Showing posts with label Firarperest. Show all posts
Showing posts with label Firarperest. Show all posts

Monday, March 21, 2016

Duygusuz Babalar

Ne yazık ki bizde duygularını göstermeyi zaaf addeden, çocuklarının yanında onlarla beraber çocuk olmayı beceremeyen, eğilmez bükülmez bir babalık modeli hâkim. Bu daha köklü. Hep bir otorite peşindeyiz nedense, illaki sözümüzü dinletmek, evde kral kesilmek peşinde. Kalp kazanmayı, buyurgan olmaya tercih edemiyoruz bir türlü.

Ağlamayı kendilerine yasak eden babalar, oğullarına da yasaklıyor erken yaşta. Bacak kadar çocuğa bile, "Erkek adam ağlamaz" demelerimiz bu yüzden. Evladını uzaktan sevmekle olmuyor babalık. Bir de sevdiğini göstermek var. Kişi oğluna duygularını iletemiyorsa, kaskatı ahlak değerleri ya da belletilmiş erkeklik kodları adına kendini tutuyor, çocuğuna sarılamıyorsa, öyle sevgi, tek kanatla uçmaya çalışan kuş gibi.

İşin ilginç yanı, bu tür otoriter babaların çoğu, ilerleyen yaşlarda yumuşacık dedelere dönüşüyor. Oğullarına gösteremedikleri sevgiyi katbekat torunlarına veriyor. Altmışlarında, yetmişlerinde, seksenlerinde dedeler, ufacık torunlarının yanında yeniden hayat bulmuşçasına alabildiğine sevecen, olabildiğince şefkatli, her türlü çocuk kaprisine "bana mısın" demeden, ne kadar doğal, nasıl da kendiliğinden... Kim inanır aynı erkeklerin geçmişte kendi oğullarına karşı kaskatı davrandıklarına, daima mesafeli olduklarına? Kim inanır torunlarının yanında böylesine sevecen ve duygusal olan dedelerin, seneler boyu oğulları karşısında duygularını bastırdıklarına?



Neler Oluyor Bize?

Peş peşe gelen taciz ve cinayet haberleri tüm ülkeyi derinden sarsıyor. Ama bu tür insanlık dışı hadiselerin bu toplumda daha evvel yaşanmadığı, bugünlerde arttığı iddiası doğru değil. Benzer olaylar eskiden de oluyordu, ama çoğunlukla duymuyor, konuşmuyorduk. Gazeteler yazmıyor, kamuoyu tartışmıyor, politikacılar "görmüyor"du. Yerel yetkililer bu konuda bir açıklama yapma ya da toplumu bilgilendirme ihtiyacı hissetmiyordu. Kalın bir sessizlik perdesi çekiliyordu, o kadar. Tıpkı "töre" cinayetlerinde olduğu gibi. Öteden beri oluyordu bunlar. Tek farkla: Fazla duyulmadan kapanıyordu hadiselerin üstü. Toplumun geri kalanı durumdan bihaber devam ediyordu yoluna; bilmeden, görmeden, düşünmeden...

Bir toplum ne kadar feodal ve içine kapanık ise orada insanların –özellikle kadınların– hayatı o kadar önemsizleşir. Kolektivite ve otorite karşısında birey adeta çaresizdir. Sistem demokratlaştıkça ve kitle iletişim araçları daha iyi bir şekilde işledikçe tek tek bireylerin varlığı önem kazanır. O zaman sadece nüfus sayımında birer "rakam"dan ibaret olmaz insanlar. Başlı başına eşit ve bağımsız bir birey olarak algılanırlar. Öyleyse, bugün ensest, töre cinayetleri ve cinsel taciz hadiselerini geniş düzeyde konuşuyor olabilmemiz, aslında bugün dünden daha demokratik ve açık bir toplum oluşumuzla ilintilidir. Bu bir paradoks gibi görünse de, konuşabilen bir toplum, yazabilen bir toplum, yani meseleleriyle yüzleşebilen bir toplum, "ortada hiç sorun yokmuş gibi yapan" bir toplumdan daha ileridedir.

Bir kadın kurultayında bir konuşmacının çıkıp şöyle dediğini hatırlıyorum: "Ensest ve yakın çevre içinde taciz gibi meseleler bizden çok bireyci Batı toplumlarının sorunudur. Bizdeki aile yapısı o kadar sağlam ve köklü ki böyle şeylere milyonda bir bile rastlanmaz. Bizim aile yapımızda büyükler küçükleri korur, küçükler otoriteye saygı gösterir."

Artık bu yüzeysel zannımız kırıldı. Ve kırılmasına ihtiyacımız vardı. Gerçeklerle yüzleşmek için. Hakikatleri görmeden ve kabullenmeden, kendimizi geliştiremez, güzelleştiremeyiz. Bir toplum her meseleyi özgürce konuşabildiği ve yazabildiği ölçüde zenginleşir. Konuşmak, konuşamamaktan çok daha iyidir. Bundan dolayı, olayların üzerini kapatmaya çalışmak, "Aileler kendi aralarında anlaştı, siz karışmayın" demek doğru değildir.


Yazarlık


Yazarlığın kalıbı yok. Genel geçer reçetesi yok. Her insanın hayatı, kişiliği, mayası ve kimyası nasıl farklıysa, yazı serüveni de farklı olmak durumunda. Kimi kırkından sonra yazmaya başlar, kimi en güzel eserlerini gençliğinde verir. Kimi bir kitabı beş senede tamamlar, kimi beş ayda. Hiçbir yol diğerine üstün değildir. Aslolan ortaya çıkan eserin derinliğidir. Başkalarına bakarak değil, ancak kendi içimizi görerek yazabiliriz. Her işte olduğu gibi burada da temel itki içeriden gelir insana, dışarıdan değil. Ama gene de formül arayanlara söyleyebileceğim tek şey şu: İki temel kaynaktan beslenir yazı. Birbirine zıt, ama ikisi de kudretli iki ana akıntı eşlik eder edebiyatçıya.

Formül Bir: (Hınç/Hırs çarpı Emek artı Disiplin) bölü (Yalnızlık). Yazmanın ilk formülü kişisel hınçlar ve hırslarla bağlantılıdır. Kimi yazarlar ve şairler kızgınlıktan, kırgınlıktan, hakkının yenildiği ya da kıymetinin yeterince bilinmediği saplantısından, bir konuda kimsenin kendileri kadar uzman olmadığı inancından yahut birilerine bir şeyler anlatma arzusundan, bazen de kavgadan, kavgacılıktan beslenir. Hınç, hırs ve öfke... Üçü de kudretli çarklardır. İnsanı üretken kılabilirler. Yanısıra muhakkak emek ve disiplin gereklidir, bir de tabii yalnız kalmak. Yalnızlık olmadan yazarlık olmaz. Bu formül kısa vadede başarılı gibi görünse de uzun vadede tavsar. Öfke keskin sirkedir, kabına zarar. Hınçtan beslenen insan sonunda kendi bindiği dalı kesmeye başlar.

Formül iki: (Aşk/Tutku çarpı Emek artı Delilik) bölü (Yalnızlık). Burada temel etmen aşktır. Yaptığın işi sevdiğin için ve severek yapmak. Akıl mantıkla açıklanamayan bir öte boyutta gezinmek. İnsan niye âşık olduğunu bilebilir mi? Tek bildiği âşık olduğudur. Niyesi değil. Yazıya da âşık olunur. Kişi severek ve tutkuyla yazar. Yaptığı işi o kadar benimser ki yazmadan yaşamayı düşünemez bile. Disiplinin yerini delilik almıştır. Yazmaya koyuldu mu durmadan, duramadan, gece gündüz yazar. İçinden cin çıkartırcasına. Saatler, günler, aylar ve senelerce gıdım gıdım biriken emek. Ve tabii bir de yazarlığın olmazsa olmazı: yalnızlık. Yazarlığın iki altın formülü var. Bu ikisinden hangisinin seçileceği tamamen kişiye kalmış, kişinin ruhunun rengine.


Edep


Haddini aşmamak, kalp kırmamaktır edep.

Sadece o değil; haddini aşıp, kalp kırmaktan ödünün patlaması demektir. İstisnasız ayrımsız her insan, her canlı varlık, tıp tıp atan her yürek, avuçlarımızın arasında tuttuğumuz billur bir kâsedir. Dışı nasıl olursa olsun özü narin ve nazenindir. İçin titrer. Düşürmekten, düşürüp de kırmaktan öyle korkarsın.

Dedikodudan, haksızlıktan ve ithamdan uzak durmaktır edep.

Sadece o değil. İnsan-hayvan, canlı-cansız veya önemli-önemsiz ya da zengin-fakir ayrımı yapmadan etrafına hoş bir nazarla bakmak, "eyvallah" diyebilmek, "eyvallah" kelimesi üzerine kafa yormaktır.

Bilmediğin konuda susmak, bildiğin konuda ahkâm kesmemektir edep.

Bilgi bir perdedir. Sen ne kadar bilirsen bil, nasıl bir âlim olursan ol, en cahil görünen insandan bile öğrenecek bir şeyin vardır elbet. Edep bunu unutmamaktır.

İnsan ayrımı yapmamaktır edep.

Sokaktaki bir berduşun yanında da, Karun kadar zengin ya da Süleyman kadar muktedir görünenin yanında da aynı sakin idrakle durabilmek; saydam ve şeffaf olabilmek; girdiğin mekâna ya da konuştuğun adamın nabzına göre laf değiştirmemek, ince hesap bilmemektir edep.

Aşırılığa gitmemektir edep.

Hileden, desiseden, yalandan ve zorbalıktan hazzetmemek; kimseyi aptal yerine koymamak, aşağılamamaktır. Tek başınayken de başkalarının yanındayken de şefkati elden bırakmamak; dış görüntülerden, parlak kabuklardan, unvanlardan, payelerden etkilenmemek; her işte her adımda yüreğe bakmak, yüreğin ibresine göre yol almak... ve ha bire "ben" demekten vazgeçmektir edep.

Edep bir ahenk meselesidir. Akort edilmektir.

**
Bulaşıcıdır edep. Tebessümle bulaşır. Gülümseyen bir insan karşısında biz de elde olmadan gülümseyiveririz. Gün boyu çatık kaşla dolaşmaya alışkın yüzümüzün kasları gevşeyiverir. Bakmışız ki dudaklarımız bizden evvel davranmış. Gülümsemeye gülümsemeyle karşılık vermişiz de haberimiz yok. Edep insandan insana geçer. Aynadan aynaya yansır. İnsanın şaşmaz tabiatıdır. Kibirlinin karşısında kibirli, mütevazının karşısında mütevazı olasımız gelir. Diklenene diklenerek karşılık veririz. Edepliye ise eğiliriz.

Geçenlerde bir yemek masasında bir arkadaşım tanıdık ve buruk bir şaka yaptı: "Yahu ne zaman yurtdışından dönsem, bana da bir nezaket geliyor. Tanımadığım insanlara kapıları açmak, trafikte başkalarına yol vermek filan istiyorum. Bir incelik, bir terbiye geliyor üstüme. En fazla bir gün sürüyor ama. Sonra bakıyorum herkes birbirine kaba davranıyor, bana da bir kabalık geliyor... Dangul dungul yola devam ediyorum.”




















Yazarları Sevmeyen Yazarlar


Ne zaman bir başka yazarın başarısına tanık olsam, ben biraz daha öldüm" demişti Gore Vidal, müthiş bir dürüstlükle. Çok az kişi bunu böyle samimiyetle dillendirse de, her yazar kıskançtır. Her yazar kendi dışındaki pek çok yazara öyle ya da böyle gıcık olur. Ama herkes bunu belli etmez. Kimileri duygularını saklar, ipeksi, pastel renkli tüller ardında; kimileri ise dayanamaz, ateş püskürür gibi kelime püskürür orda burda. Bu bir "derece meselesi"dir aslında. Kimimizde ayyuka varır kıskançlık, kimimizde minimumda kalır. Ama hiçbir yazarın kıskançlıktan yüzde yüz arındığını sanmam. Kıskançlık skalasında yüzde 1 ile yüzde 99 arasında bir yerlerdeyiz hepimiz. Bu yüzden işte edebiyat dünyasında ne kavga eksik olur, ne dedikodu. Tesadüf değil yazarların birbirlerini bırakın sevmeyi, okumaya bile tenezzül etmemeleri. Bir yazar kıskandığı bir başka yazarı katiyen okumaz. Öyle biri yokmuş gibi davranır. Romancılar birbirlerinin romanlarını, şairler birbirlerinin şiirlerini, kısa öykücüler birbirlerinin öykülerini okumamakta ısrar ve sebat ediyorlarsa, dikkat buyurun, oralarda sinsi sinsi dolaşmaktadır kıskançlık kedisi. Patilerinde siyah mürekkep!

Belki diyeceksiniz ki bu her meslekte böyle. Ama yazarların kıskançlığı başka bir şeye benzemez. Zira yazarlık, pek çok mesleğin aksine tek başına yürütülen bir uğraş. Ne bir ofis var ortada, ne mesai saatleri, ne çalışma arkadaşları. Yazının insanı asosyalleştiren bir mayası var. Fazla çekilirsen içine, yabani bir rüzgâra kapılır gibi kapılırsın hayallere. Kâğıt, sudan bir aynaya dönüşüverir o zaman. İnsan yazdıkça yolculuk yapar kendi ruhuna, bireyin hallerine. "Biz" duygusuyla değil, "ben" dürtüsüyle yazar edebiyatçı. Kendini Tanrı zanneder. Tüm bunlar, genel olarak edebiyatçıların "şişkin ego" sahibi olma riskini artırır.


'Bilmiyorum' Diyebilmek

Geçenlerde Ankara'da bir sokakta gençten bir adama yakınlardaki bir yerin adresini sordum. Dakikalarca düşündü, kem küm etti, bir o tarafı gösterdi, bir bu tarafı. Sonunda sorduğum adresle ilgisi olmayan bir yönü gelişigüzel işaret ediverdi. Kafadan attığı o kadar barizdi ki, dayanamadım soruverdim. "Tarif ediyorsun, ama aslında sorduğum yerin neresi olduğunu bilmiyorsun, değil mi?" Önce boş boş baktı. Sonra yarı mahcup gülümsedi, çocukça bir tebessümle durumu kabul etti. "Doğrudur abla" dedi. "Peki öyleyse niye garip garip tarifler uydurmak yerine açıkça 'Bilmiyorum' demiyorsun?" diye sordum. Bu seçenek hiç aklına gelmemiş gibi şaşkın baktı yüzüme. Söyleyecek laf kalmadı. Sustuk karşılıklı.

Sahi niye bir türlü "bilmiyorum" diyemiyoruz şu hayatta hemen hemen hiçbir konuda? En bilmediğimiz zamanlarda bile bilirmiş gibi yapmalarımız neden? Basit bir adres de sorsalar, kapsamlı siyasi ya da felsefi analizler yapmamızı da isteseler verdiğimiz tepki aynı: Bilirmiş gibi yapmak. Gözümüzü yumup başlıyoruz konuşmaya. Kelimeler köşeli bir uçurtma gibi çıkıyor boğazımızdan. Kuyruğu uzun mu uzun bir uçurtma, git git bitmiyor. Her konuda ha bire bir şeyler söylüyor, tanımadığımız şahıslar hakkında gayet iyi tanırmış gibi ileri geri konuşuyoruz. Bazen konuşmakla kalmayıp yazıyoruz da. Bilmeden, ama bildiğimizi zannederek. Bildiğimiz izlenimini vererek.

Bilgi çağında yaşıyoruz. Yarım yamalak bilgiler çağında. Kitap okumak veya derinlemesine sabırla araştırmak yerine, internetten üstünkörü bir şeyler öğreniveriyoruz. Yetiyor. Televizyon kanallarında her akşam ha bire tartışma üstüne tartışma izliyoruz. Sanki her konuda zıt fikirlerde olmak ve çatır çatır tartışmak durumundayız. Bu "mevzilenme arayışı" beraberinde "düşünsel sabitlenmeyi" getiriyor. Kendimizi hep bir öteki üzerinden tanımladığımız için adeta çivi çakıyoruz bulunduğumuz yere. İşte o zaman "fikir sahibi" olmaktan çıkıp "sabit fikir sahibi" olmaya doğru yol alıyoruz, pupa yelken. Şu basit hakikati bile söyleyemiyoruz kendi kendimize: "Bugün, şu anda filanca konuda böyle düşünüyorum. Ama yarın fikirlerim değişebilir. Ben değişebilirim. Başka bir açıdan bakabilirim. Bir ihtimaldir. İhtimal güzel şeydir. Belki değişirim."

Cahilin cehaleti kötüdür. Hamdır. Koftur. İçi boştur. Ama daha da kötüsü "bilen"in gafletidir aslında. Bilgiyle gelen cesaret ve cehalet karışımıdır. Bazen bilgi sadece bir perdedir. İner gözümüzün üstüne, kapatır gönlümüzü. Çok bilenin çok daha iyi anladığını sanmak hata olur. "Bildiklerini unut" diyor Dost. 

“Gel al eline bir silgi, şu yeni başlayan güne bilgilerini silmekle başla." Zihnimin tahtasında kargacık burgacık harfler, ne çok kelimeler var. Alıyorum kumaş silgiyi. Tahtayı siliyorum boydan boya. Bir temizlik, bir hafiflik, bir ferahlık hali ki değmeyin gitsin.

"Zanlarını, yargılarını, önyargılarını ve dahi tüm genellemelerini koy bir çuvala ve hepten terk et. Gıybet etme sakın, bil ki dedikodu denilen şey mıknatıs gibi kötü enerji çeker. Kimsenin aleyhine konuşma, uzaktan atıp tutma, insanları kem dille yargılama, bil ki yanılırsın. Birini ne kadar çok aşağılar yahut dışlarsan, onun durumuna düşme ihtimalin o kadar artar. Kâinatın matematiğidir. Bir koyar, bir alır insan. Bilmeden kendi hesabını dürer."

Dinliyorum sessizce. "Hiçbir konuda yüzde yüz emin olma" diyor Dost. "Kendini ayrıcalıklı sayma. Konumuna ya da mevkine, ismine veya şöhretine güvenme. Şu hayatta tüm zahiri kisveler sabun köpüğünden ibarettir. Nazlı nazlı yükselir köpük, derken pat diye sönüverir. Her zaman başkalarından öğrenmeye açık ol. En iyi bildiğin konularda bile köşeli düşünme, büyük konuşma. Cümlelerinin sonuna nokta değil, ünlem değil, virgül yahut üç nokta koy. Açık bir kapı bırak daima. Ne kadar bilsen de hiçbir zaman yeterince bilemeyeceğini unutma. Tevazudan şaşma. Ancak o zaman kurtulabilirsin bilginin cehaletinden..." Bu yüzden Tebrizli Şems nam bir güzel insanın tutup da Hazreti Mevlânâ'nın tüm kitaplarını tek tek suya atması. Bu yüzden kendinden "Ümmi" diye bahsetmesi Yunus Emre'nin. Bu yüzden tasavvuf tarihi boyunca pek çok hakikat ehlinin "Cahilim, bilgisizim, ben bilemem" demesi. Yoksa hakikaten okuryazar olmadıklarından değil. Dün de zordu, ama içinde yaşadığımız "enformasyon çağı"nda artık daha da zor "bilmiyorum" kelimesini telaffuz edebilmek. Halbuki bir söyleyebilsek şunu, hafifleyeceğiz. Berraklaşacağız. Duru ve yalın. Bir kelimenin idraki değiştirecek bakışımızı, duruşumuzu. Güzel şey, "Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum..." diyebilmek.



Saturday, March 19, 2016

Firarperest


Kemirir ruhumuzu hırslarımız, kariyer, şöhret veya para pul telaşımız. Bir fare gibi sessiz, derinden ve sinsice. Ufak ufak ısırıklarla kemirir içimizi rekabet duygusu. İktidar iptilası yer bitirir insanı. Bir koltuğa sevdalanmak tüketir adamı. Tuzaklarla doludur bu hayat. Nefsimizin tuzaklarıyla. Düşer düşer çıkarız. Dizlerimiz yara bere içinde. Şair bile olsan bu böyle. Önemli olan nefsin çukurlarına düşmemek değil, düşünce çıkabilmeyi becermektir.

**

Bir tartışmadır gidiyor gırla. Çetin, kutuplaşmacı, kırıcı sözler telaffuz ediliyor ortada, siyaset ve medya meydanlarında. Her kırılan daha çok kırıyor karşıdakini. Hırpalıyoruz kendimizi, birbirimizi milletçe, memleketçe. Birbirimizden "öteki"ler yaratıyoruz. Anlamadan dışlıyor, görmeden kapatıyor, tanımadan etmeden sevmediğimize kanaat getiriyoruz. Ha bire farklılıklarımıza yoğunlaşıyoruz, zerre kadar ortak noktamız yokmuş gibi davranarak. Birbirimizi "bizden olanlar" ve "bizden olmayanlar" diye ikiye ayırıyoruz. Arada kalanlara ya da herhangi bir kutba ait olmayı reddedenlere şüpheyle yaklaşıyoruz. Arafta kalanları anlayamıyor, öteliyoruz.

**

Eli kalem tutanlardan olmaya niyet ettim vakti zamanında. Niyet demek, "vardık" demek değil asla. Bir şey "olduk" yahut bir paye "edindik" veya yaptık-ettik-başardık demek değil kat'a. Türkçenin belki de en güzel kelimelerinden biridir "niyet etmek. Kolay kolay başka dillere çeviremezsin. Oruç tutan insan mesela, "oruçluyum" demez, "niyetliyim" der. Sen niyet edersin samimiyetle; yürürsün kendi yolunda, elinden geldiğince. "Öğrenenler"den olmak istersin, "bilenler"den değil. Niyetin sana rehberlik eder. Adım adım, aşama aşama...

**
On bir yaşında gittiğim İspanya'da seneler boyu kadınların kamusal alandaki etkinliğini görmek bende derin izler bıraktı. En az bunun kadar bana hayret veren bir başka şey daha vardı: Engellilerin gündelik hayata yoğun katılımı. Madrid'de sokaklarda, mağazalarda, sinemalarda, lokantalarda ve işyerlerinde ne kadar çok engelli insanın olduğunu gördüm. Sadece fiziksel engelliler değil, aynı zamanda zihinsel engelliler de dışarıda, hayatın içindeydi. "Görünmez" değillerdi. Kimse "utanmıyor", "saklamıyor", "yok saymıyordu.

Belki farkında değiliz ama bu kadar çok zihinsel ve fiziksel engelli insanı hayatın her aşamasında, şehrin her noktasında görmeye alışkın değil bizim gözlerimiz. Bu bizim kendi ayıbımız. Kendi kusurumuz. Engelli insanların hayata dört dörtlük katılmalarının önünde doğuştan ya da sonradan bir "mâni" varsa şayet, bizim önümüzde de daha büyük bir "zihinsel mâni" var aşmamız gereken.

**
Erkek genellikle güneş gibidir. Ya batar ya çıkar. İktidar peşinde, ya kazanır ya tepetaklak yuvarlanır. Net, berrak, sade ve yalın. Kadın ise ayın halleri gibidir. Parlarken bile bir yanı karanlıkta kalır. En görünür olduğu zamanlarda bile bir parçası bulutların ardında... Kadın muammadır.

**
Kadınları sevmeyen kadınlık hallerinin ilk ipuçları aslında çocuklukta yatar. Biyolojik sebeplerden ya da genlerden ötürü değil, yetiştirilme ve sosyalleşme biçimlerimizden ötürü. Hani hep prenses olmak üzere yetiştiriliyoruz ya, her masalın da malum on değil, yüz değil, bir tek prensesi vardır. Kız çocukları masallardan sadece "güzel" ve "prenses" olmaları gerektiğini değil, rekabeti de öğrenir. Külkedisi ve ablaları, Pamuk Prenses ve üvey annesi... Kadınlar masallarda hep hemcinsleriyle uğraşır.


Yalnızlık Efendi


Bilmem Yalnızlık Efendi ile aranız nasıl? Benim oldum olası iyidir. Severim kendisini, zannımca o da benden memnundur. Yalnızlık Efendi uzunca boylu, titiz, temiz ve bakımlıdır. Çok yakışıklı sayılmaz belki, fakat hayli alımlıdır. Kıyafetlerini nerede diktirir bilmem, ama giyimi kuşamı farklıdır. Hayatımda tanıdığım en donanımlı, en kültürlü, ayakları en çok yere basan varlıklardan biridir. Okumayı, düşünmeyi ve hayal etmeyi sever; haftada en az üç kitap bitirir. Tefekkürü de bilir, tevekkülü de. Özgüveni yüksektir, kendi kendine yeter. Kimseye yalakalık etmez, hesap kitap yahut pazarlık ve çıkar işlerinden hazzetmez. Elâlemin nabzına göre şerbet vermez, kula kulluk etmez. Vefalıdır. Sadıktır. Kendisine yapılan iyilikleri asla unutmaz, ama kötülüklere gelince hafızası balıkların hafızasına döner; kemlikleri ve kinleri çabuk unutur. Kimseyle düşmanlığı yoktur. Kancıklık sevmez. Dedikodu etmez. Başkasının gölgesine muhtaç olmadan tek başına yaşayan hür ve gür bir ağaç gibidir. Canı sıkılınca duvarında asılı eski bir yazıya bakar; kim bilir hangi mahir hattatın elinden çıkma yazıda şöyle yazar: "Bu da Geçer Ya Hu." Yalnızlık Efendi yazıyı okurken gülümser, yarı mahcup, yarı mağrur. Ne zaman ona insanlardan ya da dış dünyanın çarkından şikâyet etmeye kalksam, eliyle savuşturur sözlerimi. "Boş versene ya hu" der. "Yalnız geldik bu dünyaya. Sanki yalnız gitmeyecek miyiz?" Gerçi şahidim, zaman zaman onun da içinin daraldığı olur. Yalnızlık Efendi en çok başkalarıyla karıştırılmaktan rahatsızdır. Yalnızlık, "Issızlık" demek değildir. Issızlık Efendi başka mahallede yaşar. Biraz huysuz bir tiptir. Hani bahçesine kaçan topları kesmeye kalkan aksi ihtiyarlar var ya, onlardandır. Bizimkiyle ara sıra selamlaşırlar o kadar. Keza Yalnızlık, "Kimsesizlik" demek de değildir. Kimsesiz Efendi şehrin dışında bir mağarada yaşar. Saçı sakalı birbirine karışmış. Bizimkiyle kırk yılda bir karşılaşırlar o kadar. Yalnızlık ne Issızlıktır ne Kimsesizlik. Yalnızlık insana en çok başkalarıyla çevriliyken gelen bir histir ki, kimileri buna "etraf kalabalıkken kalbin yalnız olması hali" derler.

Gerilim Hikayelerinin Sakin Ustaları


Romanlar ve romancılar bir toplumun ruh haline yakından ayna tutar. Rus edebiyatı Rus toplumunun, İngiliz edebiyatı İngiliz toplumunun karakteristik özelliklerini yansıtır. Ama işte bazen de edebiyat, içinden çıktığı kültüre ayna tutmaz. Kendi başına apayrı bir yansıma, suda bir başka suret yaratıverir.

Öyleyse bir ülkede yazılan romanlar ya da çekilen filmler o ülkenin dokusunu mu yansıtır? Yoksa bambaşka bir gerçeklik mi kurar uzayda bir yerde, uçsuz bucaksız bir hayal âleminde? Mesela aşk romanları ya da aşk filmleri, kadın erkek ilişkilerinin en rahat yaşandığı yerlerde mi yapılır daha çok? Yoksa en zor yaşandığı yerlerde mi?

Soruyu tersinden soralım: Bir yazar ya da yönetmen yaşadığı ve bildiği şeyleri mi anlatır? Yoksa hiç bilmediklerini mi?

Peki ya gerilim romanlarının en çok yazıldığı ülke hangisidir dersiniz?

Afganistan mı? Irak mı? Ya da İran mı? Çin mi? Kore mi? Bünyesinde köklü çelişkiler barındıran Rusya mı? Meksika mı? Güney Amerika ülkeleri mi? Gerilim, korku ve cinayet edebiyatı, acaba dünya üzerinde çatışmaların ya da gerginliklerin en yoğun olduğu yerlerde mi yazılır? Yoksa...

Son senelerde tüm dünyada bir furyadır esmekte. Peş peşe gerilim romanları basılıyor. Bu tür kitapları kaleme alan yazarların önemli bir kısmı Amerika'dan ve Japonya'dan çıkıyor. Nedenleri hakkında düşünmeye değer. Ama işte bir bölge daha var ki, buradan bu kadar çok cinayet romanı çıkması hayli şaşırtıcı: İskandinav ülkeleri!

İskandinav ülkeleri, dünya üzerinde mutluluk, konfor ve refah ölçümlerinde hep ilk sıralarda çıkar. Dünya Barış Endeks'i (Global Peace Index) Danimarka'yı yeryüzündeki en barışçıl ikinci ülke, Norveç'i de gene aynı kategoride üçüncü ülke ilan etti. Listenin hemen altında tabii ki İsveç vardı. Böylece İskandinav ülkeleri "dünyadaki en barış ve huzur dolu yerler" olma sıfatını gene elden bırakmadı. Hayatın medeni, sistemin demokratik, insanların nazik olduğu yerler buraları. En azından, yeryüzündeki başka yerlerle kıyaslandığında. Keza Cambridge Üniversitesi'nin yaptığı bir başka ilginç araştırmaya göre, İskandinav ülkeleri, vatandaşların devletle en barışık ve hayatlarından en memnun olduğu ülkeler sayılıyor. 1'den 10'a kadar bir cetvel üzerinde, Danimarkalıların ortalama mutluluk oranları 8,3, Finlandiyalıların ise 8,1.

Peki öyleyse bu ülkelerde bu kadar çok sayıda cinayet romanı yazılmasını nasıl açıklayacağız? Ne oluyor da bu kadar sakin, barışçıl, demokratik topraklardan böyle gerilim, entrika, kan ve şiddet dolu kitaplar çıkıyor? Ve niye?

Bu konuda üç farklı teorim var.

1. Rahat Batar Teorisi:

Hayatın kolay, sakin ve dingin olduğu yerlerde insanlar bir süre sonra sıkılmaya başlar. Düşünsenize, ne trafik derdi, ne geçim sıkıntısı, ne çarpık bürokrasi, ne fırsat eşitsizliği... Sokakta yabancılar birbirine gülümsüyor, arabalar birbirine yol veriyor; her gün bir öncekinin benzeri bitimsiz bir kolaylık ve rahatlık içinde akıyor. Gündelik yaşamın ritmini tekdüze bulan yazarlar ise hayal âlemlerinde gezinmeye, uçuk kaçık kurgular yapmaya daha yatkın oluyor. Bu teoriye göre bir yerde hayat ne kadar renksiz ve bilmecesiz ise oranın sanatı da tam tersine o kadar renkli, gerilimli olabiliyor.

2. Komşunun Tavuğu Komşuya Kaz Görünür Teorisi:

Her türlü nimetin ve fırsatın altın bir tepsi içinde önünüze konduğunu düşünün. Bir süre sonra tepsinin içindekiler gözünüzde vasatlaşır. Aklınız tepside olmayan şeylerde kalır. Yani komşularınızın bahçesindeki tavuklarda. Ortalama bir İskandinav vatandaşı doğuştan birtakım temel hak ve özgürlüklerle donanmakta. Sağlık sigortasından işsizlik yardımına, kaliteli bir eğitimden iş imkânlarına... Tepside bunları hazır vaziyette bulan yazarlar ve sanatçılar ise gözlerini kapayıp komşularının tepsilerinde olan hikâyelere öykünürler. Böylece İskandinav bir yazar gibi değil, Rus ya da Çinli bir yazar gibi yazmaya başlarlar. Ortaya o toplumla ilgisi olmayan, ama aslında o toplumdan beslenen tuhaf bir sanat ve edebiyat türü çıkar.

3. Güneş Girmeyen Eve Cinayet Romanı Girer Teorisi:

İskandinav ülkeleri her ne kadar müreffeh, barışçıl ve sakin yerler olsalar da, havanın devamlı kapanık, gökyüzünün kurşuni ve kasvetli olduğu topraklardır aynı zamanda. Hava şartlarının ise, malum, insanlar üzerinde doğrudan etkisi var. (Bütün bunları 600 sene evvel yazan Tunuslu sosyolog ve siyaset bilimci İbn Haldun'un ruhu şad olsun!) Hava kasvetengiz, geceler bu kadar uzun ve esrarengiz olunca, yazarlar da romantik romanlar değil, gerilim romanları yazıyor.

Bazen düşünmeden edemiyorum. Bugün İskandinav ülkelerinde son derece başarılı gerilim romanları yazan genç kuşak yazarları bir aylığına İstanbul'a getirsek... Bu koskoca gayya kuyusunda, patırtı ve hengâme çıkınında; 12 milyon tıp tıp atan yürek ve üst üste dizili yapılar arasında; dolmuş-taksi-otobüs-köprü trafiği derken harala gürele her gün bir telaş ve koşturmaca içinde bir ay yaşasalar...

Sonra döndüklerinde nasıl romanlar kaleme alırlar acaba? Hayatlarında daimi bir gerilim olsa bir daha gerilim kurgusu yapabilirler mi?