Showing posts with label diyalog. Show all posts
Showing posts with label diyalog. Show all posts

Friday, March 27, 2020

Hadislerle İslam Cilt 2: İtidal


İbadetlerde olduğu gibi toplumsal hayatta da ölçülü ve dengeli olmak, gerek Kur"an"da ve gerekse hadislerde emredilmiştir. “...(Allah"ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.”  buyuran Cenâb-ı Hakk"ın talimatına uygun olarak O"nun Elçisi, hayatın hiçbir alanında dengesizliği ve aşırılığı hoş karşılamamıştır. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz, düşmanlıkta aşırı gitmeyi yasaklamış ve “Allah"ın en sevmediği kimse, husumette aşırı gidenlerdir.” buyurmuştur. Allah yolunda savaşırken düşmana karşı olsa bile, haksızlık ve hainlik yapmak, işkence etmek ve çocukları öldürmek gibi aşırılıklara karşı ashâbını uyarmıştır. Yine adam öldürme suçu için konulan kısas cezasının uygulanmasında meşru ölçülerin aşılmaması konusunda titizlikle durulmuştur. Bütün bu uyarılar, “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin! Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”  âyetinin bir izahı gibidir. Yine Kur"an"da inkârcılara karşı savaşmak emredilirken ve Hz. Peygamber"in ashâbı inkâr edenler karşısında çetin davranmalarıyla övülürken; müminlere karşı savaş açmayan, onlara baskı ve işkence gibi uygulamalarda bulunmayan müşriklere karşı iyi davranılmasında bir sakınca görülmemesi, Müslüman olmayan toplumlar ile ilişkilerdeki itidalin bir gereğidir.
Allah Resûlü, Müslümanların kendisine karşı olan saygı ve övgülerinin de bir ölçü içinde olmasını arzu etmiş ve “Hıristiyanların Meryem oğlunu (İsa"yı) övmekte aşırı gittikleri gibi siz de beni övmede aşırılık göstermeyin. Şüphesiz ki ben Allah"ın kuluyum. Onun için bana "Allah"ın kulu ve resûlü" deyin.”  buyurmuştur. Ayrıca o, öfkesinde ve kederinde olduğu gibi sevincinde de mutedil davranmaya dikkat etmiş, “Bir şeyi (aşırı) sevmen, (seni) kör ve sağır eder.”  buyurarak duygulardaki kontrolsüzlüğün olumsuz sonuçlarına dikkat çekmiştir.

Saturday, November 9, 2019

Gayrimüslimlerle Dostluk



Gayrimüslimlerle nasıl ilişki kurulacağı ve onlarla dostluk yapılıp yapılamayacağı farklı zamanlarda farklı münasebetlerle sık sık dile getirilen bir konudur. Genellikle bu meseleyi dile getirenler, farklı din mensuplarıyla hoşgörü ve diyaloga dayalı bir ilişki içerisinde olmaya karşı çıkanlardır. Onlar, belirli ayetlerden hareketle Kur’ân’ın gayrimüslimleri “dost” edinmeyi yasakladığını iddia ederler. Çoğu zaman farklı din mensuplarına bakış sadece “dost edinmeme” sınırlarında kalmaz, onlara düşmanlık etmeye, nefretle bakmaya, mallarını boykot etmeye ve hatta terör faaliyetlerini tecviz etmeye kadar gider.

Kur’ân’a sathî ve lafızcı yaklaşımın, taassup ve bağnazlığın birer neticesi olan bu tür aşırı ve radikal fikirlerin daha başka aşırılıklara sebep olmaması düşünülemez. Genellikle bu tür ifratlar, tefritleri doğurur. Bu tür tartışmaların gündemde olduğu zamanlarda hemen tarihselci ve modernist yaklaşımlar da kendini gösterir. Bu tür kişiler, konuyla ilgili hükümlerin Kur’ânî temellerini araştırmaya ve anlamaya ihtiyaç duymaksızın hemen bu tür hükümleri tarihselci bakış açısıyla değerlendirir ve reddederler.
Aslında “kimlerle”, “hangi münasebetlerin”, “niçin” yasaklandığı doğru anlaşılabilse pek çok itiraza mahal kalmadığı da görülmüş olacaktır.

Âyetlerin Yorum ve Tefsir Metodu

Kur’ân, manası anlaşılsın ve gereğiyle amel edilsin diye bütün insanlığa gönderilen ve hükümleri de kıyamete kadar baki kalacak olan evrensel bir kitaptır. Fakat onun doğru anlaşılabilmesi için bir kısım hususlara dikkat edilmesi gerekir. Kur’ân, beşer sözü değildir; ilâhî bir kelâmdır. Bu ilahî kelamın kendine has bir üslubu, tabiatı ve meseleleri ele alış tarzı vardır.

Kur’ân’daki her bir sure ve ayetin öncesi ve sonrasıyla sıkı bir münasebeti vardır. Bu açıdan ayetler, siyak  (konteks, bağlam) bütünlüğü içinde anlaşılmalı ve parçası yaklaşımlardan vazgeçilmelidir. Kur’ân’ın herhangi bir yerinden cımbızlanarak alınan bir ayetle doğru hükme ve neticeye ulaşmak mümkün değildir.

Kur’ân’ın her bir ayetinin, lafız ve tabirinin delalet ettiği yoğun mana tabakaları vardır. Sathî nazarların veya sadece lafza takılıp kalanların bu manalara açılması mümkün değildir. Yapılması gereken ayetlerin asıl maksatlarına inmeye çalışmaktır. Bunun için de Arapça dil kurallarının, belagat kaidelerinin, edebî sanatların, tefsir metodunun bilinmesi gerekir.

Bunların yanında âyetlerin, dinin genel maksatları ve külli ilkeleri içinde anlaşılması; sebeb-i nüzullerin ve âyetlerin nazil olduğu dönemin sosyopolitik özelliklerinin bilinmesi; Allah Resûlü’nün tatbik ve yorumlarına vâkıf olunması; ulemanın getirmiş olduğu tefsir ve izahların bilinmesi de âyetlerin doğru anlaşılması adına oldukça önemlidir.

Gayrimüslimleri Dost Edinmeyle İlgili Ayetler

Onlarca ayet-i kerimede mü’minlerin kimleri dost edinip edinmeyecekleri; dost edinilmesi yasaklanan kimselerin vasıfları; gayrimüslimlerle kurulacak ilişkilerin niteliği üzerinde durulur. Esasında bütün bu ayetlere toplu olarak bakan kimse hangi gayrimüslimlerle ilgili ne tür davranışların niçin yasaklandığını rahatlıkla anlayabilir.

Âl-i İmran suresinde geçen âyet şu şekildedir: “Mü’minler, mü’minleri bırakıp, kâfirleri veli edinmesinler! Kim böyle yaparsa, Allah ile ilişiğini kesmiş olur.” (Âl-i İmran, 3/28)

Nisa sûresinde benzer yasak tekrarlanır: “Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp kâfirleri veli edinmeyin. Böyle yaparak Allah’a, aleyhinizde kesin bir belge mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa, 4/144)

Aynı surenin devamında kafirleri veli edinenlerin münafıklar olduğu vurgulanır: “Münafıklar mü’minlerin dışında kâfirleri dost edinirler. İzzet ve desteği onların yanında mı arıyorlar? Oysa bütün izzet ve kuvvet Allah’ındır.” (Nisa, 4/139)

Yukarıdaki iki ayette kafirlerin veli edinilmesi yasaklanırken Mâide suresinde aynı yasak Ehl-i Kitap ile ilgili gelir: “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin velisidirler. Sizden kim onları veli edinirse o da onlardandır. Allah böylesi zalimleri doğru yola iletmez.” (Mâide, 5/51)

Maide suresindeki şu ayette ise kafirler ve Ehl-i Kitap birlikte zikredilmiş fakat bunların bir kısım vasıflarına da yer verilmiştir: “Ey iman edenler! Dininizi alay ve eğlence konusu yapan ne Ehl-i Kitabı ne de diğer kâfirleri veli edinmeyin. Mü’min iseniz, Allah’ın bu buyruklarına karşı gelmekten sakının.”  (Maide, 5/57)

Şu âyet-i kerime ise mü’minlerin kendileri gibi küfre düşmesini arzu eden münafıkların veli edinilmesini yasaklamaktadır: “Ne çok isterler ki siz de kendileri gibi küfre düşesiniz de böylece kendileriyle aynı seviyede olasınız. Allah yolunda hicret etmedikçe onlardan dost edinmeyin!” (Nisa, 4/88)

Tevbe suresindeki şu ayette ise “veli” yerine sırdaş ve gönüldaş kelimeleriyle karşılayabileceğimiz “velîce” kelimesi kullanılır: “Yoksa siz, Allah sizden mücahede edenlerle Allah’tan, Resulünden ve mü’minlerden başkasını sırdaş edinmeyenleri iyice ortaya çıkarmadan, kendi halinize bırakılacağınızı mı zannettiniz? Halbuki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Tevbe, 9/16)

Tevbe suresindeki diğer bir ayette ise bilinçli bir tercihle küfürde ısrar eden ve ona teşvikte bulunan kafirlerin veli edinilmesi yasaklanır: “Ey iman edenler! Eğer küfrü bilerek ve isteyerek imana tercih ediyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi bile veli edinmeyin. İçinizden onları veli edinenler, zalimlerin ta kendileridir.” (Tevbe, 9/23)

Mücadele suresindeki şu ayette kendilerine karşı sevgi ve muhabbet beslenmesi yasaklanan kimseler olarak Allah ve Resûlü’nün düşmanları gösterilir: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden hiçbir milletin, Allah ve Resulü’nün karşısına çıkan (ve onlara düşmanlık yapan) kimseleri, isterse o kimseler babaları, evlatları, kardeşleri ve sülaleleri olsun, sevip dost edindiklerini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imanı nakşetmiş ve Kendi tarafından bir ruhla onları desteklemiştir.” (Mücadele, 58/22)

Mümtehine suresindeki şu ayette de veli edinilmesi yasaklanan kimselerin Allah’a ve mü’minlere düşmanlık yapan kimseler olduğu bildirilir: “Ey iman edenler! Benim de sizin de düşmanlarınızı veli edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği reddettikleri halde, siz onlara sevgi sunuyorsunuz (sır veriyorsunuz). Reslüllah’ı ve sizi, sırf Rabbiniz olan Allah’a inandığınız için, vatanınızdan kovuyorlar.” (Mümtehine, 60/1)

Aynı surenin şu ayetinde ise sırf dinlerinden ötürü mü’minlerle savaşan, onları yurtlarından çıkaran veya buna destek olan kişilerin veli edinilmesi yasaklanır: “Allah sadece, dininizden ötürü sizinle savaşan, sizi yerinizden yurdunuzdan kovan ve kovulmanıza destek veren kâfirleri veli edinmenizi meneder. Her kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine, 60/9)

Yine bu surenin bir başka ayetinde veli edinilmesi yasaklanan kimseler olarak Allah’ın gazap ettiği ve ahiretten ümidini kesen kimseler karşımıza çıkar: “Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir güruhu dost edinmeyin. Onlar ki ölüp kabre giren bir kâfir nasıl ahiret mutluluğundan ümidini kesmişse, kendileri de ahiretten öyle ümitlerini kesmişlerdir.” (Mümtehine, 60/13)

Âl-i İmran suresinde geçen şu ayette “veli” yerine “bitane” kelimesi kullanılır ve samimi dost edinilmemesi gererek kimselerin vasıfları oldukça detaylı zikredilir: “Ey iman edenler! Siz Müslümanlardan başkasını sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size şer ve fesat çıkarmada ellerinden geleni bırakmazlar. Daima sizin sıkıntıya düşmenizi isterler. Size olan düşmanlıkları, zaten ağızlarından taşıp meydana çıkmıştır. Kalplerinin gizlediği düşmanlık ise daha fazladır.” (Al-i İmran, 3/118)

Sonraki iki ayette dost edinilmemesi gereken kimselerin özellikleriyle ilgili biraz daha tafsilata girilir: “İşte siz o kimselersiniz ki o düşmanlarınızı seversiniz. Halbuki siz bütün kitaplara iman ettiğiniz halde, onlar sizi sevmezler. Hem huzurunuza geldiler mi ‘Biz de inandık!’ derler. Aralarında baş başa kaldıkları vakit size duydukları kin ve düşmanlık sebebiyle parmaklarını ısırırlar. De ki: “Geberin kininizle!” Allah bütün kalplerin künhünü bilir. Size bir ferahlığın, bir nimetin ulaşması onları üzer. Bir fenalığın gelmesine ise, âdeta bayılırlar…” (Al-i İmran, 3/119-120)

Veli Kelimesinin Manası

Yukarıda da görüldüğü üzere pek çok ayet-i kerimede kâfirlerin, müşriklerin, münafıkların ve Ehl-i Kitab’ın veli edinilmesi yasaklanmıştır. Maalesef çoğu mealde bu kelime “dost” olarak tercüme edildiği için yanlış anlaşılmaktadır. Halbuki “veli” ve “velayet” kelimeleri Arapça dilinde oldukça farklı ve geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Dost edinme bu manalardan sadece birisidir. Elmalılı Hamdi Yazır bu kelimeyi “tefviz-i umurda bulunma” olarak açıklamıştır ki bu oldukça önemlidir. Bunun manası işlerini bir başkasına bırakma, bütünüyle ona güvenme, onu hami, koruyucu ve yönetici edinme demektir.

Dolayısıyla burada yasaklanan husus alışveriş ve ticaret yapma, ziyaret etme, iyilik yapma, birlikte çalışma gibi beşeri münasebetler değildir. Aynı şekilde veli edinme yasağı, arkadaşlık, komşuluk ve akrabalık ilişkilerini devam ettirmeye de mani değildir. Bilakis burada siyasi ve stratejik ilişkiler ele alınmakta ve mü’minlerin sırtlarını başkalarına yaslamaları, iplerini tamamıyla onların ellerine vermeleri, tasarruf yetkilerini onlara devretmeleri yasaklanmakta; mü’minler dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı ihtiyatlı ve tedbirli olmaya çağrılmaktadır.

Mü’minlerin sırlarını başkalarına faş etme ve onların arkasından entrikalar çeviren düşmanlara destek olma, mü’minlere zarar verecek şekilde onlarla siyasi ve askeri ittifaka girme gibi fiilleri de bu çerçevede düşünebiliriz. Kısaca mü’minler, İslam’a ve İslam toplumuna zarar verecek bir kısım ilişkiler içine girmekten menedilmişlerdir. Yani gayrimüslimlerin veli edinilmesinin yasaklanmasının temel maksadı, Kur’ân ve Sünnet’in korumayı hedeflediği maksatların başında yer alan “dinin korunmasıdır”.

Aynı şekilde diğer ayetlerde kullanılan “bitane” ve “velîce” kelimeleri de sıradan bir arkadaşlıktan çok daha derin bir muhabbeti ve ilişkiyi ifade eden kelimelerdir. Bu kelimeler gönülden bağlılığı, aradan su sızmayacak ölçüde aşırı yakınlığı ifade eder. Dahası bu kelimelerde gönülden bağlanılan kimsenin hayat tarzını benimseme, ona yaranmaya çalışma, onu işlerinin iç yüzüne ve sırlarına muttali kılma ve çıkarların çatışması durumunda onu tercih etme manaları da mevcuttur. Bu tür durumlarda ise başkalarına benzeme, onları örnek alma, asimile olma, kimliği kaybetme, küfre rıza gösterme gibi riskler söz konusudur. Efendimiz’in şu hadisi de bunu hatırlatır: “Kişi arkadaşının dini üzeredir. O halde her biriniz kiminle arkadaşlık ettiğine baksın.” (Ebu Davud, Edeb 19)

Birkaç ayette “mü’minleri bırakıp” kaydının yer alması, “kâfirlerin birbirlerinin velileri olduğunun” ifade edilmesi ve birçok ayette mü’minlerin asıl velilerinin Allah’ın, Resûlü’nün ve mü’minlerin olduğunun vurgulanması da oldukça önemlidir. Efendimiz (s.a.s) mü’minleri binadaki birbirine yaslanmış tuğlalara (Buhâri, Salât 88) veya birbirleri arasında sıkı irtibat bulunan bir vücudun uzuvlarına benzetirken (Buhârî, Edeb 27), Kur’an da bütün mü’minlerin kardeş olduğunu belirtmiştir. (Hucurat, 49/10) Dolayısıyla bu tür ayetlerin iman kardeşliğine ve imanın ehemmiyetine vurgu yaptığı, imanla küfrün arasındaki derin mesafeye dikkat çektiği, Allah için sevme ve Allah için buğzetme prensiplerini akla getirdiği, mü’minleri dine ve imana zarar vermekten menettiği de gözden kaçmamalıdır.

Sevilmesi veya Dost Edinilmesi Yasaklananlar

Öte yandan bazı ayetlerde dost edinilmemesi gereken kimseler olarak mutlak manada Ehl-i Kitap ve kafirler zikredilmiş olsa da bu lafızlar teknik ifadeyle “amm” değil, “mutlaktır”. Dolayısıyla her ne kadar bu ayetlerin sübutu kati olsa da delaleti kati değildir. Yani bütün zamanlarda ve bütün mekanlarda yaşayan gayrimüslimleri içine almaz; bilakis onların içinden belirli vasıflara sahip olan kişilere mahsustur. Bu yüzden bütün gayrimüslimleri aynı kefeye koyup tamamına karşı aynı muameleyi yapmak doğru değildir. “Kitap ehlinin hepsi bir değildir: Onlardan geceleri secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okuyup duranlar vardır; bunlar Allah’a ve ahiret gününe inanır, kötülükten meneder, iyiliklere koşarlar. İşte onlar iyilerdendir.” (Al-i İmran, 3/113) ayeti de onların tamamının aynı olmadığını gösterir.

O halde ayet-i kerimelerde dost edinilmesi ve sevilmesi yasaklanan gayrimüslimler kimlerdir? Esasında yukarıya aldığımız ayetlerin bir kısmında söz konusu kimselerin vasıfları tafsilatlı olarak zikredilmiştir. Bunların bazı ayırıcı vasıfları şunlardır: Allah’a ve Müslümanlara düşmanlık yapmaları, dinlerinden ötürü Müslümanlarla savaşmaları, onları yurtlarından çıkarmaları veya buna yardım etmeleri, ikiyüzlülük yaparak Müslümanları aldatmaları, Müslümanlara zarar vermek için sürekli fırsat kollamaları, Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için gayret etmeleri, İslam’ı alay ve eğlence konusu yapmaları.

Nitekim şu âyet-i kerime de bu gibi kötü vasıflara sahip olmayan gayrimüslimlerle iyi geçinilmesi gerektiğini açıkça beyan etmektedir: “Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kâfirlere gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmeden, adalet ve insaf gözetmeden menetmez. Çünkü Allah âdil olanları sever.” (Mümtehine, 60/8)

Âyet-i kerimede Ehl-i Kitabın yiyeceklerinin (boğazladıkları hayvanların) (Al-i İmran, 3/199) ve onların kadınlarıyla evlenmenin mü’minlere helal kılındığının belirtilmesi de (Mâide, 5/5) hem bu yasağın bütün gayrimüslimleri içine almadığını hem de mutlak olmadığını ifade etmektedir. Zira pekala bir insan evlendiği eşini sevecek ve onunla güzel ilişkiler kuracaktır.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s) de Necran Hristiyanlarını Mescid-i Nebevi’de misafir etmiş, gayrimüslimlerin hasta ziyaretine gitmiş, bir Yahudi’nin davetine icabet ederek onun ikram ettiği koyundan yemiş, gayrimüslimlerle ticaret ilişkisine girmiştir. Hatta O, vefat ettiğinde bile zırhı, borcuna mukabil bir Yahudi’nin elinde rehin bulunuyordu. Efendimiz’in Yahudi ve müşriklerle bir arada yaşama adına imzaladığı Medine Vesikası, Mekke döneminde eziyet gören Müslümanları Hristiyan yönetiminde olan Habeşistan’a göndermesi, müşriklerle yaptığı Hudeybiye sulhu, gayrimüslim kabilelere gönderdiği heyetler ve mektuplar, onlardan gelen hediyeleri kabul etmesi, ihtiyaç duyduklarında onlara malî yardımda bulunması gibi onlarla beşerî ilişkilerde bulunduğuna dair daha pek çok misal zikretmek mümkündür.

Efendimiz (s.a.s) kendisi kafir ve müşriklerle sırf küfür ve şirklerinden ötürü alakasını kesmediği gibi başkalarından da böyle bir talep ve istekte bulunmamıştır. Mesela bir gün Hz. Esma henüz Müslüman olmayan annesi ziyaretine geldiğinde Efendimiz’e onunla görüşüp görüşemeyeceğini sormuş ve şu cevabı almıştır: “Evet, hem de akrabalık ilişkilerini gözet ve ona iyi davran.” (Buhari, Edeb 529)

Yasağın İllet ve Sebebi

Öte yandan, “Hükmün müştaka ta’liki mehazi iştikakın illiyetini iktiza eder (Şayet dinî bir hüküm, türemiş bir kelime üzerine bina edilirse o kelimenin türediği kök, hükmün illetini gösterir).” şeklindeki usul kaidesi gayrimüslimlere dair getirilen yasakların mutlak olmadığını gösterir. Şöyle ki ayetlerde dost edinme yasağını bildiren hükümler “Yahudiler, Hristiyanlar, kafirler, münafıklar” gibi lafızlar üzerine bina edilmiştir. Dolayısıyla buradaki yasağın asıl illeti bu kişilerin zikredilen vasıflarıdır.

Buna göre ayetteki yasak, Yahudi ve Hristiyanları Yahudilik ve Hristiyanlıklarında, kafirleri küfründe, münafıkları da nifaklarında dost edinmeyin demektir. O halde güzel olan başka fiillerinden ötürü bu tür insanlarla münasebete geçmek ve onlarla dostluk kurmak mubah olur. Yani bu kişilerin doktorluk, mühendislik, mucitlik, yöneticilik gibi doğrudan dinlerine ait olmayan vasıfları sevilebilir, bunlardan istifade edilebilir. Zira yukarıdaki usul kuralı gereğince bu gibi nitelikler nehyin dışında kalmış olur.
Bu durumda böyle bir yasak “din temelli bir dostluğa” münhasır kalır. Onlar dinî inanç ve düşünceyi düşmanlık sebebi haline getirdikleri için Kur’an da bu konuda inananları uyarmıştır. Yani Kur’an’ın asıl tavrı şahıslara değil onların sahip oldukları vasıflara yöneliktir. Nitekim Müslümanlar da pek çok ayet-i kerimede bir kısım kötü sıfatlarından ötürü şiddetle ikaz edilmiş ve kınanmışlardır. Dolayısıyla güzel vasıflara ve insanî ilişkilere dayalı ilişkiler kurmakta bir engel yoktur.

Zamanın Tefsiri

Bediüzzaman Hazretleri şu izahlarıyla meselenin farklı bir boyutuna dikkat çeker: 
“Asr-ı Saadet’te, İslâmiyet, din ve inanç sahasında muazzam ve muhteşem bir inkılap meydana getirmiş, bütün zihinleri din noktasına çevirmişti. Dostluklar ve düşmanlıklar bu daire içinde gerçekleşiyordu. Onun için Yahudi ve Hıristiyanlara o zaman birisinin dostluğu, inanç olarak değerlendirildiği için, münafıklık manasını akla getiriyordu. Ama artık şu asırda, dünya büyük bir değişiklik geçirmiş, akıl ve zihinler din ve inançtan ziyade medeniyete, ilerlemeye, ticarete ve dünya işlerine odaklanmıştır. Zaten onların büyük çoğunluğu da dinlerine bağlı değillerdir. Onun için medeniyet, fen, teknik, ticaret ve sanat alanlarında irtibata geçmek için dostluk ve diyaloglar kurmamızın bir sakıncası yoktur.”

Günümüzde yaşanan değişimi ve bunun hükümlere olan etkisini anlama adına Bediüzzaman’ın bu izahları oldukça önemlidir. Zira yine onun tabiriyle en büyük müfessir olan zamanın ayetlerin yorumlanmasında çok önemli bir payı vardır. Ayetleri indiği zamanın sosyopolitik şartlarına göre anlamaya ve günümüzün sosyal gerçekliğine göre yorumlamaya çalışmanın doğrudan tarihselcilikle bir ilgisi olmadığını da burada belirtmekte fayda var.

Gayrimüslimlerle ilişkileri düzenleyen ayetlerin asıl maksadının dinin korunması olduğunu ifade etmiştik. Elbette Müslümanlar, İslam’ı boğmak için fırsat bekleyen düşmanlara yardım etmemeli, destek olmamalı ve onlarla samimi dostluk ilişkilerine girmemelidirler. Fakat bu tür ayetlerden hareketle bütün gayrimüslimleri “düşman” ilan etmek, onlarla kurulmaya çalışılan diyalog ve hoşgörü çalışmalarının karşısında durmak tek kelimeyle Müslümanların kendi idam fermanlarına imza atmaları demektir.

Her geçen gün küreselleşen, toplumun her alanında çoğulculuğun hâkim olduğu, İslam’ın şiddet ve terörle özdeşleştirildiği, İslamifobia’nın sürekli tırmandığı/tırmandırıldığı bir dünyada bu tür katı ve radikal tavırlar, İslam’a ve Müslümanlara çok ciddi zarar verecektir. Özü sevgi, barış ve hoşgörü olan İslam’ın yanlış anlaşılmasına sebep verecektir. Müslümanlarla ilgili yanlış algıları daha da pekiştirecek, İslam aleyhine propaganda yürüten bir kısım odaklara da malzeme sağlayacaktır.

Geçmiş asırlarda devletler arası ilişkiler savaş kurallarına göre belirleniyordu. Savaşların arkasındaki en büyük motivasyon kaynağını da din oluşturuyordu. Bütün dünya darulharp ve darulislam şeklinde ikiye ayrılmıştı. Din, devlet ve siyasetle iç içeydi. Hayata anlam veren, davranışları yönlendiren neredeyse tek değer dindi. Farklı devlet ve milletlerin arasındaki sınırlar oldukça belirgindi. 

Müslümanların bağımsızlığının korunması, gayrimüslimlerden gelebilecek muhtemel bir kısım tehdit ve tehlikelerin bertaraf edilmesi adına, onlarla kurulacak ilişkiler oldukça önemliydi.

Günümüzde insanlık bilim ve teknikteki gelişmeler sayesinde önü alınamaz, değiştirilemez ve durdurulamaz bir değişim sürecine girmiştir. Artık insanların “dünya vatandaşı” olacağı bir döneme doğru gidilmektedir. İnsanlığın bu kadar iç içe girdiği, evrensel bir kısım değerlerin ortaya çıkmaya başladığı ve hümanist felsefenin önem kazandığı bir dünyada Müslümanların düşüncelerini ve hareket tarzlarını bir kere daha gözden geçirmelerine; Kur’ân’ı yaşadıkları çağın ruhuna uygun olarak anlayıp tatbik etmelerine şiddetle ihtiyaç vardır.

Elbette yukarıda zikredilen bu Kur’ânî düsturlar, İslam aleyhine entrikalar çeviren, Müslümanlara düşmanlık yapan kötü niyetli kimselere karşı her zaman geçerlidir. Fakat  Müslümanların içine kapanması ve gayrimüslim dünyadan soyutlanması da hiçbir şekilde İslam’ın bir emri olamaz. Bilakis bu tarz yaklaşımlar İslam’ın ve zamanın ruhundan uzak kalmanın birer neticesidir.

Farklı din ve kültürlerden insanlarla iç içe yaşamak durumunda kalan günümüz Müslümanları, mutlaka İslam’ın şefkat, adalet, cömertlik, güvenilirlik, dürüstlük gibi değerlerini temsil etmeli, dünyanın daha huzurlu ve yaşanılabilir bir yer haline gelmesi ve insanlığın ortak problemlerinin halledilebilmesi adına farklı din mensuplarıyla diyalog faaliyetleri yürütmeye, işbirliği yapmaya ve ortak projeler geliştirmeye hazır olmalıdırlar.

Yüksel Çayıroğlu

Saturday, December 23, 2017

Bir inanç ve hayat tarzı empoze edilemez


“İslâm’ın özü şu prensiplerden oluşmaktadır: Herkesi kendi konumunda kabul etmek; kanun önünde herkesin eşit vatandaşlar olarak hak ve özgürlükleri, başkalarının hak ve özgürlüklerine tecavüz etmemek kaydıyla yaşayabilmesini temin etmek; belli bir inanç sistemi veya hayat tarzını politik yollarla empoze etmemek ve hiç kimseyi etnik, kültürel, dinî ve benzeri sebeplerle hor ve hakir görüp ayrımcılığa tabi tutmamak… Müslü­man­lıkta inanç hürriyeti esastır. Burada İslâm tarihinden bir misal meseleyi daha açık anlatmaya yardımcı olabilir. Pey­gam­ber Efendimiz (a.s) Mekke’den Medine’ye hicret ettiklerinde, Medine’de Araplar’ın yanı sıra Yahudi kabileleri ve az sayıda Hıristiyan da vardı. Yahudiler ve Hıristiyanlar, kitap ehli yani ilahi bir din ve kitaba sahip oldukları için müşrik Araplar onlara saygı gösterirlerdi.

Bu Araplar içinde bilhassa çocukları yaşamayan kadınlar veya aileler, çocukları yaşarsa onları Yahudi veya Hıristiyan yapacaklarını nezreder, söz verirlerdi. Peygamber Efendimiz Medine’ye hicret ettiklerinde bu şekilde Yahudi veya Hıristiyan olmuş Araplar vardı. Bunların babaları, anneleri Müslüman olunca bu çocuklarını da Müslüman olmaları için zorlamaya kalktılar. Bunun üzerine, dinde zorlama olmayacağı, dinin ilahi bir teklif olup, insanların onu kendi hür iradeleriyle kabul ve reddetmeleri gerektiğini ifade eden âyet indi ve bahis mevzuu Arapları çocuklarına zor uygulamaktan men etti.  Tarih boyunca görülen farklı uygulamalar kendi tarihsellikleri içinde ele alınmalı, her hâdise kendi siyasî, sosyal ve ekonomik şartları ve konumu içinde değerlendirilmelidir…

Çoğulculuk ve ötekini kabul etmek, hukuk önünde insan olarak eşitlik, dilediği inanca sahip olmak ve o inancı yaşamak, eğitim ve öğretimini yapmak ve benzeri şeyler zaten İslâmî prensiplerdir. Bu prensipler başkalarının hakkına tecavüz etmemek kaydıyla geçerlidir. Kur’an-ı Kerim’de ilk bakışta bu prensiplere ters gibi görünen bazı âyetlerin nüzul sebebi, siyak ve sibak bütünlüğü içinde ele alındığında, bu âyetlerin oturmuş olduğu temeller anlaşılabilir. Bu konuda söylenebilecek en genel yorum, bu âyetlerin bir genelleme içinde şahısları ve grupları değil, onların tavır ve davranışlarını hedef aldığıdır.

İslâm dini, Hıristiyan’a, Yahudi’ye veya müşrike yönelik muameleleri ve münasebetleri inanç farklılığına göre değil, onların tavır ve davranışlarına göre bina etmiştir. Kur’an-ı Kerim ve sünnet, birlikte yaşama prensiplerini ortaya koymuştur.”  

Saturday, September 24, 2016

Dalai Lama: There Are No Muslim Terrorists

For the Dalai Lama, using religion to justify violence isn’t religious at all. 

During a visit to the European Parliament last Thursday, the Tibetan Buddhist spiritual leader pointed out that since all religions preach peace, calling someone a “Muslim terrorist” or a “Buddhist terrorist” is simply an oxymoron. 

“Buddhist terrorist. Muslim terrorist. That wording is wrong,” the 14th Dalai Lama said during a meeting with the parliament’s Committee on Foreign Affairs in Strasbourg, France. “Any person who wants to indulge in violence is no longer a genuine Buddhist or genuine Muslim, because it is a Muslim teaching that once you are involved in bloodshed, actually you are no longer a genuine practitioner of Islam.”

The Dalai Lama’s words were a response to a question from the floor about the persecution of the Rohingya Muslim community in Myanmar, which has been fanned by nationalist Buddhist monks.

In the past, the Dalai Lama has urged Myanmar’s leaders to ease tensions between these two groups, saying that the Buddha would be for protecting the country’s Muslims.

He repeated that message of interfaith cooperation and harmony on Thursday.

 “All major religious traditions carry the same message: a message of love, compassion, forgiveness, tolerance, contentment, self-discipline - all religious traditions,” he said. “These are the common ground, and common practice. “On that level, we can build a genuine harmony, on the basis of mutual respect, mutual learning, mutual admiration.”

The Nobel Peace Prize winner has made interfaith reconciliation and harmony one of his main commitments in life. 

This isn’t the first time the Dalai Lama has spoken out as an ally for Muslims. When Republican presidential nominee Donald Trump reiterated his call to ban Muslims from entering the U.S., the Dalai Lama said that although the candidate is entitled to his own opinion, scapegoating all Muslims for the actions of a few is “wrong.”

“You cannot generalize,” he said.

http://www.huffingtonpost.com/entry/dalai-lama-muslim-terrorist_us_57e17038e4b0071a6e09d2cb?section=&section=us_religion

Tuesday, December 22, 2015

Sosyo-Kültürel Açıdan Diyaloğun Gerekliliğine Dair Bir Gözlem

Burhan Yanmış
İnsan, ayağını İslâmî prensiplere bağlılık içinde sağlam basıyorsa, yaniinsanın bir ayağı, Mevlâna’nın ifadesiyle, hep dinî zemine sağlam basıyorsa, bu diyaloglar faydalıdır. Aksine, insanın hayatı Sünnet yörüngeli değilse, bu takdirde kaymalar olabilir.
Diyalog; mânâ olarak, dinî, etnik, kültürel farklılıklar sebebiyle kompartımanlaşan dünyada, fertlerin yeniden birbirini tanıması, karşılıklı konuşması ve birbirini anlamaya çalışmasını ifade eder. Her fert ve toplum bu tanışmadan farklı neticeler bekleyebilir. Bazıları sadece kendileriyle ilgili olumsuz algıları önlemek, bazısı kendi değerlerini tanıtmak, bazıları da muhatap kitleyi tanımak ve onlar konusundaki şüphelerine cevap bulmak için diyalog köprüleri kurmaktadır.
Kültürlerarası veya dinlerarası diyalog olarak bilinen çalışmalar, hem İslâm dünyası hem de Batı’da takdir toplamakla beraber zaman zaman da eleştiri konusu yapılmaktadır. İslâm dünyasında ve Türkiye’de diyalog karşıtlarının eleştiri noktalarından biri, bu çalışmaların ilk olarak Papalık tarafından başlatıldığı, dolayısıyla bu faaliyetlerinde kendi dinlerini başkalarına yaymayı hedefledikleri iddiasıdır. İkinci olarak, diyalog toplantılarında tarafların senkretik (karma) yeni bir din oluşturdukları iddiasıdır. Bu iddia sahipleri zaman zaman, diyalog yapanların İslâm’ın nass ile sabit olan hususlarını çiğnediklerini söylemektedirler. Üçüncü eleştiri konusu, günümüzde iletişim vasıtalarının gelişimiyle beraber bir araya gelip toplantılar düzenlemenin gerekli olmadığı iddiasıdır. Buna göre, tv, internet, diğer yazılı eserler “hak dini” tanımak isteyenler veya şüphesi olanlar için yeterlidir ve bu kimselere ayrıca lisanen-hâlen tebliğ gereksizdir. Son olarak, diyaloğa karşı çıkanlar bu konuda bazı dinî deliller sunmaktadır. Belirtmek gerekir ki, diyalog taraftarları da benzer şekilde çok sayıda dinî delile sahiptir. Buradaki eleştirilerin hemen hemen aynıları hem İslâm dünyasında hem de Batı’da yapılmaktadır.
Bu makale diyalog konusunu ağırlıklı olarak sosyo-kültürel yönleriyle incelemeyi hedeflemesi hasebiyle diyaloğun dinî dayanaklarına temas etmeyecektir. Yukarıda sıralanan bir kısım eleştiri noktaları hem teorik bilgiler hem de alanda yapılan gözlemler çerçevesinde açıklanmaya çalışılacaktır. Diyaloğun niçin gerekli olduğu modern insan ve toplum bilimlerinin teorik ve pratik imkânlarından faydalanılarak incelenmiştir.
Günümüzde saygın bazı insan ve toplum bilimciler, artan iletişim ve ulaşım vasıtalarına rağmen, toplumların birbirlerinden daha da uzaklaştığını ileri sürmektedirler. Touraine, aynı kıyafetleri giyen, aynı fastfoot ürünlerini tüketen, aynı mekânı kullanan ve yan yana yaşayan çağımız insanının, birbirlerine şeklen benzemekle beraber farklılıklarını yaşattıklarını düşünmektedir.1 Herkesin teknolojiyi, mekânı ve zamanı kendine göre kullanması benzerliklerin altında derin farklılaşmaları beslemektedir. Modern toplumların yaşadığı travmayı en iyi resmeden düşünürlerden biri olan Sennett, modernleşen toplumlarda akrabalık, din kardeşliği, iş arkadaşlığı, mahalle dostlukları gibi birinci dereceden ilişkilerin yıkıldığını ve bunların yerlerini “yeni cemaatlerin” aldığını belirtmektedir.2 Sennett, bu modern cemaatleri, modernleşmenin tek tip ve aynı kültürü paylaşan “cemiyet” idealini yıktığı için “yıkıcı gemeinschaft (cemaat)” olarak tanımlarken benzer düşüncelere sahip sosyolog Bauman,3 bunlar için “postmodern kabileler” isimlendirmesini tercih etmektedir. Göle de, yakın tarihli bir değerlendirmesinde Avrupa’da yaşanan ekonomik ve politik krizlerin toplumda etnik-dinî kimliklerin çatışmasına zemin hazırladığını ortaya koymuştur.4 Bu durum kimi çalışmalarda “tanıyarak dışlama” şeklinde ifade edilmektedir. Aydınlanmanın bir ideali olan, geleneksel, kültürel ve dinî bağlarından koparılmış, aklın ve bilimin rehberliğinde hareket eden “makine adam”ın medeniyeti yeniden kimliklerin sınırlarının belirginleşmesine sahne olmaktadır. Bu kutuplaşmada ön yargı, geçmişten gelen husumetler, medyanın tavrı ve tarafların birbirlerinin hassasiyetlerini yeterince idrak edememesi önemli faktörlerdir.
Modern toplumlarda kendi kimliğini ve değerlerini tanıtmak için internet, tv ve kitap-dergi yayınları yeterli olmamaktadır. Çünkü geleneksel bağlarından kopan günümüz toplumları yeniden ürettikleri “kabileleri” içerisinde yaşamakta ve yan yana yaşadıkları “ötekileri” kolayca dışlayabilmektedir. Modern toplumun fertleri, sokakta, AVM’lerde birlikte yaşıyor, aynı kültürü paylaşıyor görülmekle beraber farklı değerler sisteminin takipçileridir. Bu durumda dinlerini ve kültürlerini başkalarına sunmak isteyenlerin muhatap kitleyle birebir münasebet kuracakları kanallara ihtiyaçları olacaktır. Diyalog karşıtlarının, “Kur’ân’da her şey yazıyor.” veya “Tv, internet, kitaplarda bütün soruların cevabı var.” şeklindeki tezleri günümüz modern dünyasında doğru anlaşılmaya ve toplum realiteleri göz önünde bulundurularak problemlere çözümler üretmeye muhtaçtır. Yine Kur'an'ın bütün zaman ve mekanların ihtiyaçlarını karşılayacak potansiyele sahip olması onu doğru anlayıp doğru yorumlayan insanların rehberliğine bağlıdır. Seküler ve popüler bir kültürün hükmettiği reklam, imaj ve simülasyonların zihniyetleri şekillendirdiği postmodern zamanda, dünya milletlerinin, tanıtmak istediğiniz değerlerinizi keşfetmeleri için bu araçlarla beraber sosyal teması da güçlendirmek gerekmektedir. Bunun için, herkes kendi dinî sınırları içerisinde kalarak ve muhatabının konumunu kabul ederek toplumun kendilerini ötekileştirmesine fırsat vermeden diyaloğa imkân aramak durumundadır.
Diyalog konusunda edille-i şer’iyye ekseninde çoğu zaman sonu gelmez tartışmalara girildiği görülmektedir. Elbette nassa uygun olmayan bir konu psiko-sosyal açılardan bir kısım faydalar ihtiva etse de haram kabul edilmelidir. Ancak diyalog konusunda hem Kur’ân’dan hem de Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatından diyaloğu destekleyici çokça örnek bulmak mümkündür. Mesela, Al-i İmran Suresi 64. ayette Cenabı Hakk şöyle buyurmaktadır. De ki: "Ey Ehl-i kitap! Bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz, müşterek ve âdil şu sözde karar kılalım: "Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, kimimiz kimimizi Allah’tan başka rab edinmesin." Eğer bu dâveti reddederlerse: "Bizim, Allah’ın emirlerine itaat eden müminler olduğumuza şahid olun!" deyin. Allah Resûlü de (sallallahu aleyhi ve sellem) hicretle birlikte Medine'ye yerleştikten sonra orada bulunan değişik din ve kültürdeki insanlarla beraber yaşamak üzerine müşterek bir anlaşma metni oluşturmaları (Medine Sözleşmesi); Necran Hristiyanları ile yapmış olduğu temaslar; vefat ettiğinde zırhının borç karşılığında bir Yahudi'nin elinde rehin bulunduğunun anlaşılması bu husustaki örneklerden sadece bir kaçıdır.
Kanaatimizce bu noktadan sonra tartışmanın gündelik yaşamdan örneklerle izah edilmesi daha elzem olmaktadır. Bu açıdan geçen asırda fizik, kimya ve biyolojinin materyalizme sunduğu katkıyı bu asırda tarih, sosyoloji, psikoloji dine sunabilir. Meselâ, boşanma, kumar, fuhuş, iddia-bahis oynama gibi sosyal hâdiselerin neticeleri üzerine yapılacak çalışmaların verileriyle beraber ilgili konulardaki âyet ve hadîsler sekülerleşen toplumda meselenin vahametini ortaya koyma açısından daha tesirli olabilir. Bu bağlamda diyalog konusu da, farklı pencerelerden değerlendirilmelidir.
İnsan ve toplum bilimlerinde, gezi, gözlem ve mülâkatlar veri toplama araçlarındandır. Diyaloğun sosyo-kültürel boyutunu tespit etmek için bir yıl kadar ABD’de diyalog çalışmaları takip edilmiştir. Bu süre zarfında bir ayı Ramazan olmak üzere iki ay, İslâm-Hristiyanlık bağlamında uzun konuşmaların yapıldığı Amerikalı bir ailenin yanında kalınmıştır. Paul & Becker bu şekilde kurulan informel diyalog yollarının karşılıklı empatiyi güçlendirdiğini gözlemlemişlerdir.5 Hem bu aileyle yaşanılan tecrübe hem de iştirak edilen toplantılar üzerine yapılan değerlendirmelerde diyalogla alâkalı bazı noktalar şu şekilde açıklanabilir: Öncelikle, farklı mekân ve zamanlarda tertip edilen çok sayıda diyalog toplantısında, İslâm’ın açık emir-yasaklarını çiğneyen, diyalog programına has bir hâdiseyle karşılaşılmamıştır. Bu toplantılarda Müslüman Türk-Amerikalıların sunumlarında İslâm’ın bir hakikatinin eğilip-büküldüğü gözlenmemiştir. Diyalog taraftarları da sıklıkla diyaloğun “ötekinin” konumunu kabullenmeyi gerektirdiğini ifade etmektedirler. Dolayısıyla herkese açık olarak yapılan, çoğunlukla kendi diniyle ilgili oturmuş bir kanaate sahip olan kimselerin katıldığı bu toplantılarda yeni bir din oluşturulduğu iddiası hiçbir açıdan tutarlı görülmemektedir. İkinci olarak, Türkiye’de verilen imam-hatip ve İlahiyat eğitiminin Hristiyan ve Yahudilerin inanç-ibadet-sosyal meselelere yaklaşımlarını anlama noktasında çok zayıf olduğu gözlenmiştir. Genel olarak bu dinleri kendi penceremizden tanıdığımız görülmektedir. Daha açık bir ifadeyle, onları oldukları gibi tanımak yerine bir parça “Müslümanlaştırarak” tanıyoruz. Ancak gerçekte bu din sahipleri için birçok konu muğlak görünmektedir (özellikle Protestanların, Allah, peygamber, melek, ahiret inançları). Aynı şekilde Amerikalı Hristiyan ve Yahudilerin çoğu zaman İslâm-Müslümanlar hakkındaki kanaatleri de şaşırtıcı derecede çarpık bilgilerle dolu. Evlerinde misafir olunan, Harvard mezunu avukat bir kilise gönüllüsü ve eşiyle yaşanılan iki çarpıcı örnek, sosyal temasın önemini kavrama mevzuunda çok etkili oldu. İlk örnek hâdise, Müslümanlar ve şiddet üzerine bir konuşmanın olduğu ortamda ev sahibi kadının: “Ben hayatımda hiç gerçek bir Müslüman görmedim” cümlesidir. Gönüllü olarak çalıştıkları Şapel’de çok sayıda başörtülü-açık Müslüman’la tanıştıklarını, iş yerlerinde İranlı bir Müslüman’ın olduğunu dahası benim 15 saat oruç tuttuğumu ve dindar bir Müslüman olduğumu bildiği hâlde bunu söylemiştir. Bu durum, muhatabımın yakinen tanıdığı onlarca Müslüman’ı “gerçek Müslüman” olarak görmediğini, haberlerde sıklıkla konu edilen Müslüman görünümlü terör gruplarını gerçek Müslüman kabul ettiğini akla getirmektedir. Yaşadığım şokla beraber “Ben gerçek bir Müslüman’ım.” cevabını verdim. İlahiyat okuduğumu, bunun ne mânâya geldiğini ve imam yetiştiren bu fakültelerin birinde çalıştığımı söylediğimde ev sahibesi, imam olup olmadığımı sordu. Sonraki günlerde de ailenin tanıdığı kimselerin, “Siz gerçekten imam mısınız?” tarzında sorularıyla karşılaşılmıştır. Belli ki bu kimseler için bir imam veya bu konumda birisiyle tanışmak şaşırtıcı olmuştu. Ailenin yanında geçen sürede bu ve benzeri konularda konuşma imkânı bulunmuştur. Fakat Müslümanlar konusundaki yayımların ve içtimâî bellekteki ön yargıların kuvvetli olduğunu tekrar belirtmek gerekir. Karşılaştıkları Müslümanların çoğu, dil öğrenmeye gelen göçmenler, iş yerlerindeki çalışanlar veya İslâmla kültürel bağları dışında bir münasebeti kalmayan kimseler olması, Şapel’de, diyalog için gerekli olan “eşit şartların” oluşmadığı kanaatini güçlendirmiştir. Aynı günlerde düzenlenen diyalog iftarlarının bu ailenin Müslümanları kendi mekânlarında tanıması ve diyalog iftarlarının neticelerini görmek için küçük bir fırsat olacağı düşünülmüş ve aile iftara davet edilmiştir. Yaşlı ev sahibiyle beraber gidilen yemekte, önce oruçla ilgili 15 dk kadar bilgi verildi ve soru-cevap faslı oldu. Ardından mühendis bir Müslüman ezanı okudu ve dua yaptı. Yemekler yenilirken ezanın-duanın mânâları konuşuldu ve tanışıldı. Doğrusu İslâm dininde önemli kabul edilen tanışma faslı Amerikalılarca çok iyi bir şekilde yapılmaktadır. İlk kez bir iftar yemeğine katılan misafirim: “Bu akşam çok şaşırdım. Buradaki Müslümanlar hep doktor, mühendis, öğretim üyesi ve iş adamı. Misafirleriniz de çok geniş yelpazeden oluşmuş. Bu toplulukla yemek yemekten onur duydum.” dedi. Benzer şeyleri evde de ailesine söylediği görüldü. Sonraki günlerde yapılan konuşmalarda ev sahiplerinin İslâm-şiddet, Müslümanların geri kalmışlığı bağlamında konuşurken çok daha dikkatli bir dil kullandığı gözlenmiştir. Özellikle Müslümanlar ve İslâm hakkında konuşurken bazı ayrımlar yapmaya başlamaları dikkat çekici olmuştur. Paul & Becker de, yaptıkları çalışmada İslâmofobi baskısı ve Batılı toplumların Müslümanları “damgalamaları” karşısında yüz yüze (face to face) etkileşimi öne çıkaran diyalog faaliyetlerinin içtimâî bütünleşme açısından başarılı olduğunu tespit etmişlerdir.
Çalışma yapılan eyalette yaklaşık 15 yıldır kültürlerarası diyalog faaliyetleri yürütülmektedir. Bu açıdan uzun süre görüşülen Amerikalıların Müslümanlar hakkındaki kanaatleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu kimselerin, toplantılarda yapılan karşılıklı konuşmalarda İslâm konusunda bilgilenmelerine karşın daha çok karşılıklı dostluklar üzerinden olumlu kanaatlerinin oluştuğu görülmüştür. Çevresinde samimi ilişki kurdukları Müslüman aileler olan Amerikalıların İslâm ve Müslümanlar hakkında yukarıda “tanıyarak dışlama” şeklinde tanımlanan durumu aştığı söylenebilir. Uzun yıllar Müslüman toplumla yakın münasebet içerisinde olan yaşlı bir Amerikalı aileye yapılan ziyarette, aileyle dostluklar kurmuş ve onları Türkiye’ye getirmiş bir akademisyenin fotoğrafını kendi çocuklarının yanına astıkları görülmüştür. Sosyo-kültürel açıdan bu aile üzerine yapılan değerlendirmelerde, yakın dostluğun, İslâm kültür ve medeniyetinin tarihî-güncel örneklerinin ziyaret edilmesinin ve diyalogdaki tarafların birbirine yakın eğitim-kültür seviyesinin önemli olduğu tespit edilmiştir. Farklı din mensupları arasında diyalog çalışmaları yapan İnterfaith Dialog Center’in direktörlüğünü yürüten Luteryan, bayan bir pastör de, bu etkinliklerle toplumda karşılıklı konuşma imkânı bulamayan grupların bir araya getirildiğini ancak yakın münasebetlerin gerçek kaynaşmayı sağladığını belirtmiştir. Pastör, dinî gruplar arasında yüzeysel ilişkilerde nezaket ve saygının hâkimmiş gibi görünmesine karşın tanımanın yeterli düzeyde olmadığı durumlarda alttan alta bir dışlamanın olduğunu vurgulamıştır. Bu açıdan, yukarıda görüşleri zikredilen sosyologların modern toplumlar için yaptıkları tespitlerin dinî gruplar için de geçerli olduğu anlaşılmaktadır. Her dinî grubun ve kilisenin kendi “kabilesini” kurduğu, popüler ve modern kültürlerin melezleştirdiği dinî ve etnik sınırların bu gruplar tarafından yeniden çizildiği bir toplumda diyalog toplantılarının bu sınırları aşındırma işlevi göze çarpmaktadır.
Kimlik, ötekileşme, dışlama üzerine yapılan araştırmalar modern toplumlarda “tanıyarak dışlamanın” arttığını ortaya koymaktadır. Buradaki tanıma daha çok yüzeysel bir karşılaşma ve iletişimi ifade etmektedir. Âyetin belirttiği, “Biz sizi tanışasınız diye farklı farklı milletlere, kabilelere ayırdık.” (Hucurat, 13) mânâsı bu tanışmada karşılığını bulmamaktadır. Dolayısıyla, kendi değerlerini muhatap kitleye tanıtmayı hedefleyenlerin sosyal teması ve gerçek iletişim kanallarını açmaya ihtiyaç vardır. Tv, internet ve diğer yazılı eserler lisanın bir yönüyken simülasyon ve simülarkların üretemediği “mânâyı” asrın insanına hâl ve tavırlarla göstermek önem arz etmektedir.
Netice olarak, yüz yüze yapılan diyalog faaliyetlerinin modern dünyada oluşan yeni etnik, dinî ve mezhebe dayalı ayrışmaları aşmada fayda sağladığı görülmüştür. “Söz’ün mânâ yüklü olduğu ve diyaloğu-cevaplamayı başlattığı bilinmektedir. Hem oryantalizmin İslâm hakkında oluşturduğu kaygı ve korkular hem 11 Eylül sonrası artan İslâmofobi hem de son yıllarda hızla görünürlük kazanan dinî görünümlü terör grupları bir taraftan dünyada diğer taraftan Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda eğitimli orta kuşakları İslâm’dan uzaklaştırmaktadır. Oluşan İslâmofobi ve damgalamalarla başa çıkmak için karşılıklı diyaloğun geliştirilmesinin önem arz ettiği aklı selim sahibi, İslâm'ın terör dini olmadığını göstermek isteyen insanlar için oldukça önemlidir.

DİPNOTLAR

1. Alain Touraine, Can We Live Together? 2000, 2, 3.
2. Richard Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü, 2000, 291.
3. Zygmunt Bauman, Community: Seeking Sefaty in an Insecure World, 2001.
4. Nilüfer Göle, Seküler ve Dinsel: Aşınan Sınırlar, 2012, 11, 58.
5. Crystal Paul, Sarah Becker, “People Are Enemies to What They Don’t Know’ Mânâging Stigma and Anti-Muslim Stereotypes in a Turkish Community Center”, Journal of Contemporary Ethnography, 2015, 1-38.

Thursday, October 16, 2014

Islam Without Extremes

And We have sent down the Book [the Qur’an] to you with truth, confirming and conserving the previous Books. . . . We have appointed a law and a practice for every one of you. Had God willed, He would have made you a single community, but He wanted to test you regarding what has come to you. So compete with each other in doing good. Every one of you will return to God and He will inform you regarding the things about which you differed.

This striking Qu’ranic passage clearly describes a world in which Islam is one religion among others, not the only one. The differences between them will be reconciled only in the afterlife. Meanwhile, people of different faiths—Muslims, Christians, Jews, and all others—are expected to “compete with each other in doing good.

To be able to realize this pluralist vision, what we would need is a world in which all faiths could freely express and advance themselves.

Granted, such a pluralist world sounds different from the ideal of the medieval Muslim scholars—the Abode of Islam. This term, referred to lands ruled by Muslims and governed according to the Shariah. Only such places then looked safe for practicing Islam. The rest of the world was either hostile (Abode of War—i.e., lands ruled by non-Muslims) or only conditionally safe (Abode of Treaty—i.e., lands ruled by non-Muslims who made treaties with a Muslim state).

Yet none of these medieval categories can explain the modern world. Today, in fact, some Muslims seem to find it easier to live by their religion in the non-Muslim countries of the West, which grant more safety and freedom than some of the Muslim-majority countries with dictatorial regimes.

So it is time to stop seeing the world as divided between an Abode of Islam versus an Abode of War. Rather, what exists now is an Abode of Freedom versus an Abode of Tyranny. The former is what Muslims should seek.

In this free world, there surely will be ideas that Muslims, including me, will not like. What we need to do is to respond to them with reason and wisdom—an effort that might help us revitalize the intellectual dynamism of our earliest generations, as in the way the Mutazilites dealt with the challenges, and the contributions, of Greek philosophy.


Sunday, July 27, 2014

Dinlerarası Diyalog


Dinlerarası diyalog, dinlerin üstünlüğünün söz konusu edildiği ve karşılıklı atşmaların,
sataşmaların yaşandığı bir münazara olmadığı gibi, "beni dinleme mecburiyetindesin" çizgisinde bir monolog, "biz Hz. İsa ve Hz. Musa'yı kabulleniyoruz, siz de Hz. Muhammed'i (s.a.s.) kabulleneceksiniz" anlamında bir dayatma platformu da değildir.

***



***
Biz hoşgörü, diyalog, herkese saygı, herkesi kendi konumunda kabullenme derken, Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem)'in Medine Vesikası'nı seslendiriyor, Veda Hutbesi'nde beyan buyurdu›u hakikatleri haykırıyoruz. Böylece vazifemizi ve vecibemizi yapıyoruz. Kaynaklarımız bunun böyle olmasını söylüyorsa, bunu bir vazife ve vecibe olarak müntesiplerinin omuzlarına yüklüyorsa bu süreci biz kendimize mal edemeyiz. Hiç kimse de edemez. O sizin şefkatinizin, merhametinizin ürünü değildir. Aksine İslam'ın şefkati, merhametidir. Bizden öncekiler bu noktada kusur yapmış, dâhilî veya hâricî sebeplerle, haklı ya da haksız nedenlerle farklı bir yolda yürümüş olabilirler. Bunlar bizi alakadar etmiyor, biz yapabilirsek, yapabiliyorsak vazifemizi yapıyoruz.

***
Hocaefendi'de insan telakkisi ve buna bağlı olarak insana sevgi ve muhabbet anlayışı başkaları ile diyalogda merkezî bir role sahiptir. Onun insan telakkisi tek kelime ile İslam'ın insan telakkisidir. Yunus Emre'nin enfes ifadesiyle "Yaratandan ötürü yaratılanı sevme" diye özetleyebileceğimiz bu anlayış, yaklaşım ve kabul Hocaefendi'nin insanlarla ferdî ve içtimaî iliflkisinin temelini oluşturmuştur. İki noktaya dikkat çekiyor Hocaefendi; bir; "Sevgi varlığın sebebi, özü ve varlıkları birbirine başlayan en güçlü bağdır." İki; insan Allah'ın sanatdır. Öyleyse "Allah'ın sanatı olan insanlara sevgiyle yaklaşmama, Allah'ı da, Allah'ı sevenleri de, Allah'ın sevdiklerini de rencide eder." Allah'ı rencide eder; çünkü bu O'nun sanatına karşı alakasızlıktır. Allah'ı sevenleri ve O'nun sevdiklerini rencide eder; çünkü Allah'a karşı olan alakasızlık bunlara karşı alakasızlıktır. Öyleyse insana farklı bir bakış açısı Müslümanın kendi temel çizgisinden kayması demektir.

***

'Sen insanı sev ve insanlığa hayran ol! Aç herkese, açabildiğin kadar sineni; ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alaka duymadığın ve el uzatmadığın mahzun bir gönül!..'