Showing posts with label hukuk. Show all posts
Showing posts with label hukuk. Show all posts

Tuesday, October 5, 2021

Truth in the court house

 


If we wonder why notions of truth and falsehood have become more vague, more relative, more flexible, our legal system is an important influence to consider. For those who are not familiar with this system, taking part in a legal proceeding can be ethically breathtaking. At the heart of this shock is the realization that even though establishing truth and exposing lies is the stated goal, it is not only one. Nor are “truth” and “lies” understood to mean in court what they do on the street. From a legal standpoint, any lie that isn’t told under oath is no lie at all. Legally speaking, truth is what evidence and testimony corroborate. If enough evidence and witnesses can prove that water is dry and dust wet, then legally speaking, dust is wet and water dry.


For all practical purposes, truth inside a courtroom consists of whatever a judge or jury decides is true. Whether legally established truths are factually accurate is beside the point. As any lawyer will tell you, legal truths do not always correspond to actual truths. There is even a concept in American jurisprudence called “legal fiction,” which, according to Black’s Law Dictionary, refers to “an assumption that something is true even though it may be untrue.” In their own way, lawyers are no less indifferent than therapists to literal truth. Bill Clinton once observed that in their conflicting testimony before the Senate, neither Anita Hill nor Clarence Thomas was a liar; each simply told the truth as he or she saw it. What a layperson might consider a lie, said Clinton, a lawyer such as he might see as simply an “alternative version of reality.” Clinton’s two terms as president were like an eight-year seminar in the difference between truthfulness as most people understand that term and truthfulness as a legal concept. The culmination was Clinton’s assertion that his testimony denying he’d harassed Paula Jones was “legally accurate.”


It is this type of comment that makes so many nonlawyers think that lawyers inhabit their own ethical universe. As one character in Linda Bames’s novel Big Dig says of another, “I wasn’t sure about his honesty, but what the hell, he was a lawyer so it didn’t count.” This is a bum rap. It’s not as though lawyers are born with defective honesty genes. Rather, they take part in a system of law that virtually requires its participants to work at ethical cross-purposes. On the one hand, they are expected to engage in a search for truth, and not suborn perjury. At the same time, they must vigorously advocate the case of clients even when this means manipulating facts, if not actually condoning lies. That forces lawyers to operate on a two-tier ethical system (assuming they are personally honest): one of their own, and a second on behalf of clients. 

**

Few contemporary lawyers would disagree. A bedrock principle of legal counsel is that their job is to represent clients, not to judge them. Judgment is the job of the court.

**

In a unique critique of the adversarial system of justice, Frankel wrote that it was a rare trial in which anyone involved wanted the whole truth to be revealed. What’s worse, Frankel added, “many of the rules and devices of adversary litigation as we conduct it are not geared for, but are often aptly suited to defeat, the development of the truth … . The process often achieves truth only as a convenience, a byproduct, or an accidental approximation.”

**

A propensity to dissemble characterizes politicians left, right, and center. This is more a personality trait than a political tendency. Former Nebraska senator Bob Kerrey thought the real source of political artifice was a craving to be liked. That and a hunger for attention. An uncommonly high proportion of narcissists can be found among those who run for office. (Theodore Roosevelt’s daughter once said her father wanted to be the bride at every wedding, and the corpse at every funeral.) Indifference to truthfulness is a known narcissistic trait.


To politicians, most of their falsehoods are mere petty fibbery, lies of exuberance so insignificant that they hardly even qualify as lies. “Rhetorical excesses and leaps of faith,” Al Gore called them. It’s been suggested that Gore’s well-known tendency to take liberties with facts was a result of growing up in a political family (his father was a longtime senator from Tennessee), where stretching the truth was not considered any great sin. Among themselves, politicians take a certain philosophical approach to matters of honesty. In their own minds this doesn’t mean they lack this trait, simply that they define it differently than their average constituent does (alt.ethics again). By this ledger-book standard, if you tell the truth more often than not and are an upright sort of person, you’re honest. 

**

When politicians double as celebrities we care less about their moral standards than their glamour quotient. A good head of hair can attract more votes than a sound set of ethics. (Quick: Who was the last bald president?) Winning smiles can impress us more than the truthfulness of words that emerge from those smiles. It is well known to those who study deception that the way we judge lies depends on who told them and how we feel about that person. In this sliding scale of judgment, the lies of liars we like are understandable. Those of liars we don’t like are contemptible.

Monday, September 17, 2018

Kılıç Hakkı

Image result for hagıa sophıa illustration

“Kılıç hakkı”nın, iki ayrı mânâsı vardır:


İlk mânâsı eski asırların ekonomik sistemi ile alâkalıdır. Devletin geçmiş asırlarda Anadolu’da yahut Rumeli’de hizmet karşılığı tahsis ettiği arazilerin, yani “timar”ın ilk üç veya altı bin akçesi bu ismi taşır.
Ama benim sözünü ettiğim “Kılıç hakkı” başkadır, İslâm hukukunun bir kavramıdır, gayrımüslimlerin yaşadığı ve savaşılarak ele geçirilen topraklarda fetihten sonra hukukun izin verdiği bazı tasarruflardır ve bu tasarrufların başında, o beldenin en büyük ibadethanesinin olarak camiye çevrilmesi gelir… İbadethanelerin adedi fazla olduğu takdirde en büyüğünün yanısıra birkaçı daha cami yapılabilir ama o belde savaş ile değil de karşı tarafın “aman istemesi”, yani teslim olması ile ve kılıç çekilmeden, yani kan dökülmeden alındı ise kılıç hakkı tatbik edilmez.
Meselenin lâiklikle, İslâm hukukunun şimdi geçerli olup olmamasıyla yahut güçlünün istediği gibi hareket etmesi ile alâkası yoktur. Kılıç hakkı hukukî bir konudur, eski hukukun verdiği bir haktır ve bu hakkın eski hukuk bugün vârolmadığı için devam etmediğini düşünmek ile temeli yine eski hukuka dayanan müesseselerin, meselâ Fatih’in yahut Bezmiâlem Sultan’ın vakıflarının geçersiz olduğunu iddia etmek, kazanılmış hakları iptale kalkışmak ve geçmişe yönelik kanun çıkartmak arasında fark yoktur!

Murat Bardakçı

Monday, July 16, 2018

İslam, Savaş ve Barış


Ahmet Kurucan, tr724.com

Bildiğiniz gibi  “İslam’da”, “İslam’a göre” denildiğini an akar sular duruyor. Okuyucu bunları makalenin başında okuyunca veya konuşmanın evvelinde dinleyince biraz sonra okuyacağı ve duyacağı sözleri Allah’ın ve Hz. Peygamberin emri, yasağı ve tavsiyesi gibi algiliyor. Halbuki onlar beşerin ayet ve hadislerden anladığı şeyler. Bir başka tabirle üretilmiş  beşeri düşünceler. Yorumlar, te’viller, tefsirler. Bu açıdan “İslam’da” veya “İslam’a göre” yerine “Müslüman hukukunda, Müslümanların tarihinde, İslami esaslara getirilen yorumlara göre” denilse çok daha doğru bir tanımlamadır. Bu denildiği takdirde İslam, Müslüman, hukuk, tarih, İslami esas, yorum kelimeleri yerli yerine oturmuş ve oturtulmuş olacak. Kimseyi itham etmeyelim; belki İslam’da diyen insanlar da böyle düşünüyor ama algı ve kabul öyle değil.

**

İslam, gerek Allah’ın ayetleri gerekse Hz. Peygamberin (sas) peygamber olarak kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanları bağlayıcı emir ve yasakları ile dolu sabitelerden müteşekkil bir manzumenin adıdır. Bu bağlamda bir din olarak İslam’ın uluslararası ilişkiler gibi tamamıyla dinamik, şartlara göre her an değişime açık bir meselede yeri, ancak ve ancak ilke, prensip ve değerlerini sunması itibariyle olur. Bu yaklaşımı ret aksini kabuldür ki o da İslam dinini yani onun kutsal kitabını teori, doktrin veya kanun kitabı, Peygamberini de bunu tatbikle mükellef olan bir zat olduğuna inanmak demektir. Halbuki uluslararası ilişkiler siyasi bir alandır ve bu alanda hâkim irade, statik ve dinamik güç olarak halkın ve yöneticilerin elindedir. Bununla alakalı teoriler geliştirecek, doktrinler üretecek ve bunları pratik hayata taşıyacak olan insanlardır, din değil. Öyleyse vakıaya mutabık olan “İslami değerler ışığında uluslararası ilişkilerde savaş mı barış mı esastır?” cümlesidir ve doğrusu da budur.

**

Ayrıca uluslararası ilişkiler modern manada devletin ortaya çıkmasından sonra ortaya atılmış bir kavramdır. Kur’an’ın nazil olduğu bundan 15 asır önceki Hicaz yarımadasında ne bugünkü manada bir devlet ve hükümet yapılanması ne de teorik düzlemde ilişkiler adına ortaya konulmuş çeşitli seçenekler söz konusuydu. Çok insaflı bir şekilde ifade edecek olursak “savaş, barış ve sulh” tan söz edebiliriz ki bugünkü dünyada uluslararası ilişkiler adına onlarca teoriden söz edilmektedir.

Cihad ayetleri Kur’an’da yer aldığına göre, savaş veya barış teorisi Kur’an ayetleri ile temellendirilemez mi? Elbette temellendirilebilir. Ama başta söylediğimiz olgu-norm ya da reel-politik ile ideal-politik arasındaki ilişkiyi unutmamak şartıyla. Olgu veya reel politik nüzul sürecinde yaşanan hadiseler üzerine somut çözümler getiren ayetler; ideal-politik ise gerek cihad ile alakalı ayetlerden gerekse Kur’an’a bütüncül gözle bakışın neticesi elde edilecek değerler, ilkeler ve prensiplerdir. Somut örnek verecek olursak, Bakara 191’de Mekke müşriklerini kastederek “onları nerede yakalarsanız öldürün” reel-politiğe, “fitne yani insanlara inançlarından dolayı baskı, zulüm, işkence yapma katilden beterdir.” ideal-politiğe işaret eder ki buradan çıkartılacak ilke din ve inanç özgürlüğüdür.

Burada şunu da özellikle kaydetmeliyim ki cihad ayetlerinde olgulardan norm çıkartma, reel-politik ile ideal-politik arasındaki farkı fark etme tarihi süreçte sunmaya çalıştığımız çerçeve içinde yapılamamıştır. Fransa’daki 300 imzalı Kur’an’dan şiddet içeren ayetler çıkartılsın bildirisinin altında yatan da biz Müslümanlara ve özellikle ulemaya bakan yani itibariyle en önemli sebeplerinden biri budur. Neden yapılamamıştır sorusunun cevabı ontoloji, epistemoloji ve metodoloji ana başlıkları altında müstakil bir yazı ile verilmesi gereken ayrı bir konudur.

**

Son olarak “İslam savaş dinidir” veya “İslam barış dinidir” sloganlarının –ki ben bunlara slogan diyorum- her ikisinin de doğru olduğunu düşünmüyorum. Hatta bu türlü indirgemeci ilmi yaklaşımlardan uzak klişe söylemlerin İslam dinini anlamanın önünde büyük engel teşkil ettiğine inanıyorum. Savaş ve barış uluslararası, devletlerarası münasebeti ilgilendiren siyasi bir konudur. Bu konuda içinde yaşadıkları şartlara bağlı olarak politika belirleyecek olanlar idarecilerdir. İdeal-politik olarak barış elbette öncelenir, öncelemek zorundadır ama şartların gerektirmesine bağlı olarak savaş da yapılabilir. Onun için savaşa da kapısı açık dengeli barış siyaseti İslami değerlere daha uygun bir tanımlamadır. Ama illa slogan kullanacağız diyorsanız İslam dinini savaş ve barıştan ziyade merhamet ve şefkat mayalı adalet dini olarak tanımlamak daha doğrudur. İslam varlığın tamamına karşı şefkat ve merhamet etmeyi ama aynı zamanda adil olmayı emreden dinin adıdır. Evet, İslam Müslüm-gayrı müslim, Türk, Kürt, Arap vb. dini ve etnik kimliğe bakmaksızın kadın-erkek, canlı-cansız Allah’ın bütün mahlukatına karşı şefkat ve merhameti emreden adalet dinidir.

**

Hasılı, medeniyet kavramlar üzerine inşa edilir. Bu cümleyi tersinden okuyup kavramlar medeniyeti inşa eder de diyebilirsiniz. Ama unutulmamalı kavramlar canlı bir organizma gibidir. İhtiva ettiği anlamlar yaşanan gerçekliğe bağlı olarak daralır, genişler, değişir, dönüşür. Bu gözle baktığımı zaman Kur’an kendi kavramlarını oluşturmuştur. Cihad da bunlardan biridir. Ama aradan geçen 15 asır içinde değişen şartlar bu kavramın anlam çerçevesini daraltmış, genişletmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür. Bugün Müslümanlar olarak bize düşen hem teori hem de pratikte bu kavramı Kur’anî zemine yeniden taşımak, aslına irca etmektir. 

Wednesday, January 3, 2018

İslam Fıkhı


“İslâm fıkhı, İslâm tarihinin, toplumunun ve medeniyetinin en yüksek düşünsel formlarından birisidir. Müslüman toplum üzerinde tarih boyunca bu denli etkili ve belirleyici olmuş başka bir müessese yoktur. O, düşünce ile eylem arasında Müslüman toplumu içeriden yöneten en önemli fikrî ve felsefî faaliyeti temsil eder.

Fıkıh, Müslüman toplumların kendi tarihsel ve toplumsal iç dönüşüm ve dinamiklerinin bir mahsulüdür. Oldukça özgün toplumsal ve kültürel şartlarda neşet etmesine rağmen bu derece sistematik ve farklı vaka ve değişim taleplerini karşılayabilecek vüs'atte evrensel bir başka hukuk nizamı yoktur. Şüphesiz fıkıh, fikrî, felsefî ve beşerî bir üretimdir. Müslümanlara özgü İslâmî hukuk ve düşünce üretme yol ve yöntemidir. Bir başka açıdan Müslümanların tarihsel, toplumsal ve beşerî meydan okuyuşlara karşı verdikleri cevapları ifade eder. Fıkıh, Müslüman toplumların kendi tarih ve kaderlerini yaşadıkları, başka toplum ve kültürlerin tesir ve şartlarında var olmadıklarının en belirgin tezahürüdür. Fıkıh, kendi iç ve öz dinamikleriyle şekillenip gelişen bir hukuk sistemi olarak ne Grek ve Yunan, ne Bizans ve Roma, ne de İran’ın etkisinde kalmıştır.”

**
“İslâm fıkhı, batı düşüncesinde felsefenin yaptığı şeyi İslâm kültüründe yapmıştır. Nasıl ki felsefe, batı düşüncesinin en özgün ve üretken akıl ve akletme faaliyetini ifade ediyorsa, fıkıh ve usulü de İslâm medeniyetinin ve kültürünün en özgün ve üretken akletme biçimini ifade eder.”

**
“Günümüzde küresel düzeyde ve oldukça geniş ölçekli bir baskı ve hukuksuzluk problemi yaşandığı için hukukî, felsefî ve siyasî düşünce de daha çok özgürlük ve hak arayışı etrafında yoğunlaşmıştır. Oysa hiç kimse hukukun diğer alanlardaki yüksek amaçları da sağlamadıkça herhangi bir toplumun hayatiyetini devam ettirebileceğini iddia edemez. İslâm fıkhı en genel anlamıyla beş küllî prensibin korunması ve geliştirilmesini esas alır. Can, mal, akıl, nesil ve din. Bunlar içtihadî olarak İslâmî nassların gözettiği genel amaçlardan çıkarılmıştır. Elbette bu küllî ilkeleri artırmak mümkündür. Ancak denebilir ki insanlık tarihi bir bakıma bu ilkelerin mücadelesinin tarihidir. Hukuk sistemleri bu küllî ilkeleri takip etmedikçe yeryüzünde güven ve istikrarı, adalet ve düzeni sağlamaları mümkün olmaz.”

İslam Fıkhı ve Tedricilik


“Tedric: Hukukî öğretilerin belli bir zaman dilimi içine yayılarak tamamlanması anlamına gelir. Genel çerçevede geçerli olan bu husus, özel yani tek tek meseleler için de geçerlidir. Nitekim zekâtın farz, içki ve faizin haram kılınışı hep bu şekilde olmuştur. Burada gerek insan, gerekse toplum psikolojisi nazara alınmıştır. Hz. Âişe validemizin şu sözü, konumuzla ilgisi olması açısından çok önemlidir: “Eğer içki bir defada haram kılınmış olsaydı, bu emri çokları dinlemezdi.”

**
“Burada vuzuha kavuşturulması gereken husus, kolaylığın İslâm hukuku öğretilerinin yapısında mı, yoksa hukukun tedvîn aşamasında mı olduğudur. Kanaatimiz her ikisinde de aynı ilkenin gözetildiği merkezindedir. Bilindiği gibi İslâm, hiçbir hukukî norm gözetmeyen veya adı üzerinde cahiliyye anlayışına sahip insanların yaşadığı coğrafyada gün yüzüne çıkmış bir dindir. Onun ortaya koyduğu imanî, ahlâkî ve hukukî yaptırımlar ferdî ve içtimaî planda birden bire tatbikat alanına konulmamış, konulamamıştır. Zaten bu tür bir uygulamaya gidilmesi eşyanın tabiatına terstir. Onun için İslâm hukukunun topluma mal edilmesinde tedricilik ilkesi gözetilmiş ve bunda kolaylık esas alınmıştır. Hukukî öğretilerin yapısındaki kolaylığa gelince, bu pratiğe yönelik bir husustur. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bir anlamda subjektif olan bu mesele, sair hukuk sistemleri ile yapılacak mukayeselerde daha net bir şekilde açığa çıkabilir.”

İslam Fıkhı


“İslâm fıkhı, İslâm tarihinin, toplumunun ve medeniyetinin en yüksek düşünsel formlarından birisidir. Müslüman toplum üzerinde tarih boyunca bu denli etkili ve belirleyici olmuş başka bir müessese yoktur. O, düşünce ile eylem arasında Müslüman toplumu içeriden yöneten en önemli fikrî ve felsefî faaliyeti temsil eder.

Fıkıh, Müslüman toplumların kendi tarihsel ve toplumsal iç dönüşüm ve dinamiklerinin bir mahsulüdür. Oldukça özgün toplumsal ve kültürel şartlarda neşet etmesine rağmen bu derece sistematik ve farklı vaka ve değişim taleplerini karşılayabilecek vüs'atte evrensel bir başka hukuk nizamı yoktur. Şüphesiz fıkıh, fikrî, felsefî ve beşerî bir üretimdir. Müslümanlara özgü İslâmî hukuk ve düşünce üretme yol ve yöntemidir. Bir başka açıdan Müslümanların tarihsel, toplumsal ve beşerî meydan okuyuşlara karşı verdikleri cevapları ifade eder. Fıkıh, Müslüman toplumların kendi tarih ve kaderlerini yaşadıkları, başka toplum ve kültürlerin tesir ve şartlarında var olmadıklarının en belirgin tezahürüdür. Fıkıh, kendi iç ve öz dinamikleriyle şekillenip gelişen bir hukuk sistemi olarak ne Grek ve Yunan, ne Bizans ve Roma, ne de İran’ın etkisinde kalmıştır.”

**
“İslâm fıkhı, batı düşüncesinde felsefenin yaptığı şeyi İslâm kültüründe yapmıştır. Nasıl ki felsefe, batı düşüncesinin en özgün ve üretken akıl ve akletme faaliyetini ifade ediyorsa, fıkıh ve usulü de İslâm medeniyetinin ve kültürünün en özgün ve üretken akletme biçimini ifade eder.”

**
“Günümüzde küresel düzeyde ve oldukça geniş ölçekli bir baskı ve hukuksuzluk problemi yaşandığı için hukukî, felsefî ve siyasî düşünce de daha çok özgürlük ve hak arayışı etrafında yoğunlaşmıştır. Oysa hiç kimse hukukun diğer alanlardaki yüksek amaçları da sağlamadıkça herhangi bir toplumun hayatiyetini devam ettirebileceğini iddia edemez. İslâm fıkhı en genel anlamıyla beş küllî prensibin korunması ve geliştirilmesini esas alır. Can, mal, akıl, nesil ve din. Bunlar içtihadî olarak İslâmî nassların gözettiği genel amaçlardan çıkarılmıştır. Elbette bu küllî ilkeleri artırmak mümkündür. Ancak denebilir ki insanlık tarihi bir bakıma bu ilkelerin mücadelesinin tarihidir. Hukuk sistemleri bu küllî ilkeleri takip etmedikçe yeryüzünde güven ve istikrarı, adalet ve düzeni sağlamaları mümkün olmaz.”

Sunday, May 8, 2016

Hukukçular

Hukukçularla başlayalım. Bunlar kendilerini bilginlerin birincileri sayarlar. Sisyphos gibi, gayet iri bir kayayı bir dağın tepesine çıkardıkları, kaya dağın tepesine getirilip tekrar aşağı düşünce, gene onu durmadan çıkardıkları vakit,-yani beş-altı yüz kanunu, konularıyla ilgili olup olmadıklarına bakmaksızın, birbiriyle karıştırdıkları vakit- yorum üzerine yorum, aktarma üstüne aktarma yığdıkları, bilimlerinin pek güç bir şey olduğuna sıradan halkı inandırdıkları vakit (zira en fazla hayranlığa layık şeylerin, çok zahmet ve çalışmalarla elde edilenler olduklarına inanmışlardır) kendilerine hayran oluş tarzları hiçbir ölümlüde görülmemiştir.

Monday, March 21, 2016

Türk İnkılâbına Bakışlar


Bütün ortaçağ İslâm -ve Türk- kültürü, klâsik Yunan düşüncesinin babası Aristo’nun işaret ve tesiri altındadır. Büyük İslâm mütehassıslarından Edouard Montet: “Aristo’nun Araplar arasında oynadığı rol cidden harikuladedir, diyor, eserleri yalnız tercüme ve tefsir edilmekle kalmamış, fakat böyle bire dehayı ve her eserinin ayrı ayrı muhtevasını, temayüllerini anlamağa hazırlayan şerhler, methaller, esami ve tasnif cetvelleri yapılmıştır. Sonraları yalnız Aristo’ya, felsefesine ve üniversel ilmine mahsus ansiklopediler de vücuda getirilmiştir.”

Aristo’nun işareti altında ortaçağ İslâm iskolâstiğini ilk tesis edenler Türklerdir (Farabi, İbni Sina, X - XI inci asır). Bu, İslâm iskolâstiğinin Türk ve şark koludur. On bir ve on ikinci asırda, bu esaslar üstüne Endülüs’te bir garp okulu peyda olur. Bu kol, Arap İbni Rüşd ve Yahudi İmni Memun vasıtasiyle Aristo felsefesini Avrupa’ya tanıtmıştır. Demek ki ortaçağ Türk iskolâstiği, şarkta Yunan düşüncesini ilk yaşayan büyük bir fikir hareketi olmakla kalmamış, onun garpda tanınması için de ilk köprü vazifesini görmüştür. Garp âlimleri arasında Farabi’nin Türk olduğunu kabul etmeye başlayanlar varsa da (Les penseurs de’lİslâm Carra de Vaux cild 4 sahife 4 ve 7) bunların hepsi, eserlerini Arapça ve Acemce yazmış olması gibi, yalnız lisan delâletiyle İbni Sina’yı Arap veya Acem farzetmek hatasında ısrar eder. En büyük İslâm mütefekkirinin Türk olduğunu M. Şemsettin Günaltay, Türk Tarih Kurumunun neşrettiği (Büyük Türk Filozofu ve Tıp Üstadı İbni Sina) adlı eserdeki makalesinde bir kere daha ispat etmiş bulunuyor.

**
“Bir İspanyol âlimi, M. Asin Placios, çok dikkate değer bir keşifte bulunmuştur. Müslüman edebiyatında bir efsane silsilesi vardır ki, Muhammet’in seyahatlerini hikâye eder. Ondan sonra birçok şiirler içiçe geçmiş daireler içinde kapalı bir cehennem tasvir ederler. Son çember arzın merkezine yapışıp kalan şeytanları çepçevre sarmıştır. İşte bu eserler “İlâhî Komedi” nin kaynaklarından biridir. Böylece Dante, kendisine üstadı Brunetto Latini’nin öğrettiği Kuran tesirlerinden ilhamının büyük bir kısmını almıştır. Demek oluyor ki Hıristiyan dehasının şiir kudretinin en son derecesine yükselen bu eser, yalnız İncilin değil, Kuranın da kızıdır. En taşkın Hristiyanlık, böylece, elini İslâmlığa uzatmış oluyor.”

Gene bu muharrire (Eeon Abensour) göre: “Ortaçağ İslâm medeniyeti, insanlığın tam dönüm devrinde, eski kültür silinip de yenisi gelirken yaratılmış ilk Rönesanstan başka nedir?”

Bütün mesele Türk ve İslâm ortaçağın bu ilk Rönesansı yaratmış olduğu halde, sonraki Avrupa Rönesansından niçin uzak kaldığını tayin etmekten başlar. Bunun için de ortaçağ Türk ve İslâm düşüncesini bir hatırladıktan sonra aldığı istikamete bakmamız lâzım geliyor.

“Scolastique” tabiri Arapçadan gelmez. İslâm iskolâstiklerinin Arapça adı “hükema” ve “felâsife” dir. Bu mektep iki kola ayrılır: Şark ve garp. El-Kindi, Fârâbi ve İbni Sina birinci kolun, İbni Bace, İbni Tufeyl ve İbni Rüşd ikinci kolun müessisleridir. Ortaçağda şark ve garp İslâm felsefelerinin esas akideleri birdir ve iki kol birbirinden yalnız şahsî mizaç farklarıyla veya ikinci derecede ehemmiyeti olan noktalarda ayrılır.

İslâm iskolâstiği Yunan ananesinden, bilhassa yeni Eflâtunculuktan doğmuştur. Tamamıyla syucrtique = felifçi bir düşüncedir. Yeni Eflâtunculuk nasıl Aristo ile Eflâtun’un arasını bulmaya çalışmışsa bu mektep de bir yandan o iki filozofu birleştirmeye, bir yandan da bununla yüksek dinî akideler, hikmetle şeriati kelife çalışmıştır. İleride göreceğiz ki modern garp düşüncesiyle ortaçağ İslâm düşüncesi arasındaki bütün uzaklık ve ihtilâf, bu uzlaştırma gayretinin neticesine sıkısıkıya bağlıdır. Avrupa Rönesansını idrak edemeyişimizin sebepleri orada görülecektir.

İslâm âleminde Yunan felsefesinin eserlerini ilk tercüme edenler Hristiyanlardır. Bunların içinde en meşhuru Hüneyn ibni İshak’tır. Anadolu’ya seyahatinde Yunancayı öğrenir. Halife Mütevekkilin doktoru olur. Eflâtun’un “Cumhuriyet” ve “Kanunlar” ını, Aristo’nun “Syllogisme”, “Ruh” ve “Metafizik” ilâh... eserlerini tercüme etmiştir. Oğlu İshak da Aristo’nın “Kategorilerini tercüme etmiştir.

Hıristiyanlar tarafından tercüme edilmiş olmakla beraber Yunan düşüncesi ilk önce şarkta tanınmıştır. Çünkü bu Hıristiyanlar orada bulunuyorlardı. İslâm iskolâstiğini tesis edenlerden El - Kindi hakkında bilinen şey pek azdır. Hemen bütün eserleri kaybolmuştur, tercüme ihaline ait yerler ve tarihler birbirini tutmaz “Yüz kırk sekiz cilt kadar eseri tespit edildiği halde elde kalanları birkaç parçadır.

Fakat Aristo’dan sonra ikinci öğretmen “le second maître” telâkki edilen mütefekkir, Farabi’dir ve Türk’tür. Gene halis Türk olan İbni Sina da muallimi salih telâkki ediliyor. Böyle olunca Yunan düşüncesini ortaçağda ilk önce Türklerin devam ettirdiğine hiç şüphe kalmaz.

**
Bugünkü Avrupa kafasının teşekkülünde en büyük âmillerden biri olan Türk ve Arap rasyonalist felsefesinin şarkta uğradığı mukavemet garptakinden çok fazladır. Avrupa’da, bütün hücumlara ve tenkitlere rağmen Rönesansa kadar yaşayan ve hiç şüphesiz modern çağın doğumunu hazırlayan bu düşünce, şarkta mistik ve ilâhiyatçı görüşün galebesiyle, yarı yolda kalmıştır. Bugün en büyük şark mütefekkirleri olarak alkışlamaya devam ettiğimiz Gazali’nin ve Muhiddini Arabî’nin bu felâkette meşum tesirleri vardır. Ayrıca teokratik devlet otoritesiyle de kuvvet bulan tasavvuf cereyanı, İbni Sina’dan evvel de İbni Sina’dan sonra da onun rasyonalist büyük hamlesine rağmen, günümüze kadar devam etmiştir. Bunun için İbni Sina’nın ve İbni Rüşd’ün ellerindeki meşale İslâm şarktan ziyade Hristiyan garba ışık verdi ve bizi mistik bir kafanın karanlığı içinde sayıklamaktan asırlarca kurtaramadı.

İslâm felsefesi, bir yandan Farabi ve bilhassa İbni Sina ile, Allah bilgisi (Theologie) olmaktan dünya bilgisi (cosmologie) olmaya giderken, bir yandan da bunun tam zıddına bir cereyan takip etmiştir. Bu iki zıt gidiş, ilk önce birbiriyle çatışmadan veya birbirinin inkişafına engel olmadan, her biri kendi yolunda ilerledi. Esasen İbni Sina düşüncesi, ilâhiyatçı karakterini tamamıyla feda etmiş değildi. Yalnız bu düşünce, alâkasının mevzuu içinde, Allah kadar tabiata da yer veriyor ve kendisine imandan ziyade aklı rehber ediyordu.

**
“Felsefi düşünce İslâm ilahiyatına pek erken girer. Buna kelâm deniyor. Hicretin ikinci asrından itibaren bu ilimle uğraşan İslâm âlimleri pek çoktur. Mutezile fırkasından ve Vasıl İbni Atâ’dan İmam Eşari’ye kadar, İslâm ilâhiyatı en büyük çehrelerine kavuşmuş değildir. Bu ilahiyatın ve İslâm Ortodoksluğunun vahdetini kuran Eşari’dir. Ona, Gazali’den evvel Arap ilâhiyatı Gazali kadar kudretle hücum etmemiş, yalnız onun hudutlarını çizmiştir.

Mistik düşünceyi ve ahlakı en büyük salâhiyet ve kudretle ilk temsil eden adam Gazali’dir. Onun bütün cehdi, aklın bilgi vasıtası olarak beceriksizliğini ve kifayetsizliğini ispata çalışmak oldu. Renan’ın hükmü şudur: “Sufî olan Gazali, aklın cezri kudretsizliğini ispata kalktı ve saj ruhlardan ziyade hararetli ruhları teshir eden bir manevra ile, dini şüphecilik üstüne tesis etti.”

Gazali’nin yalnız iskolâstik muhakemeyi tenkit etmekle mi kaldığı, yoksa aklın beceriksiz ve tehlikeli olduğunu da iddia ettiğinde tereddüde düşenler var. Fakat bütün eserlerinde ve münakaşalarında rasyonalist düşünceye karşı sufî bir görüşle cephe aldığını onun hemen bütün müfessirleri kabul ediyorlar. İbni Rüşd’ü Gazali’nin Tehafüt’üne karşı akılcı felsefeyi müdafaaya sevkeden zaruret, böyle bir tereddüdü lüzumsuz bırakmaya kâfidir.

“Gazali’nin tesirleri Osmanlı İmparatorluğu’na, oradan da zamanımıza kadar gelir ve bazan da resmî bir kıymet alır: Fatih’in emriyle Hocazade üçüncü bir Tehafüt yazmış Gazali’nin fikirlerini tahrip eden İbni Rüşd’e karşı ilahiyatın intikamını almaya, aklın kifayetsizliğini ve imanın şart olduğunu tekrar isabata çalışmıştır.

İslâm felsefesinde meşşailik adını alan Aristoculuğa, İbni Sina ve Rüşd hareketine karşı Gazali’nin tesirleri, sonradan Muhiddini Arabî ve Mevlâna ile büsbütün kuvvet bularak, İslâm şarkta modern ilim düşüncesinin doğmasını bugünlere kadar geciktirmiştir. Elbiruni’nin kronolojisi için yazdığı önsözde, Dr. Fd. Sachau Gazali’ye karşı pek sert bir dil kullanır: “Dördüncü asır, Müslümanlığın fikir tarihinde bir dönüm devridir; 500 tarihlerinde ortodoks (ehli sünnet) imanının yerleşmesi müstakil ilmî araştırmaların yolunu ebediyyen kapamıştır; Eşari ve Gazali olmasaydı Araplar Galileü’lerin, Kepler’lerin, Newton’ların milleti olacaklardı.

**
Roma, nasıl, koynuna hemen bütün itikatları, birbirine en uzak tanrıları ve ibadet şekillerini alarak yendiği kavimlerin hepsine kendi sitesinin esaslarını kabul ettirmiş ve Civis Rumanus’un unvan ve imtiyazlarını vermişse, Hıristiyanlık da içine girdiği ırklara ve kavimlere, vaftiz yoluyla müşterek ve müsavi haklar bahşetmişti. Yavaş yavaş Lâtin dehasının koynuna girdi ve kudretinin merkezini Kudüs’te değil, Roma’da kurdu. Bir şehirde herhangi bir adam nasıl Roma vatandaşı ve Roma adliyesine mensup bir hakim olabilirse, aynı şehirde herhangi bir adam da yeni dinin piskoposu olabilirdi.

Roma ile Hıristiyanlık arasındaki bu benzerlik, Roma ile Müslümanlık arasında da vardı. Lon Abensour: “Hukukî müsavat fikri Müslümanlığın esaslarından biridir,” diyor, eğer İncili ve Roma hukukunu Avrupa medeniyetinin iki büyük temeli farzedersek İslâm düşüncesinin esasta onlara zıt olmadığını da görürüz. Bir Gol veya bir Cermen Roma sitesinin hukukunu benimsedikten sonra bütün şereflerine nasıl ortak olabilirse, Bir Türk, hattâ bir Berberi ve bir zenci bile Müslüman camiasına girince muzaffer Arapların bütün imtiyazlarından istifade eder. Ona halife olmanın yolu bile kapanmamıştır.

Bu siyasî müsaadekârlık, İslâm dininin müsavatçı hukukî bünyesinden geliyordu. Fakat Garpta ortaçağı aştıktan sonra iyice tekâmül eden hukuk müessesesi İslâm şarkta inhitata ve teokratik mutlakiyetin en iğrenç şekillerine tereddi etmeye başlar. Artık halifelerin ve padişahların kendilerini yeryüzünde Allahın gölgesi farzettikleri devirlerin karanlığına dalarız. Aziz üstadım Ahmed Ağaoğlu, Hıristiyan garp ve İslâm şark arasındaki en büyük farklardan birini hukuk müessesesinin tekâmül tarzında bulur. “Üç medeniyet” adlı ve Buda Brahma, İslâm ve Avrupa medeniyetlerini tetkik ve son ikisini birbirleriyle mukayese eden özlü kitabında, İslâm şarkın bünyesini kemiren bu sancılı ve iltihaplı noktaya parmağını bütün kuvvetiyle basmıştır. (Üç medeniyet sahife 147). Ahmed Ağaoğlu, İranlıların, İslâmiyetten en az bin beş yüz sene evvel, sonraları Avrupalıların droit divin adını verdikleri ilahî hukuk nazariyelerini ortaya koyarak Zerdüştün mukaddes kitabı Zendavestaya geçirdiklerini haber veriyor. Bu nazariyelere  göre hükümdar, kudret ve salâhiyetini doğrudan doğruya Allah’tan alır, bu sıfatla mukaddes ve gayrimesul olur. “Bu nazariyeler, İran’ın haşmeti ve azameti sayesinde bütün diğer Şark kavimlerine sirayet etti. İslâm’dan evvel Asya devletlerinin hepsinde bu nazariyatın aynen kabul edilmiş olduğunu görüyoruz. Fakat İslâmiyet, mahiyeti itibarıyla bu nazariyeye yanaşamazdı.” Çünkü Allahla insan arasına açılmaz bir mesafe koyan Müslümanlık, tabiatıyla, hükümdara bir gök ve tanrı otoritesi veremezdi. Hattâ İslâm dini peygamberleri bile günahtan münezzeh saymıyor; bir hükümdara nasıl mesuliyetsizlik bahşedebilir? “İslâmiyet, hükümetin menşeini, gayet makul ve ilmî olarak cemaatte arar. Hükümdarı idare ettiği cemaat intihap eder. Artık, bir kere seçildikten ve iş başına geldikten sonra bu hükümdar, gayrimes’ul olmak değil, iki katlı bir mesuliyet içine girmek zaruretindedir ve iki türlü mesul olur: Maddeten cemaat huzurunda, manen Allah huzurunda.”

Fakat bu İslâm telakkisi, İslâm şarkta pek uzun sürmüyor; Muaviye zamanından bugüne kadar gene o eski İranî görüş her tarafta hakim oluyor. Ahmet Ağaoğlu, hukukî tereddinin İslam değil daha evvelki İran ananesinden geldiğini ve nihayet İslâm hukukunu da berbat ettiğini anlattıktan sonra: “Bu suretle diyor, istibdadın en muzlim ve müthiş bir şekli teessüs etti. Padişah iradesi mutlak bir kudret haline geldi. Garibi şudur ki irade-i ilahiyeye Allah bizzat riayet ettiği halde padişahlar iradelerine bile sadık kalmadılar. Onu istediklerini surette ihlâl etmekte tereddüt etmediler. Şöyle ki:

— Zıllûllahı fil’âlem (dünyada Allah’ın gölgesi) olan zat, gölgesi olduğu zata bile itaat etmedi!”

Garpta da teokratik bir bünye ve mutlakiyet vardı. Monarşi, hattâ zulüm ve işkence şarka mahsus değildi. Neden hukuk müessesesi, Hristiyan Avrupa’da şarktakinden büsbütün ayrı bir tekâmül yolu takip etmiştir? Çünkü “bizdeki istibdatla On dördüncü Louis’nin, Birinci Nikola’nın istibdadı mukayese edilsin, aradaki fark tebarüz eder. Onların istibdadı gene kanuna müsneddir. Filhakika kanun orada da hükümdarın iradesinden ibarettir. Fakat hükümdar muayyen usul ve merasime riayet ederek yeni bir irade neşretmedikçe, evvelki iradesine tamamıyla tâbi olur ve binaenaleyh herkes hukukunu, vazifesini evvelce bilir. Şarkta böyle değildir ki... Herkes her an müthiş bir tehlikeye maruzdur. Bir anda bir çok insanların başları uçar, hanümanları söner, İran’da hâlâ kimse canından, malından, ırzından emin değildir. (Unutulmasın ki bu satırlar 1920 de, Maltada yazılmıştı. P. S.) Nasıreddin Şahı öldüren biçarenin kızlarının ırzına geçildi; adamcağız Tahran’a şikâyet ettiği için oğullarının da ırzına tecavüz olundu; nihayet ümitsizliğe düşen ve hayatından bizar kalmış olan bu adam, hançerine müracaat ediyor ve müthiş bir intikam alıyor. Zaten bülhevesliğe karşı koyacak yegâne kuvvet ya hançerdir, yahut entrika ve saray hileleriyle cinayetlerdir ki bunların da emsalini tarihimizde bol bol görüyoruz.”

İslâm hukukunun Roma’ya ve İncil’e hiç de yabancı olamayan, belki birçok noktalarında daha tekamül etmiş esaslara sahip olduğu halde, sonraları İran’dan gelen tesirlerle tereddi etmiş olmasının sebebi nedir? Bu soru, İslam şarkın bütün kültüründe, bütün cemiyet müesseselerindeki tereddi için tekrarlanabilir. Neden Akdeniz kıyılarında doğarak medeniyetini Pireneden Himalâyaya ve Atlas denizinden Ganj nehrine kadar geniş bir saha üstünde kuran, Hellas’ın ilk vârisi İslam şark, birdenbire tersyüzü geri dönerek inhitata uğramıştır? Avrupa kafasını vücuda getiren üç tesirden uzak yaşamamış olduğuna göre, uğradığı akıbet ne ile izah edilebilir?


Tuesday, February 3, 2015

Murder Case


The thought of a murder case could put the spark in your blood for many reasons. First and foremost, it was the worst crime on the books and with it came the highest stakes in the profession. To defend a murder suspect you had to be at the very top of your game. To get a murder case you had to have a certain reputation that put you at the top of the game. And in addition to all that, there was the money. A murder defence—whether the case goes to trial or not—is expensive because it is so time-consuming. You get a murder case with a paying customer and you likely make your whole nut for the year.

The downside is your client. While I have zero doubt that innocent people are charged with murder, for the most part the police and prosecutors get it right and you are left to negotiate or ameliorate the length and terms of punishment. All the while you sit at the table next to a person who has taken a life. It’s never a pleasant experience.


The Gods of Guilt

Sunday, December 28, 2014

White and Black Alike


Bass: The law says you have the right to hold a nigger, but begging the law's pardon... it lies. Is everything right because the law allows it? Suppose they'd pass a law taking away your liberty and making you a slave?

Edwin Epps: Ha!

Bass: Suppose!

Edwin Epps: That ain't a supposable case.

Bass: Because the law states that your liberties are undeniable? Because society deems it so? Laws change. Social systems crumble. Universal truths are constant. It is a fact, it is a plain fact that what is true and right is true and right for all. White and black alike.