Showing posts with label Fatih Sultan Mehmet. Show all posts
Showing posts with label Fatih Sultan Mehmet. Show all posts

Saturday, November 10, 2018

Baskıcı yönetimlerin “fıkhi temeli”


Geleneksel fıkhımızın tarih içinde teşekkül eden hamulesiyle bugünkü sosyo-ekonomik sorunlarımızı çözemeyeceğimiz gibi, esasında uzun yüzyıllardan beri herhangi bir gelişme gösteremeyen kelam’la da bugünkü entelektüel sorunlarımıza cevap bulamayız. Bunun sebeplerinden biri geleneksel fıkıh ve kelamın teşekkülünde nassların yanlış kullanımının oynadığı rol kadar, daha fazlası, tarih görüşümüz ve içtihatların teşekkül ettiği zamanın sosyo-politik şartların belirleyici konumda rol oynamasıdır.
Fıkıh usulünün belirli kurallarından biri, içtihadi bir meselenin mutlaka kaynağını nasstan almasıdır. Bu doğrudur, fakat hukukun kaynakları arasında Sünnet sayıldığında sahih olanı ile olmayanı dikkatlice birbirinden ayrılmadığında ve özellikle sahabelerin içtihat ve tatbikatları “nass seviyesi”nde kullanıldığında önemli problemler doğmaktadır. Kur’an ve Sahih Sünnet seviyesinde olmayan her metin “nass” değil, ancak “dogma” hükmündedir. Yazık ki fıkıh külliyatımız “nasslar” yanında çok sayıda “dogma”yı da bağlayıcı kaynaklar arasında saymış ve içtihatlarda kullanmıştır.
Bugün İslam dünyasının neredeyse tamamında baskı rejimleri, yolsuzluklar, gelir bölüşümünde adaletsizlikler, sosyal çürüme, ahlaki yozlaşma vb. sorunlar hükmünü icra ediyorsa bunun sebeplerinden birisi budur. Bu sebep bugüne devralıp ısrarla korumaya çalıştığımız öylesine kuvvetli bir mirastan beslenmektedir ki, siyasetten sosyal hayatın hemen hemen her alanına nüfuz etmiş bulunuyor.
Bugünden geçmişe baktığımızda Muaviye’nin bir ihtilal ile yönetimi ele geçirdiğinden beri yönetimlerin meşru bir temele dayanmadığını, politika üretir ve tatbik ederken İslam’ın belirgin hükümlerine riayet etmediğini hepimiz söylüyoruz, ama kaynakları üzerinde yeterince kritik yapmaya yanaşmıyoruz. Fıkıh kitaplarımızda yöneticilerin meşruiyeti ele alınırken baş vurulan deliller bu konuda hayli açıklayıcıdır.
Bu yazıda bir örnek vereceğim. Vereceğim örnek doğrudan yönetim ve  siyaset felsefesiyle ilgilidir. Geleneksel fakihlere göre  devlet başkanlığı dört yolla sübut bulur:
1) Fıkıh bilenlerin, başka bir deyişle ulemanın oluşturduğu Ehlü’l hal ve’l akd’in seçtiği kişi. Fakihler bunun şer’i dayanağını Hz. Peygamber (s.a.)’in irtihalinden sonra Hz. Ebu Bekir’i halife seçen heyette bulmaktadırlar.
2) Bir önceki halifenin kendisinden sonra bir kişiyi devlet başkanlığına işaret etmesi. Bunun dayanağı Hz. Ebu Bekir’in kendisinden sonra Hz. Ömer’i tavsiyesi etmesidir. Hatta bu bir “tavsiye” veya bir “temenni”den çok, bağlayıcı bir “vasiyet” hükmünü taşır. Bir bakıma “ta’yin”dir. Bazı fakihler bu modelden hareketle devlet başkanının kendi çocuğunu veliaht tayin edebileceğini söylemişlerdir; örnek olarak Muaviye’nin kendinden sonra Yezid’i veliaht olarak tayin etmesini delil göstermişlerdir (Bkz. Abdülkadir Udeh, “Mukayeseli İslam Hukuku ve Beşeri Hukuk” Çev. Ali Şafak, 1991-Ankara IV, 328.) Sanki sorun siyasi ve idari sistemi yapısal bir çürümeye uğratacak kötü sıfatlara sahip Yezid değil, Muaviye’nin yasal ve mülk üzerinde hak sahibi bir yetkili olarak oğlunu veliaht ilan etmesiyle çözülmüştür.
3) Üçüncü modele göre halife, kendisinden sonra iş başına gelecek olan kişiyi belirleme işini belli bir topluluğa bırakabilir. Hz. Osman, kendisinden sonra halife olacak kişiyi altı kişilik bir heyetin kararına bırakmıştı.
4) En dikkat çekici olanı halifenin silah/güç kullanarak başa gelmesini “meşru” gören modeldir. Silah zoruyla -yani darbe veya ihtilal yaparak- iş başına gelen teb’ayı kendine itaat etmeye zorlar, halk ona itaat etmeyi kabullenir. Böylece güç kullanarak iş başına gelenin halifeliği sübut bulmuş olur. Müslümanların zorbalıkla yönetimi ele geçiren ve istibdatla yöneten halifeye biat ve itaat etmeleri vaciptir. Bu modelin dayanağı Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan’ın ona başkaldıran Abdullah bin Zübeyr’i şehid edip hilafet makamına gelmesidir. Halk isteyerek veya istemeyerek Mervan’ın oğluna biat etti, hükmü altında yaşamayı kabullendi.
Fakihler, bu dört yoldan biriyle devlet başkanlığına gelen kişiye biat ve itaati vacip görmüş, ona karşı gelmeyi “bağy fiili” saymışlardır. İlginçtir, “sahabe” olması hasebiyle Muaviye’nin Hz. Ali’ye başkaldırması ve onbinlerce Müslümanın kanının dökülmesine yol açması fiilini “bağy” kategorisine sokmamışlardır.
Fakihlerimiz başka model üzerinde durmamış, mesela iktidarın şiddet kullanılmadan ve belli aralıklarla seçim yoluyla el değiştirme yöntemi üzerinde imal-i fikr etmemişlerdir. Bu konu üzerinde yeterince imal-ı fikr etmedikleri gibi tek kişinin veya bir hanedanın yönetimini pekiştirici unsurları da fıkıh ve kelam kitaplarına geçirmişlerdir. Şöyle ki:
1.   Fakihler, şu veya bu yolla seçilen halifenin hayat boyu bu makamda kalabileceğine hükmetmişlerdir. Kayd-ı hayat tarihte ve bugün İslam ülkelerinde son nefeslerine kadar iktidarı bırakmayan yöneticilerin meşruiyet kaynağını oluşturur. Dini monarşiler ve diktatörlükler büyük ölçüde bu mirastan beslenmektedirler.

2.   Kur’an ve Sünnet bakış açısından yönetim teorisinin temelini teşkil eden “şura” fiilen geçersiz hale gelirken fakihler, şura’yı halkın; tabii temsilcileri, kanaat önderleri ve itibar ettiği alimler aracılığıyla karar mekanizmaları ve karar süreçleri üzerinde etkili olma enstrümanı olarak tarif etmemiş, ücret ve ihsanlarla tutulan kişilerin yöneticileri her karar ve icraatında tasdiklerinden ibaret görmüşlerdir.


3.   Hz. Ebu Bekir’den başlamak üzere iktidarın kutsanması, ilahi meşruiyete dayandırılması cihetine gidilmiş. Hz. Ebu Bekir kendisine “Allah’ın halifesi” diyenlere “Ben Allah’ın halifesi değilim, Resulü’nün halifesiyim” demek suretiyle muhtemel bir teokrasinin önüne geçmişse de, evini kuşatan isyancılara Hz. Osman ‘Bu cübbeyi bana Allah giydirdi, ancak O çıkarır” demek suretiyle hilafeti ilahi/aşkın bir kaynağa dayandırmanın kapısını aralamış, daha sonraları Emevi halifeleri kendilerine “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi veya Allah’ın halifesi” ünvanını vermişlerdir. Fıkıh ve Kelam kitaplarında yazık ki yeterince bu konu üzerinde durulmamış, zamanla Bizans ve Sasani etkisinde halife ve sultanlar, şahlar ve padişahlar yönettikleri memleketleri kendi mülkleri, teb’ayı da kulları saymışlardır.

4.   Diğer önemli ve belki de en vahim olanı, Kur’an ve Sünnet yönetimin meşruiyetini, sebeb-i hikmetini adaletin tesisi, başka bir deyişle hukuka riayeti şartına bağlarken, fakihler güvenliği, toplumsal istikrarı esas alıp, yöneticinin hukukun dışına çıksa bile ona itaatin gerektiğini açık-seçik savunmuşlardır. Sünni dört mezhebe ve Zeydilere göre “imam facir ve fasık olsa bile ona karşı çıkmak haramdır.” Zahirilere göre ise, zulmeden halifeye onun zulmünün misliyle veya daha hafifiyle karşı çıkılıyorsa, yine de zalim halifenin yanında yer almak gerekir; çünkü baştakinin kötülüğüne karşı mücadele edilirken daha büyük bir kötülüğün ortaya çıkması muhtemeldir.

5.   Bununla da yetinmeyen fakihler “ta’zir” adı altında devlet başkanına öylesine yetkiler tanımışlardır ki, Kur’an ve Sünnet’in öngörmediği “ölüm cezaları”nı fıkha sokmuş, yöneticinin -yani devletin- kendi gerekli gördüğü bazı suç fiillerine ölüm cezası verebileceğine hükmetmişlerdir. Bazıları ise -Fatih Sultan Mehmed’in aldığı fetvada zikredildiği üzere “ekser-i ulema”- Şer’i Hukuk yanında Cengiz töresinden mülhem Örfi Hukuk icat etmiş, böylelikle devlet başkanına “Siyaseten katl” yoluyla muhaliflerini kolayca ortadan kaldırmaya cevaz vermişlerdir.


Bağy, ta’zir, irtidat (dinden dönme) ve siyaseten katl tarihimizde Hz. Ali’nin şehadetinden bu yana hükmünü sürdüren istibdat ve zulüm yönetimlerinin “sözde meşruiyet” temelini oluşturmuştur. Başka faktörler yanında bugün İslam dünyasının geneli baskı rejimleri altında ise, baskıların beslendiği en önemli kaynaklardan biri bizim fıkıh ve kelam kitaplarında karşılık bulan söz konusu tarihi mirastır. (8 Kasım 2018.)


Ali Bulaç

Tuesday, October 24, 2017

Tarih Sorunu Tartışması: Kardeş Katli Örneği


Gökhan Bacık, kıtalararası.com

Modern dönemdeki Müslümanların sorunları salt dinin nasıl yorumlanacağı ile ilgili değildir. Bunlar kadar önemli bir konu da çağdaş Müslümanların zihinlerinde nasıl bir tarih algısı olduğudur. Her toplum için tarih algısı fevkalade önemlidir ancak bunun kadar önemli olan toplumların geçmişleri ile gireceği ilişkinin niteliğidir.
Kısaca özetlemek gerekirse modern Müslüman toplumlar tarihleri ile müzakereci bir ilişki içine girememekte daha çok kutsayıcı bir ilişki içine girmektedirler. Her insan grubunun geçmişinde iyi ve kötü anılar vardır. Bir tarih okuması, her iki kümeyi de müzakereci biçimde günümüzden bakarak yorumlamalıdır. Tarihinden utanmak yahut tarihini kutsamak isabetli bir tarih okuması değildir ve ilgili toplum için büyük sosyal ve siyasi sorunlar doğurur.
İki nedenden dolayı çağdaş Müslümanlar tarihlerini kutsadılar. Bunlardan birisi Batı karşısındaki geri kalmışlık kompleksiydi. Bu kompleks nedeni ile Müslümanlar, parlak bir geçmişleri olduğunu hatırlayıp ona sığındılar. İkinci neden ise, çağdaş Müslümanlar, şimdi yaşadıkları sorunların bütün cevabını geçmişte bulacaklarını düşündüler. Bu iki faktörün etkisi ile hızla kutsal bir tarih kurgusu ortaya çıktı.
Ne var ki, kutsal tarih kurgusu modern Müslüman toplumlarda iki büyük sorun kümesi doğurmaya başladı. İlk olarak, sanılanın aksine Müslümanların bazı sorunlarının çözümü için tarih içinde çareler barındırmıyordu. İkincisi, tam aksine, bazı sorunların bizzat kaynağı tarihte yaşanan bazı olaylardı.
Kutsal tarih kurgusunun türlü olumsuz sonuçları uzun bir tartışma gerektiriyor. Bu yazı ise kutsal tarih kurgusunun oluşumuna çok iyi bir örnek olan “Kardeş Katli Olayını” tartışmayı amaçlıyor. Bu örnek olay üzerinden yapılacak bir tartışma tarihin kutsanarak kurgulanması ve anlaşılması sorununa ışık tutmaya yardımcı olabilir.
Kardeş Katli Uygulaması Nedir?
Kardeş katli, kısaca siyasal istikrarsızlığı engellemek amacı ile tahta geçen padişahın kardeşi, oğlu, amcası gibi gelecekte siyasi iktidar talep etmesi muhtemel kişileri öldürtmesidir.
Uygulamanın pratikte nasıl olduğunu anlatmak için çeşitli örneklere bakalım: Fatih Sultan Mehmed örneğin rivayetlere göre 7 aylık kimi rivayetlere göre 3 yaşında yahut 7 yaşında olan Şehzade Ahmed’i – yani kendi kardeşini—öldürtmüştür. Fatih Şehzade Ahmet’ten başka kişileri de öldürtüyor. Sultan III. Murat ise beş kardeşini öldürtmüştür. Sultan III. Mehmet ise 19 kardeşini öldürtmüştür. Bu öldürülenlerden bazıları kundakta süt emecek kadar küçüktüler. Kimi rivayetlere göre bu esnada hamile bazı cariyelerde karınlarında ileride taht üzerinde iddiada bulunacak şehzadeler taşıdıkları için boğdurulmuştur. Farklı bir uygulama olarak ise II. Murat amcasını öldürtmüştür. Yavuz Sultan Selim ise beşten fazla şehzadeyi öldürtmüştür. Kanuni Sultan Süleyman da beş kadar genç şehzadeyi öldürtmüştür.
Çoluk çocuk yaşta insanların öldürülmesinin temel gerekçesi şudur: Bu çocuklar ileride taht üzerinde iddiada bulunacaklardır ve bu kargaşayı şimdiden engellemek için öldürülmeleri meşrudur. Buna göre örneğin 3 aylık bir bebek büyüyüp siyasi istikrarsızlığa neden olacağı için öldürülebilmekteydi.
Tartışma
Kardeş katli örnek olayına iki türlü yaklaşılabilir: Modern tarih yazımı açısından ve İslami açıdan. Şimdi sıra ile bunları kısaca ele alalım.
Modern Tarih Yazımı Açısından: Buna göre her toplumu kendi çağının özelliklerine göre incelemek gerekir. Dolayısıyla belirli bir dönemde farklı toplulukların yaptıkları bazı şeyler bize bugün itici görünse bile o koşullarda “normal” görülmelidir. Başka bir ifade ile geçmişteki bir toplum bugünün değerler kümesine göre değerlendirilemez. O nedenle bugünden bakarsak itici görünen kardeş katli tarihin belirli dönemlerinde rutin bir uygulamadır. Nitekim, modern tarih yazıcılığı geçmişteki bir toplumu başka bir dönemin normlarına göre değerlendirmeye anakronik yaklaşım olarak isim vermekte ve bunu yanlış görmektedir.
Dolayısıyla modern tarih yazımı açısından kardeş katli açıklanabilir bir olaydır ve dönemin koşullarına göre normal olarak görülmelidir.
İslami Açıdan: Kardeş katline İslami açıdan baktığımızda ciddi bir sorun ile karşı karşıyayız. Böyle bir uygulamanın İslami açıdan makul görülüp görülmemesi için önce içeriğinin dinsel açıdan değerlendirmesine bakmak gerekmektedir.
Kardeş katli örneğinde üzerinde tartışma yapılmayacak bir İslam-dışılık (hatta İslam-karşıtlık) söz konusudur: Somut suç unsurları oluşmadığı halde üstelik suç ehliyeti olmayan kişiler öldürülmüştür. Bunu yapmak için ortaya konulan siyasi istikrarı korumak gerekçesi ise bir vehimdir. Nitekim, konunun bu temel sorununa Türkiye’de dindar çevreler arasında gayet popüler olan Said Nursi de açıkça değinmiştir. Nursi iktidarı paylaşmama kavgasını konu ettiği bir tartışmada kardeş katlini örnek verir: “…hâkimiyetine müdahale tevehhümüyle, bazı dindar padişahlar, halife oldukları halde mâsum evlâtlarını katletmeleri…” Nursi bize şunu söylüyor: Bazı “dindar” padişahlar vehimle masum çocukları katletmiştir. Ortada bir suç unsuru yoktur o nedenle bu iş vehimle yapılmıştır. Nitekim Nursi’ye göre ortada bir “katletme” sonucu vardır, yani bu işi yapanlar katildir. Hal böyle olunca kardeş katli denilen olay, İslam’ın çok temel bir ilkesi ile taban tabana zıtlık içindedir dinsel jargonla yazarsak bu eylem açık bir haramdır.
Bu tartışma bizi şu sonuca götürür: İslamiyet, belirli kurallar getirmiş ve bunların zaman, mekan gibi koşullara göre değişmeyeceğini ilan etmiştir. Buna göre “kardeş katletmenin değişik zamanlarda değişik toplumlarda görülen bir uygulama olarak normal görülmesine” İslami açıdan imkan yoktur.
İslam’da haramlar evrensel kategorilerdir ve haramlara karşı yerellik, zamansallık önermesi yapılamaz.
Daha açık ifade ile İslam, kültürel ve yerel şartların farklılığı ne olursa olsun bazı koyduğu kuralları bağlayıcı kılmıştır. Örneğin hırsızlık İslam’da haramdır. Bazı kültürlerin çeşitli hırsızlık biçimlerinin sosyolojik karşılığı olduğu ve bunun o toplumu ve dönemin koşullarının sonucu olduğunu iddia etmek İslam’a göre kabul edilemez. Toplumlar hangi zamansal, yerel ve kültürel farklılıkları olursa olsun hırsızlıktan vaz geçmelidir.
Bu açıdan bakarsak kardeş katlinin belirli dönemin koşullarının ürettiği bir uygulama olduğu şeklindeki tarih yazımı yaklaşımını İslami açıdan kabul etmek imkanı yoktur.
İslam’da kişi ve Tanrı arasındaki en büyük günah şirktir. Kişiler arası en büyük günah ise başka birini öldürmektir ve Kur’an bunu “bir kişiyi öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir” şeklinde tanımlamıştır. O nedenle tereddütsüz olarak kardeş katli İslam’a göre büyük bir günahtır, haramdır ve bunu yapanlar standart İslam hukukuna göre en büyük günahı işlemişlerdir.
Zaruret Meselesi
Akla gelen diğer konu şudur: İslam’da zaruret haramı helal kılar. Örneğin insan açlıktan ölmemek için normal şartlarda haram olan bir leşi yiyebilir. Peki aynı şey kardeş katli için uygulanabilir mi?
Bu soruya evet demek imkanı yine yoktur. Şöyle ki,
İlk olarak zaruretin mantığı usul gereği hayat kurtarmaktır. Bir insan aç kalmak için leş yiyebilir ancak başka birini öldürüp onun elindeki ekmeği yiyemez. Zaruret, başka birinin hayat hakkını ortadan kaldırmaya cevaz vermez. Yani hayatta kalmak için başkasını öldürmeye kalkmak zaruret ruhsatı değil cinayettir. Bir insanın hayatta kalması için “zaruret var” diyerek başkasını öldürebilmesini düşünmek zaten büyük bir mantık çelişkisi olurdu. Yani birisinin hayatta kalması için başka birisini öldürebileceğini düşünmek alenen safsatadır.
İkinci olarak, zaruret kurala dönüşemez. Mesela açlıktan ölüm tehlikesi geçiren bir toplum şartlar zorladığı sürece leş yiyebilir. Ancak bir zaman sonra “bu yöntem gayet işe yarıyor öyle ise belirli kurallar koyup sürekli bunu yapalım” denilemez. Zaruret her bir sefer ortaya çıkmalı ve her bir sefer ihtiyaç olduğuna kani olunmalıdır. Halbuki kardeş katlinde “bu yöntem epey işe yarıyor öyle ise bir kural koyup bunu sürekli yapalım” denilmiştir. Nitekim, örneğin Osmanlı uygulamasında Fatih Sultan Mehmed ile birlikte bir kural getirilmiş ve “nizam-ı alem için” tahta geçenlerin kardeşlerini öldürebileceği ilan edilmiştir.
Değerlendirme
Somut bir suç unsuru olmadan büyüyünce politik kargaşa çıkaracağı endişesi ile 3 aylık bir bebeğin öldürülebilmesi asgari bir hukuk anlayışına göre “skandal” bir uygulamadır. Ancak bunun başka sonuçlarına da bakmak gerekiyor:
İlk olarak, siyasi bir endişe için çocukları öldürebilen bir devlet geleneği benzer siyasi endişeler için başka her türlü şeyi kolaylıkla yapabilir. Yani bir siyaset düzenine, politik gerekçelerle suç işlemesi ihtimaline binaen çocukları öldürme yetkisi verilirse o düzen başka her türlü şeyi yapmaktan da çekinmez hale gelecektir. Şunu unutmamak gerekir ki 3 aylık bir bebek muhtemelen dünyadaki bütün bakış açılarına göre (İslami, komünist, ateist, sosyalist, Budist, Şamanist, Leninist) masumdur. Bir çocuğu ileride olması muhtemel bir siyasi kargaşanın sorumlusu olarak öldürmeyi meşru görecek bir bakış açısı bulmak gerçekten zor. Muhtemelen, küçük çocukları ileride sebep olacakları şeyler için öldürmek adeti ancak İslamiyet öncesi putperest cahiliye toplumunun bir adeti olarak tanımlanabilir.
İkinci olarak, bu tip uygulamalar İslam’a büyük zararlar vermiş ve din adına akla hayale gelmez şeylerin meşrulaştırılmasını kolaylaştırmıştır. Günümüzde pek çok feci uygulamanın din kullanılarak meşrulaştırılmasının kökeninde kardeş katli gibi bazı tarihsel pratiklerin etkisi büyüktür.
Sonuç
Yazının başında vurgulandığı üzere bir toplumun tarihi ne mükemmeldir ne utanılacak olaylar manzumesidir. En isabetli yaklaşım tarihle müzakereci bir diyalog kurulmasıdır. Kardeş katli örnek olayı toplumların tarihle nasıl bir ilişki kurması lazım geldiği konusunda önemli bir tartışma konusudur. Tarihi kutsamak yahut tarihe maslahatçı açıdan bakmak, özünde masum insanların öldürüldüğü bir uygulamayı din adına sahiplenmek gibi dramatik sonuçlar üretebiliyor. Böylece şaşılacak biçimde toplumun daha dindar kesimleri, kardeş katli gibi uygulamaları daha maslahatçı açıdan bakarak sahiplenmektedir. Yine yukarıda hatırlatıldığı üzere konuya modern açıdan bakarak kardeş katli gibi uygulamaların dönemlerinin tipik durumları olduğu ve bugünden bu olaylara bakmanın doğru olmadığı iddia edilebilir. Nitekim bu yazının amacı “tarihe en doğru şuradan bakılır” demek değildir. Yazının hatırlatmak istediği temel nokta neredeyse bir tabu gibi sorgulanmadan normal kabul edilen bazı olaylarla ilgili aslında ciddi tartışmalar olabileceğidir.

Thursday, April 6, 2017

İstanbul'un Fethi'ne Değişik Bir Bakış


1453 yılının Mayısı'nda Fatih'in gemilerini Beşiktaş/Tophane tepelerinden çıkarken gören Bizans ahalisi ne düşünmüştü? Çıplak gözle görülebilen bir manzara mıydı bu, yoksa Bizans halkından birileri de tepeleri tırmanan gemileri ellerindeki merceklerle şaşkınlık, korku ve dehşet içinde izliyorlar mıydı? Halk da bunun "insan dehasının ve gücünün ötesinde" olduğunu düşünüyor muydu acaba?

Gemilerini karadan yürüten Fatih, bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir şehri, bir megapolü fethederek bir tarih yazacaktı belki, ama bugün sanıldığı gibi dâhice karadan gemilerini yürüten ilk hükümdar, ilk komutan olmayacaktı. Fatih, Aydınoğlu Umur Bey destanında da var olan karadan gemi yürütme tekniğini bu cesur denizcinin de uyguladığını biliyor muydu? Enverî'yi okumuş muydu? Yoksa yakın çevresindeki Venediklilerden Gattamelata'nın bu ağızları açık bırakan macerasını mı dinlemişti? Her ikisi de doğru olabilir. Sonuç itibarıyla Ortaçağ İspanyol destanı olan Cantar del mio Cid'i (Cid'imin türküsü) yeniden yorumlayan Ortaçağ tarihçisi Salustiano Moreta Velayos'un söylediği gibi, "Tek bir tarih yoktur.”

Şimdi de meseleye başka bir yerden bakalım... Chklosvski'nin masal analizleriyle ilgili verdiği bir örnek olan Bir Postluk Arazi masalını başka bir niyetle ele alalım. Masal kahramanımız, hasmından bir sığır postunun kaplayabileceği kadar bir yer talep eder. Ve elindeki postu olabildiğince ince katlara ayırıp birbirine dikerek karşı tarafın hayal bile edemeyeceği kadar bir arazi ele geçirir. Bu hikâyeyi tanımamamız mümkün değil! Fatih'in Rumelihisarı'nı inşa etmeden önce bir "gönlük yer" talebinde bulunup, o öküz postunu ince ince kesip hisarın yapıldığı alanı Bizans'tan nasıl ince bir zekâyla kopardığına dair efsanevi anlatının aynısı değil midir bu? Masalların tarihlerini, yazarlarını bilemeyiz. Dolayısıyla bunun eskiden beri var olan bir Slav masalından mı türetildiğini, yoksa keskin bir zekâsı olan Fatih'in gerçekte de elde ettiği arazi hakkında üretilmiş bir masal olarak mı bize kadar ulaştığı konusunda kesin bir yargıya varamayız. 

**

İstanbul'un fethi, Hıristiyanlık âleminin terminolojisiyle Konstantinopolis'in düşüşü sadece büyük bir panik dalgası yaratmakla kalmamış, kronik yazarlarına şaşaalı bir konu, romanslara, epik şiirlere tema olmuş, ozanların dilinde halk türkülerine geçmiş, nesilden nesile türlü varyantlarla çoğalmıştır. Fetihten yüzyıllar sonra bile hâlâ hem sözlü, hem edebi yazında kendine fiyakalı bir yer bulmuştur. 


Thursday, January 26, 2017

The Eternal Passing Of Time



The portrait shows this – his eyes fixed elsewhere,
Mehmet the Conqueror holds a rose
To the Turkic scimitar of his nose.
The engrossing necessities of money and war,
The wise politician’s precautionary
Fratricides, the apt play of power –
All proper activities in his sphere,
And he excelled at them all. So why the flower?
A nod, perhaps, to something less worldly;
Not beauty, I think, whatever that is,
Not love, not ‘nature’,
Not Allah, by that or any other name –
Just a moment’s immersion in the texture
Of existence, the eternal passing of time.

Wednesday, October 8, 2014

Ottoman Law

In line with Islam’s acceptance of the People of the Book, the Ottoman Empire was a pluralist state
that allowed non-Muslim communities to preserve their identities and religious practices. Thus, Serbs, Greeks, Armenians, or Bulgarians remained Christian. In the early sixteenth century, Selim I “the Stern,” a particularly heavy-handed sultan/caliph, had considered converting all his Christian subjects to Islam forcibly, simply for the sake of homogeneity. Yet he was convinced by his Şeyhülislam, the superior authority on the issues of religion, that this would have been unlawful.

***

The Ottoman system was also innovative in the sense that it gave the state the right to enact secular laws, called kanun, along with the Shariah. Doing so meant that the Shariah did not cover all aspects of public life, and the state thus had the religiously legitimate authority to introduce new rules and regulations. Thanks to this tradition, the empire would be able to enact many modernizing laws in the nineteenth century.

Even the Shariah itself was regulated by the Ottoman kanun. Under Sultan Mehmed II, the conqueror of Constantinople, some harsh corporal punishments (such as amputations of hands) were deemed obsolete and were replaced by beating or monetary fines assessed according to the economic status of the culprit. Stoning also became difficult to implement, and it is known to have occurred only twice during the six centuries of Ottoman rule.

***

The Ottoman flexibility also had something to do with its geography, which, as we have seen, was influential in shaping perceptions of Islam: unlike previous Islamic states, the Ottoman Empire rose in Anatolia and the Balkans, areas of solid and steady peasantries, rather than on the edge of nomad-inhabited deserts.” This allowed the rise of autonomous guilds and provincial notables, saving the empire from a total surrender to patrimonialism—i.e., absolute domination by the central power—the hallmark of that arid Middle Eastern geography. 


Saturday, June 7, 2014

Kuvvet ve Mantık Üzerine

Savaşlarda insan hissiyatı daima mantığın önüne geçiyor. Tabii neticede de insanî ve evrensel değerler bütünüyle unutulabiliyor. Kalıcı rahatsızlıklara sebebiyet veren ve nesiller boyu o ülkeyi hatta tüm insanlığı tehdit eden hastalıklara vesile olan NBC, atom bombaları, nükleer ve kimyasal silahlar hep böyle bir ruh haletiyle kullanılır.

Evet, gücü, kuvveti ellerinde bulunduranlar, temsil ettikleri güce, kuvvete güvenerek, her zaman problemleri o yoldan çözmeyi tercih ettiklerinden çok defa mantık ve muhakemeyi kulak ardı edegelmişlerdir. Bence bu durum mükemmel dönemlerde bile en mâsum kişilerin mâsum olmayan hatalarıdır. Meselâ, Yavuz Sultan Selim -makamı cennet olsun- Çaldıran, Mercidâbık ve Ridaniye'de haince düşünceleri ezme, yok etme adına elinde bulundurduğu gücü, kuvveti kullanmış; kullanmış ve o problemi mantık ve muhakeme ile halletme cihetini belki de hiç düşünmemiştir. Aynı çizgide Fatih'in Belgrad Ormanları'nda aynı hatayı yapmadığını kimse iddia edemez. İşte bütün bu durumlarda, mantık ve muhakemenin kaba kuvvete yenik düştüğü söylenebilir.

Başımı ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koyacağım o koca sultanları kritik etmek, benim haddim değildir. Ama objektif bir gerçeğe dikkatlerinizi çekmek istedim. O gerçek; ihkak-ı hak peşinde koşarken, mantık ve muhakemeyi devre dışı bırakmamak gerektiği gerçeğidir...