İhlâsı ve Allah rızasını hareketlerine temel ve esas yapmayan bir kişi, kendi tarafında olmayanlara karşı üstünlük ve ayrıcalık ister; hedefi, maksadı Allah rızasından sapar. Eline imkân ve hüküm geçerse, kendi tarafında olanları seçer; artık adaletle iş göremez. Böylece mânevî hayatını ve Allah’a karşı kulluğunu mahvetmiş olur. Boynuna bir sürü insanın hakkını ve hukukunu geçirmiş olur. Sırf kendi tarafını tuttuğu için kabiliyetsiz, niteliksiz, bilgisiz ve beceriksiz insanları mühim yerlere yerleştirir. Bu durumda da koca bir milletin mağduriyet günahını üzerine almış olur. Böyle bir suçun altından kalkmak, teker taker her mağdur için hesap vermek ise hiç kolay olmasa gerektir.
Showing posts with label İhlas Uhuvvet ve Hücumat-ı Sitte Risaleleri Üzerine. Show all posts
Showing posts with label İhlas Uhuvvet ve Hücumat-ı Sitte Risaleleri Üzerine. Show all posts
Monday, May 25, 2015
Friday, October 11, 2013
İnsanların Dayanışmasını Kırma Taktikleri
Üstad Hazretleri, mektupta[Kastamonu Lahikası 150. mektup] ruhuna gelen bir endişeyi beyan etmektedir. Hizmetin hasım ve muârızları olan ehl-i dalâletin, Risale-i Nur talebeleri arasındaki tesânüdü yıkmak ve birliklerini bozmak için geçim derdini ve gafletli bahar mevsimini kullanarak; meşrep, anlayış ve hissiyât farklılığından ileri gelen zayıf damarları tahrik etmek istediklerini hissedip anladığını belirtiyor. O sıralarda insanları açlığa mahkûm edip, sadece midesini düşünür hâle getirmek için devletin erzak depolarını ve silolarını bile yakmışlar.
Bu sinsi ve merhametsiz tertip Sovyetler’de de uygulanmıştır. Hatta gizli erzak biriktiren ve saklayanları ortaya çıkarmak için okullarda öğrencilerin gözlerinin içine bakarlarmış. Beslenmesi iyi gibi olanları fark edince hemen evlerine baskın yaparlarmış. Kırım’da o sıralar, fazla buğday veya un elde edenler, evlere baskın olduğu için onları muhafazalı şekilde toprak altına gömerlermiş.
İnsanlar açlıktan tamamen midesini düşünür hâle gelince, dayatılan rejimlerin tenkidi ve yanlışlığı ile uğraşamaz hâle gelirlermiş. Zamanla diktatörlük rejimlerinin âmir ve memurlarının direktiflerinden çıkamaz olurlarmış. Fazla imkân ve maaş verilen memurlar rejimin yaman uygulayacıları hâline gelirmiş. Halkımız, ezanın Türkçeye çevrildiği dönemde o zamanki Milli Şef ve memurlar için şöyle bir yakıştırma ve tekerleme söylemiştir: “Tanrı uludur, Tanrı uludur; memurlar İsmet Paşa’nın kuludur. Haydi namaza. Haydi namaza. Memurlar şekere gaza.”
Önyargı
[13. Lem’a’nın 13. İşareti’nden]
Üçüncü Nokta
İnsanın hayat-ı içtimâiyesini [sosyal hayatını] ifsat eden [bozan] bir desise-i şeytaniye [şeytanın hilesi, tuzağı] şudur ki: Bir müminin bir tek seyyiesiyle [kötülüğüyle, günahıyla] bütün hasenâtını [iyiliklerini, sevaplarını] örter. Şeytanın bu desisesini [sinsi hilesini, tuzağını] dinleyen insafsızlar, o mümine adâvet [düşmanlık] ederler.
Hâlbuki, Cenâb-ı Hak, haşirde adalet-i mutlaka [her şeyin hukukunu gözeten tam, eksiksiz adalet] ile mîzân-ı ekberinde [mahşerde herkesin amellerinin tartılacağı büyük terazi] a’mâl-i mükellefîni [dinin emir ve yasakları ile yükümlü olanların işledikleri fiillerini] tarttığı zaman, hasenâtı seyyiâta [kötülülüklere, günahlara] –galibiyetimağlûbiyeti noktasında– hükmeyler.Hem seyyiâtın esbabı çok ve vücûtları kolay olduğundan, bazan bir tek hasene ile çok seyyiâtını örter.Demek, bu dünyada o adalet-i ilâhiye [Cenâb-ı Hakk’ın adaleti] noktasında muamele gerektir. Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstahaktır. Belki, kıymettar bir tek hasene ile, çok seyyiâtına nazar-ı afla bakmak lâzımdır.
Hâlbuki, insan, fıtratındaki zulüm damarıyla, şeytanın telkiniyle, bir zâtın yüz hasenâtını bir tek seyyie yüzünden unutur, mümin kardeşine adâvet eder, günahlara girer. Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa bir dağı setreder, göstermez. Öyle de, insan, garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir seyyie ile dağ gibi hasenâtı örter, unutur, mümin kardeşine adâvet eder, insanların hayat-ı içtimâiyesinde bir fesat âleti olur.
Gıybet
Asr-ı Saadet’te Mâiz ismindeki bir sahabî işlediği zina suçundan dolayı ölüm cezasına çarptırılmıştı. Mâiz, Allah’a iman eden bir insandı ve ciddî bir cürüm işlemesine rağmen Resûlullah Efendimiz onun imanına çok ehemmiyet veriyordu. Ciddî bir suç işlemiş olsa da çekiştirilmemesi gerekiyordu. Mâiz’in imanı o kadar derin ve köklü idi ki hiç kimsenin görmediği bir yerde günah işlemiş ve sonra âhirette Allah’a hesap verme duygusu vicdanını rahatsız
edince gelmiş Efendimiz’in huzurunda suçunu itiraf etmişti. Allah Resûlü ona defalarca af yolunu göstermesine rağmen o her defasında ısrar etmiş ve cezası ne ise onun uygulanmasını istemişti. Neden sonra infaz edilince iki kişi onun hakkında “Allah’ın günahını setretmesine karşılık gelip onu açıklayan ve ölüm cezasına çarptırılan şu kişiye de bakın! Köpeğe yakışır ve yaraşır bir iş yaptı da köpek gibi öldürüldü.” diye konuşmuşlardı. Allah Resûlü, Mâiz hakkında söylenilen bu ağır sözleri işitti fakat o an için sükûtu tercih etti. Bir süre sonra nallarını dikmiş bir eşek leşi görünce “Falan falan şahıslar nerede?” diye sordu. O iki kişi “İşte buradayız yâ Resûlallah!” deyip hazır olunca onlara “Buyrun! Şu eşek cifesinden (leşinden) dişleyip ısırın! (Kurcalayıverin, burnunuza götürün!)” buyurdu. O iki kişi “Yâ Resûlallah! Allah, Sen’i mağfiretiyle kucaklasın. Hangi insan bu leşi yiyebilir? diye hayretlerini ifade edince, buyurdular ki: “Az önce kardeşiniz Mâiz hakkında söylediğiniz o sözler bu leşi dişleyip karıştırmaktan çok daha berbat, kötü ve iğrençtir. Allah’a yemin ediyorum ki –siz her ne kadar Mâiz’i ayıplasanız da– o şimdi cennet nehirlerine dalmakla meşguldür.” Âyette “Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?” (Hucurât Sûresi 49/12) diyerek gıybet etmenin ölü eti yani leş yemek mesabesinde olduğu beyan buyuruluyor.
Bu meyanda bir hadiste şöyle bir olay rivâyet edilmektedir: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahabe-i kiram efendilerimizle sohbet ederken, bir anda ortalığı bir leş kokusu kaplar. Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Şu anda bir topluluk, başka bir topluluk hakkında gıybet ediyor. İşte bu koku o leşin kokusudur.” buyururlar. Nebiler Sultanı,
Allah’tan gelen mesajları emniyet içinde muhafaza ediyordu. Bu emniyet atmosferini de bütün varlığı içine alacak kadar geniş tutuyordu. Ümmetini de aynı ahlâkla ahlâklanmaya çağırıyor ve onlara, insanlar arasında emin olarak yaşamalarını tavsiye ediyordu. O’nun yanında hiyanetin en küçüğü düşünülemez ve tek bir müminin dahi gıybeti yapılamazdı.
Uhuvvet
Bu bahsin serlevhası olan “Müminler sadece kardeştirler. O hâlde ihtilâf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin!” (Hucurât Sûresi 49/10) âyetini merhum Mehmet Feyzi Pamukçu Efendi bir sohbetinde ele aldığında şunları söylemiştir:
“Kıyametin kopması, müminlerin birbirlerine gıyaben (arkalarından) yaptıkları duaların bitmesine bağlıdır. Gıyâbî dualar yapılınca, Arş-ı Âzam’a nurânî ipler hâlinde bunlar akseder. Oradan da nurânî ipler hâlinde bunların icabetleri gelir. Böylece muazzam bir amûd-u nurânî (nurânî sütun) meydana gelir. İşte bu nurânî sütun dünyayı tutar ve kıyametin kopmasını önler. Cenâb-ı Hak, yani ‘Müminler sadece kardeştirler. O hâlde ihtilâf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin!’ (Hucurât Sûresi 49/10) buyuruyor. İşte âyette buyurulan müminlerin arasını ıslah meselesi, ancak müminlere dua etmekle mümkündür.”
Allah'ın Kur'ân'ı Korumasına Örnekler

“Biz hizbu’l-Kur’ân’ız [Kur’ân’a bağlı kimseleriz]!“Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz.” (Hicr Sûresi 15/9) sırrıyla Kur’ân’ın kalesindeyiz.“Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmran Sûresi 3/173) etrafımızda çevrilmiş muhkem[sağlam] bir surdur.”diyen Üstad Hazretleri, başka eserlerinde 'le hafizun' ifadesiyle hem Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’ı koruyacağını, içine hariçten bir şey karıştırmalara engel olacağını, eksiltmelere fırsat vermeyeceğini; hem de Kur’ân’ı koruyanları koruyacağını ifade ediyor. Asırlardır Kur’ân, onu ezberleyen hafızlar tarafından Allah’ın izniyle korunduğu gibi, onu ve onun mânâsını ezberleyen ve yayanlar da korunmuştur. Bu âyetle,“Allah bize yeter. O ne güzelvekildir!”âyeti Kur’ân dâvâsının hâdimleri ve hameleleri etrafında müdhiş bir surdur. Maddî güce dayanan surlar yıkılabilir ama Kur’ân’ın çağımıza ve gelecek yıllara bakan mu’cizevî mânâlarını ortaya koyma, Kur’ân için çelikten bir zırh olduğu gibi bunu Risale-i Nur ile ortaya koyan Üstad Bediüzzaman ve o nurları yazıp neşredenler, o muhkem surun içinde koruma altındadır; idam tehditleri, suikastler ve onlarca defa zehirlemelerle ona ve talebelerine zarar verememişler ve bu kudsî hizmetin önünü alamamışlardır.
31 Mart’ta Hurşit Paşa elinde önceden verilmiş idam kararı olmasına rağmen, Üstad’ın meydan okuyucu sert müdafaası karşısında pes etmiş ve kararı yırtıp beraat vermek zorunda kalmıştır. Aynı şekilde Rus Çarı’nın dayısı Nikola Nikoloviç de verdiği idam kararını geri almıştır. Osmanlıdan sonra İngilizlerle anlaşanlar, İngilizlerin “ Teşkilât-ı Mahsusa’nın adamlarının Türkiye dışındaki isim listelerini ve adreslerini bize vereceksiniz, sonra dıştakileri biz temizleyeceğiz; içtekileri de siz temizleyeceksiniz.” teklifini kabul etmişlerdi. Onlar dediklerini yapmışlar ve yaptırmışlardı. Ama bu hususta Üstad istisna kalmıştır. Yani ona bir şey yapamamışlardır. Zira onun ve talebelerinin çelikten zırhlı Kur’ân i’câz’ının muhkem surunda bir barınakları mevcuttur.
Kurt
“Bir gün dereye su getirmeye gidecektim. Fakat dere korkulu bir yerdi. Vahşi hayvanların bulunduğu bir mevkiydi. Orada ise güzel içme suyu bulunuyordu. Ben korktuğumu söyleyince, ‘Niçin korkuyorsun.’ dedi. Ben de ‘Efendim, o derede her türlü vahşi hayvanlar bulunuyor.’ dedim. Üstad ise beni cesarete alıştırmak için, ‘Yalnız olarak git, sana hiçbir şey olmaz, korkma.’ dedi. Gidip dereden suyu alıp getirdim. Döndüğümde Üstad: ‘Ne gördün?’ diye sordu. Hiçbir şey görmediğimi söyleyince ‘İnsan biraz şecaatli olmalıdır.’ diye mukabelede bulundu. Ben kurtlardan korktuğumu söyledim. Bu defa da bana, ‘Geçen gece, geç vakitte ben kalkmış, elbisemi giyiyordum. Açık kapıdan bir hayvan girdi. Ben köpek zannettim. Sonra bana doğru geldi. Baktım ki bir kurt! O zaman kendi kendime düşündüm, bu hayvanın niyeti nedir acaba? Karşımda durarak bana bakmaya başladı. Yarım saat kadar durdu. O bana, ben ona baktım. Sonra dönüp çekip gitti. Ben onun hâlini şöyle değerlendirdim: Lisan-ı hâlinden diyordu ki, bu kadar yanında durdum. Bana bir ikramda bulunmadın. Ben de sana minnet etmiyorum. İşte gidiyorum. Rezzâk-ı Hakikî’nin sofrasında rızkımı arayacağım.’ ‘Üstad bu hâdiseyi anlattı ve devamla: ‘Hâlbuki görüyorsun ki, elimizde hiçbir silâhımız yoktur. Eğer bu hayvanlar başıboş olsalar, irade-i ilâhiye haricinde bulunsalar, hepimizi burada parçalayıp dağıtırlar.’”
Heykel
“Tarihçe-i Hayat”ta anlatıldığına göre, Bediüzzaman Hazretleri bir gün Riyaset ( Büyük Millet Meclisi Başkanlık) Odasında, M. Kemal Paşa ile iki saat kadar konuşurlar. Bediüzzaman Hazretleri kendisine İslâmiyet ve Türklerin düşmanlarına karşı güçlü olmak için yapılacak inkılâpların, doğrudan doğruya Kur’ân’ın kudsî kanunlarından istifade edilerek ortaya konulması gerektiğini söyler.
Sonra da Mektubat’ta geçen yukarıdaki bu temsili anlatır. M. Kemâl Paşa ise Bediüzzaman’a mebusluk, Şeyhülislâmlığa bağlı Daru’l-Hikmet’teki eski vazifesini, hem Doğu’da Şeyh Sünûsî’nin yerine umumî vâizliği, hem bir köşk tahsis etmek gibi teklifleri yapar. Bediüzzaman Hazretleri, bunların hiçbirisini kabul etmeyerek artık siyaset yolu ile hizmet edilemeyeceğine kanaat getirip
Van’a dönmek ister. Trenle Ankara’dan Van’a gitmek için istasyona gelen Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, orada dostları tarafından uğurlanır. Bu esnada istasyondaki evinde kalan M. Kemal Paşa da yanına gelir. Ayak üstü heykel konusunda konuşurlar. M. Kemal Paşa, ona heykel hakkındaki kanaatlerini sorar. Bediüzzaman da:
“Büyük Kur’ân’ımızın bütün hücumu heykelleredir. Müslümanların heykelleri ise; hastahaneler, mektepler, yetimleri koruyan yurtlar, mâbedler, yollar gibi âbideler olmalıdır.” cevabını verir...
Tevfik Demiroğlu diyor ki: “Üstad daha önceden beni Ankara’ya göndermişti. Bilâhare kendisi de ısrarla istenince geldi. Orada son olarak kendisini Mustafa Kemal’le istasyonda konuşurken gördüm. Ben yanlarında idim. O zaman Mustafa Kemal’in Sarayburnu’na heykelinin yapılmasını düşünüyorlardı. Buna karşılık ilk olarak Sokulluların adamı olan sarıklı avukatlardan Abdunnâfi Efendi karşı çıktı. İstanbul’dan Ankara’ya telgraflar çekti. ‘Hilâfet merkezine heykeller dikilemez.’ diye. O zaman da Üstad: ‘Paşa biz sana heykel dikmen için yardım etmedik.’ dedi. İstasyonda ben duydum. Mustafa Kemal cevap vermedi, yürüdü. Ertesi günü de duyduk ki Üstad Van’a gitmiş.”
Haset- Gıpta
İslâm’da haset yasak olsa da gıpta câiz görülmüştür. Haset, bir kişinin sahip olduğu nimet ve imkânların yok olup onun elinden çıkmasını istemektir.Gıptaya gelince bir şahsın elindeki nimet ve imkânların yok olmasını istemek yoktur onda. Hem onun olsun hem benim de olsun şeklinde bir istektir gıpta. Ama Üstad Hazretleri’nin “şirket-i mâneviye” ve “iştirâk-i a’mâl-i uhreviye” diye tabir ettiği mânevî ve uhrevî hizmet ve amellerde meydana gelen ortaklıkta bilhassa iman ve Kur’ân hizmeti için bir araya gelenler arasında gıptaya asla ihtiyaç olmadığı uygun da olmadığı gösteriliyor. Çünkü ortaklardan her birinin meziyeti, kazandığı sevap herkesin oluyor, herkesin amel defterine sevap olarak yazılıyor.
Gıptayı Nebiler Sultanı mahzursuz görmüş ve şöyle buyurmuştur: “İki kimseye hasette (gıptada) zarar yoktur: Kendisine bahşedilen serveti Allah yolunda infak eden imkân sahibi ve Allah’ın lütfettiği ilmi yaşayıp başkalarına da öğreten kimse.” Ne var ki, Kur’ân’ın has talebelerinin, ismiyle aynı olduğu gibi, algılanmasıyla da mahzurlu, çekememezliğe aynı sınırda olan böyle bir ruh hâletinden uzak durmaları daha uygundur. Bundan başka hakta, dinî hayatta ve Allah rızasını kazanmada yarışma duygusu diyebileceğimiz “tenâfüs” yani yarışma, Kur’ân-ı Kerîm’ce alkışlanmış ve takdir edilmiştir. Burada yapılacak iş, sadece bir buz parçası nevindeki şahsiyetini ve enâniyetini, Kur’ânî kevserden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, o havuz içine atıp eritmektir. Şimdi buz parçası nevindeki enâniyet ve şahsiyet bu kevser havuzunda eriyince zaten siz havuzun kendisi gibi oluyorsunuz hangi parçaya karşı gıpta duyacaksınız ki?..
...
Gönül insanı, her zaman kendiyle yaka-paça ve kendi ayıplarıyla meşgul bulunduğundan kimsenin eksiğiyle-gediğiyle uğraşamaz/uğraşmaz. Başkalarıyla uğraşmak bir yana, her fırsatta iyi bir insan olma örneği sergileyerek, onları daha yüksek ufuklara yönlendirir ve herkese bir hüsnümisal olur: İnsanların ayıplarına kusurlarına göz yumar.. onların olumsuz tavırlarına tebessümle karşılık verir, kötülüklerini iyilikle savar ve elli defa rencide edilse de, bir kerecik olsun kimseyi kırmayı düşünmez.[M.Fethullah Gülen]
Şirket-i Mâneviye
Nasıl ki cemaatle edâ edilen namazların kat kat sevabı varsa öyle de cemaat hâlinde dertleri problemleri düşünüp Allah rızası için bunları çözmeye çalışmanın da sevabı kat kat olur. Bunlar, şirket-i mâneviye olarak ayrı bir özelliğe de sahiptir. Kendini aşarak yüce bir hedef için hayır ve iyilik yapmak üzere bir araya gelenlerin faaliyetlerinden doğan ibadetlerinizden meydana gelen sevaplar koruma altında değildir. Çünkü mahşerde hesap günü, sizin sevaplarınız başkalarının hakları sebebiyle, gıybetiniz, dedikodunuz gibi benzer kulluk haklarından dolayı elinizden alınıp başkalarına verilecektir ama şirket-i mâneviyeden gelenler korunacaktır. Yani Cenâb-ı Hak bir şekilde o alacaklıları memnun edip sizin bu yolla kazandıklarınızı size verecektir.
İhlâs
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Her kim ki Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmadan, tam bir ihlâs ile O’nun birliğine inanmak, O’na ibadet etmek, namazı dosdoğru kılmak ve zekâtı gereği gibi vermek hâli üzere dünyadan ayrılırsa, Allah Teâlâ, ondan râzı olduğu hâlde ölmüş olur.”(İbn Mâce, Mukaddime 9; el-Hâkim, el-Müstedrek 2/362)
...
Hem hak ve hakikati dinleyen ve söyleyene sevap kazandıranlar, yalnız insanlar değildir. Cenâb-ı Hakk’ın zîşuûr [şuûrlu] mahlûkları ve ruhânîleri [melek, cin gibi vücûdu maddî olmayan ruh sahibi varlıkları] ve melâikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevap istersin, ihlâsı esas tut ve yalnız rıza-yı ilâhîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları [fertleri], ihlâs ile ve niyet-i sâdıka [doğru niyet, samimi niyet] ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuûrun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevap kazandırsın. Çünkü meselâ; sen “Elhamdülillâh” dedin; bu kelâm, milyonlarla büyük küçük “Elhamdülillâh” kelimeleri, havada izn-i ilâhî [Cenâb-ı Hakk’ın izni] ile yazılır. Nakkâş-ı Hakîm [daima hikmetle her şeyi sanatıyla süsleyen Cenâb-ı Hak] abes [boş ve faydasız] ve israf yapmadığı için, o kesretli mübarek kelimeleri dinleyecek kadar hadsiz kulakları halk etmiş.
Eğer ihlâs ile, niyet-i sâdıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli birer meyve gibi ruhânîlerin kulaklarına girer.
Eğer rıza-yı ilâhî ve ihlâs o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez; sevap da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır [sınırlı] kalır. Seslerinin ziyâde güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hâfızların kulakları çınlasın!
...
Üstad Hazretleri, Risale-i Nurlar hakkında talebelerine “Ben, Nurlar’ı, ter ü taze lezzetli meyveler gibi yiyiyorum; siz kokusunu alsanız bile yeter ve çok büyük bir lütuftur.”
demiştir.
...
İhlâsın beşinci hâssası “en kısa bir hakikat yolu” olmasıdır. Yani hakikate ulaşmak için en kestirme yol ihlâstır. İhlâsın olmadığı yerde yollar uzamaya ve eğri büğrü dolambaçlarla çıkmazlara girmeye başlar. İhlâssızlar, çok güzel şeyler de söyleseler, hak ve hakikate
ulaştırma adına insanlara bir arpa boyu yol aldıramazlar. Dânesi bulunmayan yığınlarca samanı savursanız geriye ne kalır?
...
İhlâsın dokuzuncu hâssası ise “en sâfî bir ubûdiyet” olmasıdır. İmam-ı Gazzalî Hazretleri’nin tesbitiyle, nasıl ki; Kur’ân, sütü anlatırken kan ve fışkı arasından, onlardan hiçbir karışmadan ve dokunmadan meydana getirilmiş bir “hâlis süt” diye bahsediyor.
İhlâs da dünyevî-uhrevî hiçbir menfaat şâibesi karıştırmadan sırf Allah rızası için yapılan “ sâfî ubûdiyet”tir.
Müspet Hareket
Öğrencilik yıllarımızda Komünizmle Mücadele Derneği’ne gider gelirdik. Yaşar Tunagür Hocamız bize: “Komünizmle böyle mücadele edilmez. Ben olsam ‘ Ağaçlandırma Derneği’ diye bir dernek kurar hem İzmir’i ağaçlandırır hem de bu arada ne anlatacaksam o güzel şeyleri anlatırdım.” nasihatinde bulunmuştu. Hem de siz anti-tez olduğunuzdan dolayı tezin bitmesiyle de ortada kalırsınız. Meselâ “ komünizm” bitti. Sonra ne ile mücadele edeceksiniz? Yani mühim olan siz nesiniz?
...
Müsbet hareket, insanın, “Benim yolum, hizmet metodum güzeldir.” duygu ve düşüncesiyle mesleğinin sevgisiyle yaşaması ve asla gönlünde başkalarına düşmanlığa yer vermemesidir.
İnsan kendi mesleğine bağlılığını canlı tutup, ona sevgisini başka gönüllere ulaştırıp onlarda alâka uyaracağına, bir başkasının mesleğini yıkmakla meşgul oluyorsa menfi hareket ediyor demektir. Kendi mesleğini yaymak adına, “falanın mesleği şöyle kötüdür, filân şöyle kötüdür” diyen kişi günah işliyor ve mesleğinin sevgisiyle yaşayacağına, başkalarına düşmanlıkla yaşıyor ve dolayısıyla kendi mesleğini de baltalıyor demektir. Her şeyden evvel bizi de onları da gören ve gözeten Allah var. O, iddialara göre değil, iç mülâhazalara göre muamelede bulunur. Eğer biz hak yolda isek ve hizmetimiz Allah’ın hoşuna gidiyorsa, O, yeryüzünde hizmetimize perde olabilecek her şeyi bertaraf eder. Şayet bizim ihlâsımız yoksa ve samimî değil isek, buna karşılık başkaları ihlâslı ise onların ortaya çıkmasına ve bizim kaderimize hâkim olmasına mâni olmak, Allah’a karşı bir edepsizliktir. Binâenaleyh kişi başkalarını yıkmakla meşgul olacağına, daha ziyade ihlâslı harekete önem vermelidir. Bütün davranış ve hareketlerini, Cenâb-ı Hakk’ı hoşnut edecek şekilde ayarlamalı, tanzim etmeli ve öyle davranmalıdır.
Ehl-i Hakla İttifak ya da Cemaatler Arası Diyalog
Bediüzzaman Hazretleri, kendisi aleyhinde konuşan bazı hocalarla ilgili bilgileri getiren talebelerini “Asla öyle bir şey olmamıştır. Sen iftira ediyorsun. Sen benimle o kardeşimin arasını açmak istiyorsun!”diyerek yanından uzaklaştırmıştır. Kendisini tenkit edenlerden tevbe edip de derin pişmanlık duyanları uzun zaman sonra affetmiştir. Elini öpmeye gelen DP milletvekillerine “Sizin zamanınızda niye Süleyman Efendi kardeşim hâlâ hapiste?” diyerek elini vermek istememiştir.
...
“Peki onlar ittifaka yanaşmıyorlarsa o zaman ne olacak?” denilirse, o zaman size düşen, elinizden gelen her şeyi yaptıktan sonra, Cenâb-ı Hakk’a dayanmaktır.
1983 yılının başında yani ihtilâlcilerin başta olduğu dönemde, İslâmî hizmetlere çok sinsi ve çok köklü bir darbe hazırlığı yapılmıştı. Bu hususta ileri gelen her cemaat teker teker ikaz edildi. Elbirliğiyle alınacak tedbirler söylenildi, fakat kimse oralı olmadı. Daha doğrusu “Siz de kim oluyorsunuz?” şeklinde bir tavır sergilendi. Bunun üzerine yapılacak bir şey kalmayınca kapalı ve yağmurlu bir günde bir araya gelinip toplu dua edildi. 4444 salât-ı tefriciye okundu. Okuma işi bitince, bulutlar dağıldı ve Güneş tebessümle kendisini gösterdi. Tevil-i ehâdis (olayların dili) açısından bu durum orada bulunanlar tarafından hayra yoruldu. Gerçekten de her ne olduysa, o zaman darbeciler böyle bir cinayetten kendiliklerinden vazgeçtiler.
...
Ehl-i hakla ittifak aynı zamanda diyanetteki izzetin de bir vesilesidir. Eğer birbirimizin ufak tefek dikenlerine takılıp da sabretmez ve ihtilâf çıkarırsak bu sefer düşman çizmesi altında ezilip inlemek durumunda kalabiliriz. Osmanlının bazı hatalarından dolayı isyan edenler Balkanlarda olsun Ortadoğuda olsun, kat kat ağırlarını, başkalarından görmüşlerdir. Geriye ne onurları, ne de
izzetleri kalmıştır.
...
Bu mektuptan[Kastamonu Lahikası 110. mektup] şu mesajları alıyoruz:
1- İnsan veli de olsa, eğer Allah bildirmezse gaybı bilemez. Onun için hasmı bir veli olabilir ama ilâhî bir bilgi ile bilgilendirilmemişse o veli onun veliliğini bilemez. Çünkü en büyük veliler sahabiler olduğu hâlde, onların içinde cennetle müjdelenenler bile birbirinin hasmı olabilmiştir. Evet Aşere-i Mübeşşere’den olan Hazreti Ali’nin karşısına yine Aşere-i Mübeşşere’den olan Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr çıkıp savaşmışlardır. Ama o yüce makamlarından aşağı düşmemişlerdir. Eğer, bu düşmanlık, İslâmiyet’e aykırı ve çok açık bir içtihat hatası ile olmuşsa, o zaman sukut ederek makamlarını kaybederler.
2- Onun için bu iman ve Kur’ân hizmetine karşı çıkanlar olabilir. Bilhassa avâm halkın itimat ettiği baştaki hatalı reis ve şeyhleri, gözden düşürmek yerine sulh içinde onların itiraz ettikleri noktaları izah etmek gerekir. Yoksa, onları yanlışları yüzünden halkın gözünden düşürmek, avâmın imanını sarsabilir. İman hizmeti yapanlar bu yola girmemelidirler. Avâm halkın imanını muhafaza da vazifeleridir. Ayrıca, din düşmanları her iki mümin grubun birbirini çürütmek için kullandığı silâhları alıp, birinin silâhıyla öbürünü, öbürünün silâhıyla da berikini çürütüp, Müslümanları karşılıklı olarak zarara sokabilir. Bunu da elbette iman hizmeti yapanlar istemezler/istememeliler.
3- Asrımızda enâniyetler çifteli ve katmerli olduğu için, şeyh deolsa bazıları apaçık hatalarını kabul etmek istemiyorlar. Kendilerini mazur görüyorlar. İman ve Kur’ân hizmeti yapanlar bir buz parçası olan enâniyetlerini eritip Kevser-i Kur’ânî havuzunda eritsinler. Ama hasedi, imanının önüne geçen muhalif taraftan olanlardan bunu beklemesinler. Aksi takdirde sürtüşme, kavgalar çıkar. Bundan da din düşmanları istifade eder.
4- Böyle itiraz olaylarında soğukkanlı, itidalli olmak, sarsılmamak, düşmanlık gütmemek ve karşı tarafın reislerini çürütmemek gerekir. Şu sırrı da bilelim ki, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi Ferid makamına mazhardır. Bu sebeple hiçbir makamın altında değildir. Çoğu kere Hicaz’da bulunan kutb-u âzamın da tasarrufunun haricindedir. Faraza Mekke-i Mükerreme’deki kutb-u âzamdan bile bir itiraz gelse, hiç sarsılmaya gerek yoktur. Sadece onun yanına gidilip
itiraz noktaları izah edilecek ve eli öpülecektir. Evet gereken, sadece metânet, soğukkanlılık, itidal ve fedakârlıktır.
Subscribe to:
Posts (Atom)
