Showing posts with label kapitalizm. Show all posts
Showing posts with label kapitalizm. Show all posts

Tuesday, April 7, 2020

Covid-19 ve Faşizm



İrfan Aktan - Gazete Duvar
1918’de ABD’de başlayıp dünyaya yayılan ve sadece bir buçuk yıl içinde 50 milyonu aşkın insanı öldüren İspanyol gribi, korona virüsünden farklı olarak yaşlıları değil, gençleri vurmuştu. (Salgına İspanyol gribi denmesinin nedeni, hastalığın İspanya’dan çıkması değildi. Hastalık ABD’de çıkmıştı ama o dönemin otoriter rejimleri bu konuda yazılıp-çizilmesini yasakladıkları için, salgına karşı sansürün devreye konmadığı tek ülke olan İspanya’da mesele tartışıldı ve hastalık bu ülkeyle anılır oldu.)
Birinci Dünya Savaşı’nın sürdürülemez hale gelmesinde önemli bir etkenin, İspanyol gribinin gençleri vurması olduğu söylenir. Zira salgın ordulara sıçramış ve sayısız asker, birbirlerini yok edemeden, grip tarafından öldürülmüştü.
Peki sonrasında nasıl oldu da insanlık, Birinci Dünya Savaşı ve onu takip ederek milyonlarca insanın daha hayatını kaybetmesine yol açan İspanyol gribi deneyimiyle mutlak bir barış ve tüm insanlığı kapsayacak geniş bir halk sağlığı sisteminde ortaklaşamadı?
2004 tarihinde yayınladığı Kaygı Üzerine isimli kitabında Renata Salecl, savaş ve salgın hastalıklar sırasında artan kaygının, toplumları otoriter iktidarlara sarılmaya ittiğini tarihsel örneklere yaslanarak aktarıyor.
Salecl, Birinci Dünya Savaşı’ndaki “askeri krizin” daha sonra yerini ekonomik ve “zihinsel” krize bıraktığını, bunun da toplumsal kaygıyı beslediğini vurguluyor ve şöyle devam ediyor: “Âdemoğlu handiyse yapayalnız kalmıştı, zira Tanrı’ya olan inancını kaybetmişti. Gelgelelim bilime, ilerlemeye ve akla inancın kaybolması da bir o kadar önemli olmuştu. Avrupa’nın da ölümü gibiydi bu. Ne var ki kaygı zamanları Avrupa’da yeni totaliter liderlere yer açmıştı. İtalyan faşizmi ve Almanya’da Hitler’in iktidara gelişi, kaygı çağına çözüm bulma girişimleriydi. Öte yandan uyguladıkları politikalar ikinci kaygı çağının doğmasına katkıda bulunmuştu. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, bir kez daha, bilhassa Yahudi Soykırımı ve Hiroşima deneyimiyle yoğunlaşan bir kaygı çağına girilmişti. Bir kez daha, görülmedik gaddarlıkta bir şiddete yol açan kitle imha silahları, savaş bittikten sonra ortaya çıkan kaygı duygusunu tırmandırmıştı. (…) Tabii ki en son kaygı çağı, 1990’larda en zalim şiddet biçimlerine tanıklık etmiş olmamızla ve son birkaç yıldır yirminci yüzyılın yeni savaşları ve şerleriyle -terörist saldırı ve ölümcül virüs kullanımı tehdidiyle- meşgul oluşumuzla ilgilidir…”
Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan toplumsal kaygı üzerinden yükselen, daha doğrusu Almanlar tarafından yükseltilen Adolf Hitler’in, şu günlerde korona virüsünün yaptığıyla da örtüşen bir vahşet politikası vardı.
Hitler’in “ari ırk” hedefi sadece Yahudileri, eşcinselleri, çingeneleri değil, aynı zamanda sakatları, “işe yaramaz” yaşlıları da yok etmeye odaklıydı. Eylül 1939’da devreye konan politikaya göre hastalar, sakatlar, “işe yaramazlar”, doktorlar tarafından tedavi edilmeyerek, aç bırakılarak ölüme terk edilecekti. Büyük tepkiler sonrası rafa kaldırıldığı söylense de, Nazilerin bu politikayı 1945 yılına kadar sürdürdüğü ve 200 bine yakın engelliyi bu şekilde öldürdüğü söylenir.
Bu açıdan bakıldığında, Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’da oluşan kitlesel kaygının yücelttiği Nazizmin, kapitalizmle uyumlu bir vahşet uyguladığı ve “gereksiz yük” olarak görülen sakatları, “işe yaramazları” da hedef aldığı görülüyor.
Korona virüsü de kapitalizmin artık sömüremediklerini, kâr elde edemediklerini, yoksullaştırarak bağışıklık sistemlerinin zayıflamasına yol açtıklarını aramızdan alıyor. Teksas Vali Yardımcısı Dan Patrick’in açıktan söylediğini dünya liderleri zaten kabullenmiş görünüyor.
Bakın, dünyanın en zengin ülkesi olan ABD’nin Los Angeles kentinde, korona virüsü teşhisi konan ama sigortası olmadığı için evine yollanan 17 yaşındaki bir genç, hayatını kaybetmiş.
O halde karşımızdaki esas düşman virüsten ziyade kapitalizm. Üstelik vahşi kapitalizmin, virüsü işlevsel bir silaha dönüştürmesi son derece olası: Faşizmin bir alt uygulaması olarak yaşizm.
İtalyan doktorların, yoğun bakım ünitelerinde hangi hastayı gözden çıkarabilecekleri konusundaki mecburi tercih sırasında yaptıkları da bu kapsamda. Düşünsenize, korona virüsünden yoğun bakımda tutulan iki hasta ama tek bir solunum cihazı var. Sağlık personeli bir tercih yapmak zorunda ve bunun da kriteri yaş. İhtiyarın ağzındaki solunum cihazını alıp gence takıyorlar… Bu, ne yazık ki evrensel bir ahlaki sorunsal olarak karşımızda duruyor.
Genci yaşlıya tercih eden aslında doktorlar değil, böylesi bir salgının her an kapımızı çalabileceğine ilişkin güçlü delil ve emarelere rağmen olağanüstü dönemde devreye girecek şekilde acil durum sistemi inşa etmeyi fazladan maliyet olarak gören kapitalizmin kendisi. Silaha, savaşa, şatafata, tüketime ayrılan payın yüzde biri sağlığa ayrılsa, insanların plastikten farkı olmayan ucuz tüketim maddeleriyle değil sağlıklı gıdayla beslenmesi sağlansa, önleyici aşı araştırmalarına ağırlık verilse, muhtemelen İtalyan doktorlar yaşlının solunum cihazını söküp gence takmak gibi travmatik, korkunç bir tercihi yapmak zorunda kalmayacaklardı.
**
Ayrıcalıklı sınıflar daha fazla yiyebilsin, yediğiyle acıkan kapitalistler daha fazla tüketebilsin diye yaşlılar sistem dışına, yahut Narayama’da olduğu gibi dağ başında, korona virüsünün pençesine terk edilmek üzere. Böylece aşının bulunmasını bekleyerek zaman kaybedilmeyecek, sürü bağışıklığı sağlanacak, “dayanıklı” genç işçi-köleler fabrikaları dolduracak, kapitalist çark durmaksızın dönebilecek.
Sağlık Bakanı’nın, virüs vak’alarına ilişkin istatistikler paylaşırken, ölenlerin şehrini sır gibi saklayıp yaşlarına ısrarla vurgu yapmasıyla, daha sonra İçişleri Bakanlığı’nın 65 yaş üstü yurttaşlara sokağa çıkma “sınırlandırması” getirmesiyle, yaşlılara yönelik saldırganlık bir nevi meşrulaştı ve korona virüsü ile “yaşistlerin” ittifakı hızla sokağa taşındı.
Sokak serserileri yaşlıların önünü kesip tehditler savuruyor. “Bu seferlik seni affediyoruz” denilerek korkutulan, kafasına kolonya dökülüp alay edilen, binmesine müsaade edilmediği için toplu taşıma aracının önüne yatan, sadece yaşlı olduğu için bir polisin sözlü şiddetine maruz kalan, dışlanan, horlanan, virüsün hedefiyken kaynağı olarak lanse edilmeye çalışılan yaşlılar sadece hastalıktan, “yaşist” politikalardan ve bahse konu saldırganlıktan korktukları için içeride.
Bu iş üç-beş sokak serserisinin, “terbiyesizin” veya İçişleri Bakanı’nın ifade ettiğinin aksine “etkileşim hastasının” işi değil.
Bu, yeryüzü kaynaklarının paylaşımı mücadelesinde, sınıflar arası savaşın ötesinde, artık yaşlar arası bir gerilim noktasının da yeni halkası. Bu anlamda yaşizmi, kapitalizmin bir virüsü olarak okumak mümkün. Türkiye örneğinde ise durum biraz daha ilkel saldırganlığı andırıyor. Meseleyi idrak edecek tefekkür yeteneğinden yoksun, “devletine-milletine bağlı” güruh, dün Çinli sandıkları herhangi bir uzak Asyalıya, bir mülteciye, bir Kürde, bir “vatan hainine” yaptığını şimdi dedelerine yapıyor.
Elbette iktidarın vak’a sayılarını aktarırken ısrarla yaşlıları vurgularken aslında hitap ettiği “kod” bu değil. Başka.
YAŞLILARI ÖLÜME TERK: NARAYAMA TÜRKÜSÜ
Yaşizmin tarihsel bir arkaplanı var. Mazisi nereye kadar uzanıyor, bilemiyoruz. Fakat 19. yüzyıl Japonya’sındaki Ubasuteyama geleneği fikir verici olabilir. Shichirô Fukazawa’nın 1956 yılında yazdığı Narayama isimli romanı, daha sonra 1958 ve 1983 yılında iki ayrı filmin konusu oldu. Bizler daha çok Keisuke Kinoshita’nın yönettiği 1983 yapımı “Narayama Türküsü” filmini biliyoruz. Kıtlığın hâkim olduğu 19. yüzyıl Japonya’sının uzak bir dağ köyünde geçen hikâyede insanlar 70 yaşına geldiklerinde, aileye daha fazla yük olmamaları için yüksek bir dağın tepesine götürülüp ölüme terk edilirler. Yaşlıların çoğu bu kadere razı olmak durumundalar, zira gençliklerinde kendileri de anne-babalarını götürüp o dağa bırakmışlardır. Kaderine razı olmayan yaşlıların elden ayaktan düşmediklerini kanıtlamak için “gençlik rolü” oynamaları da sonucu değiştirmez. Zira kıt kaynaklardan dolayı nüfus sabit tutulmalıdır!
Peki halihazırda dünya, Narayama Türküsü’ndeki gibi, gerçekten de yaşlıları sırtında taşımayacak kadar kıt kaynaklara mı sahip?
Bu soruya “evet” yanıtı verenler, kapitalizmden ve dolayısıyla korona virüsünden yana saf tutmuş sayılır. Zira dünyanın kıt kaynakları, insanları doyurmaya fazlasıyla yetiyor. Fakat ayrıcalıklı sınıflar daha fazla yiyebilsin, yediğiyle acıkan kapitalistler daha fazla tüketebilsin diye yaşlılar sistem dışına, yahut Narayama’da olduğu gibi dağ başında, korona virüsünün pençesine terk edilmek üzere.
Böylece aşının bulunmasını bekleyerek zaman kaybedilmeyecek, sürü bağışıklığı sağlanacak, “dayanıklı” genç işçi-köleler fabrikaları dolduracak, kapitalist çark durmaksızın dönebilecek.
Bu sene Parazit filmiyle Oscar alan Güney Koreli yönetmen Bong Joon-ho’nun 2013 yapımı Snowpiercer filmindeki tren gibi… Filmde, dünya buzul çağına dönmüş, hayatta kalan insanlar ise Snowpiercer adında, “olağanüstü tasarımlı” ve hiç durmayan bir trende yaşıyorlar. Fakat katı eşitsiz koşullarda! Film, trenin en arka kompartımanında yaşayan yoksulların, insani şartlarda yaşamak için öne doğru gidiş mücadelesini, bu esnada acımasızca katledilişlerini ve ilerledikçe gördükleri olağanüstü şatafatı, ayrıcalığı anlatıyor.
Alttakiler, daha doğrusu arkadakiler, ileriye gitmelerinin her şeyi mahvedeceğine inandırılmak isteniyor. “Yaşıyorsunuz işte, daha ne istiyorsunuz?”

Monday, November 13, 2017

Germany's Values and Success


To most of Germany, the hagiography of bootstrap capitalism is not just morally wrong; it’s incomprehensible. Thanks in part to a general leftward tilt on economic issues after the student revolutions of 1968, most of them view the collective good, and the comparatively high taxation that accompanies it not as a sacrifice, but as a fundamental component of civilized society.
It’s not just the social contract that compels Germans to wrinkle their tanned noses at the FDP’s entrepreneurial fervor. They are largely content with their take-home salaries, but not out of altruism. Rather, they view the role of wealth acquisition and consumerism in a fundamentally different way.
To Germans, caution and frugality are signifiers of great moral character. Sure, they favor high-quality consumer goods—but they deliberate on what to buy for years, and expect their possessions to last for decades, from Birkenstocks to $7,000 Miele ovens to Mercedes sedans. Yes, Germany has its super-rich citizens. But most of them, such as the late Albrecht brothers of the Aldi grocery empire, are notoriously reclusive—perhaps because extreme wealth is considered tacky.
Moreover, for Germans, a good work-life balance does not involve unlimited massages and free meals on the corporate campus to encourage 90-hour weeks. Germans not only work 35 hours a week on average—they’re the kind of people who might decide to commute by swimming, simply because it brings them joy. And a German wouldn’t be caught tot pounding down a bar or a glass of Soylent to replace a meal—a ritual that even on workdays takes two hours to consume al fresco over a book or an impassioned conversation, and is available at a neighborhood cafe for a reasonable price.
In other words, Germany is full of happy (albeit outwardly frowning) shoe salespeople and grocery-store cashiers who have completed 18-month training courses for those professions. They earn a decent salary with full benefits—including at least six federally mandated weeks of their beloved Urlaub, or vacation, which, by the way, is the institution they approach with the kind of devotion Americans afford their jobs.
Rebecca Schuman, qz

Sunday, August 6, 2017

Hakim Olan Kitap Endüstrisine Büyük Bir Eleştiri



Sanayi Devrimi'nden bu yana çoğu teknoloji ve ticaret biçimine uygulanan iktisadi model, yani mümkün olan en düşük bedelle üretip karşılığında mümkün olan en yüksek kârı elde edebilme gayesi, 1900'lerde kitap dünyasına da ulaştı.

Bu hedefe varabilmek için, kitap endüstrisinin büyük kısmı, özellikle de Anglo-Sakson dünyasında, güya matematiksel bir yöntemle hangi kitapların satacağını tahmin edip, bu tahmine göre hangi kitapların üretileceğini belirlemekle görevli uzmanlardan mürekkep bir takım oluşturuldu. Yazı işleri pazarlama birimi stratejistlerinden büyük kitapçı zincirlerinin satın alma görevlilerine ve belki de, sorumluluklarının o kadar da farkında olmayan editörler ve yaratıcı yazım öğretmenlerine kadar, kitap endüstrisinin neredeyse her üyesi, büyük ölçüde, (geleneksel anlamıyla) okurlardan değil, tüketicilerden oluşan bir kitle için yaratılan eserlerin üretim halkasının bir parçasına dönüştü. Elbette, kitap aşkıyla kitap endüstrisine girmeye yönelenlerin çoğu, asıl sorumluluklarına azimle sadık kalmaktadır, ancak bunu, özellikle büyük yayın grupları içerisinde hissedilen ve kitabı her şeyden önce satılabilir bir nesne olarak değerlendirmeye zorlayan güçlü baskıya karşın gerçekleştirirler. Edebi ahlakını muhafaza etmeyi başaran yayımcılar var tabii, fakat yayımcılıkla ilgili kararların giderek daha fazlası pazarlama birimlerine ve belli başlı kitapçı zincirlerinin satın alma görevlilerine boyun eğiyor ve neticede, eleştirel otosansür ve ticari kaygılar giderek artan bir sıklıkla yazı işleri alanına doğru sızıyor.
Endüstrinin stratejileri pervasız ve kendine yöneliktir.


Belirli bir model ("chick lit" [genç kız edebiyatı] olarak bilinen model) çerçevesinde üretilen ve buna uygun biçimde pazarlanan kitaplardan biri olan Devil Wears Prada'nın sinema versiyonunda, ana kötü karakter, moda piri Miranda Priestly, "moda zihniyetine" boyun eğmeyi reddeden masum kahramana, giydiği, kuşkusuz sıradan bir süpermarketten satın alınmış kıyafetin renginin, bir önceki sezonun titiz moda planlamasının bir sonucu olduğunu söyler; diğer bir deyişle, ticari dogmanın diktaları toplumun dokusuna öylesine derinden nüfuz etmiştir ki, bu dokunun hiçbir unsuru onların etkilerinden uzak kalamaz ve hatta günün modasını takip etmeyi bilinçli bir biçimde reddetsek dahi, yine de, "sistemin köleleri" olmaktan kaçamayız. Bu, kendi kendini doğrulayan bir gerçekliktir. Kitap endüstrisi yalnızca bu dogmayı üretmekle kalmaz, aynı zamanda dışında kalanlara çok küçük bir alan bırakır.

Kitapçı zincirleri vitrinlerini ve sergileme standlarıni en yüksek teklifi verene satarlar, böylece halk, yalnızca yayımcının ücretini ödediği eserleri görebilir. Dolayısıyla, çok satan olduğu duyurulan kitapların oluşturduğu yığınlar bir kitap dükkânındaki alanın çoğunu kaplar. Her birinin üzerinde, aynen yumurtaların üzerindeki gibi bir "son satış" tarihi vardır ki, bu da üretimin sürekliliğini teminat altına alır. Sözümona düşük kültürlü okurları hedef alan genel gazete politikasının baskısı altındaki kitap ekleri, benzer "fast-food" kitaplar için günbegün daha çok alan ayırarak "fast-food" kitapların da modası geçmiş herhangi bir klasik kadar değerli olduğu ya da okurların "iyi" edebiyatın keyfine varacak denli akıllı olmadığı izlenimini yaratırlar. Bu son nokta çok mühimdir: Endüstri bize aptal olduğumuzu öğretmek zorundadır, zira doğal yollarla aptallık edinmeyiz. Aksine, dünyaya zeki, meraklı ve öğrenmeye hevesli varlıklar olarak geliriz. Entelektüel ve estetik kabiliyetlerimizi, yaratıcı algımızı ve dil kullanımımızı bireysel ya da kolektif olarak köreltmek ve nihayetinde söndürmek, muazzam bir zaman ve çaba gerektirir.
 

Monday, July 31, 2017

Evet, Kovboylar ve Vahşi Batı Tamamen Hollywood Efsaneleri



Her tabancanın bir makineli tüfekten fazla mermi sıktığı Vahşi Batı filmlerinin setleri küçük köy bozuntularıydı ve oralarda duyulan yegâne ses esnemeler olurdu ve bu esnemeler eğlencelerden çok daha uzun sürerdi.

Cowboys' lar denilen ve sözde hayatları genç kızları kurtararak geçen o asık suratlı, gururlu süvariler aslında açlıktan nefesi kokan yayalardı ve çöl boyunca sefil bir ücret karşılığında hayatlarını riske atarak güttükleri ineklerin dışında herhangi bir dişi olmazdı etraflarında. Ve ne Gary Cooper’a, ne John Wayne’e, ne de Alan Ladd’e birazcık olsun benzemezlerdi, çünkü ya zenciydiler, ya Meksikalı, ya da bir makyajcının elinin asla değmediği dişleri dökük beyazlar.

Ve kötülerin kötüsü rolünde fazla mesaiye mahkûm yerlilerinse, konuşmayı beceremeyip oklarla delik deşik olmuş posta arabasının çevresinde çığlıklar atan o kıt akıllı, tüylerle süslü ve bedenleri boyalılarla hiçbir alakaları yoktu.

Far West destanı Doğu Avrupa kökenli bir avuç işadamının uydurmasıydı. Hollywood stüdyolarında yirminci yüzyılın en başarılı evrensel mitini üreten Laemmle, Fox, Warner, Mayer ve Zukor adındaki bu göçmenlerin müthiş bir ticari zekâları vardı.

Friday, March 17, 2017

Capitalism


Most capitalists would probably dislike the title of religion, but as religions go, capitalism can at least hold its head high. Unlike other religions that promise us a pie in the sky, capitalism promises miracles here on earth – and sometimes even provides them. Much of the credit for overcoming famine and plague belongs to the ardent capitalist faith in growth. Capitalism even deserves some kudos for reducing human violence and increasing tolerance and cooperation. As the next chapter explains, there are additional factors at play here, but capitalism did make an important contribution to global harmony by encouraging people to stop viewing the economy as a zero-sum game, in which your profit is my loss, and instead see it as a win–win situation, in which your profit is also my profit. This has probably helped global harmony far more than centuries of Christian preaching about loving your neighbour and turning the other cheek. 

**

From its belief in the supreme value of growth, capitalism deduces its number one commandment: thou shalt invest thy profits in increasing growth. For most of history princes and priests wasted their profits on flamboyant carnivals, sumptuous palaces and unnecessary wars. Alternatively, they put gold coins in an iron chest, sealed it and buried it in a dungeon. Today, devout capitalists use their profits to hire new employees, enlarge the factory or develop a new product.
If they don’t know how to do it themselves, they give their money to somebody who does, such as bankers and venture capitalists. The latter lend the money to various entrepreneurs. Farmers take loans to plant new wheat fields, contractors build new houses, energy corporations explore new oil fields, and arms factories develop new weapons. The profits from all these activities enable the entrepreneurs to repay the loans with interest. We now have not only more wheat, houses, oil and weapons – but also more money, which the banks and funds can again lend. This wheel will never stop, at least not according to capitalism. We will never reach a moment when capitalism says: ‘That’s it. You have grown enough. You can now take it easy.’ If you want to know why the capitalist wheel is unlikely ever to stop, talk for an hour with a friend who has just earned $100,000 and wonders what to do with it.

‘The banks offer such low interest rates,’ he would complain. ‘I don’t want to put my money in a savings account that pays hardly 0.5 per cent a year. You can make perhaps 2 per cent in government bonds. My cousin Richie bought a flat in Seattle last year, and he has already made 20 per cent on his investment! Maybe I should go into real estate too; but everybody is saying there’s a new real-estate bubble. So what do you think about the stock exchange? A friend told me the best deal these days is to buy an ETF that follows emerging economies, like Brazil or  China.’ As he stops for a moment to breathe, you ask, ‘Well, why not just be satisfied with your $100,000?’ He will explain to you better than I can why capitalism will never stop. 

Saturday, March 11, 2017

How did Capitalism Defeat Communism?


Capitalism did not defeat communism because capitalism was more ethical, because individual liberties are sacred or because God was angry with the heathen communists. Rather, capitalism won the Cold War because distributed data processing works better than centralised data processing, at least in periods of accelerating technological changes. The central committee of the Communist Party just could not deal with the rapidly changing world of the late twentieth century. When all data is accumulated in one secret bunker, and all important decisions are taken by a group of elderly apparatchiks, you can produce nuclear bombs by the cartload, but you won’t get an Apple or a Wikipedia.

There is a story (probably apocryphal, like most good stories) that when Mikhail Gorbachev tried to resuscitate the moribund Soviet economy, he sent one of his chief aids to London to find out what Thatcherism was all about, and how a capitalist system actually functioned. The hosts took their Soviet visitor on a tour of the City, of the London stock exchange and of the London School of Economics, where he had lengthy talks with bank managers, entrepreneurs and professors. After a few hours, the Soviet expert burst out: ‘Just one moment, please. Forget about all these complicated economic theories. We have been going back and forth across London for a whole day now, and there’s one thing I cannot understand. Back in Moscow, our finest minds are working on the bread supply system, and yet there are such long queues in every bakery and grocery store. Here in London live millions of people, and we have passed today in front of many shops and supermarkets, yet I haven’t seen a single bread queue. Please take me to meet the person in charge of supplying bread to London. I must learn his secret.’ The hosts scratched their heads, thought for a moment, and said: ‘Nobody is in charge of supplying bread to London.’

That’s the capitalist secret of success. No central processing unit monopolises all the data on the London bread supply. The information flows freely between millions of consumers and producers, bakers and tycoons, farmers and scientists. Market forces determine the price of bread, the number of loaves baked each day and the research-and-development priorities. If market forces make the wrong decision, they soon correct themselves, or so capitalists believe. For our current purposes, it doesn’t matter whether the theory is correct. The crucial thing is that the theory understands economics in terms of data processing.

Sunday, October 30, 2016

Cebi Delik


Annemle babam paraya değer verirlerdi de ne oldu? Para kazanmak için o kadar uğraşıp didinmişler, paraya öylesine inanıp güvenmişlerdi; buna karşın paranın çözümlediği her sorunun yerine bir başkası gelmişti. Amerikan kapitalizmi, insanlık tarihinde refahın doruğa çıktığı anlardan birini yaratmıştı. Sayısız araba, dondurulmuş sebzeler, mucize şampuanlar üretmişti; buna karşılık başkanlık koltuğunda Eisenhower oturuyordu, koca ülke daha fazla satın almak, daha fazla kazanmak, daha fazla harcamak, çevresindekilere ayak uydurma tutkusuyla yorgunluktan tükenip yere yığılıncaya kadar dolar ağacının çevresinde tepinerek dans etmek nöbetine tutulmuş devasa bir televizyon reklamına dönüşmüştü.

Aynı şeyleri hisseden tek kişinin ben olmadığımı çok geçmeden fark ettim. On yaşındayken, New Jersey’in Irvington Kasabası’ndaki bir şekerci dükkânında elime Mad Dergisi’nin bir sayısı geçti. O sayfaları okurken duyduğum yoğun ve neredeyse sersemletici hazzı hâlâ anımsıyorum. Okuduklarım, bana bu dünyada benim gibi düşünenler olduğunu, benim yeni yeni kurcalamaya başladığım kapıları başkalarının çoktan açtıklarını öğretti. Amerika’nın güneyinde zencilerin üzerine itfaiye hortumları tutuluyordu, Ruslar ilk Sputnik’i fırlatmışlardı ve ben bazı şeyleri fark etmeye başlıyordum.

Hayır, sana tezgahlamaya çalıştıkları dogmaları artık yutmak zorunda değildin. Onlara karşı koyabilir, dalga geçebilir, blöflerini görebilirdin. Amerikan yaşamının sağlıklılığı, haysiyeti, dürüstlüğü yutturmacadan, reklam palavrasından başka bir şey değildi. Gerçekleri irdelemeye başladığın anda, çelişkiler su yüzüne vuruyor, ikiyüzlülükler açığa çıkıyordu ve her şeye yepyeni bir açıdan bakma olanağı doğuyordu... Bizlere ‘herkese özgürlük ve adalet’ kavramını öğretmişlerdi; oysa gerçekte özgürlük ile adalet çoğu kez birbiriyle çelişiyordu. Para peşinde koşmanın adil olmakla ilgisi yoktu; o konuda geçerli toplumsal ilke ‘her koyun kendi bacağından asılır” görüşüydü. Bu piyasanın insanlıktan nasıl uzak olduğunu kanıtlamak istercesine, neredeyse bütün atasözleri de hayvanlar âleminden alınmıştı: kurtlar sofrası, insan insanın kurdudur, boğalar ve ayılar, batan gemiyi
önce fareler terk eder, yaşamak güçlünün hakkıdır. Para, dünyayı kazananlar ve kaybedenler, sahip olanlar ve olmayanlar diye bölmüştü. Bu, kazananlar için eşi bulunmaz bir düzendi, peki ya kaybedenler ne olacaktı?

Tanık olduğum ve bildiğim şeylere dayanarak, onların bir yana itileceklerini, unutulup gideceklerini kestiriyordum. Tabii bu çok kötüydü, ama onlar kaybetmişlerdi. Darwin’i baş filozof, Aesop’u şair-i âzam yapacak kadar ilkel bir dünya kurarsan başka ne bekleyebilirsin ki? Dünya dediğin bir orman, öyle değil mi?

Wall Street’in göbeğinde kol gezen Dreyfus aslanına bir bak hele. Bundan daha açık seçik mesaj olabilir mi? Ya yiyeceksin ya da seni yiyecekler. Buna orman yasası derler arkadaş ve eğer bunu kaldıramayacaksan, vakit varken kendini dışarı atmaya bak.

Ben o dünyanın hiç içine girmeden dışta kaldım. On üç-on dört yaşlarındayken, iş âleminin bensiz idare etmek zorunda kalacağına çoktan karar vermiştim. En kötü, en çekilmez, en kafası karışık çağımdaydım.

Thursday, October 16, 2014

The Calvinists of Islam

One of the urban centers that gave rise to the Anatolian Tigers was Kayseri, a midsize city in the heartland of Turkey. Kayserians had always been famous for both business-mindedness and religiosity, but they had their great leap forward courtesy of the Özal Revolution. From the mid-1980s onward, the city experienced an industrial boom, with hundreds of new factories opened. By the mid-2000s, just one of its textile companies produced one percent of the world’s denim for brands such as Levi’s, Wrangler, and Diesel. Kayseri’s furniture companies supplied 70 percent of the Turkish market and exported their wares to many countries in the Middle East.

In 2005, a Berlin-based think tank, the European Stability Initiative (ESI), studied Kayseri to understand the secret of its economic miracle. After several weeks conducting interviews with the city’s prominent businessmen, the ESI team wrote a report that emphasized the curious role of religion in the motivation of these entrepreneurs. “Nine out of ten of one’s fate depends on commerce and courage,” one of the Kayseri businessmen said, quoting the Prophet Muhammad. Another businessman argued, “It is good for a religious person to work hard,” and “to open a factory is a kind of prayer.” The founder of a furniture company stated, “I see no black and white opposition between being modern and [being] traditional,” and said that he was “open to innovation.

“To understand Kayseri,” the former mayor of the town, Şükrü Karatepe, told the ESI researchers, “one must read Max Weber.” Weber, of course, pointed to the role that the ascetic and hardworking ethic of early Protestants, particularly Calvinists, played in the rise of modern capitalism in Europe. According to Karatepe, one could observe the same work ethic in Kayseri and a few other Anatolian cities, thanks to the teachings of Islam. Fittingly, the ESI researchers titled their report Islamic Calvinists. Their conclusion was that Kayseri was only a single case study, and, in general, “over the past decade [1995–2005], individualistic, pro-business currents [had] become prominent within Turkish Islam.”

These “individualistic, pro-business currents” were certainly capitalist, but not materialist, hedonist, or selfish. Quite the contrary, they went hand in hand with a strong sense of social responsibility, as emphasized by Islam. Kayseri’s Islamic entrepreneurs spent more than $300 million in five years to support clinics, schools, and various other charitable organizations. By 2005, sixteen separate soup kitchens in the city were serving almost ten thousand people daily. Kayseri’s culture was a combination of “entrepreneurship, asceticism, and altruism.