Showing posts with label enaniyet. Show all posts
Showing posts with label enaniyet. Show all posts

Monday, December 27, 2021

İçimizdeki Şeytan

 


Otuza yaklaşmaktayım... Bugüne kadar ne yaptığımı düşündüm. Bir sıfırdan başka netice alamadım. Hayatta hiçbir şey yapmış olmamak gibi korkunç ve utandırıcı bir şey var mı? Son zamanlara kadar ‘Fena bir şey yapmıyorum ya!’ der ve kendimi temize çıkarmaya çalışırdım. Fakat hadiseler gösterdi ki, fena olmayışım tesadüf eseriymiş, fırsat düşmemiş, zaruret olmamış. Nitekim hayatın ilk çelmesinde yuvarlanıverdim. İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. Bende bu fena cevher fazla miktarda mevcutmuş. Belki herkeste var... Fakat insan olan onu söküp atmasını, yahut boğmasını biliyor... Dokunmadan bırakmak, bir gün başını kaldırmasına meydan vermek olur... Sana ahlak vaazı edecek değilim. Yalnız, benim gibi eş dost arasında akıllı geçinen bir insanın nasıl olup da bu kadar manasız ve bomboş bir gençlik geçirdiğine herkesten evvel kendimin hayret ettiğimi söyleyeceğim... Evvela bunun farkında değildim. Kendilerini derecesiz bir zekâ ve kabiliyete sahip sayan arkadaşların arasında, mukaddes ve mağrur bir aptallığa sırtımı vererek yaşıyor ve sırf bununla mühim bir şey yaptığımı sanıyordum. Ne gayem, ne düşüncem vardı. Zekâm bütün kuvvetini, içinde bulunduğu ana sarf ediyordu. Yerinde bir cevap, keskin bir nükte bütün hakikatlere bedeldi. Böyle günübirlik bir fikir hayatının tabii bir neticesi olarak tezatlara, manasızlıklara, hatta edepsizliklere düşüyordum. İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... içimizde şeytan yok... içimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.

 

 

 

Friday, June 4, 2021

Kişi Bilmediğine Düşmandır

  

Bu yazı Alin Özinian'ın Kronos'taki Önyargılarımız ve Profiterolün İncisi yazısından alındı. Başlıktaki söz Bediüzzaman'a ait.


 Annie Spratt on Unsplash

Hemen hemen hepimizin önyargıları, ön koşulları ve tabuları var.

En çok karşılaşan önyargılardan biri ise kişideki “kendinde ön yargı bulunmadığı zannı”.

Her insanın çocukluğu, geçmişi, hayatı, içinde bulunduğu ortam, aldığı eğitim, dünyaya bakışı farklı ve özel; tam da bu yüzden her zihin kendine özel filtreler içeriyor. Bu filitrelere algılıyoruz dünyayı.

Ne yazık ki çoğu insan dünyayı herkesin kendisi gibi algıladığını, olayları kendi filtresinden geçirdiğini zannediyor, başka filitrelerden süzülen algılar, onlara sadece farklı değil bazen de düşmanca geliyor. İletişimsizliğin temel sebebi çoğu zaman bu bakış açısı lakin, “gelişmiş” insan bu filitreleri biliyor. Bu sebeble farklılık ve yenilik onun için korkutucu değil, farklılığı tehdit olarak algılamıyor. Yeniyi tanımaya, anlamaya, denemeye hatta zevk almaya ve sevmeye meyilli.

Bunu yaparken kendinden vazgeçmek zorunda olmadığını da biliyor, kendi özgünlüğünü de koruyor.

Ezelden beri genellemeler ışığında bilinmeyen hakkında fikir yürütmek gibi bir yönelim, bir tarz ve bir gerçek var bu topraklarda. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların ahkam kesmesi artık normal bir durum haline geldi. Biz böyleyiz, diyoruz, geçiyoruz.


Saturday, October 19, 2019

Collective Narcissism


Agnieszka Golec - qz.com
Research from my PrejudiceLab at Goldsmiths, University of London shows that people who score high on the collective narcissism scale are particularly sensitive to even the smallest insults to their group’s image. As opposed to individuals with narcissistic personality, who maintain inflated views of themselves, collective narcissists exaggerate offenses to their group’s image, and respond to them aggressively. Collective narcissists believe that their group’s importance and worth are not sufficiently recognized by others. They feel that their group merits special treatment, and insist that it gets the recognition and respect it deserves. In other words, collective narcissism amounts to a belief in the exaggerated greatness of one’s group, and demands external validation.
Collective narcissists are not simply content to be members of a valuable group. They don’t devote their energy to contributing to the group’s betterment and value. Rather, they engage in monitoring whether everybody around, particularly other groups, recognize and acknowledge the great value and special worth of their group. To be sure, collective narcissists demand privileged treatment, not equal rights. And the need for continuous external validation of the group’s inflated image (a negative attribute) is what differentiates collective narcissists from those who simply hold positive feelings about their group.
In Turkey, collective narcissists enjoyed Europe’s economic crisis because they felt offended by their country being denied membership of the EU. In Portugal, collective narcissists rejoiced in the German economic crisis because they felt their country was slighted by Germany’s position in the EU. Stretching the definition of intergroup offense even further, collective narcissists in Poland targeted the makers of the Polish film Aftermath (2012) for telling the story of the Jedwabne massacre of 1941 in which villagers set fire to their Jewish neighbors, and then blamed the Nazis. Even a petty transgression such as the film’s lead actor joking about the country’s populist government (whom Polish collective narcissists support) was met with threats of physical punishment and online abuse.
When their own group is involved, collective narcissists have no sense of humor. They are disproportionately punitive in responding to what they perceive as an insult to their group, even when the insult is debatable, not perceived by others, or not intended by the other group. Unlike individual narcissists, collective narcissists cannot dissociate themselves from an unpopular or criticized group. Once their self-worth is invested in the greatness of their group, collective narcissists are motivated by enhancing their group rather than themselves.
My team researched collective narcissism as a characteristic that pertains to an individual. We believe that there will always be a proportion of people in any given population who meet the criteria. But collective narcissism can also seize an entire group, resulting in seemingly sudden and unprovoked outbursts of intergroup rage or prejudiced reactions towards minority groups. We believe that collective narcissism is most dangerous as a group syndrome—when the belief that the righteous group is not given its due acknowledgement becomes shared by the majority of group members and becomes a dominant narrative about the group’s past and present.
Such collective narcissism is so toxic it explains phenomena such as anti-Semitism and perhaps even two world wars. It might explain the 2015 terrorist attack on the headquarters of Charlie Hebdo, the French satirical weekly that published controversial caricatures of the prophet Muhammad. Recent research by Katarzyna Jaśko and her colleagues at the National Consortium for the Study of Terrorism and Responses to Terrorism at the University of Maryland, College Park demonstrates that collective narcissists in radicalized social networks are ready to engage in political violence and terrorism.
But collective narcissism explains political behavior in established democracies, too. Recent research indicates that national collective narcissism was implicated in voting behavior in the Unites States: apart from partisanship, this was the strongest factor predicting voting for Donald Trump in the 2016 US presidential election. Collective narcissism also explained the Brexit vote in 2016, because it predicted fear of immigrants and foreigners.
Recently, scientists at the University of Pennsylvania scanned narcissists’ brains with fMRI and found physiological evidence that their experience of social rejection was particularly hurtful, despite their denials to the contrary. This is so important because other new findings show that people derive emotional pleasure from responding to rejection with aggression. It is likely, although it remains to be confirmed, that collective narcissists feel similarly distressed when their group is criticized, rejected or otherwise undermined. They can be particularly tempted to use aggression to reduce their distress.
Can we find alternative ways of reducing the link between collective narcissism and a tendency to react with retaliatory intergroup hostility to trivial acts and events? Answering this question is the topic of our ongoing research for my team at Goldsmiths. If we could learn to deactivate the hostility felt by people who score high on the collective narcissism scale, we might also learn to defuse and de-radicalize collective narcissistic groups.
This article was originally published at Aeon and has been republished under Creative Commons.

Wednesday, May 1, 2019

Ene ve Zerre Risalesi



Benliğin bir yüzünü peygamberler silsilesi, diğer yüzünü ise felsefe tutmuştur.

• Peygamberlerin yolu olan yüzü hâlis kulluğun kaynağıdır. Yani benlik, kendini kul bilir, başkasına hizmet ettiğini anlar. Mahiyeti Yaratıcısına, Sahibine işaret eder. Yani başkasının mânâsını taşıdığını bilir. Varlığı başka bir varlığa tâbidir. Yani başka bir Zât’ın varlığıyla ayakta durduğuna ve O’nun yaratmasıyla sabit olduğuna inanır. Sahipliği farazidir. 

• Benliğin ikinci yüzünü ise felsefe tutmuştur. Felsefe, benliğe mânâ-yı ismiyle, yani sadece kendisini bildiren yönüyle bakar. Onun yalnız kendi kendine işaret ettiğini söyler. Mânâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, diye hükmeder. Benliğin varlığını aslî ve zâtına ait görür. Yani bizzat kendinden bir varlığı olduğunu kabul eder. Bir hayat hakkı bulunduğu, tasarrufu dairesindekilerin hakiki sahibi olduğu gibi temelsiz iddialar öne sürer. Varlığını sabit bir hakikat zanneder. Vazifesini, kendine hayranlığından doğan, zâtına ait bir mükemmelleşme çabası sayar. İşte felsefeciler yollarını bunun gibi pek çok çürük esas üzerine kurmuşlardır.

**

Felsefe silsilesinin en mükemmel fertleri ve dâhileri olan Platon, Aristoteles, İbni Sina ve Farabî gibi filozoflar, “İnsanın asıl gayesi ‘teşebbüh-ü bil-vâcib’dir, yani Vâcibü’l-Vücud’a benzemektir.” deyip firavunca bir hükme varmışlar. Benliği kamçılayıp şirk derelerinde serbestçe koşturarak sebeplere, putlara, tabiata ve yıldızlara tapmaya kadar varan türlü şirk yollarında gidenlere meydan vermişler. İnsanın özünde bulunan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, noksanlık ve kusur kapılarını kapayıp kulluğun yoluna set çekmişler. Tabiata saplanmış, şirkten tamamen çıkamamış, şükrün geniş kapısını bulamamışlar.

Peygamberler ve takipçileri ise insanın gayesi, vazifesi ilahî ahlâk ve yüksek seciyelerle ahlâklanmak, aczini bilip Cenâb-ı Hakk’ın kudretine sığınmak, zayıflığını görüp O’nun kuvvetine dayanmak, fakrını görüp rahmetine güvenmek, ihtiyacını görüp O’nun zenginliğinden yardım dilemek, kusurunu görüp af kapısını çalarak istiğfar etmek ve noksanlığını görüp O’nun kemâl vasıflarını tesbih etmektir, diye kulluğa yakışır bir hükme varmışlar.

İşte dini tanımayan felsefe böyle yolunu şaşırdığı için benlik kendi dizginini eline almış, dalâletin her türlüsüne koşmuş. Benliğin bu yüzünde bir zakkum ağacı büyüyüp insanlık âleminin yarısından fazlasını kaplamış.


**


Felsefe yolunun çürük esasları ile peygamber yolunun dosdoğru, sarsılmaz esaslarından doğan neticelerin binlerce kıyaslamasından, örnek olarak üç-dört tanesini göstereceğiz.

• Mesela: Peygamberlerin rehberliğinde dinin, insanın şahsî hayatındaki neticelerinden olan “İlahî ahlâk ile ahlâklanıp Cenâb-ı Hakk’a, küçüklüğünüzün şuuru içinde yönelerek aczinizi, fakrınızı ve kusurunuzu biliniz, O’nun dergâhına kul olunuz.” düsturu nerede… Felsefenin, insanın asıl gayesinin Vâcibü'l-Vücûd Zât’a benzemek olduğunu iddia eden, kendini beğenmişçesine “Vâcibü'l-Vücûd’a benzemeye çalışınız.” diyen kaidesi nerede? Evet, insanın sınırsız acz, zaaf, fakr ve ihtiyaçla yoğrulmuş mahiyeti nerede; sonsuz kudret, kuvvet ve zenginlik sahibi, hiçbir şeye muhtaç olmayan Vâcibü'l-Vücûd nerede?..

**
İkinci Misal: Peygamberlerin bildirdiği düsturların toplum hayatındaki neticelerinden veyahut güneş ve aydan tut, bitkileri hayvanların imdadına, hayvanları insanın imdadına, hatta gıdalardaki zerreleri beden hücrelerinin imdadına koşturan yardımlaşma düsturu; cömertlik, ihsan ve ikram kanunu nerede... Felsefenin toplum hayatındaki düsturlarının neticesi olan ve yalnız bir kısım zalim, canavar insanların ve vahşi hayvanların fıtratlarını kötüye kullanmaları yüzünden ortaya çıkan mücadele kanunu nerede? Evet, felsefeciler mücadele kanununu o kadar esaslı ve geniş kabul etmişler ki, “Hayat bir mücadeledir.” diye ahmakça bir hükme varmışlar.

• Üçüncü Misal: Peygamberlerin yolunun Allah’ın birliği hakkındaki yüce neticelerinden ve kıymetli düsturlarından “Bir olan şey ancak bir’den meydana gelebilir. Madem her şeyde birlik var, demek eşya bir tek Zât’ın eseridir.” mânâsındaki tevhid düsturu nerede… Eski felsefenin inanca dair olan, “Bir’den ancak bir meydana gelir.” yani, “Bir zâttan, bizzat bir tek şey ortaya çıkabilir. Başka şeyler ise vasıtalar yoluyla ondan vücuda gelir.” diyen, sınırsız zenginlik ve mutlak kudret sahibi Cenâb-ı Hakk’ı aciz vasıtalara muhtaç göstererek bütün sebeplere ve vasıtalara O’nun rubûbiyetinde bir tür ortaklık veren, Hâlık-ı Zülcelâl’e “akl-ı evvel” diye bir sıfatı isnat edip âdeta O’nun mülkünü sebep ve vasıtalara bölüştürerek büyük bir şirke yol açan, inkâra ve dalâlete bulaşmış kanunu nerede? Felsefecilerin yüksek tabakası olan İşrâkiler böyle yaparsa, maddeciler ve tabiatçılar gibi aşağı tabakaların ne halt edeceklerini kıyaslayabilirsin…

**
Dördüncü Misal: Peygamber yolunun hikmetli düsturlarından sırrıyla: “Her şeyin, her canlının kendine ait neticesi ve hikmeti bir ise, Yaratıcısına ait neticeleri ve O’na bakan hikmetleri binlercedir. Her bir şeyin, mesela bir meyvenin, ağacın bütün meyveleri kadar hikmet ve neticeleri bulunur.” büyük hakikatini bildiren hikmet düsturu nerede… Felsefenin, “Her bir canlının mânâsı, neticesi sadece kendine bakar veyahut insanın menfaatleriyle ilgilidir.” diyen, dağ gibi koca bir ağaca hardal tanesi kadar bir meyve, bir netice takılması misali gayet mânâsız, gayesizlik içinde gördüğü hikmetsiz, aldatıcı düsturları nerede? 

İşte felsefenin şu çürük esasları ve vahim neticeleri yüzünden, İslam filozoflarından İbni Sina ve Farabî gibi dâhiler, görünüşteki şaşaasına aldanarak o yola girdiklerinden basit bir mümin derecesini ancak kazanabilmişlerdir. Hatta İmam Gazalî gibi bir “Hüccetü'l İslam” onlara bu dereceyi bile vermemiştir. Hem kelâm ilminin derin âlimlerinden olan Mutezile imamları, gösterişine aldanıp o yola ciddi temas ederek aklı hâkim kabul ettiklerinden ancak günahkâr ve bid’atçı birer mümin derecesine çıkabilmişlerdir. Müslüman ediplerin meşhurlarından, karamsarlığıyla bilinen Ebu’l Alâ el-Maarrî ve yetimane ağlayışıyla şöhret bulan Ömer Hayyam gibiler ise o yolun nefs-i emmareyi okşayan zevkine kapılmaları sebebiyle hakikat ve kemâl ehlince hor görülüp küfürle itham edilmiş, “Edepsizlik yapıyorsunuz, dinden çıkıyorsunuz, dinsizler yetiştiriyorsunuz.” diye men ve ikaz tokatları yemişlerdir.

**
Felsefecilerin yolunun çürük esaslarından biri de şudur: Benlik, zâtında hava gibi zayıf bir mahiyete sahip olduğu halde, kendine felsefenin uğursuz nazarıyla, mânâ-yı ismî yönüyle baktığı için âdeta buhar gibiyken yoğunlaşıp sıvı hale gelir, sonra da ülfet yüzünden ve maddiyatla meşgul olması sebebiyle sanki katılaşır. Ardından gaflet ve inkâr ile iyice donar. Sonra isyan ile bulanıp şeffaflığını kaybeder. Daha sonra o benlik gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Bütün insanlığın fikirleriyle şişer. Ve nihayet başka insanları, hatta sebepleri kendisiyle kıyaslayıp onlara –kabul etmedikleri ve uzaklaştıkları halde– birer firavunluk verir. İşte o vakit, Hâlık-ı Zülcelâl’in emirlerine karşı isyan vaziyeti alır. Meydan okur gibi Kadîr-i Mutlak’ı acizlikle itham eder. Hatta Yüce Hâlık’ın vasıflarına karışır; işine gelmeyenleri ve nefs-i emmarenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ret, inkâr veyahut tahrif eder.

EK: ENE VE HİKMETİ

Friday, October 26, 2018

Günümüz İnsanı Geçmiştekilerden Daha Mı Zeki?


Gerçi daha önceleri de insanlık defaatle düşünce inhirafları ve ruh kaymaları yaşayagelmiştir ama, konu hiçbir zaman bu ölçüde bir sosyal gâile hâline gelmemiştir; gelmemiştir, çünkü günümüzün insanı bütün zekâ gücünü, muhakeme kabiliyetlerini nefsi ve hevâsı hesabına kullanmakta ve hakka, hidayete karşı da kararlı bir savaş sürdürmekte. Ayrıca o, bütün bunları zekâ ve bilgisinin her şeye yettiği ve yetebileceği kanaatiyle yapmaktadır...

Aslında ben, bugünkü insanların dünkülerden daha zeki ve daha mantıklı oldukları kanaatinde değilim. Hatta bir mânâda günümüzün zekâ şampiyonlarının, muhakeme dahilerinin uzak-yakın dünkü insanlara nispeten daha aptal ve daha banal olduklarını düşünüyorum. Günümüz teknolojisi ve ilmî imkânlarının vaad ettiği onca avantaja karşılık, o imkânların onda birine bile sahip olmayan eski insan ihtimal daha kabiliyetli, daha muktedir ve daha tutarlıydı. Herhalde bir Kabil, günümüzdeki emsaline nispeten daha becerikli bir kâtil; Nemrut daha onurlu bir müstebid; Kârun daha atılgan ve müteşebbis bir kapitalist; Firavun daha dengeli bir mütemerrid; Sokrates daha disiplinli bir düşünür; Leonardo daha derin ve ufuklu bir sanatkâr; Shakespeare daha hülyalı, daha fettan bir edip; Goethe daha fâik bir tasvirci; Nietzsche, gözü daha kara bir âsi; Sartre daha mübâlâtsız ve mümâşâtsız bir nefis tahlilcisiydi.. evet, bunlardan her biri kendi felsefî çizgisinde –iyi ya da kötü– daha çaplı ve daha çalımlıydı.

Oysaki günümüzde, ne kendini tamamen hurafelerden kurtarmış kabul eden aydınlar, ne de dini ve metafiziği kendi derinlikleriyle kavradığını sanan ruh ve mânâ insanları, hem de sahip bulundukları onca modern imkânlara rağmen, kat’iyen selefleri seviyesinde başarılı olamamışlardır.. başarılı olamamadan da öte, her şeyi maddede arayan aklı gözlerine inmiş maddeciler de, her şeyi mânâya ircâ etme konumunda bulunan mâneviyatçılar da, muhakemeleri itibarıyla alabildiğine sığ, azim ve iradeleri açısından fevkalâde kararsız; insanî değerlere saygı bakımından eskilerden daha geri, hevâ ve hevesleri itibarıyla olabildiğine hercâi; her sabah ayrı bir cereyanın zebunu, her akşam ayrı bir anlayışın meftûnu; sürekli gelgitler içinde ve hep istikrarsız; bazen ateist ve nihilist, bazen kapitalist ve liberalist; bazen uysal ve aşamayacağı güçler karşısında iki büklüm, bazen de serseri ve âsi; ama her zaman dengesiz ve hedefsizdirler. Aslında böylelerinin, her an ayrı bir akıntıya kapılıp bir meçhule sürüklenmeleri ya da herhangi bir yanlışın cenderesinde preslenmeleri mukadderdir. İşte kara bahtlarının rüzgârlarıyla, hazan yemiş yapraklar gibi savrulup zebil olan bu zavallıları kurtarmaya da kimsenin gücü yetmeyecektir.


Thursday, October 25, 2018

Konumunun Farkında Olmak




Varlık ve hâdiselerin çehresindeki hakikatleri duyup sezebilen ve kâinat içindeki konumunun farkında olan herkes yoldadır ve aynı zamanda o kendine karşı kadirşinas, Rabbisine karşı da saygıya açık demektir. Varlık içinde, bulunduğu konumun şuurunda olmayana gelince, onun ne kendine karşı ne de Rabbine karşı saygısının olduğu söylenemez; saygısının olması bir yana, böyle biri hakikî mânâsıyla Rabbini bilemez; bilse de ululuğu ölçüsünde ona tazimde bulunamaz. Hakikî insanlık, kul ile Rabbisi arasındaki münasebetin bilinip değerlendirilmesine bağlıdır. Aksine böyle bir münasebet sezilip değerlendirilmediği yerde, potansiyel değerleri itibarıyla meleklerden dahi ulvî sayılan insanın, كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ fehvâsınca, en sefil varlıklardan daha aşağılara sürüklenme ihtimali söz konusudur.

Evet, umumi mânâda iman unvanıyla ifade edilen bu nispet, büyük bir mütefekkirimizin ifadesiyle, insanı insan, hatta sultan yapan bir payedir. Böyle bir nispetin bulunmayışının diğer adı olan küfür ise, onu, canavar bir hayvan hâline getirir ki, bu türden fertlerin teşkil ettikleri toplumlarda, büyük ölçüde, kinler, hiddetler, şehvetler, hırslar, yalanlar, riyalar, kıskançlıklar, aldatmalar, komplolar hükümfermadır ve herkes âdeta birbirinin kurdudur. Zaten, bu kabil fena huylara yenik düşmüş yığınlara da kat’iyen millet ve toplum denemez; dense dense bunlara şuursuz kalabalıklar denir. 

Diyojen güpegündüz, elinde fener çarşılarda insan aramaya çıkarken, ihtimal bu kabil yığınlara karşı tenbih ya da tepkisini ortaya koyuyordu. Aynı mülâhazayı bir başka zaviyeden değerlendiren “Düşünceler” yazarı Mark Orel: 

“Her sabah insanların içine girerken kendi kendime düşünürüm; yine bu gün insan şeklinde birtakım yaratıklarla karşılaşacağım. Eğer onları ürkütmeden ya da onlar tarafından ısırılmadan akşam edebilirsem mutlu sayılırım.” 

der. Bu tespite, büyük kadın Râbia Adeviye’nin yaklaşımı ise daha ciddî ve daha sertçedir:

 “Ben sokaklarda pek insan görmüyorum; gördüğüm, dükkanlar önünde bazı tilkiler, kurtlar ve zaman zaman da birbirleri ile hırlaşan daha başka yaratıklardır.. bir aralık yarım bir insan gördüm ve ona göre kapandım.” 

Bu mülâhaza sahiplerinden hiçbirinin, bu şekildeki düşünceleriyle bütün insanları karalamak gibi bir niyetlerinin olmadığı açıktır.

Bu kabil mülâhazalarda, daha ziyade mahiyetindeki insani değerleri, birer sefalet unsuru hâline getiren kimselerin iç dünyaları resmedilmek istenmiştir. Eğer insanlar, sık sık şemaillerini yaratılış gayelerine, sîretlerini de sûret çerçevelerine göre gözden geçirip gaye ile hâl, muhteva ile şekil farklılığını gidermeye çalışmazlarsa, Râbia Adeviye’nin ve Mark Orel’in gördüğü şekilde müşâhede edilmeleri ihtimalden uzak değildir.

Bazen de, bu insanlar arasında, dışı muntazam, içi oldukça perişan ve derbeder kimselerle de karşılaşırız ki, bunlar da ayrı bir türü temsil ederler. Bir düşünür bunları, caddeye bakan yanı ve arka tarafı birbirinden farklı binalara benzetir. Bu binaların ana yola bakan cepheleri temiz, güzel, görkemli ve göz alıcıdır; ama, arka tarafları kirli, perişan, bakımsız ve tiksindiricidir. Cadde tarafından baktığımızda ona “iyi” der ve değerler üstü değer veririz. Arka tarafını gördüğümüzde de biraz önce göklere çıkardığımız bu binayı yerin dibine batırırız. İnsanlar içinde de böyleleri vardır; onları tek yanlarıyla ele aldığımızda hep yanılırız; yanılır da bazen göklere çıkardığımız birisi için bir müddet sonra arz üzerinde bile yer bulamamanın darlığına düşeriz. Aslında her zaman iyi kabul ettiğimiz kimselerin çok fena yanları, fena saydıklarımızın da çok iyi tarafları bulunabilir. Önemli olan onu, olduğu gibi görüp, iyi yanlarıyla bir yere oturturken, arka cephesini de mahiyetine uygun hâle getirme gayreti içinde bulunmamızdır.

Friday, September 28, 2018

Tekbencinin kırılgan fantezisi

shutterstock


Nur Betül Çelik, Gazeteduvar
 
Platon’un mağarasına benzeyen kendi zihinlerinin zindanına hapis tekbencilerden toplum filan olmaz. Beklememek lazım. Tekbenci, başkalarıyla bağ kuramaz. Onun dünyası toplumsallığa kapalıdır. 
 
Sokağa çıkmanın iyiden iyiye eziyet haline geldiğini söyleyen ne çok kişiyle karşılaştım bu hafta. Çoğunluk somurtuyor, birbirine çemkiriyor. Herkesin dilinin altında bir bakla var sanki de bir türlü çıkartamıyor. İşler eksik yapılıyor, yapana sormaya kalksan görüp görebileceğin, buldun da bunuyorsun edası. Sorumluluktan sıyrılmanın bilmediğim ne çok yolu varmış! Her gün bir yenisini öğreniyorum. En tepedekinden en alttakine herkes, bıraktık öyle büyük meseleleri, küçücük gündelik sorunlarla ilgili sorumluluktan sıyrılmak için bin takla atıyor.

Canı yanan hıncını canını yakandan değil de canını yakabileceğinden çıkartıyor. Hiç kimse verdiği zararın sorumluluğunu üstlenmiyor. Hatta kendisinin maazallah zarar verebileceğine de inanmıyor. Kusursuzluk abidesi bilumumu. Kusursuzluk iddiasıyla sağlamlaştırdıkları zindanlarının dışarıya bakan tek penceresi var. Oradan yalnızca görmeleri istendiği kadarını görüyorlar, gördüklerine inanıyorlar, dışarısının tekinsizliğine karşı içeride buldukları hiçbir dünyevi sorumlulukla kirlenmemiş bir fantezi. Orada kusursuzlar, hep haklılar, hep önemliler, hep en iyiler.

Bencillik hafif kalır, benmerkezcilik yetmez. Böyle bir fantastik dünya olsa olsa tekbencidir. Bu tekbenci dünyanın tek sakini, başkalarının kendisi için etrafta olduğu zannına saplanmıştır. Acı onun acısıdır, aşk onun aşkı olduğunda anlamlıdır. En güzel sözü o söyler, hayatın sırrına o ermiştir. Zaten onun dünyası dışında dünya da yoktur. O halde yalnızca onun başına gelen deneyimdir, başkalarınınkine kim aldırır? Kendi hayatından çıkarttığı sonuçları başkalarına bıkmadan anlatır. Doğru onun konumudur. Hakikat onun dünyasındadır.

Başkalarına karşı sorumluluk anlamsızdır. Sorumluluk gibi rahatsızlık veren bir duyguyla onun işi olmaz ama ona karşı sorumluluk hissedilmemesi halinde de öfkesi büyüktür. Ne hakla? Bu Trumpgillerin büyük beyinleri vardır, en zeki onlardır. En akıllı da. Şöyle bir “heyyyt” çektiler mi karşıki dağlar yıkılmıyorsa eğer şaşırırlar. Yıkılmıyorsa o dağlar, sorumlu kesin o küçücük pencereden gördükleri Lilliput’un cüceleri olmalıdır.

Başkaları hep kötüdür, her kötülükten sorumludur. Zaten beyinleri de küçüktür onların. Nefret elle tutulacak kadar somut, hınç bıçak gibi keskin taşar bu fanteziden. Platon’un mağarasına benzeyen kendi zihinlerinin zindanına hapis bu tekbencilerden toplum filan olmaz. Beklememek lazım. Tekbenci, başkalarıyla bağ kuramaz. Onun dünyası toplumsallığa kapalıdır. En ilkel formunda bile toplumsallık iki insan arasında bir bağ gerektirir. Oysa herkesin kendisine benzemesini isteyen tekbenci için başkaları tekinsizdir. Korku, tekbenci için tek gerçek duygudur, başkalarına yönelen nefretin, hıncın kaynağıdır.

Korkunun ecele elbette faydası yoktur, kırılgan fantezi dünyasında hapis tekbenci, korktuğu başına gelendir hep. Mağdurdur, acı çeker, kırılgandır. Üzüntüsü gerçektir, geceleri uyku tutmaz onu. Hep tartar, hep kırılacak bir şey arar. Kırılganlığını gözünüze sokar. Pohpohlayın ister. İçinden emin olduğu haklılığına onay ister. Ben ile başlayan cümleleri, ben ile biter.

Tekbenci ile uzlaşılamaz, tartışılamaz. O öğrenemez. Dayanışmayı bilmez, ahlak ilkeleri geliştiremez. En ilkeli, en ahlaklı gibi göründüğüne bakmayın, kendi dünyasının gerçekliğine uymadığında ne ilke kalır, ne ahlak…

Türkiye’de tekbencilerin sayısı gittikçe artıyor… Çok hüzün verici.

Tuesday, May 1, 2018

Sen kendini bir kuru üzüm çubuğu bilmelisin



“Ucub, hastalıklı bir ruh hâletidir ve insanı baş aşağı götüren, amellerini yiyip tüketen bir virüstür. İnsan böyle bir hastalığa düçar olur ise, yaptığı güzel şeylerde kendisine düşen bir şey olmadığını düşünmelidir. Mesela ben şöyle düşünmeliyim: Nice akıllı kimseler görüyorum ki, Eflatun kadar zeki, Sokrates kadar sistemci, Bergson kadar iç aydınlığına sahip, Paskal kadar aşk ve vecd insanı.. benim ne liyakatim vardı ki Cenâb-ı Hak onu değil de beni Müslüman kıldı? Evvelde Allah’a ne takdim etmiştim ki karşılığında Cenâb-ı Hak bana iman nimetini verdi? Hiçbir liyakat izhar etmediğim halde Cenâb-ı Hak beni halka bir şey anlatma mevkiine yükseltti. Dereden tepeden söz ederken, halk dinledi ve sonra da bir şeyler oluyor ümidine kapıldılar?!

Bu meseleyi büyük müceddidin şu yaklaşımıyla noktalayalım: Sen kendini bir kuru üzüm çubuğu bilmelisin. Nasıl ki o şerbet tulumbacıkları üzümler, kuru bir üzüm çubuğundan beslenirler ve üzüm çubuğu o üzümlere bakıp da gururlanmaz, bunları ben taktım diyemez. Çünkü kuru bir üzüm çubuğu bu üzüm salkımına medar olamaz. Öyle de hiç ender hiç olan nefsin, kendisine takılan meziyetlerle fahirlenmeye ve kendisini beğenmeye hakkı yoktur. Liyakatim vardı da benimle gösterildi demeye de hakkı yoktur. Belki şöyle demelidir: Çok fazla liyâkatliler vardı. Benim de sadece ihtiyacım vardı. Aczim ve fakrım bir dua halinde Rabbime yükseldi. O, bu dua ve ilticayı aczimin ve fakrımın ifadesi olarak kabul buyurdu da emsâlim içinde liyâkatım olmadığı halde beni de ehl-i secde kıldı, deyip nefsini hor görmeli, gururunu kırmalı ve ucbe düşmemek için elinden geleni yapmalıdır. Evet, her mü’min kendisini böyle bilmelidir.”

Saturday, February 3, 2018

Selfie'nin Aynasında






‘Görünürlüğün söz konusu olduğu bu ortamda herşey bir tuzaktır’ (J. Lacan)

Selfie kamerayı kendine doğrultmaktır, selfie ismiyle müsemma olarak özünde kendimizin fotoğrafını çekmektir. Kadraja başkaları da dahil olabilir elbette ama yüzümüzün olmadığı bir selfie düşünülemez. Selfie çeken için telefonun LCD ekranı kendini gösteren bir ayna gibidir. İnsanlık tarihinde ilk defa insan hem fotoğrafçı hem de fotoğrafın nesnesi haline gelmiştir. Geçmişe baktığımızda önce portre ressamlığının sonra da portre fotoğrafçılığının selfie ile akrabalık taşıdığını düşünebiliriz, bu konuda çalışmalar da yapılmıştır. Ayrıca gerek Compact gerekse profesyonel (DSLR) makinelerdeki otomatik çekim modu ile kendimizi çektiğimiz günleri de hatırlayabiliriz. Ama bunlar selfie ile ancak uzaktan akrabadır, çünkü otomatik modda makineyi kurup kendilerini çeken insanlar eninde sonunda tanımlanmamış da olsa bir başkasına poz vermektedirler. Poz vermekse -tıpkı portrelerdeki gibi- başkasının bakışının nesnesi olmaktır. Bunun belki tek istisnası Palaroid kameraların ortaya çıkışıdır. Öyle ki selfie’nin gerçek başlangıcı bu kameralara götürülebilir.

İlk defa insanlık kendisini görüp kendisini çekebildiği bir döneme girmiştir. İnsanlığın kendi imajını kendi kendine bu kadar çok ürettiği ve dağıttığı başka bir dönem olmadığını söyleyebiliriz. Mikhail Bahtin’in söylediği şeyi hatırlayarak devam edelim, ‘İnsan asla kendisini göremez’, insan aynaya baktığında bile en fazla ‘aynaya bakan kendisini’ görebilir. Bu yüzden ötekinin bana göre en önemli ayrıcalığı bana bakabilmesidir. Bahtin’in bu yaklaşımını Lacan kuramsallaştırır ve aynanın tamlığı yaratan en önemli unsur olduğunu, sembolik olarak başkalarının aynalaması sayesinde kendimizi tanıyabileceğimizi öne sürer. Burada selfie’nin kendini başkalarına göstermekten ziyade daha çok kendine bakmakla ilgili olduğunu iddia ediyorum. İnsan günümüzde kendine bakabilmenin büyüsüne kapılmış, bunu sürekli ve kolayca yapabilmenin sarhoşu olmuş durumdadır.


Bir çok makalede selfie’nin kendini başkalarına göstermek, beğenilmek, ‘like almak’ ile ilgili olduğu dile getirilmiştir. Bu kolaycı iddiadan yola çıkarak selfie’nin narsizm ile ilişkili olduğu konusunda çok sayıda çalışma mevcuttur. Burada kendini başkalarına göstererek onay almak, böylece bir kimlik inşa etmeye yarayan selfie algılayışını reddetmiyorum. Elbette sosyal ağların bu şekilde işleyen bir toplumsal pratiği var. Ama bu kişiler çeşitli sosyal ağlar üzerinde paylaştıkları tüm imajlar için de geçerlidir. Kişinin sürekli çekme arzusu, hatta belirli bir fotoğrafı başkası çekebilecekken kişinin bunun yerine kendini çekmeyi tercih etmesinin altında daha derin bir anlam olmalıdır.


Selfie’nin basit narsistik bir pratikten çok egonun kendi tamlığından emin olamaması, dolayısıyla birazdan bahsedeceğimiz üzere ‘sembolik’ alanda yaşanan krizden ötürü sürekli kendi imajına dönmesi ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ayna kamerada sürekli görmeye çalışan kişi aslında pratiği itibariyle kendi imajına aşık olan Narkissus’tan ziyade daha çok karanlık bir sokakta cinsel organını başkalarına gösteren, Freudyen anlamda fallus’unun varlığından emin olamayan bir teşhirciye de benzer. Buradaki nüans öznenin aynı anda hem teşhirci hem de röntgenci olmasıdır. Selfie’de özne bakışın hem nesnesi hem de öznesidir, hem bakılan hem de bakandır. Bunu biraz daha açmak gerektiği için Lacan’ın kuramsallaştırmasını izleyelim.



Murat Tırpan, Ayrıntı Dergisi

Sunday, July 30, 2017

The Disapperance of Self

You're drifting in a rowboat on a quiet pond. Another boat bumps against your own and jolts you out of your self-forgetfulness.
You stand up in a rage, and start berating the negligent rower in the other boat. Then you notice that it's empty. There's no one to blame (save circumstance or the current or the boat itself), so there's no one to be angry with. You sit down again and realize that, if there's no target for your tirade (except yourself), there might as well be no tirade.
You wonder, perhaps, why exactly the same event can trigger such different responses in you if there's a human in the boat or none at all. The bump on your vessel and the shock and the possible injuries -- they're all the same. But your response is as different as a stormy day is from a mild one.

Saturday, April 1, 2017

Bir Dinazorun Anılari


Çağımıza uymak zorundayız palavrasına da hiç mi hiç inanmıyorum. Eğer yaşadığım çağın en yüce ideali köşeyi dönmekse; eğer yaşadığım çağ toplumsal adaletsizlik üstüne kuruluysa; eğer yaşadığım çağ inandığım her şeyi yadsıyorsa; eğer yaşadığım çağa bayağılık ve çirkinlik egemense, ben böyle bir çağa neden ayak uydurmak zorunda kalayım? Tam tersine, başkaldırırım, direnirim böyle bir çağa karşı. Bu yüzden dinozorlukla suçlanmamda vız gelir bana.

Yirmi yaşındaydım. Yirmi yaşındakiler kendilerini pek beğenirler. Ben de kendimi bir şey sanıyordum. Sonra günün birinde trenle Anadolu’ dan geçerken, lokomotif bir ara durakladı. Ve bir kulübenin önünde kendi yaşımda bir kız gördüm. Kız, bir çeşit gururla başına kaldırmış, kayıtsız gözlerle trene bakıyordu. Nerdeyse göz göze gelir gibi olduk bir saniye. İşte o sırada sanki bir şimşek çaktı kafamda. “Ben, o kulübenin önündeki kız olabilirdim; o kız da trende, benim şimdi durduğum yerde durabilirdi” diye düşündüm. Benim ben olmam, yabancı diller bilmem, üniversite okumum, kültürlü sayılmam, kendi marifetim değil, bir rastlantının sonucuydu sadece. O talihsizdi, ben talihliydim, işte o kadar. Kendimi bir şey sanan ben, toplumsal ve ekonomik düzenin korkunç haksızlığının bir ürünüydüm sadece: Büyük bir kentte, çok aydın bir çevrede büyümüştüm, en iyi okullarda okutulmuştum; gümüş tepsilerde bana kültür sunulmuşu sanki. Ama o kulübenin önündeki köylü kızı olsaydım, etrafımı saran yoksulluğun demir çemberini kıramayacaktım; kültürlü bir çevreden, iyi bir eğitimden yararlanamayacaktım. Dolayısıyla ben “ben” olmayacaktım. O köylü kızı, benden çok daha akıllı, çok daha yetenekliydi belki de. Ama o kulübenin önünde kalmaya mahkumdu ömrü boyunca.

**
Anılarıma başlarken, her şeyden önce, gençliğin bir mutluluk, yaşlılığın ise bir mutsuzluk dönemi olduğu mitosunu yıkmak istiyorum. Gençliğin mutluluğu, gençlerin kendileri dışında nerdeyse herkesin inandığı koca bir yalandır. Hiçbir gencin "genç olduğum için aman ne mutluyum" dediği duyulmamıştır. Ama her nedense ihtiyarlar "Ah! Gençken ne mutluydum!" diyerek kendilerini avutup dururlar.
**

Oysa ihtiyarlamak, hiç utanılacak bir durum değil, üzülecek bir durum da değil. Bernard Shaw, yaşını açıkça söyleyen bir kadından korkulması gerektiğini; çünkü bunu açıklayan bir kadının her şeyi açıklayabileceğini söyler. Yaşımı bildirmekten hiçbir zaman çekinmedim. Hattâ iyice ihtiyarladıktan sonra, biraz gururla, nerdeyse övünerek ilan etmeye başladım tam kaç yaşında olduğumu. Onun için, yüzlerine bir maske takarcasma ağır makiyajlarla yaşlarını gizlemeye çalışan kadınları pek anlayamıyorum. Belirli bir yaşa kadar makiyaja hiç de karşı değilim. "Otuzuma basınca, ben de makiyaja başlayacağım" derdim kendi kendime. Ama bu iş çok vakit aldığı için, üşendim, başlayamadım. Sonra otuz beşe erteledim makiyajı, sonra kırka. Kırktan sonra da iş işten geçti zaten.

**

Parnasse şairlerinden ötürü, Yahya Kemal ile de küçük bir olay oldu: Yeni yazdığı bir şiiri sofrada okuyordu. "İlaheleri tunç, kahramanı mermerden" gibi, şimdi tam anımsayamadı-ğım bir dize okuyunca, o sırada on iki yaşında olan ben, akıllara sığmaz bir ükelâlıkla lâfa karıştım. "Ama siz bunu Jose-Ma-ria de Heredia'dan almışsınız" dedim. "Les deesses de marbre et les heroes d'airain". "Ancak ilaheleri mermerden yapacağına, tunçtan yapmışsınız, kahramanları da tunçtan yapacağınıza, mermerden yapmışsınız" diye açıkladım. Yahya Kemal hafif bozulur gibi oldu. Annem, "terbiyesiz, kalk sofradan!" diye bağırdı. Ben kalkıp kapıya doğru giderken, çok keyiflenen Falih Rıfkı, "Mînacığım, neydi o mısra, bir daha söyle" dedi. Ben de kapıda durdum, konuklara dönüp, Heredia'nm dizesini yüksek sesle bir defa daha söyledim. Şimdi hiçbir şaire herkesin önünde böyle bir şey yapamam. Ama "acayiplik" dönemimde yapmayacağım şey yoktu.


Monday, November 28, 2016

Behind Our Anxiety, the Fear of Being Unneeded

In many ways, there has never been a better time to be alive. Violence plagues some corners of the world, and too many still live under the grip of tyrannical regimes. And although all the world’s major faiths teach love, compassion and tolerance, unthinkable violence is being perpetrated in the name of religion.
And yet, fewer among us are poor, fewer are hungry, fewer children are dying, and more men and women can read than ever before. In many countries, recognition of women’s and minority rights is now the norm. There is still much work to do, of course, but there is hope and there is progress.
How strange, then, to see such anger and great discontent in some of the world’s richest nations. In the United States, Britain and across the European Continent, people are convulsed with political frustration and anxiety about the future. Refugees and migrants clamor for the chance to live in these safe, prosperous countries, but those who already live in those promised lands report great uneasiness about their own futures that seems to border on hopelessness.
Why?
A small hint comes from interesting research about how people thrive. In one shocking experiment, researchers found that senior citizens who didn’t feel useful to others were nearly three times as likely to die prematurely as those who did feel useful. This speaks to a broader human truth: We all need to be needed.
Being “needed” does not entail selfish pride or unhealthy attachment to the worldly esteem of others. Rather, it consists of a natural human hunger to serve our fellow men and women. As the 13th-century Buddhist sages taught, “If one lights a fire for others, it will also brighten one’s own way.”
Virtually all the world’s major religions teach that diligent work in the service of others is our highest nature and thus lies at the center of a happy life. Scientific surveys and studies confirm shared tenets of our faiths. Americans who prioritize doing good for others are almost twice as likely to say they are very happy about their lives. In Germany, people who seek to serve society are five times likelier to say they are very happy than those who do not view service as important.Selflessness and joy are intertwined. The more we are one with the rest of humanity, the better we feel.
This helps explain why pain and indignation are sweeping through prosperous countries. The problem is not a lack of material riches. It is the growing number of people who feel they are no longer useful, no longer needed, no longer one with their societies.
In America today, compared with 50 years ago, three times as many working-age men are completely outside the work force. This pattern is occurring throughout the developed world — and the consequences are not merely economic. Feeling superfluous is a blow to the human spirit. It leads to social isolation and emotional pain, and creates the conditions for negative emotions to take root.
What can we do to help? The first answer is not systematic. It is personal. Everyone has something valuable to share. We should start each day by consciously asking ourselves, “What can I do today to appreciate the gifts that others offer me?” We need to make sure that global brotherhood and oneness with others are not just abstract ideas that we profess, but personal commitments that we mindfully put into practice.
Each of us has the responsibility to make this a habit. But those in positions of responsibility have a special opportunity to expand inclusion and build societies that truly need everyone.
New York Times

Tuesday, August 9, 2016

Machiavellians

Everyone wants to get ahead, but how we do that and to what extent says a lot about us. A recent study by the University of Pécs in Hungary shows the neuroscience behind people who are opportunistic, exploitative, and suspicious. Called “Machiavellians” by psychologists and “politicians” by most, this personality type is naturally bad at playing with others. Like Reese Witherspoon in the movie Election, these people will do anything to get ahead and have a callous disregard for other people’s feelings. The study shows in startling detail the inner workings of Machiavellians brains.

In the study, a group of people both low and high on the Machiavellian scale played a game with, unbeknownst to them, a computer. The computer sometimes played fairly and sometimes did not, but when it was playing fairly, the Machiavellian brain lit up in key areas. Researchers say as soon as someone demonstrates fairness — in this case, a confederate computer — Machiavellians start finding ways to exploit it.

Machiavellians, however, tend to see the worst in people, presuming that everyone acts purely out of self-interest. What is interesting, then, is that when you show calculating people what they expect — that you are ready to exploit their vulnerabilities for self-gain — there is no sign of surprise. When you respond to their selfish behavior with kindness, their brains immediately start planning how to best take advantage of you. They are, in fact, selfish jerks.

While personality types such as these are certainly disturbing, perhaps with greater research we can begin to understand the why and also how to help Machiavellians be more humane. Either that, or they will end up alone in a mansion murmuring “rosebud” a la Citizen Kane.

http://bigthink.com/ideafeed/study-some-peoples-brains-are-wired-to-be-selfish?utm_source=Facebook&utm_medium=Social&utm_campaign=Echobox#link_time=1470147869

Wednesday, July 13, 2016

Kulluk ve Enaniyet

“Kulluktaki derinleşme ile enaniyet ve benliğin kuvvetlenmesi arasında makûsen mütenasip (ters orantılı) bir durum vardır. Yani bir insan, Allah’a (celle celâluhu) karşı kullukta ne kadar derinleşirse nefis, enaniyet ve bencilliğine karşı o kadar temkinli davranıp içindeki menfi duyguları o ölçüde kontrol altına alabilir. Allah’a ubûdiyetten uzak duran kişi ise kulluktan uzaklaşmanın derecesine göre bencilleşir, egoist ve hatta egosantrist olur. Çünkü o, kendini kendine hatırlatacak kulluk vazifesinden uzak bulunduğundan zamanla kim olduğunu unutur da elde ettiği bütün başarıları kendine mâl eder. Hat­ta başkalarının yaptığı güzel işlerin bile bir yönüyle kendisiyle irtibatlandırılmasını arzu eder. Dolayısıyla başarı, alkış ve takdirler bir girdap gibi sürekli onu kendi içine doğru çeker.

Hâlbuki Hak karşısında el pençe divan duran, hayatının her karesini böyle bir şuurla geçiren insan kim olduğunu hiçbir zaman unutmaz. O her zaman, boynu tasmalı, ayağı prangalı, âciz, zayıf, fâni bir varlık olduğu şuuruyla hareket eder; böyle bir acz u fakr duygusu onda ibadet ve ubûdiyet için sürekli “Daha yok mu?” arzusunu tetikler. Ne kadar ibadet yaparsa yapsın, isterse her gün bin rekât namaz kılsın, yine de onun ağzından sürekli “Allah’ım! Sana hakkıyla ibadet yapamadım! Ey her şeyden daha açık, daha seçik bilinen Zât! Seni hakkıyla bilemedim. Bilseydim zaten erir giderdim.
Ey şükür hakkı olan Allah’ım! Sana hakkıyla şükredemedim.” cümleleri dökülür. Zira böyle bir kul bilir ki, yapmış olduğu ibadetler, mazhar olduğu nimetlerin yanında bir hiç hükmündedir.

**
Enaniyet çağında bile olsa insan, Cenab-ı Hakk’a karşı ibadet ve ubûdiyette ne kadar derinleşirse, enaniyet o ölçüde ondan elini eteğini çekecek ve bencilliğin alanı yavaş yavaş daralacaktır. Nasıl ki, ışık dairesi genişledikçe zulmet dairesi daralıyor; aynen öyle de, ubûdiyetle enaniyet arasında böyle bir zıtlık vardır. Birisi, diğerinin rağmına gelişir. Bir insan ubû­di­yette ne kadar derinleşirse, o ölçüde enaniyette sığlaşır. Za­man­la o insan her şeyi kudret-i ilâhiyeye bağlar, ortaya koyduğu başarıların kıymetini ise O’nun rıza ve teveccühünün bulunup bulunmamasına göre değerlendirir ve neticede enaniyet ve benlik itibarıyla tamamen erir, kendini görmez olur, hep O’nu söyler, gezdiği her yerde O’nu haykırır.