Showing posts with label Melih Arat. Show all posts
Showing posts with label Melih Arat. Show all posts

Friday, January 22, 2016

Jediler ve Öğrenciler

Dünyada yüz milyonlarca hayranı olan Star Wars filmleri, birçoğumuz için oldukça ilginç dersler içeriyor.

Öncelikle insan yetiştirme konusunda filmin öyküsündeki uygulamalar, bizim dünyadaki uygulamalarımızdan bir hayli farklı. Tipik bir öğrenci, okula gider gelir ve hayatta kendi yolunu bulması beklenir. İş hayatı da bundan çok farklı değildir. İşyerinde sınıf eğitimleri ve kurslar olsa da çalışan sonunda iş macerasının içinde yalnızdır. Star Wars'taki Jedi-Padawan ilişkisi ise oldukça farklı. Dünya karşılığı olarak usta-çırak ilişkisi olarak tanımlayabileceğimiz Jedi-Padawan ilişkisi, Padawan açısından bakıldığında oldukça yol gösterici.
Bir üniversite öğrencisi, kendisine yol gösterecek bir Jedi-bir usta bulmalıdır. Bu usta, iş dünyasından profesyonel bir yönetici veya bir girişimci olabilir. Ustalık bilgelikten çok, tecrübeyle ilgilidir. Bir işi yapmayı öğrenmiş olmak, bilgelik değildir ama bir başkasına yol göstermek için yeterlidir. Bir üniversite öğrencisi bir iş insanını kendine usta olarak seçerse, onun profesyonel yeteneklerine odaklanmalıdır.
Star Wars'un usta-çırak ilişkisinde en çok öne çıkan şey, usta ve çırağın neredeyse mümkün olan tüm zamanlarda birlikte olmalarıdır. Usta, çırağının önünde tam bir örnek oluşturmaktadır. Çırak da ustaya gerektiği zaman işlerini hızlandırma konusunda destek olur. Ustanın en önemli işlevlerinden biri çırağa hem kendi hem de çırağın eylemleri hakkında bilgi vermek ve analizler yapmaktır. Ustaların çırağı bulduklarında ukala bir tavırla, sürekli nasihat vermeleri çırağı rahatsız edebilir. İşin nasihat veya öğretmenlik kısmı yeri geldiğinde yapılmalıdır. İlişkide belirli bir olgunlaşmadan sonra çırak da ustasına, ustasının eylemleri hakkında nezaket sınırları içinde geri bildirim verebilir.
Ustanın çırağın yetişmesine katkıda bulunmak için mümkün olan her fırsatı kullanması gereklidir. Dışarıda yemek yemek, spor yapmak, uygun olan seyahatler, sunumlar ve benzeri toplantılar çırağın gelişmesine fırsat verecektir.
Çırakların en önemli değerlerinden biri eylem insanı olmalarıdır. Söylenen şeyi hemen yapmaları, onları kıymetli yapar. Bu anlamda bu yazıyı okuyan bir üniversite öğrencisi olsaydım, bu yazıyı hemen keser, aklımdaki bir yöneticiye gidip yazıyı gösterir ve çırağı olmak istediğimi söylerdim.

Sunday, November 22, 2015

Ekolojik Zeka

Daniel Goleman'ın kaleme aldığı, Optimist Yayınları'nda çıkan Ekolojik Zeka isimli kitap, yaşama farklı bir perspektifle bakmamıza yardım ediyor.

Ama bu pencerelerden giren ışık, aşırı ısınmaya yol açarak yaz aylarında klima ve elektrik kullanımını artırıyor. Pamuklu ürünler de aynı şekilde sağlık için daha yararlı kabul edilse de, pamuk üretimi çokça su talep ettiğinden dünyanın çevresi açısından sorun oluşturmaktadır. Kısaca Daniel Goleman çevreci olarak yaptığımız her şeyin hem görünen hem de görünmeyen bir maliyeti ve etkisi olduğunu belirtiyor.
Her ürünün bir yaşam döngüsü vardır. Bu döngü hammadde ve yarı mamullerin toplanması ile başlar. Bu toplama faaliyeti sırasında çevresel etki başlar. Üretimin tamamlanması ve ürünün kullanılmasıyla devam eder. Ürün çöpe atıldıktan sonra çevresel etkisi devam eder. Goleman'a göre, bir ürünün çevre, insan ve sosyal sistem için iyi olup olmadığı ancak ürün yaşam döngüsünde tüm evreler bakarak anlaşılabilir. Örneğin damacana suların plastik kapları, petrol türevinde üretildikleri için çevreci değildir. Kullanım sırasında defalarca kullanılabilmeleri çevrecidir. Mikroskobik düzeydeki aşınmalar dolayısıyla içme suyuna karışan kimyasallar açısından çevreci değildir. Kullanımdan çıkan damacananın geri dönüşüm süreci yine ayrı bir sorundur.
Ortalama insan, satın aldığı ürün ve hizmetlere kendi kişisel ihtiyaçlarını karşılama düzeyiyle bakıyor. Halbuki bu ürün ve hizmetleri, dünyayı nasıl etkilediğini düşünerek değerlendirmeliyiz. Daniel Goleman'ın Ekolojik Zeka dediği şey, tüketim tercihlerimizle dünyayı nasıl etkilediğimizi fark ederek seçimlerimizi bilinçli hale getirebilmemizle ilgilidir. Satın aldığımız her şey, hem dünyayı hem bedenimizi etkilemektedir. Ortalama insan, satın aldıklarının sadece bedenini etkileyen kısmıyla ilgileniyor. Dünyayı ve sosyal yapıyı nasıl etkilediğiyle ilgilenmiyor. Örneğin, ilaçların bedenimiz üstündeki yan etkisini düşünüyoruz, ama son kullanma tarihi geçen ilaçları doğrudan çöpe atarken bu ilaçların çöpten toprağa topraktan suya karışacağını, bitkilerin, hayvanların ve balıkların etkileneceğini düşünmüyoruz.
Tüketicilerin bu anlamda daha bilinçli tercihler yapması gerekiyor. Tüketicilerin bilinçlenmesinden kazançlı çıkacaklar, çevreci üretim yapan şirketler ve çevreci dernekler. Çevreci derneklerin yönlendirmesi, işbirliği ve danışmanlığı ile üretim yapacak şirketler pazarda tüketicinin bilinçlenmesiyle doğru orantılı daha başarılı olmaya başlamıştır. Daniel Goleman'a göre tüketicinin daha fazla bilinçlenmesinde rol oynayan faktör, sosyal medyanın etkili kullanımıdır. Bu anlamda tüketiciler, üreticiler ve sivil toplum örgütleri sosyal medyada yapacakları paylaşımlar ile daha bilinçli bir tüketime yol açacaktır.
Melih Arat, Zaman Gazetesi,  22 Kasım 2015

Ekolojik Zeka

Daniel Goleman'ın kaleme aldığı, Optimist Yayınları'nda çıkan Ekolojik Zeka isimli kitap, yaşama farklı bir perspektifle bakmamıza yardım ediyor.

Ama bu pencerelerden giren ışık, aşırı ısınmaya yol açarak yaz aylarında klima ve elektrik kullanımını artırıyor. Pamuklu ürünler de aynı şekilde sağlık için daha yararlı kabul edilse de, pamuk üretimi çokça su talep ettiğinden dünyanın çevresi açısından sorun oluşturmaktadır. Kısaca Daniel Goleman çevreci olarak yaptığımız her şeyin hem görünen hem de görünmeyen bir maliyeti ve etkisi olduğunu belirtiyor.
Her ürünün bir yaşam döngüsü vardır. Bu döngü hammadde ve yarı mamullerin toplanması ile başlar. Bu toplama faaliyeti sırasında çevresel etki başlar. Üretimin tamamlanması ve ürünün kullanılmasıyla devam eder. Ürün çöpe atıldıktan sonra çevresel etkisi devam eder. Goleman'a göre, bir ürünün çevre, insan ve sosyal sistem için iyi olup olmadığı ancak ürün yaşam döngüsünde tüm evreler bakarak anlaşılabilir. Örneğin damacana suların plastik kapları, petrol türevinde üretildikleri için çevreci değildir. Kullanım sırasında defalarca kullanılabilmeleri çevrecidir. Mikroskobik düzeydeki aşınmalar dolayısıyla içme suyuna karışan kimyasallar açısından çevreci değildir. Kullanımdan çıkan damacananın geri dönüşüm süreci yine ayrı bir sorundur.
Ortalama insan, satın aldığı ürün ve hizmetlere kendi kişisel ihtiyaçlarını karşılama düzeyiyle bakıyor. Halbuki bu ürün ve hizmetleri, dünyayı nasıl etkilediğini düşünerek değerlendirmeliyiz. Daniel Goleman'ın Ekolojik Zeka dediği şey, tüketim tercihlerimizle dünyayı nasıl etkilediğimizi fark ederek seçimlerimizi bilinçli hale getirebilmemizle ilgilidir. Satın aldığımız her şey, hem dünyayı hem bedenimizi etkilemektedir. Ortalama insan, satın aldıklarının sadece bedenini etkileyen kısmıyla ilgileniyor. Dünyayı ve sosyal yapıyı nasıl etkilediğiyle ilgilenmiyor. Örneğin, ilaçların bedenimiz üstündeki yan etkisini düşünüyoruz, ama son kullanma tarihi geçen ilaçları doğrudan çöpe atarken bu ilaçların çöpten toprağa topraktan suya karışacağını, bitkilerin, hayvanların ve balıkların etkileneceğini düşünmüyoruz.
Tüketicilerin bu anlamda daha bilinçli tercihler yapması gerekiyor. Tüketicilerin bilinçlenmesinden kazançlı çıkacaklar, çevreci üretim yapan şirketler ve çevreci dernekler. Çevreci derneklerin yönlendirmesi, işbirliği ve danışmanlığı ile üretim yapacak şirketler pazarda tüketicinin bilinçlenmesiyle doğru orantılı daha başarılı olmaya başlamıştır. Daniel Goleman'a göre tüketicinin daha fazla bilinçlenmesinde rol oynayan faktör, sosyal medyanın etkili kullanımıdır. Bu anlamda tüketiciler, üreticiler ve sivil toplum örgütleri sosyal medyada yapacakları paylaşımlar ile daha bilinçli bir tüketime yol açacaktır.
Melih Arat, Zaman Gazetesi,  22 Kasım 2015

Monday, May 25, 2015

Sınavlarda İnternet Kullanımı Serbest Olmalı

Eğitim konusundaki tüm varsayımları sorgulayan Sugata Mitra iki veya daha çok basamaklı sayıların çarpımının öğretilmesini de lüzumsuz olarak görüyor. Bütün bunları bir hesap makinesi yapabilirken çocuklara bunları öğretmek için uğraşmak lüzumsuz. Sugata Mitra’ya göre aynı şekilde herkesin klavyeleri kullandığı bir ortamda yazı yazmayı öğretmek için aylarca çaba harcamak da gereksiz. Önemli olan okumak ve hızlı klavye kullanabilmek. Eğitim sisteminde yaptığımız her şeyi tek tek sorgulamalıyız.
Sugata Mitra eğitim konusundaki değişimin karşısındaki en büyük engeli, sınav ve değerlendirme sistemi olarak görüyor. Sınavlarda hesap makinesi ve interneti kullanmak yasak. Bu durumu, kolunda saati olmayan bir öğrenciye, tam olarak saatin kaç olduğunun sorulması olarak tanımlıyor. Gerçek yaşamda problemleri çözmek için ihtiyaç duyulan bilginin erişiminde internet yanı başımızdayken, çocukları ezber bilgileri depolamaya zorlamak mantıksız. Sınav sistemlerimiz çocukların yeteneklerini değil, bilgi depolama düzeylerini ölçüyor. Sugata Mitra’ya göre ölçme ve değerlendirme sistemini değiştirmeden eğitimde performansı iyileştirmek imkansız gibi görünüyor.
Teknolojideki ve işleri yapma yöntemlerindeki değişim ve ilerleme, bizim zihinlerimizdeki değişimin önünde gidiyor. Onun için açık zihin ve kafalarla, eğitimin ve öğrenmenin temel varsayımlarını radikal değişiklikler yapmaya açık bir şekilde sorgulamalıyız.
Melih Arat
Zaman Gazetesi, 24 Mayıs 2015

Friday, January 30, 2015

Nasıl Anne Baba Olmalı?


Birçok anne-baba çocuğundan ya da çocuklarından şikâyetçidir.

Şikâyetler de birbirine benzer. “Hiç ders çalışmıyor... Söz dinlemiyor... Çok dağınık...” Bazısı için de “Pabuç kadar dili var... Hep geç kalkıyor... Hiç ödev yapmıyor... Hiç yardımcı değil... Çok yanlış hareketleri var... Giyimi hiç uygun değil... Çok sorumsuz...” denir. Bu şikâyetler ve benzerleri birçok anne-babanın ağzından hiç düşmüyor. Çocuklarından yakınlarına şikâyet ettikleri gibi, bu şikâyetleri çok daha sık çocuklarının yüzlerine de dile getiriyorlar. Çocuklar cesaret edebilseler kendi bakış açılarından görünen anne-babalarını tarif ederek bu şikâyetlerin mislini dile getirebilirler.

Şimdi bu anne-babaları şöyle düşünmeye davet etmek istiyorum. Eğer kendi anne-babaları, sürekli olarak kendilerini eleştirseydi nasıl hissederlerdi? Anne-babalarına daha mı çok bağlanırlardı, yoksa onlardan daha çok uzaklaşırlar mıydı? Eleştirilmek öyle berbat bir duygu ki, insanı kilitliyor. İş yapamaz hale getiriyor, enerjisini bitiriyor. Sanırım çocuklar, eleştiriye karşı, yetişkinlerden daha dayanıklı. Yetişkinler eleştirildiklerinde yıkılıyorlar, çocuklar da üzülüyor, ama bir şekilde kısa bir süre içinde yaşamlarına devam ediyorlar.

Harvard Üniversitesi’nin ünlü psikoloji hocası Chris Argyris’in teorisini daha önce yazmıştım. İnsanlar ya olgun (kendisi karar alan ve başkalarının kararlarına saygılı) ya anne-baba (kontrolcü-kollayıcı) ya da çocuk (oyuncu-sorumsuz-anı yaşayan) karakterlerinden birini yaşıyor. İlişkideki tavrımızda karşımızdaki kişiyi-çocuğu bu kalıplardan birinin içine sokuyor. Sürekli anne-baba karakteriyle (kontrolcü-kollayıcı) olarak çocuklarla iletişim kurmak, çocuğun gelişememesine yol açıyor.

Anne-baba okulu düzenleyen psikolog ve eğitimcilerin bazılarının iddiasına göre çocukla arkadaş olmamak gerek. Arkadaşlık ilişkisinin çocuk üstündeki otoriteyi kaldırdığını düşünüyorlarmış. Bunun tartışmalı olduğunu söyleyebilirim. Birincisi 21. yüzyılda çocuklara nasıl yaklaşırsak yaklaşalım, çocuklar üstünde pek fazla bir otoritemiz yok. Zaten çocuk biz bir şeyi söylediğimiz için değil, doğru olduğunu anladığı için yapmalı. Çocuk, otorite dolayısıyla bir şeyi yapıyorsa otoritenin olmadığı ya da kontrol edilemediği bir anda o istenilen şeyin tam tersini yapacaktır.

Çocukla arkadaş olmak, onunla zaman geçirmek, onun ilgilendiği konulara ilgi göstermek çocuğun bize daha yakın olmasını ve bizi çok daha fazla dinlemesini sağlıyor. Çocuk bir problemle karşılaştığında otoriter bir anne-babaya problemini anlatmazken, arkadaş tavırlı bir anne-babaya ya da ebeveynlerden birine problemini anlatıyor. Ebeveynlerden birinin de çocuğa danışmanlık (tavsiyede bulunma) ya da koçluk (çocuğun kendi yolunu bulmasını) sağlama imkânı oluyor. Anne-babanın çocuğuyla bir anlamda arkadaş olması, onunla olgun-olgun bir ilişkiye girerek çocuğu çocukluktan olgunluğa taşıması anlamına geliyor.

Çocuklarla ilişkide sürekli onları eleştirmek yerine, onları dinlemek ve teşvik edici olmak, aldıkları iyi kararları takdir etmek, günlük olayları birlikte değerlendirmek daha sağlıklı görünüyor. Sadece sürekli eleştirmeyi bırakmak bile çocuklarla anne-babanın iletişimini geliştirecektir.

Melih Arat
Zaman Gazetesi
25.01.2015