Showing posts with label Günümüzde Bilime Hakim Olan Paradigma. Show all posts
Showing posts with label Günümüzde Bilime Hakim Olan Paradigma. Show all posts

Monday, February 15, 2016

İspat ve Nefiy

Kimse, –hâşâ– Allah’ın, meleklerin, ruhun, Âhiret’in, kabir hayatının yokluğuna delil gösteremez; özellikle pozitif, yani beş duyuya dayalı veya “bilimsel” delil gösteremez, çünkü bu, imkân dışıdır. Gerçek bu iken, modern bilim, “Allah’ın varlığı ispat edilemez.” iddiasında bulunur. Oysa, tam tersidir; Allah’ın –hâşâ– yokluğu ve diğer iman esaslarının –hâşâ– geçersizliği ispat edilemez; çünkü en açık bir kaide olarak, yokluğu ispat mümkün değildir. Buna rağmen, modern bilim, bir yandan kendisini maddî âlemle sınırlamakta, maddî âlem dışındaki âlemleri ve gerçekleri felsefeye havale etmekte, yani sahasının dışına çıkarmakta, sahasının dışındaki alanla ilgili cehaletini itiraf etmekte, ama öte yandan ilmi ve gerçeği sadece kendi sahasına ve tekeline alarak, hakkında cehaletini itiraf ettiği sahaya ilmî gerçeklik vermemekte ve onu spekülasyonlar meydanı olmaya indirgemektedir. Bu, cehaletin hokkabazlığından, ancak kendisini mahkûm ve maskara edecek cesaretinden başka bir şey değildir.

İşte, iman ispat, küfür ise nefiy, yani sadece bir spekülasyon, indî yani subjektif ve ispatı muhal üstü muhal bir iddiadan ibarettir.



Friday, February 12, 2016

Bilim Dini


Modern dönemde fenler veya bilimler önemli gelişmeler gösterdi ve tamamen ideolojik tercih ve Din karşıtlığına dayanan bir tavırla hakikatin yegâne ölçüsü kabûl edildi. Evet, ilim, hakikatin yegâne ölçüsüdür. Fakat modern fen veya bilim, daha doğrusu bu fen ve bilime niteliğini veren, onu tarif eden ve âdeta tekelinde tutanlar, (b)ilime önce bir nitelik biçtiler. Buna göre bilim, ancak duyularla ulaşılan ve laboratuarda denenip ispatlanan bilgidir. Bilime böyle nitelik biçince, onun sahasını da duyuların idrak sahası olan maddî âlemle sınırladılar. Ötesini felsefeye, yani yine insan aklına havale ettiler; Din’i ise, Hıristiyanlığın da etkisiyle, ilim ve akılla alâkası, ayrıca ilmî ve mantıkî olması gerekmeyen inançlar, dogmalar manzumesi olarak gördüler. Böylece, maddî âlemin dışında hakikat olamayacağı ve aranması gerekmediği sonucunu öne çıkardılar ve bilimi de bu hakikatı bulmanın tek vasıtası olarak gördüler. Böylece kendilerini de hakikatin kaynağı, bilim “dini”nin peygamberleri yaptılar. Bu anlayış, bugün dünyada hemen hemen bütün bilim mahfillerinde halâ geçerli olup, Din’i inkârın en katı temelini oluşturmaktadır.


Friday, April 4, 2014

Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 104: Nebe Sûresi’nden – Kur’an ve Bilim

... Kur’ân, bu tür vaka ve vakıaları, İlâhî Zât’ı, O’nun sıfatlarını ve isimlerini tanıtmak için zikretmektedir. Yaratıcısını tanıtmak için kâinat kitabının manâsını açıklamakta, dolayısıyla, kâinatı Yaratıcısı adına, O’nu tanıtmak maksadıyla konu edinmektedir. Modern bilim ise, kâinatı kâinat olarak ve kendi adına ele almakta, dolayısıyla sadece bilim adamlarına seslenmektedir. Buna karşılık Kur’ân, bütün insanları ve cinleri muhatap edinmekte ve onları irşad gayesi gütmektedir. İrşad, yani aydınlatma ve yol gösterme ise, sunduğu delilleriyle birlikte anlaşılır olmalıdır. İnsanların ve cinlerin çoğu avam olduğundan, Kur’ân irşad için onlara onların anlayacağı şekilde hitap eder, ona göre bir dil kullanır, fakat bundan her seviyedeki insan alacağını alır. Kur’ân’ın taklit edilemez mucizevî yanlarından birisi de işte budur.

Bundandır ki Kur’ân, güneş için lamba tabirini kullanır. Çünkü o, güneşten onun kendi adına, fizikî hususiyetleriyle bahsetmez. Ama ondan, insanla münasebeti ve insana olan faydası açısından, insana Rabbini tanıtması noktasında bahseder. İnsana gerekli olan da budur. Güneşi, kâinattaki, en azından güneş sistemindeki çarkın zembereği, ana mihveri, kâinattaki veya sistemindeki düzenin merkezi olarak takdim eder. Sistem ve düzen ise, Yaratıcı’yı tanımanın yollarından ikisidir. Güneşi lamba olarak anmakla da, dünyanın insanlara lambası güneş olan bir saray gibi olduğunu, içindeki eşyanın ise insanın ve diğer canlıların hayatı için gerekli malzemeyi teşkil ettiğini hatırlatır. Böylece de Yaratıcı’nın ihsan, rahmet ve fazlını nazara verir.


Friday, March 7, 2014

Kur'an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 44: İsra Suresi'nden 2 - İslam'da İlim Kaynakları


İslâm’da ilmin sebepleri ve kaynağı üçtür: Vahiy (Kur’ân ve sahih Sünnet), akıl ve sağlam duyular. Yani ilim, bu üç kaynaktan elde edilir. Şu kadar ki bu, bu üçünün de her sahada ilmin kaynağı olduğu manâsına gelmez. Her birinin kendine ait sahaları da vardır. Vahiy yoluyla gelen bilgi mutlaka kesindir, fakat bazen yorum ve üzerinde çalışma gerektirebilir. Tahkik gerektirmeyen aklî doğrular (bedîhiyât) bulunmasının yanısıra, aklın sahası sınırlıdır ve akıl, her konuda doğruyu bulabilecek bir alet değildir. Sağlam duyuların elde ettiği veriler doğru da olabilir, durum ve konuma göre yanıltıcı da olabilir ve bunlar, araştırma ister.

İlmin kaynağı olarak vahyi kabul etmemek ve ilmîliği (bilimsellik) akıl, duyu ve deneyle ulaşılan neticelerle sınırlamak, her şeyden önce ilmin ve doğruların sahasını olabildiğince daraltmak ve kendimizi görülen âleme hapsetmek demektir. Oysa duyularımızla idrak edilemeyen, aklın da ulaşamadığı o kadar çok varlık sahası, varlık ve bunlarla ilgili o kadar çok hakikat vardır ki, ilmîliği sadece akla, hattâ modern bilim anlayışının yaptığı gibi, sadece duyu ve deneye hasretmek, bu sahalar ve hakikatlarla ilgili ya inkârcı veya agnostik (bilmezci) olmayı gerektirecektir. 
Ayrıca, modern bilimin bu sahaları ve hakikatleri ilmî kabul etmemesi kendi cehaletini ortaya koymak manâsına geldiği gibi, onun bu tavrı da, asla ispattan kaynaklanan bir tavır değildir. Dolayısıyla, bizzat kendi savunduğu ilmîliğe (bilimselliğe) aykırıdır; çünkü ilmî olan, ispatlanmış (müsbet, pozitif) olandır. İnkâr veya ret, bir hükümdür ve hüküm kesin delile dayanmalıdır. Öyleyse modern bilim, bu sahaların ve hakikatlerin yokluğunu ispat etmelidir ki, onları inkâr edebilsin. Bu sebeple, ateizm de, manevî âlemleri ve varlıkları kabul etmeme de, asla ilmî (bilimsel) bir tavır değildir. Sadece bir zandır, bir saplantıdır, yani dogmatizmdir.

Friday, February 14, 2014

Gözlemci(!) Bilim Adamı




Artık ciddi bilim felsefecilerinin hepsi (ve bilim adamlarının çoğu), bir efsanenin varlığında hemfikirdirler. Bu efsane, Aydınlanma idealinde olduğu gibi, tamamiyle bağımsız, bütün yanlı teorilerden, felsefi, etik ve dinsel yükümlülüklerden sıyrılarak araştırma yapan ve önyargısız çıkarımlarla mutlak doğruyu bulmaya çabalayan tarafsız ve rasyonel bir bilim insanı olarak resmedilen ‘gözlemci’ efsanesidir. Bu alandaki herkes bilim adamlarının etkisinde kaldıkları önkabullerinin yani belirli dünya görüşlerinin olduğunu bilir.

Natüralizm vs. Teizm


Mesele din ile bilim arasındaki bir çatışmadan kaynaklanmıyor. Sorun, bilimadamları tarafından kabul edilen çeşitli dünya görüşleri arasındaki, özellikle de natüralizm ve teizm arasındaki çatışmadan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, aslında bizim bu kitapta cevabını aradığımız soru, bilimin hangi dünya görüşünü desteklediğidir: Natüralizmi mi yoksa teizmi mi?

Günümüzde Bilime Hakim Olan Paradigma


Hem zamanımızda hem Galileo’nun zamanında geçerli olan şey, hâkim bilimsel paradigmayı eleştirmenin risklerle dolu olduğudur, eleştiriyi yapan kim olursa olsun.

Dawkins, Bilim, İnanç


Dawkins, ‘bilimsel inanç insanlar tarafından test edilebilen bir delil içerir, oysaki dinsel inançlar bir delile dayanmaz, üstelik onlar bunu bir övünç vesilesi Kabul ederler’ der. Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi onun Tanrı düşmanlığı aslında bu yanlıştan kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle o bütün dini inanışları kör inanç zannetmektedir. Eğer öyle olsaydı, gerçekten de inanç ‘çiçek hastalığı’ ile beraber kategorize edilmeyi hak ederdi.  Oysa ki biz de Dawkins’e şu soruyu sorabiliriz: ‘Dini inancın delile dayanmadığı fikrinin delili nedir?’

Elbette maalesef hiçbir delile dayanmadan inanan, bilim karşıtı ve gerici insanlar yok değil. Belki Richard Dawkins, bir talihsizlik sonucu bunlarla çok fazla karşılaşmış da olabilir. Fakat bu durum, hakim çizginin, inanç ve delilin bir arada olması gerekliliğini savunduğu gerçeğini değiştiremez. Evet, gerçekten de inanç delile dayanmalıdır ve tabii ki delilin yokluğu bir övünç vesilesi değildir. Yuhanna İsa’nın şöyle dediğini yazar: ‘İman edesin diye bunlar yazılmıştır.’ Aziz Paul, modern bilimin birçok öncüsünün söylediği gibi, tabiatın bizzat kendisinin tanrı’nın varlığı için bir delil olduğunu dile getirir: ‘Var edilip yaratılan her şey O’nun gaybi sıfatlarını açıkça göstermektedir. Dolayısıyla artık onların inanmamak için bir özrü yoktur.’

Tıpkı bilimde olduğu gibi imanda da akıl ve delil bir bütün oluştururlar. Yani aslında Dawkins’in ‘kör inanç’ olarak tarif ettiği şeyin tam aksi bir durum söz konusu. Onun bu çelişkinin farkına varmıyor olması şaşılacak şey doğrusu. Bu durum acaba onun kendi kör inancının bir sonucu olabilir mi?


Dawkins’in nev-i şahsına münhasır bu inanç yorumunun kendisi aslında, onun iğrenç diye nitelendirdiği, delilsiz inanca çarpıcı bir örnektir. Onun inancın zevki diye nitelendirdiği, kanıttan bağımsız olma durumu, bizzat kendisinin iddialarında bulunan bir özelliktir. Doğrusu bu olağanüstü bir tutarsızlık örneği değil de nedir? Maalesef, imanı ‘kör inanç’ ile eşitlerken neden hiçbir delil sunmadığını bulmak hiç de zor değil. Böyle bir delil yok da ondan. Dawkins’in iman tarifine benzer bir iman anlayışını savunan ciddi bir ilahiyat alimi ya da düşünürü olmadığını tespit etmek için öyle uzun boylu araştırmaya da gerek yok.