Showing posts with label Dostoyevski. Show all posts
Showing posts with label Dostoyevski. Show all posts

Saturday, December 18, 2021

Kitapçıda

 


Önce rafları gözleriyle bir taradı: birinci keşif. Hiç bir sırayı, hiç bir kitabı atlamadan, kitap yığınlarını gözden geçirdi. Acele etmeden dolaşıyordu. Bir kitap çekti, sayfalarını karıştırdı: iri harflerle basılmış bir kitap. Bizdeki kitapların çoğu iri harflerle basılıyor Olric. Kültür seviyemizi gösteriyor bu iri harfler. Okumayı yeni öğrenen bir millet olduğumuz için iri harfleri tercih ediyoruz. Daha harfleri yeni söktüğümüz için, onları satırlar arasında kaybetmekten korkuyoruz. Az gelişmiş harfleri seviyoruz. Geniş aralıklı satırlar, sayfanın kenarlarında büyük boşluklar, içimizi serinletiyor. Bütün babalar, oğullarına: ‘Oku da adam ol’ diyorlar. Gene de kimse okumuyor. Biz adam olmayız Olric. Efendim? Faydalı kitapları okuyo ruz tabiî: bizim kayınpeder gibi. Ben ne yaptım bugüne kadar? Satın alıp kütüphaneye yığdım. Sonra hepsini geride bıraktım. Hiç olmazsa onları yanıma almama izin verilseydi. Benim gibi kim bilir ne kadar çok insan vardır: alır okumaz. Kulaktan dolma aydın: Turgut Özben. Artık vaktimiz olacak Olric. Selim de şaşırmamış mıydı Oblomov’u bana okuttuğu zaman; beğendiğimi görünce, gerekli sözleri söylediğimi görünce sevinmemiş miydi? Bende, kitaplarla doğuştan bir akrabalık olduğunu söylememiş miydi? Dur bakalım, bununla daha ne kadar öğüneceğiz? Bıktırıncaya kadar. Kimi bıktırıncaya kadar efendimiz? Bilmem. Öyle ya, kimi? Belki seni, Olric. Biliyorsunuz, ben her seferinde yeni duymuş gibi olurum anlattıklarınızı. Size yakışıyor, deme Olric. Artık beni kandıramazsın. Bir iki kitabı ayırarak tezgâhın üstüne koydu. Boşuna dolaşmıyoruz sayın kitapçı: endişelenme. Selim’de, okuduklarını anlatmak için bitip tükenmez bir heves vardı Olric. Farkına varmadan ne kadar çok şey öğrenmişim ondan. İnsan zekâsının durmadan değişen görünüşlerine hayrandı. İşte Tolstoy: bunu da alalım. Bu Dostoyevsky’yi de. Neden hiç anlaşamamışlar acaba? Tolstoy gibi bir deha neden değerini anlayamamış Dostoyevsky’nin? Ben ikisini de anlıyorum. Aynı devirde yaşadıkları halde hiç görüşmemişler. Hiç mi merak etmemişler birbirlerini? Nasıl kaçırmışlar bu fırsatı? Bir bilseydiler. Dostoyevsky’nin kanında yahudice bir şey var diyor Tolstoy. Ne yazık. Yazarlar birbirlerini değil de yazmayı seviyorlar galiba efendimiz. Selim, sürrealist bir resim göstermişti bana Olric. Ressam, yakın arkadaşlarını çizmiş: hâtıra fotoğrafı gibi bir şey. Bir kısmı oturmuş yere ön tarafta; bir kısmı da arkada ayakta duruyor. Sanki bir mektebi yeni bitirmişler de bahçeye çıkıp resim çektirmişler. Aralarına Dostoyevsky’yi de koymuş ressam. Ben de onunla aynı özlemi duyuyorum. Böyle bir fotoğraf çektirmeyi ne kadar isterdim bilsen. Bu adamların bizden uzakta ve ölmüş olmalarına dayanamıyorum. Selim’in ölümüne dayanamadığım gibi. Öldükten sonra insanların bir yerde buluştuklarını söyleyenlere inanmak isterdim. Yaşarken, ne sıkıcı ve soluk insanlarla birlikte geçiriyoruz ömrümüzü. Hiç olmazsa öldükten sonra, aralarında bulunmaktan zevk alacağımız insanlarla yaşasaydık. Fakat ne garip, onlar da yaşarken görmek istemiyorlar birbirlerini. Belki öldükten sonra anlarlar. Kavga gürültü eksik olmaz aralarında gene. Elbette olmaz. Önemli olan bu değil. Selim dinleseydi beni, gülerdi bu düşüncelerime. Dedikodularını yapacağına, onları oku önce, derdi. Selim de yaparmış dedikodu. Ne yapalım? Kendi seviyemizde düşünmedikçe yakınlık duyamıyoruz onlara. Belki de bu yazarları okumaya cesaret edemeyenlere onları böyle basit, günlük olaylar çerçevesinde anlatmanın bir yolu bulunsaydı, daha çok okunurdu bu kitaplar. İnsan beyninin böyle farklı güçte olması, birinin yazdığını, ötekinin okuyacak kadar bile bir zekâya sahip olmaması çok üzücü. Kelimeleri herkes biliyor. Bilmedikleri de bildiklerinin yardımıyla öğretilebilir onlara. Yalnız, bu masum kelimeler bir araya gelince, içinden çıkılmaz ağlar örüyorlar. Üstelik, kelimeler karşısındaki çaresizliklerine üzülmüyor insanlar. Bu kusurlarını önemsemiyorlar benim gibi; yalancı çarelerle avunmuyorlar; onu bunu çekiştirip teselli aramıyorlar.

Şu Dickens’ı alalım. Dostoyevsky’yi çok etkilediği söyleniyor. Bir dedikodudur gidiyor, değil mi Selimciğim? Franz Kafka’yı alalım Olric: bir tereddütün romanı. Böyle bir roman vardı galiba, bizim eskilerden birinin yazdığı. Eskilerimizi de unutmayalım. İnsandan bahsediyorlar ne de olsa. Fakirlerin, kütle romanından haberleri olmadığı için, ne yapsınlar, insandan, tek insandan bahsetmek gibi modası geçmiş bir yola sapmışlar. Lisedeki edebiyat öğretmeni Ömer Seyfettin’i severdi. Efruz Bey’di galiba, kendini bir denbire kahraman sanıp sokağa fırlayan. Bu öğretmen ilginç bir adamdı Olric. Bize okuma sevgisi aşıladı biraz. Bizlere ne kadar aşılanabilirse o kadar. İşini seven, az bulunur öğretmenlerden biriydi. Efruz Bey var işte. Onu da ayıralım. Dikkat ediyorsan, itibarlı bir müşteri oluyoruz yavaş yavaş. Duruma çok sevinip de kitap tavsiye etmek gibi bir çılgınlığa kalkışmazsa, bulunmaz bir kitapçı. İnsan, Goethe’yi okumazsa olur mu? Olmaz. Bu adam da hiç kitap satamıyor galiba. Her çeşit kitap var. Bilirsin, bizde biten bir kitabın yerine yenisi konmaz; o kitap çabuk bitmemişse tabiî. Biraz dedikodu yapalım gene: bu Goethe’yi de Beethoven hiç sevmezmiş. Burada Goethe kazanıyor: çünkü öbürü müzisyen; o anlamaz. Beethoven de kızmış, dokuzuncu senfoniye Schiller’in şiirini koymuş. Mâlûmu âlîniz, Schiller’le Goethe’nin arası biraz şekerrenk. Zaten Beethoven, Goethe’ye parkta imparatora selâm verdi diye içerliyor. Anlayamadım efendimiz: yani Beethoven’in arası iyi değil mi imparatorla? Ne aptal şeysin Olric. Ondan değil. Sosyal meseleler bakımından canım! Sosyal bakımdan bilinçlenmiş her adamın evinde bu nedenle dokuzuncu senfoni bulunur. Yalnız, bu Goethe hakkında çok iyi şeyler duydum. Biraz aklınız karışacak galiba efendimiz. Bilmem ki. Karışsın Olric. Bugüne kadar boş bir kâğıt gibi temiz kaldı. İyi koruduk uzun süre. Biraz da zorlansın. Saflığını kaybetsin biraz. Aklımız, maceralardan korkmasın biraz. Ne demek biraz? Hiç korkmasın. Hiç yorulmadan mı ölelim istiyorsun? Sonra, Oblomov gibi erken ölürüz. İyiyi kötüden ayırmasını öğrenmek istiyorum. Uğraştı da beceremedi desinler. Biraz heyecanlanıyorum; bilmediğim, görmediğim hayallerin baskısını hissediyorum, efendimiz. Sizin için korkuyorum. Belki, çok önceden hazırlığa girişmeliydiniz efendimiz. Gülünç olurum diye mi korkuyorsun Olric? Zarar yok, gülünç olalım. Bir yere varalım da ne olursak olalım. İyi aklıma getirdin Olric: Don Kişot’u da almalıyız. Çok iyi niyetli bir ihtiyardır. Aklın macerası önemli Olric. Ben de okumadığım kitaplardan en iyi anlayan insanım bu dünyada.

Saturday, March 21, 2020

Suffering is an ineradicable part of life



In attempting this psychological presentation and a psychopathological explanation of the typical characteristics of a concentration camp inmate, I may give the impression that the human being is completely and unavoidably influenced by his surroundings. (In this case the surroundings being the unique structure of camp life, which forced the prisoner to conform his conduct to a certain set pattern.) But what about human liberty? Is there no spiritual freedom in regard to behavior and reaction to any given surroundings? Is that theory true which would have us believe that man is no more than a product of many conditional and environmental factors—be they of a biological, psychological or sociological nature? Is man but an accidental product of these? Most important, do the prisoners’ reactions to the singular world of the concentration camp prove that man cannot escape the influences of his surroundings? Does man have no choice of action in the face of such circumstances?

We can answer these questions from experience as well as on principle. The experiences of camp life show that man does have a choice of action. There were enough examples, often of a heroic nature, which proved that apathy could be overcome, irritability suppressed. Man can preserve a vestige of spiritual freedom, of independence of mind, even in such terrible conditions of psychic and physical stress.

We who lived in concentration camps can remember the men who walked through the huts comforting others, giving away their last piece of bread. They may have been few in number, but they offer sufficient proof that everything can be taken from a man but one thing: the last of the human freedoms—to choose one’s attitude in any given set of circumstances, to choose one’s own way.

And there were always choices to make. Every day, every hour, offered the opportunity to make a decision, a decision which determined whether you would or would not submit to those powers which threatened to rob you of your very self, your inner freedom; which determined whether or not you would become the plaything of circumstance, renouncing freedom and dignity to become molded into the form of the typical inmate.

Seen from this point of view, the mental reactions of the inmates of a concentration camp must seem more to us than the mere expression of certain physical and sociological conditions. Even though conditions such as lack of sleep, insufficient food and various mental stresses may suggest that the inmates were bound to react in certain ways, in the final analysis it becomes clear that the sort of person the prisoner became was the result of an inner decision, and not the result of camp influences alone. Fundamentally, therefore, any man can, even under such circumstances, decide what shall become of him—mentally and spiritually. He may retain his human dignity even in a concentration camp. Dostoyevski said once, “There is only one thing that I dread: not to be worthy of my sufferings.” These words frequently came to my mind after I became acquainted with those martyrs whose behavior in camp, whose suffering and death, bore witness to the fact that the last inner freedom cannot be lost. It can be said that they were worthy of their sufferings; the way they bore their suffering was a genuine inner achievement. It is this spiritual freedom—which cannot be taken away—that makes life meaningful and purposeful.

An active life serves the purpose of giving man the opportunity to realize values in creative work, while a passive life of enjoyment affords him the opportunity to obtain fulfillment in experiencing beauty, art, or nature. But there is also purpose in that life which is almost barren of both creation and enjoyment and which admits of but one possibility of high moral behavior: namely, in man’s attitude to his existence, an existence restricted by external forces. A creative life and a life of enjoyment are banned to him. But not only creativeness and enjoyment are meaningful. If there is a meaning in life at all, then there must be a meaning in suffering. Suffering is an ineradicable part of life, even as fate and death. Without suffering and death human life cannot be complete.

The way in which a man accepts his fate and all the suffering it entails, the way in which he takes up his cross, gives him ample opportunity—even under the most difficult circumstances—to add a deeper meaning to his life. It may remain brave, dignified and unselfish. Or in the bitter fight for self-preservation he may forget his human dignity and become no more than an animal. Here lies the chance for a man either to make use of or to forgo the opportunities of attaining the moral values that a difficult situation may afford him. And this decides whether he is worthy of his sufferings or not.

Do not think that these considerations are unworldly and too far removed from real life. It is true that only a few people are capable of reaching such high moral standards. Of the prisoners only a few kept their full inner liberty and obtained those values which their suffering afforded, but even one such example is sufficient proof that man’s inner strength may raise him above his outward fate. Such men are not only in concentration camps. Everywhere man is confronted with fate, with the chance of achieving something through his own suffering.

Take the fate of the sick—especially those who are incurable. I once read a letter written by a young invalid, in which he told a friend that he had just found out he would not live for long, that even an operation would be of no help. He wrote further that he remembered a film he had seen in which a man was portrayed who waited for death in a courageous and dignified way. The boy had thought it a great accomplishment to meet death so well. Now—he wrote—fate was offering him a similar chance.

Those of us who saw the film called Resurrection—taken from a book by Tolstoy—years ago, may have had similar thoughts. Here were great destinies and great men. For us, at that time, there was no great fate; there was no chance to achieve such greatness. After the picture we went to the nearest café, and over a cup of coffee and a sandwich we forgot the strange metaphysical thoughts which for one moment had crossed our minds. But when we ourselves were confronted with a great destiny and faced with the decision of meeting it with equal spiritual greatness, by then we had forgotten our youthful resolutions of long ago, and we failed.

Perhaps there came a day for some of us when we saw the same film again, or a similar one. But by then other pictures may have simultaneously unrolled before one’s inner eye; pictures of people who attained much more in their lives than a sentimental film could show. Some details of a particular man’s inner greatness may have come to one’s mind, like the story of the young woman whose death I witnessed in a concentration camp. It is a simple story. There is little to tell and it may sound as if I had invented it; but to me it seems like a poem.

This young woman knew that she would die in the next few days. But when I talked to her she was cheerful in spite of this knowledge. “I am grateful that fate has hit me so hard,” she told me. “In my former life I was spoiled and did not take spiritual accomplishments seriously.” Pointing through the window of the hut, she said, “This tree here is the only friend I have in my loneliness.” Through that window she could see just one branch of a chestnut tree, and on the branch were two blossoms. “I often talk to this tree,” she said to me. I was startled and didn’t quite know how to take her words. Was she delirious? Did she have occasional hallucinations? Anxiously I asked her if the tree replied. “Yes.” What did it say to her? She answered, “It said to me, ‘I am here—I am here—I am life, eternal life.’”

We have stated that that which was ultimately responsible for the state of the prisoner’s inner self was not so much the enumerated psychophysical causes as it was the result of a free decision. Psychological observations of the prisoners have shown that only the men who allowed their inner hold on their moral and spiritual selves to subside eventually fell victim to the camp’s degenerating influences. The question now arises, what could, or should, have constituted this “inner hold”?

Saturday, May 3, 2014

Bir Defteri Bile Yoktu

Image result for vırgınıa woolf


Virginia Woolf, günlüklerinin daha ilk satırında derin bir acı duyurur. 4 Ağustos 1918’de yazılmıştır ve şöyle başlar: “Önce Christina Rosetti, sonra Byron üzerine izlenimlerimi yazmak için defter almayı bekleyeceğime buraya yazsam daha iyi diye düşündüm.

İlkin çok sayıda Leconte de Lisle kitabı aldığım için hemen hemen hiç param kalmadı.” Woolf o sırada 36 yaşındadır ve henüz büyük eserlerini yazmamış olmasına rağmen, edebiyat çevrelerinde hatırı sayılır bir üne sahiptir. Fakat, kör olası günlüklerini yazacağı bir defter parası yoktur!


Yalan değil, ne zaman okusam, o cümleler kederle yorar beni. Hayalimde hep bildik Woolf portresi, kendisine bir defter alamıyor; günlüklerini rastgele kâğıtlara yazıyor. Bu fotoğraf niçin bu kadar etkileyici geliyor? Galiba şunun için: Bugünün yazarları, bizler, onlara göre erişilmez bir konfor içinde yaşıyor ve yazıyoruz. Sahip olduğumuz imkânlar, yüz yıl önceki bir yazarın hayalinden geçmiş olamaz. Bilgisayar marifetiyle sonsuz kere yazma ve düzeltebilme şansına sahibiz. Buradan bakınca, 19. yüzyılın büyük yazarlarının çilesi katlanılır gibi görünmüyor. O şartlarda ve mecburiyetler içinde çıkagelmiş başyapıtlara hayranlığımız ise bin kat artıyor.


Yazmak çilesinden ve yoksulluktan söz açınca başköşeye kimi koymalı? Dostoyevski mi, Balzac mı, başkaları mı? Stefan Zweig, “Dostoyevski her zaman edebiyatın kürek mahkûmluğunu çekmiştir.” diyor, Dünya Fikir Mimarları’nda. “Rusya’nın en büyük yazarının, kendi neslinin dehası olan, bize sonsuzluktan haber veren bu büyük adamın parasız pulsuz, evsiz barksız, gayesiz bir şekilde ülkeden ülkeye dolaştığını düşünmek, ne korkunç şey! Sefalet kokan yoksul evlerde, çatı aralarında güçbela sığınacak bir yer bulabilmişti kendine… Borçlar, senetler, taahhütler, onu hiç durmadan çalışmaya, bir işten ötekine doğru itiyordu; duyduğu utanç ve sıkıntı yüzünden bir şehirden başka bir şehre kaçıyordu. (…) Karısı bitişik odada doğum sancıları içinde kıvranırken, o bütün gece çalışıyordu. Sara illeti yakasına yapışmıştı, kirasını alamayan ev sahibi onu polise vermekle tehdit ediyordu, ebe ücretini istiyordu. O ise Suç ve Ceza’yı, Budala’yı, Ecinniler’i, Kumarbaz’ı, manevi dünyamıza biçim veren, 19. yüzyılın o büyük eserlerini yazıyordu.”


Balzac da büyük rüyasının peşine düşüp geldiği Paris’te bir tavan arasına ancak yerleşebilmiştir. Gençtir, hülyalıdır fakat yoksuldur. Kiremitlerinin arasından gökyüzü görünen odanın duvarlarını kendisi sıvar, kâğıtlarını yapıştırır. Yazacağı başyapıt için deste deste kâğıtlar, tüy kalemler hazırlar. Bir mum alıp bunu şamdan olarak kullanacağı boş bir şişeye yerleştirir. 6 Eylül 1819’da kız kardeşine yazdığı mektupta, “Adeta şuurumu yitirinceye kadar çalışıyorum” diyecektir. Kış bastırınca Balzac’ın çilesi başlar. “Soğuğa karşı hassas olan parmakları cereyanlı, buz gibi tavan arasında donmaya yüz utar. Ancak Balzac’ın aşırı derecede tutkulu iradesinin vazgeçmeye hiç niyeti yoktur. Çalışma masasından hiç kalkmaz. Bacaklarını babasının eski yün battaniyesine sarar, göğsünü yün süveterle korur. Çalışırken omuzlarına sarabilmek için kız kardeşine, ‘çok eskiden kalma bir şal’ göndermesi için yalvarır. Ve sırf odun masrafını azaltmak, muhteşem trajedisini yazmaya devam edebilmek için gün boyu yatağında kalır. Tek korkusu, karanlık çok erken çöktüğü için saat daha öğleden sonra üç iken yakmak zorunda kaldığı lambanın ateş pahası olan gazı için çok fazla para harcamaktır.” Zweig, o benzersiz biyografisinde diyor ki: “Balzac, o sıralar, Paris’te genç gazeteci ve yazarların bir araya geldiği kafe ve lokantalara olsa olsa dışarıdan bakabilmekte ve yüzündeki açlık ifadesinin camdaki yansısını izlemekten başka bir şey elinden gelmemektedir.”


Okur açısından da dramatik bir durum yok mudur ortada? Kim bilir nasıl bir rehavet içinde, elimize bir Balzac romanı alır ve hülyalara dalıp gideriz. Yazarının bu romanı, Necip Fazıl’ın dediği gibi, ‘kalbinden kalemine kan çekerek’ yazmış olabileceğini düşünmeden… Şu manzara bana hep dokunaklı gelmiştir: Adamakıllı sıcak bir salonda, şık ve yumuşak koltuklara kurulmuş, üst üste çaylar yudumlayarak Risale okumak! Bu sırada, Bediüzzaman’ın o bahisleri cephede, sürgünlerde, hapishane hücrelerinde, ıssız dağ başlarında bin türlü kederle yazdığını hatırlamadan… Böyledir okur milleti, hazırcı ve çoğu zaman vefasız!


Virginia Woolf, bir defter alacak para bulamıyordu. Bediüzzaman, Risalelerini kese kâğıtlarına yazdırıyordu.
Ah, diyorum, raflar dolusu defterlerim boş duruyor. Onlara her bakışımda, bir çift göz gelip gözlerime saplanıyor.

Ali Çolak 

Zaman 3 Mayıs 2014