerini haramdan sakınmalarını ve iffetlerini korumalarını söyle.” buyurmaktadır. Oysaki günümüzde bu âyetin emrine sıkı sıkıya bağlı kalmak isteyen bir Müslümanın, evinden dışarıya çıkmaması ve çarşıya gitmemesi gerekir. Hatta namaz kılma gibi çok önemli bir ibadeti eda etmek için camiye gidilirken bile haram irtikâp etme ihtimali vardır.


Şunu kabul etmek gerekir ki siz, herkesin edebiyle oturup kalktığı, düşüncelere saygı duyulduğu, kimsenin hissiyatının rencide edilmediği asr-ı saadet döneminde yaşamıyorsunuz. 


Dolayısıyla dinî hassasiyetinize muhalif olan ve hoşunuza gitmeyen bazı durumları umumi belva diyerek göze almazsanız, kimseye kendinizi ifade etme fırsatı bulamaz ve hareket alanınızı daraltmış olursunuz. Siz kendiniz bu konularda olabildiğine hassas hareket etseniz bile, füruata ait bazı meselelerde kusur yaptığına şahit olduğunuz insanlara sanki büyük günah işliyorlar veya dinden çıkıyorlar gibi muamele etmemeli ve ağır ithamlarda bulunmamalısınız. Eğer bunu yaparsanız, dinin birçok emrinin ihmaline sebebiyet vermiş olursunuz.


Biraz daha açacak olursak, günümüzde Hizmet gönüllüleri geçmişten süzülüp gelen ve tabiatlarına mâl olan insanî ve ahlâkî değerleri muhtaç sinelere duyurabilme ve geçmişten tevarüs edilen kin ve nefretleri toprağa gömmek suretiyle gelecek nesillere sevgi ve hoşgörü atmosferinin hâkim olduğu güzel bir dünya bırakabilme istikametinde dünyanın dört bir yanına açılıyorlar. Gittikleri ülkelerde çok farklı örf ve âdetlerle karşılaşıyorlar. Her ülkenin kendine göre farklı kültür ortamları var. Hayatlar, insanlar, alışkanlıklar vs. farklı farklı. İşte bu farklılıklar içinde bir insanın dinin bütün füruatını milimi milimine yaşayabilmesi çok zordur. Müslüman ülkelerde bile günahla karşı karşıya kalmadan öğretmenlik veya üniversite hocalığı gibi bir vazifeyi yerine getirmenin çok zor olduğu bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız.


Eğer siz ruhunuzun ilhamlarını başkalarının sinelerine boşaltabilme, onları kültür mirasınızla tanıştırma ve aynı zamanda onların da sahip oldukları güzellikleri alma adına değişik anlayıştaki insanlarla oturup kalkıyorsanız, çamurlu yolları aşmaya, sarp yokuşları tırmanmaya ve yıkılmış köprülerden geçmeye hazırlıklı olmalısınız. Çünkü bunları göze almadan gaye-i hayalinizi gerçekleştirebilmeniz mümkün değildir. “Aman, ne gözümüz, ne kulağımız, ne ağzımız, ne de ellerimiz hiç günaha bulaşmasın; âdâbına varıncaya kadar dinin bütün emirlerini hassasiyetle yerine getirelim.” düşüncesi haddi zatında çok güzeldir ve müminin duyarlılığını gösterir. Ama biz günümüz şartları içerisinde her meselemizi sadece buna bağladığımızda bu, bir yönüyle yaşadığımız topluma karışmama, bir köşeye çekilip insanlardan uzak durmayı gerektireceğinden, içtimai hayat içerisinde yapılması gereken pek çok vazifeyi ihmal etmiş oluruz. Belki de bir dönemde bazıları bu türlü şeylere takıldıklarından ötürü, meydanı başkalarına bıraktılar ve kapanması çok zor boşluklar meydana getirdiler. Hâlbuki Müslümanlar hayatın ve toplumun içinde olmadıkları sürece, yaşadıkları hayat da kendilerine göre olmaz. Hayatın kendi değerlerinize göre şekillenmesini istiyorsanız, onun içinde bulunmanız gerekir.


İşte bütün bu yollardan geçmek zorunda kalan Müslümanlar, bir taraftan yaygın hâle gelen bir kısım imtihan unsurlarına katlanmaya, diğer yandan da Fıkıh Usûlü’ndeki ifadesiyle ehvenüşerreyni (iki şerden hafif olanı) bulmaya çalışmalıdırlar. Yani hangi hareket tarzı dinin kurallarına daha muvafık veya –başka bir deyişle– daha az muhalifse onu tercih etmeli ve mefkûreleri adına yapmaları gerekli olan hizmetleri yapmalıdırlar.

Thursday, December 19, 2019

'What we are' communicates far more eloquently than anything we 'say or do'



If I try to use human influence strategies and tactics of how to get other people to do what I want, to work better, to be more motivated, to like me and each other—while my character is fundamentally flawed, marked by duplicity and insincerity—then, in the long run, I cannot be successful. My duplicity will breed distrust, and everything I do—even using so-called good human relations techniques—will be perceived as manipulative. It simply makes no difference how good the rhetoric is or even how good the intentions are; if there is little or no trust, there is no foundation for permanent success. Only basic goodness gives life to technique.

To focus on technique is like cramming your way through school. You sometimes get by, perhaps even get good grades, but if you don’t pay the price day in and day out, you never achieve true mastery of the subjects you study or develop an educated mind.

Did you ever consider how ridiculous it would be to try to cram on a farm—to forget to plant in the spring, play all summer and then cram in the fall to bring in the harvest? The farm is a natural system. The price must be paid and the process followed. You always reap what you sow; there is no shortcut.

This principle is also true, ultimately, in human behavior, in human relationships. They, too, are natural systems based on the law of the harvest. In the short run, in an artificial social system such as school, you may be able to get by if you learn how to manipulate the man-made rules, to “play the game.” In most one-shot or short-lived human interactions, you can use the Personality Ethic to get by and to make favorable impressions through charm and skill and pretending to be interested in other people’s hobbies. You can pick up quick, easy techniques that may work in short-term situations. But secondary traits alone have no permanent worth in long-term relationships. Eventually, if there isn’t deep integrity and fundamental character strength, the challenges of life will cause true motives to surface and human relationship failure will replace short-term success.

Many people with secondary greatness—that is, social recognition for their talents—lack primary greatness or goodness in their character. Sooner or later, you’ll see this in every long-term relationship they have, whether it is with a business associate, a spouse, a friend, or a teenage child going through an identity crisis. It is character that communicates most eloquently. As Emerson once put it, “What you are shouts so loudly in my ears I cannot hear what you say.”

There are, of course, situations where people have character strength but they lack communication skills, and that undoubtedly affects the quality of relationships as well. But the effects are still secondary.

In the last analysis, what we are communicates far more eloquently than anything we say or do. We all know it. There are people we trust absolutely because we know their character. Whether they’re eloquent or not, whether they have the human relations techniques or not, we trust them, and we work successfully with them.


Wednesday, October 16, 2019

60lı Yıllar



Gülen, öğrencilerine düşkündü. Bazı öğrencileri yurtta da, kamplarda da zapt etmek kolay değildi. 450-500 lira olan maaşının bir kısmını ihtiyacı olan öğrencilere dağıtmak üzere öğrenci başkanına veriyordu. O yıllarda çoğu köylerden gelmiş olan öğrencilerin en büyük lüksü iki bisküvi arasına sıkıştırılmış lokumdu.

1970 sonlarında maaşı bin lira civarındaydı. Sadece vaizlik maaşını alan Gülen, ders başına 10 lira olan ek ücreti ve 17,5 lira olan gece-gündüz nöbeti parasını almıyordu. Oysa günde on saat derse giriyordu ve haftanın çoğu günleri nöbet tutuyor gibi ayaktaydı. Yörenin hocalarından biri şöyle diyordu:

“Fethullah hocadan Allah razı olsun. Bize ücretsiz ders vermeyi öğretti.”

Bu şekilde maaşının çok az bir bölümünü kullanan Gülen’in günlük yemeği çok sadeydi. Yurdun yemeklerini yemediğinden dışarıdan peynir, mandalina gibi yiyecekler alıyordu. Bunları, yurttan parasını ödeyip aldığı ekmekle yiyordu. Çoğu günleri soğan ekmek yiyerek geçiriyordu. Hatta bazen öğrenciler rahatsız olmasın diye sınıfa girdiğinde, “Biz soğanı çok severiz, ağzım soğan kokuyor mu?” diyerek onların tepkisini ölçüyor, ardından da bir soğan fıkrası anlatarak öğrencilerini güldürüyordu. Gülen’in yurdun yemeğini yemediğini bilen İzmir esnafından Mustafa Birlik, ona evinden öğle yemeği gönderiyordu:

“Kestanepazarı’nın yemeğini yemediğim için Mustafa Birlik, oğlu Abdullah ile her gün öğlende bir öğün yemek gönderiyorlardı. Karşılıksız olmasın diye onlara çok küçük bir şey veriyordum. Hemen her gün sefer taslarına bir çorba koydular, bana gönderdiler... 2-3 sene bana böyle yemek geldi.”

Öğrencilerin yediği etlerin nasıl kesildiğini görmek için mezbahaneye giden Gülen, dini hassasiyetlere ve hijyen kurallarına yeterince riayet edilmediğini gördü. Yurt idaresine durumu anlatıp, “Koyunları ben keseyim, yemekhaneye teslim edeyim. Öğrenciler temiz et yesinler.” teklifinde bulundu.

Onu gece yarısı yurdun tuvaletlerini temizlerken, günün bir saatinde yurdun önünü yıkarken, Kurban bayramlarında herkesin uyuduğu saatlerde kalkıp onlarca kurbanın kesildiği yurdun bahçesini temizlerken görmek mümkündü. Öyle bir durumda yanına gelip o işi yapmak isteyenlere işi kesinlikle devretmiyor, başladığı işi kendisi bitiriyordu. Daha Erzurum’da öğrenci olduğu 1950’li yıllarda elinde hortum medresenin tuvaletlerini temizliyordu.

Gülen, yurdun yemeğini yemediği gibi, kullandığı abdest ve banyo suyunun parasını bile hesaplayıp ödüyordu. O yıllarda Ankara’dan gelip yanında birkaç ay kalan bir arkadaşına da yurtta yemek yedirmedi ve onun da kullandığı suyun parasını hesaplayıp ödedi. Gülen yurdun terlik ve havlu gibi malzemelerini de kesinlikle kullanmıyordu.


**

Gülen İzmir’de bu faaliyetlerle meşgulken, Türkiye’nin ilk siyasal İslâmcı partisi siyaset sahnesinde yerini aldı. Bu partinin kurucusu, eğitiminin bir bölümünü Almanya’da yapmış olan mühendis kökenli Prof. Necmettin Erbakan’dı. Partisine “Milli Nizam” adını vermişti.

1969’da İzmir’e gidip kampta Gülen’i ziyaret eden Erbakan, kamptaki gençleri görünce, “Ülkeye hizmetin en etkili yolu siyasettir.” dedi. Erbakan randevusuz gelmişti. O yılların Türkiye’sinde “masonlarla” ve “Siyonizm’le” mücadele ettiğini belirten, bu sebeple bütün dindar insanların kendi arkasında yer alması gerektiğine inanan Erbakan, Gülen’i yeni kurduğu partiye davet etti. Ama Gülen’i ikna etmesi mümkün değildi. Gülen kararını vermişti. Siyaset ona göre değildi. Türkiye’nin istikbalini, manevi değerlerden uzak yetişen ve büyüdüklerinde sağ-sol kamplarına ayrıştırılan gençlere sahip çıkılmasında görüyordu. Gülen’e göre, bu da ancak siyaset üstü bir yaklaşımla ve toplumun bütün kesimlerine ulaşmak suretiyle mümkün olabilirdi.

Gülen, Erbakan’a yönelik bu tavrını öteki siyasi parti liderlerine de aynı şekilde gösterdi. Adalet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi liderlerinin görüşme taleplerine o günün şartlarında sıcak bakmadı.


**

Gülen, 1966’dan 1971 askeri müdahalesine kadar bu beş yıl boyunca yurtta müdür, camide vaiz, kampta yönetici, kahvehanede konuşmacıydı. Daha İzmir’e geldiği ilk yıl olan 1966’nın sonbaharında verdiği konferansın dinleyicileri arasında üniversite öğretim üyeleri ve yargı mensupları vardı. Henüz genç yaşlarda olmasına rağmen saçlarının büyük bir kısmına beyazlar düşmüş Gülen, bu konferansında Kur’ân-ı Kerim’in bilim ve teknolojiye bakan mucizevi yönlerini anlattı.

**

O dönemde Gülen’le birlikte olan yakın arkadaşlarının anlattığına göre, İzmir ve çevresinde Gülen’in gidip kahvehanesinde konuşma yapmadığı semt neredeyse kalmadı. Gülen için İzmir’de ilk kahvehane konuşmalarını 1968’de Aydınlar Cemiyeti organize etti. İlk kahvehane konuşması bir ilçedeki caminin bitişiğindeki kıraathanede oldu. Gülen’in o konuşması üzerine, kıraathanede oyun kâğıtlarının yerini kütüphane aldı. Kıraathane sahibi oyun kâğıtlarını yakarak imha etti. Bir kahvehane toplantısı, Mimarlık Fakültesi’nin yanındaki üniversite kıraathanesinde oldu. Gülen’in, çoğu üniversite öğrencisi olan dinleyicilerle bu sohbeti dört saat sürdü. Öyle ki, cadde tıkandı, belediye otobüsleri geçemedi. Bu toplantılar için İzmir Emniyeti Birinci Şube’den (Siyasi Şube) izin alınıyordu. Bu kahvehane sohbetleri o kadar sıklaştı ki, sonunda Siyasi Şube, genel bir izin verdi. İzin yazısında, salı ve cumartesi günleri, mahalli karakollara önceden haber vermek suretiyle kahve sohbeti yapılabileceği yazıyordu:

“Çocukluğumdan beri kahvelere karşı ciddi rahatsızlığım vardı. Kendim de gider orada bazı şeyler dinlerdim. Hikâye anlatırlardı. Ama rahatsızlığım vardı. Oralar nazarımda hep tembelhane idi. Acaba buraları kıraathane, adı da oydu kahvelerin, nasıl kıraathane haline getiririz, nasıl düşünen insanların, bazı şeyler dinleyen insanların yeri haline getiririz... Camide sohbet ediliyor. Camiye gelmeyen, o tembelhanelerde oturan insanlar var, acaba bunlara bazı meseleleri nasıl anlatırız. Hususiyle o dönemde din, diyanet inkâr ediliyordu. Belli bir ölçüde inkâr-ı ulûhiyet meselesi vardı. Marksizm, Leninizm, Maoizm böyle telakki ediliyordu. Ve gençlerde yaygındı. Biz de kahvelerde o dönemde Rabbimizi anlatalım, dinimizi anlatalım. Bu daha sonra yapılacak şeylere ilham kaynağı oldu. Bunları sinema salonlarında niye yapmayalım? Sinema salonlarında aslında eskiden beri hep konferanslar verilirdi. Çok erken dönemlerde hatırlıyorum... Sinemalarda da anlatılabilir, tiyatrolarda da anlatılabilir mülâhazam çok eski dönemlerde olmuştu. Rabbimizi sinema sahnesinde anlatma fırsatı verirlerse, biz çıkar orda da ‘Allah deyin ve kurtulun!’ deriz. Kahveler ve camiler bu işin sadece isteyerek sizin ayağınıza gelen insanlara bir şeyler anlatma zeminleri ise, bir de duyurarak bu meseleyi ilan ederek ve aynı zamanda abdest ihtiyacı olmayan, ayakkabı çıkarma ihtiyacı olmayan, farklı mekânlarda insanların biraz rahat gelip rahat oturacakları, belki sigara da içebilecekleri bir zeminde anlatma.''


**

Saturday, September 14, 2019

Karakterinize uymayan bir tepki verdiğinizde inandırıcılığınızı zedelemiş olursunuz


Evet, bir mü’min, Rabbisiyle münasebetleri yanında insanlarla olan muamelelerinde de dinin emirleri istikametinde hareket etmeyi karakter hâline getirmelidir.
Biraz daha açacak olursak, şayet bir insan, kim olduğuna bakmadan herkesi sevgiyle kucaklama, karşılaştığı herkese tebessüm yağdırma, muhtaçlara yardım etme, çevresindekilere izzet ü ikramda bulunma gibi güzel sıfatları tabiat ve karakter hâline getirememişse, bir gün beklemediği çirkin bir muameleyle karşılaştığında farkına varmaksızın hırçın ve haşin bir tavır sergileyebilir. Böyle biri karşılaştığı her kötü muamele karşısında mü’mine yakışır şekilde mukabelede bulunmayı iradesine havale edeceğinden ciddi mânâda zorlanacak ve bazen falso yaşamaktan kurtulamayacaktır.
Tavır ve davranışlarındaki bu zikzaklar ise onun inanılırlık ve güvenilirliğini zedeleyecektir. İnanan gönüller olarak eğer biz çevremizde inandırıcı ve güven vaat eden biri olmak istiyorsak, gerek ibadetleri, gerek haramlardan sakınmayı ve gerekse de muamelata ait hususları tabiatımızın bir buudu hâline getirmeliyiz.”
İçeriden veya dışarıdan yapılan en alçakça zulümler karşısında bile karakterden taviz verilmemelidir!.. 
“Her şeye rağmen, kimi zaman insanın karakterinde, hâdisenin şiddetine göre çatlama ve kırılmalar meydana gelebilir. Karakterindeki kırılma, o insanın gayret-i diniyesinden kaynaklanabileceği gibi bazen de birilerinin hiçbir insaf ölçüsü tanımayan iftira ve hakaretlerinden, onun dem ve damarına dokundurmasından da kaynaklanabilir. Bu durum karşısında insan hiç farkına varmaksızın bir anda olumsuz bir havaya girebilir. Karşılıklı atışmalar ve tartışmalar yaşanabilir; kalbler kırılabilir. 
Fakat unutmamak gerekir ki, ne olursa olsun, karakterinize uymayan bir tepki verdiğinizde inandırıcılığınızı zedelemiş olursunuz. Bu itibarladır ki hakiki bir mü’min, en alçakça saldırı ve tecavüzler karşısında bile karakterinden taviz vermemelidir. Mukabele edecekse bile, bu, edep ve ahlâk âbidesi bir mü’mine yakışır şekilde olmalıdır.
Yüksek Karakterli Sabır Kahramanları karakter kırılması yaşamamalı, güveni sarsmamalı ve daha büyük yanlışlara yol vermemelidir!..
Osman Şahin, tr724.com

Saturday, May 11, 2019

Kader-i İlahi

Image result for fetö operasyonu


“Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader-i ilâhînin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adalet eder.”

Bu meselemizde, insanın zulmünden ziyade kaderin adaleti ve hikmet-i ilâhiyenin sırrını düşünmeliyiz.

Evet kader, Risale-i Nur talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücâhede-i mâneviye inkişaf etmesinin hikmeti; onları, bu hakikaten çok sıkıntılı olan Medrese-i Yusufiye’ye sevk etti. İnsan zulmü ve bahanesi bir vesile oldu. Onun için sakınınız, birbirinize; “Böyle yapmasaydım ben tevkif olmazdım” demeyiniz”

İhlas Kulesi


“Kardeşlerinizin meziyetini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şükrederek iftihar etmektir. Ehl-i tasavvuf arasında ‘şeyhte fâni olmak, peygamberde fâni olmak’ ıstılahları var. Ben sofî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte, ‘kardeşlerde fâni olmak’ suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna ‘tefânî’ denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi nefsânî hissiyatını unutup, kardeşlerinin meziyetleri ve hissiyatı ile fikren yaşamaktır. Zâten mesleğimizin esası kardeşliktir. Peder ve evlâd, şeyh ile mürid arasındaki vasıta değildir. Belki hakiki kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz ‘Haliliye’ olduğu için, meşrebimiz ‘hıllet’tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedâkâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak gerekir. Bu hılletin üssü’l-esâsı (ana esası, temeli), samimi ihlâstır. Samimi ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından düşer. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz”.

Sunday, March 31, 2019

Öze Bağlı Kalma ve Dağınıklıktan Sıyrılma


Hariçte meydana gelen can sıkıcı hâdiseler ve maruz kalınan bir kısım musibetler bizi ciddi meşgul ediyor ve kendi değerlerimizden uzaklaştırabiliyor. Bu konuda kalb istikametini koruma adına dikkat edilecek hususlar nelerdir? 
Cevap: İlk olarak ifade etmek gerekir ki, dış dünyada ne tür hadiseler yaşanırsa yaşansın, bir mü’min için asıl önemli olan Allah’la münasebettir. O, öncelikle kendi nefsine yönelmeli, kalbi ile Allah arasında bir kopukluğun olmamasına dikkat etmeli ve sürekli ziya kaynağı ile irtibatını devam ettirmeye çalışmalıdır. Zira Kur’ân-ı Kerim,


 يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ  
“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan, hidayeti tabiatınızın bir yanı hâline getirdikten sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide Sûresi, 5/105) 

şeklindeki ifadeleriyle, mü’minleri iç dünyalarına yönelmeye ve öncelikle onun ıslahıyla uğraşmaya çağırmıştır. İşte bu sebepledir ki insan günde belki birkaç defa kendisini test etmeli ve nefsinin doğru yolda olup olmadığını kontrol etmelidir.
Hiç şüphesiz insan, kendisinin doğru bir çizgide olup olmadığını kontrol etmek için bir kısım kıstaslara ihtiyaç duyacaktır. Bunlar da başta Kur’ân ve Sünnet’in emirleri, sonra da selef-i salihînin bu iki kudsî kaynaktan yola çıkarak ortaya koydukları içtihatlar, üzerinde ittifak ettikleri icmalar veya istihsan ve maslahat gibi delillerle ortaya koydukları daha başka hükümlerdir. Onlar dini anlama ve yorumlama adına ortaya koydukları olağanüstü gayretleriyle âdeta bu konuda hiçbir karanlık nokta bırakmamışlardır.
İstikameti Muhafaza
Bir insan, önündeki bu aydınlatıcı kaynaklara rağmen hâlâ istikameti yakalayamıyor ve bir kısım yerlerde karanlık içinde kalıyorsa o, karanlığı kendisi icat ediyor demektir. Esasında “Siz kendinize bakın!” âyeti aynı zamanda bu manayı da ifade etmektedir. Yani bizim maruz kaldığımız çeşitli sıkıntıların asıl sebebi, kendi kusurlarımızdır. Eğer kendimizi iyi bir muhasebeye tâbi tutabilirsek, bu hataların pek çoğunu görebiliriz.
Mesela insanın kendi arzu ve isteklerini Cenâb-ı Hakk’ın emirlerinin önüne çıkarması bu kusurlardan birisidir. Yüce Allah,
 كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ  
“Gerçek şu ki, siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun için ahiret (duygu ve mülâhazasını) terk edip durursunuz.” (Kıyâmet Sûresi, 75/20-21) 

beyan-ı sübhânîsiyle insan tabiatındaki bir boşluğa dikkat çekmiştir. Başka bir âyet-i kerimede ise insanın dünya sevgisi şu ifadelerle seslendirilmiştir: 


وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ “Gerçekten insan mala çok düşkündür.” (Âdiyât Sûresi, 100/8) 

İnsan, fıtraten dünyaya ve hazır lezzetlere düşkün olduğundan, mü’min olmasına rağmen yer yer bunları dinin emirlerinin önüne geçirebilmektedir. Hatta bazen dine hizmet ederken bile, rıza-i ilâhîyi veya meselenin uhrevî kazancını değil, kendisine gösterilen ihtiram ve saygıyı makbul görmektedir. Böyle bir kişi ise kabul görmediği, alkışlanmadığı ve hatta eziyete maruz kaldığı bir dinî hizmeti tasvip etmeyecek ve negatif bir tavra girecektir.
Hiç şüphesiz bir mü’minin, dinine hizmet ettiğini zannederek esas nefsine hizmet etmesi, gafil ve cahil çevrenin alkışlarının da etkisiyle onu şımartması ve küstahlaştırması, kendisine yönelen övgü ve takdirlere kendi malıymış ve hakkıymış gibi sahip çıkması kaybettirici hususlardır. Bundan salim kalmanın yolu ise, Cenâb-ı Hakk’ın potansiyel olarak ahsen-i takvime mazhar yarattığı insanın, fiilî olarak da bu kıvamı yakalamaya çalışması, yani gerçek insan olma yolunu takip etmesi ve istikametten ayrılmama noktasında sürekli nefsiyle yaka paça olmasıdır. İnsan bunu başarabildiği takdirde, yukarıdaki âyetin de ifade ettiği üzere dalâlete düşen insanlar katiyen ona zarar veremeyeceklerdir.

Siz Kendinize Bakın!
Eğer biz toplumsal bir huzur istiyorsak, öncelikle kendimizi düzeltmeye ve gerçek insanî seviyeyi yakalamaya çalışmalıyız. Çünkü biz dosdoğru olacağımız âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz.

Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk gelen emir,
 اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ  
“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak Sûresi, 96/1) 
âyeti olmuştur. Aynı şekilde daha sonra nazil olan âyet-i kerimelerde de şöyle buyrulmuştur: 


يَاأَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ * وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ * وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ *  وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ * وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ  
“Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve (insanları) uyar! Rabbinin büyüklüğünü an! Elbiseni temiz tut! Pis ve murdar olan her şeyden kaçın! Verdiğini çok bularak minnet etme! Rabbinin yolunda sabret!” (Müddessir Sûresi, 74/1-7)

Yani Yüce Allah, ilk olarak Nebiyy-i Ekrem’in şahsını muhatap almış ve bir yönüyle O’na “Öncelikle sen kendine bak ve işe kendinden başla!” demiştir.
Aslında o, peygamberliğinden önce de tam bir güven abidesiydi. Enbiya-i izam’ın sahip olduğu ismet, iffet, fetânet ve tebliğ ruhu gibi sıfatları kâmil manada temsil ediyordu. Nitekim O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kavmini İslâm’a davet etme için Ebû Kubeys tepesinin üzerine çıkıp, “Şu tepenin arkasından düşman geliyor desem, bana inanır mısınız?” diye sorduğunda, orada bulunanların hepsi olumlu cevap vermişti.
Dolayısıyla bir yönüyle bu gibi âyetlerin, O’nun şahsında esas ümmetine ders verdiğini söyleyebiliriz. Yani eğer biz de başkaları nazarında inandırıcı olmak istiyorsak, fevkalâde sadık ve güvenilir olmak, herkese emniyet ve güven telkin etmek ve son derece mütevazi olmak zorundayız. Zira bu konumda olmayan insanlar inandırıcı olamazlar. İffet ve ismetleri aleyhinde söz söylenen insanlar başkaları nezdinde güvenilirliklerini ve inandırıcılıklarını kaybederler.
Bu açıdan toplumda farklı patlamalar olabilir. Bir kısım zalim ve müstebitler devirmeye güçleri yettiği anda, kendilerine muhalif gördükleri insanların tepesine binerek onları ezip geçebilirler. Bazen de toplumlarını herc ü merce sevk edecek daha başka hâdiselere sebebiyet verebilirler. Fakat bütün bunlar karşısında Müslümanlara düşen, falanı filanı ta’n u teşni etmek yerine öncelikle kendileriyle meşgul olmak ve kendilerini düzeltmektir. Onlar başlarındaki zalimlerden şikâyet etmek yerine öncelikle, “Acaba Allah bu zalimleri niye bizim başımıza musallat ediyor?” diye düşünmelidirler. Çünkü onlar dosdoğru olacakları âna kadar, başkalarıyla uğraşmaları faydasızdır. Zira, كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz öyle idare edilirsiniz.” (el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/22) hadisinin de ifade ettiği üzere, tabanda bulunan insanlar nasıl olursa, idarecileri de aynı olacaktır.
Sütün kaymağı sütten oluşacağı gibi, şapın kaymağı da yine şaptan oluşacaktır. Menkıbe olarak rivayet edildiğine göre Haccac-ı Zalim’e Hz. Ömer’in adaleti hatırlatıldığında o da yanındakilere, “Hele siz onun çevresindeki insanlar gibi olun, bakın ben de nasıl Ömer gibi oluyorum.” demiştir. Bu sözüyle Haccac, kendisinin tam da onlara uygun bir idareci olduğunu hatırlatmak istemiştir.   
Hakiki İnsanlığa Giden Yol
Öte yandan öncelikle kendisiyle meşgul olmayan ve nefsini ıslah etmeye çalışmayan bir insanın, zamanla Allah’tan kopacağında, kalbi ile Allah arasında bir kısım hüsûf ve küsûfların yaşanacağında şüphe yoktur. Çünkü böyle birisi bazen enaniyetine takılacak, bazen biliyorum mülâhazalarına girecek, bazen de aidiyet hissiyle hareket edecektir. Dolayısıyla din ve diyanet adına iş yapıyorum zannettiği yerlerde bile meseleyi kendisine bağlı götürecektir. Eğer böyle birisi güç ve kuvveti ele geçirecek olsa, o zaman da tiranlar gibi davranacaktır. Zira enaniyet, bilgi, servet insanı kör ettiği gibi, iktidar ve hâkimiyet de onu kör eder. Hele bir de kitlelerin körü körüne onu takip etmesi, alkışlaması ve pohpohlaması gibi faktörler söz konusu ise, böyle bir kişinin zehirlenmesine ve körlük yaşamasına muhakkak gözüyle bakılabilir. Manevî körlüğe maruz kalmış böyle birisi ise çok açık ve net görülebilecek hakikatleri dahi göremeyecek, doğru ve yanlışı birbirinden ayıramayacaktır.
Bu itibarla da insan ruhî ve kalbî hayatı üzerinde hassasiyetle durmalı, Allah’la kendi arasına ne nefsinin, ne hayvanî hislerinin, ne kin ve nefretlerinin ne de daha başka mülâhazaların girmesine ve dolayısıyla tamiri imkânsız kopuklukların meydana gelmesine müsaade etmemelidir. Daha da ötesinde o, İmam Gazzâlî Hazretleri’nin İhyau ulûmi’d-din isimli eserinde üzerinde durduğu her türlü mühlikâttan (helâke götürücü unsurlardan) uzak durmalı ve yine onun münciyât (kurtuluşa vesile olan ameller) adına zikrettiği her ne varsa, sımsıkı bunlara yapışmalıdır. Çünkü mühlikât Allah’la kul arasına bir kısım perdelerin girmesine sebebiyet verdiği gibi, münciyât da bunların bertaraf edilmesine ve kalblerin yeniden ilâhî tecelliler ile buluşmasına vesiledir.
O hâlde insana düşen vazife, yılandan ve çıyandan kaçarcasına bütün bu olumsuzluklardan uzak durmasıdır. Esasen insanın, hakiki insanlığa yükselmesinin yolu da buradan geçmektedir. Ebu’l-Feth el-Büstî, أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَاسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانُ “Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.” sözüyle bu hakikate dikkat çekmiştir. Demek ki insan bunları yitirince, insanlığını da yitirmiş olacaktır.
Burada antrparantez bir hususu arz etmek istiyorum. Bir insan, bunlara dikkat etmediği takdirde tepe taklak cehenneme mi gider? Hayır, hiç kimsenin böyle bir iddiada bulunmaya hakkı yoktur. Zira bu, Allah’ın rahmetinin enginliğine terstir. Biz, amellerimizin azlığına ve küçüklüğüne rağmen Yüce Allah’ın bizi rahmeti ile yarlıgayacağını ve affedeceğini düşünür ve ciddi bir reca hissi içine gireriz. Fakat diğer taraftan Allah’a karşı son derece saygılı olmak ve O’na karşı arızasız ve kusursuz bir kulluk ortaya koymak, O’nun terk edilmemesi gereken hakkı ve bizim de terk etmememiz gereken en önemli vazife ve sorumluluğumuzdur. Bu açıdan da biz, sürekli mahiyet-i insaniyemizin kıvamına bakmalı, necata götürücü vesileleri araştırmalı ve helâk sebeplerinden de uzak durmalıyız.
Eğer biz, kendi durumumuzu kontrol etmez ve durduğumuz yer ile durmamız gerekli olan yeri bilemezsek, bu defa başkalarının tavır ve davranışlarına göre yer ve yön değiştirmeye başlarız. Haset ve rekabet duygularına yenik düşmüş iman ehli bazı kimseler bizim aleyhinize hareket edebilirler. Bazıları da inkâr ve ilhatlarının bir gereği olarak bize cephe alabilirler. Her iki kesim de bizim hakkımızda bir kısım komplolar tertip edebilir. Bunların hile ve entrikalarının farkında olmamız ve bunları savma adına makul ve alternatif stratejiler geliştirmemiz bir yana; eğer biz sürekli onlarla meşgul olur, onların yaşadığı paranoyaya iştirak eder ve hele atacağımız adımları ihtimal ve vehimlere göre atarsak, yukarıda zikredilen “Siz kendinize bakın!” âyetine muhalif davranmış oluruz. Neticede onların zararından kurtulamayacağımız gibi, kendimizi düzeltmeye ve yapmamız gerekli olan asıl işleri yapmaya da fırsat bulamayız.
Asıl Vazifemiz

Peki, nedir bizim asıl işimiz? Biz, elimizden geliyorsa bütün insanlığa ebedî kurtuluşun yollarını göstermeli, onları Cennet’e yönlendirmeli ve hiç kimsenin Cehennem’e gitmemesi adına cehd ve gayret göstermeliyiz. Yüce Allah, ezelî ilmiyle kimin hangi ameli yapacağını bildiğinden, bazıları için Cehennem’i takdir etmiş olabilir. Hiç kimsenin bunun önüne geçmesi mümkün de olmayabilir. Fakat bu, bizi alâkadar etmez. Bize düşen, son ferdine kadar bütün insanlığın Cehennem’den kurtulması noktasında azimli ve kararlı olmaktır.
Esasen böyle bir gayeye kilitli yaşamak, başkalarının ebedî saadetlerini kaybetmemesi adına ölüp ölüp dirilmek, insanların ebedî helâk ve hüsrana maruz kalacağı korkusuyla canı gırtlağında yaşamak peygamberlik yolunun bir gereğidir. Nitekim Yüce Allah, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmetinin hidayeti mevzuundaki durumunu, 


لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ  
“Onlar iman etmiyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ Sûresi, 26/3) 

sözleriyle anlatmıştır. Antrparantez ifade edeyim ki, âyetteki bu ilahî ikaz, Allah ile o en sevgili kulu arasındaki bir meseledir. Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderen Zat, O’nun hüzün ve ızdırabını dengeleme adına bunları söyleyebilir. Fakat bizim O’nun hakkında böyle bir söz söylememiz ve bu tür düşüncelere girmemiz doğru değildir.
Benim burada asıl üzerinde durmak istediğim nokta şudur: Bu âyetler, bir taraftan insanlığın iman etmesi mevzuunda Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tadil ederken, diğer yandan da onu takdir etmiş ve yüceltmiştir. Çünkü burada işarî olarak şöyle bir mana da gizlidir: “Sen öyle yüce bir kâmetsin ki, âdete kendin için yaşamıyor; başkalarının kurtuluşu adına neredeyse kendini helâk edeceksin.”
İşte bu, yaşatma duygusudur. Günümüzde de peygamber yolunun takipçilerinin en önemli vazifesi budur. Varsın başkaları onlar hakkında kendi paranoyalarına göre değişik plânlar tertip etsinler. Kendileri, makam hırsı, çıkar arzusu ve iktidar beklentisine bağlı yaşadıklarından, başkalarını da bu yolun yolcusu görsünler. Buna dayanarak da hasım gördüklerini yok etme adına elli türlü alternatif plân oluştursunlar. Bütün bunlar, onları bağlamamalı ve kendi yolundan alıkoymamalıdır. Onlar, Allah’ı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nu insanlığa sevdirmeye kilitlenmeli ve bütün stratejilerini bu istikamette oluşturmalıdırlar. 


Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: حَبِّبُوا اللهَ إِلٰى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ “Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.”(Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/90, 91) Bu hadis de göstermektedir ki, Allah tarafından sevilmenin yolu, O’nu kullarına sevdirmekten geçmektedir. Çünkü onları deli gibi sevme, ebedî dirilişin de temel unsuru ve vesilesidir.
Ne yazık ki Müslümanlar bu konuda kendilerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getiremediklerinden ötürü, insanlığa belli bir dönemde fetret yaşattılar. Cismanî zevklerinden ve yaşama sevdalarından sıyrılarak kendi değerlerini muhtaç sinelere duyurma istikametinde tıpkı sahabe-i kiram ve havariler gibi dünyanın dört bir yanına açılamadılar. Açılıp İnsanlığın Medar-ı İftiharı’nı kendi büyüklüğü ve kendi ihtişamıyla insanlığa tanıtamadılar. Tavır ve davranışlarıyla mükemmel bir temsil sergileyerek gönüllere giremediler. O Sonsuz Nur’un bütün dünyaları aydınlatacak bir ışık kaynağı olduğunu gösteremediler. En azından O’nun hakkındaki olumsuz düşünceleri izale ederek, “Bu, çok büyük bir insan.” dedirtemediler. Neticede insanlığa günümüzde de hâlâ etkisini devam ettiren böyle bir fetret dönemi yaşattılar. Elbette bunda, inanmayanların gafletlerinin, duyarsızlıklarının ve ön yargılarının da tesiri vardı. Fakat önemli olan, Müslümanların yapmaları gerekli olan işi yapıp yapmadıklarıdır.
Sahabe efendilerimiz, neredeyse dünyanın üçte birine açılmışlar ve çok kısa bir zamanda kopkoyu karanlıklar içinde yüzen bir dünyayı aydınlatmışlardı. Gittikleri yerlerde gönüllere taht kurmuşlar ve insanlarda kendi değerlerine karşı ciddi bir alâka uyarmışlardı. Bunu da bilgiçlik taslayarak, güç ve kuvvetleriyle değil; imanları, samimiyetleri ve sağlam temsilleriyle başarmışlardı. Eğer biz bugün yarım yamalak da olsa dinin güzelliklerini yaşayabiliyorsak, o ani’l-merkez gücün tesiri sayesinde yaşıyoruz. Çünkü onların meydana getirdikleri ani’l-merkez güç, günümüze kadar ulaşmıştır.
Bu itibarla şunu bir kere daha ifade etmek istiyorum: Gerek size yakın duran ve sizinle birlikte başını secdeye koyan ve Allah karşısında iki büklüm olan insanlar, gerekse öteden beri aleyhinizde bulunan insanlar sizin hakkınızda ne düşünürse düşünsünler, paranoyalarına bağlı ne türlü plânlar yaparsa yapsınlar, size düşen vazife, insanlığa evvela Allah’ı ve Peygamber’i sevdirmek, ondan sonra da Allah ve Peygamber’den ötürü insanların birbirini sevmesini sağlamak ve bütün dünyada bir barış ortamının oluşmasına katkı sunmaktır.
Sevgi ve Hüsnüzanda Denge
Adanmışlar, kendi vazifelerini tastamam yerine getirmenin yanında, başkalarıyla kuracakları münasebetlerde de son derece dengeli olmaya çalışmalıdırlar. Mesela birisine karşı sevgi gösterilecek, delice bir alaka ortaya konulacaksa bu, Allah ve Resûlüllah olmalıdır. Onlardan sonra Raşit Halifeler, ardından da sahabe efendilerimiz gelmelidir. Maalesef biz, kendimize ait pek çok değeri kaybettiğimiz gibi, Allah ve Resûlüllah sevgisinde de yaya kaldık. Eskide olduğu gibi camilerde Hz. Ruhu Seyyidi’l-En’am’ın adı anıldığında bayılıp düşen insan gördünüz mü hiç! Bizim Allah sevgimizi çaldılar; Peygamber sevgimizi çaldılar ve bütün sevgi kabiliyetlerimizi dünyaya ve kendi nefsimize bağladılar. Dolayısıyla biz de muhabbet mahrumu insanlar hâline geldik.
Sevilmesi gerekli olan şeyleri, sevilmesi gerekli olduğu ölçüde derinlemesine sevemedik. Bazen de bu sevgiyi suiistimal ettik. Farkında olmadan yanlışlar yaptık. Mesela birilerinin bazı iyiliklerini göz önüne alarak, onlara karşı ciddi bir sevgi gösterisinde bulunduk. Bu da gayretullaha dokundu. Neticede Allah, aklımızı başımıza almamız adına bizi şefkat tokatlarına maruz bıraktı. ‘Gayrimeşru muhabbetimizin cezası olarak merhametsizce tokatlar’ yedik. Bununla bir yandan da O, sevdiklerimizin, zannettiğimizin aksine bu ölçüde teveccüh ve takdire layık olmadıklarını bize gösterdi. Demek ki insanlara gösterilecek sevgi ve alâkada haksızlık etmeme ve dengeyi koruma çok önemli bir faktördür.
Başkalarıyla kurulacak münasebetlerde dengeli olunacak diğer bir yer de, onlar hakkındaki kanaat ve zanlarımızdır. Hz. Pir’in ifadesiyle bir mü’min, hüsn-ü zan mümkün oldukça, su-i zanna girmemelidir. Başkaları hakkındaki vehimlerine ve ihtimallere dayanarak plân ve projeler oluşturmamalıdır. Herkesin kötülük yapacağı hesabına bağlı işler yapmamalıdır. Çünkü bütün bunlar su-i zandır. Su-i zan ise öyle büyük bir günahtır ki tek başına insanı tepetaklak götürebilir. Fakat bunun yanında eğer siz, birisinden birkaç defa çelme yemişseniz, kündeye getirilmişseniz, size el-ense atılmışsa, işte orada da hüsn-ü zannın yanında âdem-i itimat prensibini işletmeniz gerekir. Eğer siz sırtınızı döndüğünüzde birileri sizi arkadan hançerliyorlarsa, bir daha onlara arkanızı dönemezsiniz.
Sözün özü, bizim asıl vazifemiz kendimizle ve kendi mefkûremizi gerçekleştirmekle meşgul olmaktır. Böyle yüce bir hedefin gerçekleştirilebilmesi için adanmışların dağınıklıktan sıyrılmaları gerekir.  Onlar himmetlerini, gayretlerini ve fikirlerini dağıtacak her türlü faktörden uzak durmalıdırlar. El-âlemin gerek medya yoluyla, gerekse daha başka platformları kullanarak ortaya attıkları yalan yanlış şeylerle meşgul olmamalıdırlar. Yer yer bu türlü şeyler onların uykusunu kaçırsa ve onlarda mukaddes hafakanlar meydana getirse de onlara asla yapmaları gerekli olan farzlar üstü farz vazifelerini unutturmamalıdır. Gönül erleri, bütün ruh güçleriyle ve bütün zihin fakülteleriyle kendi meselelerine konsantre olmalı ve hep o yolda yürümeye devam etmelidirler. Hz. Pir’in dediği gibi, iki elimiz var; dört elimiz olsaydı yine bu istikamette kullanmamız icap ederdi.

Herkul.org