Showing posts with label tevazu. Show all posts
Showing posts with label tevazu. Show all posts

Tuesday, May 1, 2018

Sen kendini bir kuru üzüm çubuğu bilmelisin



“Ucub, hastalıklı bir ruh hâletidir ve insanı baş aşağı götüren, amellerini yiyip tüketen bir virüstür. İnsan böyle bir hastalığa düçar olur ise, yaptığı güzel şeylerde kendisine düşen bir şey olmadığını düşünmelidir. Mesela ben şöyle düşünmeliyim: Nice akıllı kimseler görüyorum ki, Eflatun kadar zeki, Sokrates kadar sistemci, Bergson kadar iç aydınlığına sahip, Paskal kadar aşk ve vecd insanı.. benim ne liyakatim vardı ki Cenâb-ı Hak onu değil de beni Müslüman kıldı? Evvelde Allah’a ne takdim etmiştim ki karşılığında Cenâb-ı Hak bana iman nimetini verdi? Hiçbir liyakat izhar etmediğim halde Cenâb-ı Hak beni halka bir şey anlatma mevkiine yükseltti. Dereden tepeden söz ederken, halk dinledi ve sonra da bir şeyler oluyor ümidine kapıldılar?!

Bu meseleyi büyük müceddidin şu yaklaşımıyla noktalayalım: Sen kendini bir kuru üzüm çubuğu bilmelisin. Nasıl ki o şerbet tulumbacıkları üzümler, kuru bir üzüm çubuğundan beslenirler ve üzüm çubuğu o üzümlere bakıp da gururlanmaz, bunları ben taktım diyemez. Çünkü kuru bir üzüm çubuğu bu üzüm salkımına medar olamaz. Öyle de hiç ender hiç olan nefsin, kendisine takılan meziyetlerle fahirlenmeye ve kendisini beğenmeye hakkı yoktur. Liyakatim vardı da benimle gösterildi demeye de hakkı yoktur. Belki şöyle demelidir: Çok fazla liyâkatliler vardı. Benim de sadece ihtiyacım vardı. Aczim ve fakrım bir dua halinde Rabbime yükseldi. O, bu dua ve ilticayı aczimin ve fakrımın ifadesi olarak kabul buyurdu da emsâlim içinde liyâkatım olmadığı halde beni de ehl-i secde kıldı, deyip nefsini hor görmeli, gururunu kırmalı ve ucbe düşmemek için elinden geleni yapmalıdır. Evet, her mü’min kendisini böyle bilmelidir.”

Friday, June 16, 2017

Antropolojinin Yararları


Hümanist düşünce, üç yüzyıl boyunca, Batı insanının düşüncesini ve eylemlerini besleyecek ve esinleyecekti. Bugün şunu görüyoruz ki bu düşünce, dünya savaşları gibi küresel katliamları, meskûn dünyanın büyük kısmında devamlı hüküm süren sefaleti ve açlığı, hava ve su kirliliğini, doğal kaynak ve güzelliklerin talan edilmesini vb. önlemeye muktedir olamayacaktı.
**
... antropolojinin yararlarından biri –belki de asıl yararı– bizlere, yani zengin ve güçlü uygarlıkların mensuplarına, belli bir mütevazılık esinlemesi ve bilgelik öğretmesidir.

Antropologlar, yaşam biçimlerimizin, inandığımız değerlerin, mümkün olan yegâne yaşam biçimleri ve değerler olmadığını; başka yaşam tarzlarının, başka değer sistemlerinin de insan topluluklarının mutluluğa ulaşmasına imkân vermiş olduğunu ve hâlâ da vermeye devam ettiğini kanıtlamaya çalışırlar. Dolayısıyla antropoloji, böbürlenmelerimize gem vurmaya, başka yaşam tarzlarına saygı duymaya, bizi şaşırtan, şoke eden ya da tiksindiren başka usulleri öğrenmek suretiyle kendimizi sorgulamaya çağırır bizleri...


**
“İlkel diye adlandırılan toplumlar ile bizim yaşadığımız toplumlar arasında yukarıda yapmış olduğum kaba karşılaştırma, bizim toplumlarımızın kullandığı şekliyle Tarih’in nesnel gerçeklerden ziyade önyargıları ve arzuları ifade ettiğini anlamaya yöneltmiştir bizi. Bu durumda da antropoloji eleştirel düşünce konusunda bize bir ders verir. Hem kendi toplumlarımızın hem de farklı toplumların geçmişinin bir tek anlamı olmadığını daha iyi idrak etmemizi sağlar. Geçmişe dair mutlak bir yorum yoktur, tamamen göreli olan farklı farklı yorumlar vardır.”

Sunday, May 14, 2017

Tevazunun Hüküm Sürmediği Topraklar


“Türklerin kibirli olduklarına dair yargı neredeyse her Avrupalının ortak kanaatidir. Tevazunun hüküm sürmediği bu topraklardan geçen her yolcunun bahsini etmeden geçmediği bir özelliktir bu. "Çok çalımlıdırlar, kendilerini diğer tüm milletlerden üstün görürler; yeryüzünde kendilerinden daha yiğit insan olmadığına inanırlar, sanki dünya sadece kendileri için yaratılmış gibi davranırlar" der Thévenot.”

Thursday, October 29, 2015

Derviş


Kendini Allah’a adamış bir hakikat eri, aynı zamanda bir kanaat ve istiğna insanıdır. O, aç ve susuz kaldığı zamanlarda dahi, açarsa derdini sadece Allah’a açar ama kat’iyen halka arz-ı ihtiyaçta bulunmaz ve bulunmak da istemez. Dervişin, “kapı eşiği” mânâsına gelmesi, insanlara karşı zillet gösterme anlamı itibarıyla değil, Allah karşısındaki tevazuu, mahviyeti ve kendini sık sık sıfırlayarak, maddî-mânevî üzerinde taşıdığı değerlerin izafîliğini vurgulaması açısındandır.Onun, insanlara karşı aynı alçak gönüllülüğü göstermesi de Yaratan’dan ötürü, özü ve mahiyetindeki ilâhî cevherlerle başlı başına antika bir Hak sanatı olması itibarıyladır.



Saturday, September 26, 2015

Hardy ve Ramanujan















 

Ramanujan'ı keşfine gelince, bu konuda hiç gizlilik göstermemiştir, ifadesine göre bu, yaşamının tek romantik olayı oldu. Hoş bir hikayedir ve hikayenin bütün kahramanları (iki kişi dışında) bol bol övgü toplamışlardır. Hardy, 1913 yılı başlarında bir sabah, kahvaltı masasındaki mektuplar arasında Hindistan pulları ile donanmış, eski püskü büyük bir zarf buldu. Açtığında içinden İngiliz'lerinkine benzemeyen bir el yazısı ile yazılmış, satır satır sembollerle dolu yıpranmış kağıtlar çıktı. Hardy onlara isteksizce bir göz attı. O sırada kendisi 36 yaşında, dünyaca tanınmış bir matematikçiydi ve dünyaca tanınmış matematikçilerin tuhaf kişilere muhatap olmalarının olağan bir şey olduğunu öğrenmiş bulunuyordu. Büyük Piramitin kehanetini kanıtlayan, siyonist hahamların vahiylerini açıklayan, Shakespeare'in oyunlarına Bacon tarafından yerleştirilen gizli mesajlardan söz eden metinler almaya alışıktı.

Hardy'nin herşeyden önce canı sıkıldı. Bozuk bir ingilizce ile matematiksel buluşları hakkındaki fikrini soran, tanınmamış bir Hintli tarafından yazılmış bu mektuba şöyle bir baktı. Metin, çoğu cüretkar ya da hayalperest, birkaçı da herkesçe bilinen ve orijinalmiş gibi sunulan bir sürü teoremden oluşmuşa benziyordu. Hiç bir ispat yoktu. Canı sıkılmanın ötesinde sinirlendi de. Hepsi garip bir kandırmacaya benziyordu. Mektubu bir yana bıraktı ve günlük işlerine koyuldu. Alışkanlıkları ömür boyu değişmediğinden, neler yaptığını kestirmek de mümkün. Önce, kahvaltı ederken The Times'ı okudu. Bu olay Ocak ayında geçtiği için, eğer varsa Avustralya kriket sonuçlarıyla başlayıp, onları büyük bir dikkat ve ilgiyle inceledi (meslek yaşamına matematikle başlayan ve Hardy'nin dostu olan Maynard Keynes bir keresinde ona çıkışarak eğer kriket sonuçlarına verdiği yoğun dikkati her gün yarım saat borsa sonuçlarına da verse, istemese de kendiliğinden zengin bir adam oluvereceğini söylemişti).

Hardy, eğer dersi yoksa, dokuzdan bire kadar kendi matematik çalışmalarıyla uğraşırdı. Bir matematikçi için yaratıcı çalışma süresinin günde en çok dört saat olduğunu söylerdi. Okulda hafif bir öğle yemeğinden sonra üniversite kortlarında salon tenisi oynamaya koşardı (yaz aylarında olsaydı Fenner'de kriket seyrederdi). Akşama doğru da yavaş adımlarla eve dönerdi. O günse, programda bir değişiklik olmamasına rağmen bir şeyler planı sekteye uğratıyordu. Kafasını hep o Hint karalamaları kurcalıyor, tenisten tam zevk almasını engelliyordu. Hiç görmediği, aklına getirmediği türden acayip teoremler. Dahiyane bir aldatmaca mı? Kafasında bir soru oluşmaktaydı. Hardy'nin kafası söz konusu olduğunda, soru çok açık bir şekilde kendiliğinden oluşurdu: bunların dahiyane bir aldatmaca olma olasılığı meçhul bir matematik dehasının ürünü olma olasılığından daha mı kuvvetliydi? Yanıt açıkça "hayır" dı.

Trinity'deki odasında yazılara yeniden göz attı. Littlewood'a yemekten sonra görüşmeleri gerektiğini iletti (her halde bir çocukla, ama kesinlikle telefonla değil; zira telefona karşı, dolmakalem dahil her türlü mekanik icada karşı olduğu gibi, derin bir güvensizlik duyardı).

Yemekten sonra kısa bir gecikme olmuş olabilir. Hardy bir bardak şarap içmekten hoşlanırdı. Ancak o akşam, gençlik hayallerini ateşleyen ünlü "Alan St. Aubyn" anılarına rağmen, canı oturma salonunda porto şarabı ve cevizle vakit kaybetmek istemiyordu.

Littlewood'a gelince, herkes gibi zevkleri olan bir kişi olduğundan salonda biraz oyalanmaktan hoşlanırdı. Bu yüzden belki bir gecikme olmuştur. Herneyse, saat dokuz sıralarında, kağıtlar önlerinde, Hardy'nin odasındaydılar.

Bu kimsenin kaçırmak istemeyeceği bir sahne olmalıydı. Keskin açıklığı ve entellektüel canlılığı ile Hardy (Hardy tam bir Ingilizdi; ama tartışma sırasında, genellikle Latinlerin sahip çıktıkları özellikleri taşırdı); ve geniş hayal gücü, güçlü yaratıcılığı ve esprileriyle Littlewood... Anlaşıldığına göre çok zaman gerekmedi; gece yarısı olmadan anladılar, kesin olarak anladılar ki bu sayfaların yazarı bir dahi idi. O gece vardıkları sonuç bundan ibaretti. Ancak daha sonralarıdır ki Hardy Ramanujan'ın doğal matematiksel yetenek bakımından Gauss ve Euler ayarında bir deha olduğuna karar verdi. Fakat eğitimindeki eksiklik, ve matematik tarihi sahnesine gecikmeli çıkışı nedeniyle onlar ölçüsünde katkıda bulunmasını beklemiyordu.

Bütün bunlar insana çok kolay, büyük matematikçilerin hemen karar verebileceği türden şeyler gibi geliyor. Ama iki kişinin olanlardan paye alamadığını daha önce belirtmiştim. Hardy, şövalyelik ruhuyla, Ramanujan'la ilgili bütün konuşma Ve yazılarında bu konuyu gizledi. Söz konusu iki şahıs, yıllar önce ölmüş oldukları için şimdi gerçeği söyleme zamanı geldi. Olay çok basit. Ramanujan'ın, çalışmalarını gönderdiği ilk ünlü matematikçi Hardy değildi. Ondan öncekiler, ikisi de ingiliz, ikisi de en yüksek meslek standardına ulaşmış iki matematikçiydi. Yazıları bir yorum yapmadan iade etmişlerdi.

Ramanujan üne kavuştuğunda neler söylediklerini –eğer söylemişlerse- tarih sanırım nakletmiyor. İstenmeden gönderilen bu tür çalışmaları alan herkesin onların tutumuna karşı içten içe bir sempati duyması da doğaldır.

Hardy, hemen ertesi gün işe koyuldu. Kararını vermişti; Ramanujan'ı İngiltere'ye getirmeliydi. Para sorun değildi. Trinity üstün yeteneklere destek olma konusunda daima olumlu davranmıştır (aynı şeyi birkaç yıl sonra Kapitsa için de yaptı). Hardy kararını verdikten sonra hiç bir beşeri güç Ramanujan'ın gelmesini engelleyemezdi, ama bu sefer insan üstü birinin biraz yardım etmesi gerekiyordu. Bu arada Ramanujan'ın, karısıyla birlikte Mad-ras'da yaşayan ve yılda yirmi sterlinle geçinen ufak bir memur olduğu ortaya çıktı. Bunun yanısıra, din kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir Brahmin'di; annesi ise bu konuda daha da katıydı. Yasakları çiğneyerek deniz aşın gitmesi olanaksız görünüyordu. Çok şükür ki annesinin Namakkal tanrıçasına çok büyük saygısı vardı. Bir sabah beklenmedik bir duyuruda bulundu. O gece rüyasında oğlunu büyük bir salonda, bir grup Avrupalının arasında otururken görmüş; Namakkal tanrıçası da ona oğlunun yaşam amacını gerçekleştirmesine engel olmamasını emretmişti. Ramanujan'ın Hintli biyografları bunun herkes için pek hoş bir sürpriz olduğunu yazarlar.

1914 yılında Ramanujan İngiltere'ye geldi. Hardy'nin anlayabildiği kadarıyla (ama bu konuda onun anlayışına pek de güvenemiyorum) kast yasaklarını çiğnemenin zorluğuna rağmen Ramanujan, belli belirsiz bir panteistik iyimserlik dışında, teolojik doktrinlere Hardy'nin inandığından daha çok inanmıyordu. Ancak dini kurallara kuşkusuz bağlıydı.

Trinity'e yerleştiğinde —dört yıl içinde Fellow* (Fellow: Lisansüstü burs kazanmış araştırmacı üye. (Ç.N.) olmuştu- onun için "Alan St. Aubyn" fantezileri söz konusu olmadı. Hardy onu çoğu zaman odasında pijamalarını giymiş, oldukça perişan bir halde tavada sebzelerini pişirirken bulurdu.

İlişkilerinin dokunaklı bir yönü vardı. Hardy bir dahi karşısında bulunduğunu akıldan çıkarmıyordu. Ancak, dahi de olsa bu kişi, matematik dahil, hemen hiç eğitim görmemişti. Ramanujan İngilizce yeterlik sınavını veremediği için Madras Üniversitesi'ne girememişti. Hardy'nin aktardığına göre, sevimli ve yumuşakbaşlıydı; bununla beraber kuşku yok ki Hardy'yi matematik dışı konularda oldukça anlaşılmaz buluyordu. Yine de onu o gösterişsiz, iyi, dost yüzünde sabırlı bir tebessümle dinlemiş olsa gerek. Eğitimlerindeki farklılıktan ötürü matematik konularında bile anlaşmaları çaba gerektiriyordu.

Ramanujan kendi kendini eğitmişti; ispat kavramına modern ve kesin yaklaşımdan habersizdi; hatta ispatın ne olduğunu bile tam anlamıyla bilmiyordu. Hardy, her zaman yapmadığı bir dikkatsizlik anında, eğer daha iyi eğitim görmüş olsaydı onun daha az 'Ramanujan' olacağını yazmıştı. Bu sözlerle yaptığı gafın farkına vararak sonradan söz konusu ifadesinin saçma olduğunu söylemiş, hatasını düzeltmiştir: eğer eğitim görmüş olsaydı Ramanujan şimdi olduğundan daha da harika biri olurdu. Gerçekten de, Hardy sanki Ramanujan Winchester'de bir burs adayıymış gibi, ona formal matematik öğretmek zorunda kaldı. Hardy bunun yaşamında eşsiz bir deneyim olduğunu söylerdi. Çok kuvvetli bir seziş gücü olan, ancak modern matematiğin adını bile duymamış bir kişiye bu disiplin ne ifade ederdi?

Herneyse; beraberce en üst düzeyde beş çalışma yaptılar. Hardy bu çalışmalarda olağanüstü yaratıcılığını ortaya koydu (bu ortak çalışmaların ayrıntıları hakkında Hardy-Littlewood çalışmalarına kıyasla daha çok şey bilinmektedir). Gönül niceliği ve hayal gücü, bu çalışmalarla tam anlamıyla hakettiği ödülü aldı.

Olup bitenler bir insanlık fazileti öyküsüdür. İnsan iyi ile başlarsa daha iyiye doğru yol alır. İngiltere'nin, verebileceği bütün şeref payelerini Ramanujan'a vermiş olduğu görmek çok güzel bir duygu. Royal Society onu otuz yaşındayken üyeliğe seçti (bu, bir matematikçi için bile çok küçük bir yaştır). Aynı yıl Trinity de onu üyeliğe seçti. Bu her iki paye de bir Hintliye ilk kez veriliyordu. Ramanujan, bütün canayakınlığıyla minnettarlığını gösterdi. Ancak çok geçmeden hastalandı. Savaş yılları olduğundan onu daha yumuşak bir iklime gönderme olanağı bulunamadı.

Putney'deki bir hastanede ölüm döşeğinde yatarken Hardy onu ziyarete giderdi. Taksi plaka numarası ile ilgili olay bu ziyaretlerin birinde gerçekleşti. Hardy o gün de her zamanki ulaşım aracı olan taksi ile gitmişti. Ramanujan'ın yattığı odaya girdi. Hardy, konuşma başlatmakta her zamanki beceriksizliği ile, muhtemelen daha selamlaşmadan ve mutlaka ilk söz olarak "Geldiğim taksinin numarası 1729'du. Bana çok alelade bir sayı gibi geldi" dedi. Ramanujan'ın buna yanıtı şu oldu: "Hayır Hardy! Hayır Hardy! Çok ilginç bir sayı. îki küpün toplamı olarak iki ayn şekilde ifade edilebilen en küçük sayı."

Hardy'nin ifadesine göre konuşma bu şekilde geçmişti. Esas itibariyle gerçek olsa gerek. Zira o çok dürüst bir kişiydi; böyle bir hikayeyi de başka birisi uyduramaz.
Ramanujan savaştan iki yıl sonra Madras'da veremden öldü. Hardy Savunma kitabının, matematikçilerin yoklama listesi bölümünde şöyle yazıyor: "Galois yirmi bir, Abel yirmi yedi, Ramanujan otuz üç, Riemann kırk yaşlarında öldüler. Matematikte, elli yaşın üstünde herhangi bir matematikçi tarafından yapılmış önemli bir atılım hatırlamıyorum.”

Hardy ve Ramanujan















 


Ramanujan'ı keşfine gelince, bu konuda hiç gizlilik göstermemiştir, ifadesine göre bu, yaşamının tek romantik olayı oldu. Hoş bir hikayedir ve hikayenin bütün kahramanları (iki kişi dışında) bol bol övgü toplamışlardır. Hardy, 1913 yılı başlarında bir sabah, kahvaltı masasındaki mektuplar arasında Hindistan pulları ile donanmış, eski püskü büyük bir zarf buldu. Açtığında içinden İngiliz'lerinkine benzemeyen bir el yazısı ile yazılmış, satır satır sembollerle dolu yıpranmış kağıtlar çıktı. Hardy onlara isteksizce bir göz attı. O sırada kendisi 36 yaşında, dünyaca tanınmış bir matematikçiydi ve dünyaca tanınmış matematikçilerin tuhaf kişilere muhatap olmalarının olağan bir şey olduğunu öğrenmiş bulunuyordu. Büyük Piramitin kehanetini kanıtlayan, siyonist hahamların vahiylerini açıklayan, Shakespeare'in oyunlarına Bacon tarafından yerleştirilen gizli mesajlardan söz eden metinler almaya alışıktı.

Hardy'nin herşeyden önce canı sıkıldı. Bozuk bir ingilizce ile matematiksel buluşları hakkındaki fikrini soran, tanınmamış bir Hintli tarafından yazılmış bu mektuba şöyle bir baktı. Metin, çoğu cüretkar ya da hayalperest, birkaçı da herkesçe bilinen ve orijinalmiş gibi sunulan bir sürü teoremden oluşmuşa benziyordu. Hiç bir ispat yoktu. Canı sıkılmanın ötesinde sinirlendi de. Hepsi garip bir kandırmacaya benziyordu. Mektubu bir yana bıraktı ve günlük işlerine koyuldu. Alışkanlıkları ömür boyu değişmediğinden, neler yaptığını kestirmek de mümkün. Önce, kahvaltı ederken The Times'ı okudu. Bu olay Ocak ayında geçtiği için, eğer varsa Avustralya kriket sonuçlarıyla başlayıp, onları büyük bir dikkat ve ilgiyle inceledi (meslek yaşamına matematikle başlayan ve Hardy'nin dostu olan Maynard Keynes bir keresinde ona çıkışarak eğer kriket sonuçlarına verdiği yoğun dikkati her gün yarım saat borsa sonuçlarına da verse, istemese de kendiliğinden zengin bir adam oluvereceğini söylemişti).

Hardy, eğer dersi yoksa, dokuzdan bire kadar kendi matematik çalışmalarıyla uğraşırdı. Bir matematikçi için yaratıcı çalışma süresinin günde en çok dört saat olduğunu söylerdi. Okulda hafif bir öğle yemeğinden sonra üniversite kortlarında salon tenisi oynamaya koşardı (yaz aylarında olsaydı Fenner'de kriket seyrederdi). Akşama doğru da yavaş adımlarla eve dönerdi. O günse, programda bir değişiklik olmamasına rağmen bir şeyler planı sekteye uğratıyordu. Kafasını hep o Hint karalamaları kurcalıyor, tenisten tam zevk almasını engelliyordu. Hiç görmediği, aklına getirmediği türden acayip teoremler. Dahiyane bir aldatmaca mı? Kafasında bir soru oluşmaktaydı. Hardy'nin kafası söz konusu olduğunda, soru çok açık bir şekilde kendiliğinden oluşurdu: bunların dahiyane bir aldatmaca olma olasılığı meçhul bir matematik dehasının ürünü olma olasılığından daha mı kuvvetliydi? Yanıt açıkça "hayır" dı.

Trinity'deki odasında yazılara yeniden göz attı. Littlewood'a yemekten sonra görüşmeleri gerektiğini iletti (her halde bir çocukla, ama kesinlikle telefonla değil; zira telefona karşı, dolmakalem dahil her türlü mekanik icada karşı olduğu gibi, derin bir güvensizlik duyardı).

Yemekten sonra kısa bir gecikme olmuş olabilir. Hardy bir bardak şarap içmekten hoşlanırdı. Ancak o akşam, gençlik hayallerini ateşleyen ünlü "Alan St. Aubyn" anılarına rağmen, canı oturma salonunda porto şarabı ve cevizle vakit kaybetmek istemiyordu.

Littlewood'a gelince, herkes gibi zevkleri olan bir kişi olduğundan salonda biraz oyalanmaktan hoşlanırdı. Bu yüzden belki bir gecikme olmuştur. Herneyse, saat dokuz sıralarında, kağıtlar önlerinde, Hardy'nin odasındaydılar.

Bu kimsenin kaçırmak istemeyeceği bir sahne olmalıydı. Keskin açıklığı ve entellektüel canlılığı ile Hardy (Hardy tam bir Ingilizdi; ama tartışma sırasında, genellikle Latinlerin sahip çıktıkları özellikleri taşırdı); ve geniş hayal gücü, güçlü yaratıcılığı ve esprileriyle Littlewood... Anlaşıldığına göre çok zaman gerekmedi; gece yarısı olmadan anladılar, kesin olarak anladılar ki bu sayfaların yazarı bir dahi idi. O gece vardıkları sonuç bundan ibaretti. Ancak daha sonralarıdır ki Hardy Ramanujan'ın doğal matematiksel yetenek bakımından Gauss ve Euler ayarında bir deha olduğuna karar verdi. Fakat eğitimindeki eksiklik, ve matematik tarihi sahnesine gecikmeli çıkışı nedeniyle onlar ölçüsünde katkıda bulunmasını beklemiyordu.

Bütün bunlar insana çok kolay, büyük matematikçilerin hemen karar verebileceği türden şeyler gibi geliyor. Ama iki kişinin olanlardan paye alamadığını daha önce belirtmiştim. Hardy, şövalyelik ruhuyla, Ramanujan'la ilgili bütün konuşma Ve yazılarında bu konuyu gizledi. Söz konusu iki şahıs, yıllar önce ölmüş oldukları için şimdi gerçeği söyleme zamanı geldi. Olay çok basit. Ramanujan'ın, çalışmalarını gönderdiği ilk ünlü matematikçi Hardy değildi. Ondan öncekiler, ikisi de ingiliz, ikisi de en yüksek meslek standardına ulaşmış iki matematikçiydi. Yazıları bir yorum yapmadan iade etmişlerdi.

Ramanujan üne kavuştuğunda neler söylediklerini –eğer söylemişlerse- tarih sanırım nakletmiyor. İstenmeden gönderilen bu tür çalışmaları alan herkesin onların tutumuna karşı içten içe bir sempati duyması da doğaldır.

Hardy, hemen ertesi gün işe koyuldu. Kararını vermişti; Ramanujan'ı İngiltere'ye getirmeliydi. Para sorun değildi. Trinity üstün yeteneklere destek olma konusunda daima olumlu davranmıştır (aynı şeyi birkaç yıl sonra Kapitsa için de yaptı). Hardy kararını verdikten sonra hiç bir beşeri güç Ramanujan'ın gelmesini engelleyemezdi, ama bu sefer insan üstü birinin biraz yardım etmesi gerekiyordu. Bu arada Ramanujan'ın, karısıyla birlikte Mad-ras'da yaşayan ve yılda yirmi sterlinle geçinen ufak bir memur olduğu ortaya çıktı. Bunun yanısıra, din kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir Brahmin'di; annesi ise bu konuda daha da katıydı. Yasakları çiğneyerek deniz aşın gitmesi olanaksız görünüyordu. Çok şükür ki annesinin Namakkal tanrıçasına çok büyük saygısı vardı. Bir sabah beklenmedik bir duyuruda bulundu. O gece rüyasında oğlunu büyük bir salonda, bir grup Avrupalının arasında otururken görmüş; Namakkal tanrıçası da ona oğlunun yaşam amacını gerçekleştirmesine engel olmamasını emretmişti. Ramanujan'ın Hintli biyografları bunun herkes için pek hoş bir sürpriz olduğunu yazarlar.

1914 yılında Ramanujan İngiltere'ye geldi. Hardy'nin anlayabildiği kadarıyla (ama bu konuda onun anlayışına pek de güvenemiyorum) kast yasaklarını çiğnemenin zorluğuna rağmen Ramanujan, belli belirsiz bir panteistik iyimserlik dışında, teolojik doktrinlere Hardy'nin inandığından daha çok inanmıyordu. Ancak dini kurallara kuşkusuz bağlıydı.

Trinity'e yerleştiğinde —dört yıl içinde Fellow* (Fellow: Lisansüstü burs kazanmış araştırmacı üye. (Ç.N.) olmuştu- onun için "Alan St. Aubyn" fantezileri söz konusu olmadı. Hardy onu çoğu zaman odasında pijamalarını giymiş, oldukça perişan bir halde tavada sebzelerini pişirirken bulurdu.

İlişkilerinin dokunaklı bir yönü vardı. Hardy bir dahi karşısında bulunduğunu akıldan çıkarmıyordu. Ancak, dahi de olsa bu kişi, matematik dahil, hemen hiç eğitim görmemişti. Ramanujan İngilizce yeterlik sınavını veremediği için Madras Üniversitesi'ne girememişti. Hardy'nin aktardığına göre, sevimli ve yumuşakbaşlıydı; bununla beraber kuşku yok ki Hardy'yi matematik dışı konularda oldukça anlaşılmaz buluyordu. Yine de onu o gösterişsiz, iyi, dost yüzünde sabırlı bir tebessümle dinlemiş olsa gerek. Eğitimlerindeki farklılıktan ötürü matematik konularında bile anlaşmaları çaba gerektiriyordu.

Ramanujan kendi kendini eğitmişti; ispat kavramına modern ve kesin yaklaşımdan habersizdi; hatta ispatın ne olduğunu bile tam anlamıyla bilmiyordu. Hardy, her zaman yapmadığı bir dikkatsizlik anında, eğer daha iyi eğitim görmüş olsaydı onun daha az 'Ramanujan' olacağını yazmıştı. Bu sözlerle yaptığı gafın farkına vararak sonradan söz konusu ifadesinin saçma olduğunu söylemiş, hatasını düzeltmiştir: eğer eğitim görmüş olsaydı Ramanujan şimdi olduğundan daha da harika biri olurdu. Gerçekten de, Hardy sanki Ramanujan Winchester'de bir burs adayıymış gibi, ona formal matematik öğretmek zorunda kaldı. Hardy bunun yaşamında eşsiz bir deneyim olduğunu söylerdi. Çok kuvvetli bir seziş gücü olan, ancak modern matematiğin adını bile duymamış bir kişiye bu disiplin ne ifade ederdi?

Herneyse; beraberce en üst düzeyde beş çalışma yaptılar. Hardy bu çalışmalarda olağanüstü yaratıcılığını ortaya koydu (bu ortak çalışmaların ayrıntıları hakkında Hardy-Littlewood çalışmalarına kıyasla daha çok şey bilinmektedir). Gönül niceliği ve hayal gücü, bu çalışmalarla tam anlamıyla hakettiği ödülü aldı.

Olup bitenler bir insanlık fazileti öyküsüdür. İnsan iyi ile başlarsa daha iyiye doğru yol alır. İngiltere'nin, verebileceği bütün şeref payelerini Ramanujan'a vermiş olduğu görmek çok güzel bir duygu. Royal Society onu otuz yaşındayken üyeliğe seçti (bu, bir matematikçi için bile çok küçük bir yaştır). Aynı yıl Trinity de onu üyeliğe seçti. Bu her iki paye de bir Hintliye ilk kez veriliyordu. Ramanujan, bütün canayakınlığıyla minnettarlığını gösterdi. Ancak çok geçmeden hastalandı. Savaş yılları olduğundan onu daha yumuşak bir iklime gönderme olanağı bulunamadı.

Putney'deki bir hastanede ölüm döşeğinde yatarken Hardy onu ziyarete giderdi. Taksi plaka numarası ile ilgili olay bu ziyaretlerin birinde gerçekleşti. Hardy o gün de her zamanki ulaşım aracı olan taksi ile gitmişti. Ramanujan'ın yattığı odaya girdi. Hardy, konuşma başlatmakta her zamanki beceriksizliği ile, muhtemelen daha selamlaşmadan ve mutlaka ilk söz olarak "Geldiğim taksinin numarası 1729'du. Bana çok alelade bir sayı gibi geldi" dedi. Ramanujan'ın buna yanıtı şu oldu: "Hayır Hardy! Hayır Hardy! Çok ilginç bir sayı. îki küpün toplamı olarak iki ayn şekilde ifade edilebilen en küçük sayı."

Hardy'nin ifadesine göre konuşma bu şekilde geçmişti. Esas itibariyle gerçek olsa gerek. Zira o çok dürüst bir kişiydi; böyle bir hikayeyi de başka birisi uyduramaz.

Ramanujan savaştan iki yıl sonra Madras'da veremden öldü. Hardy Savunma kitabının, matematikçilerin yoklama listesi bölümünde şöyle yazıyor: "Galois yirmi bir, Abel yirmi yedi, Ramanujan otuz üç, Riemann kırk yaşlarında öldüler. Matematikte, elli yaşın üstünde herhangi bir matematikçi tarafından yapılmış önemli bir atılım hatırlamıyorum.”

Bir Matematikçinin Savunması – G. H. Hardy



Zihni çok parlak ve yoğundu; öyle ki, diğer beyinler onunkinin yanında biraz bulanık, biraz sıradan ve karışık gibi kalırdı. Einstein ve Rutherford gibi büyük bir dahi değildi. Deha diye bir şey varsa, kendisinin kesinlikle bir dahi olmadığını her zamanki açık sözlülüğü ile belirtildi. Kendisinin, en iyi olasılıkla, kısa bir süre için dünyanın beşinci en iyi pür-matematikçisi olduğunu söylerdi. Kişiliği de beyni gibi güzel ve duru olduğundan, çalışma arkadaşı ve dostu Littlewood'un kendisinden bariz ölçüde daha güçlü bir matematikçi olduğuna, protejesi Ramanujan'ın da gerçekten (aynı kapsam ve etkinlikte değilse de) en büyük matematikçilerinki gibi doğal bir dehaya sahip olduğuna her zaman dikkat çekerdi.

Bu matematikçiler hakkındaki sözleri, bazen insanlara, onun kendisini yeterince değerlendirmediğini düşündürürdü. Gerçekten de, kıskançlıktan olabildiğince uzak, asil bir ruhu vardı. Ancak onun yargılarını kabul etmemek, sanırım niteliklerini de anlamamış olmak demektir. Ben, onun Bir Matematikçinin Savunmasındaki kendi sözlerine inanmayı yeğlerim. Öylesine gurur dolu, ve bir yandan da öylesine alçakgönüllüdür ki bu sözler: "Karamsarlığa kapıldığım, ya da kendini beğenmiş, sıkıcı insanları dinlemek zorunda kaldığım zamanlar hala kendime şöyle söylerim: 'Ben de sizlerin hiç bir zaman başaramayacağınız bir şey yaptım. Littlewood ve Ramanujan ile hemen hemen eşit koşullarda ve birlikte çalıştım. "


Her neyse, onun sıralamadaki kesin yerinin saptanmasını matematik tarihçilerine bırakmak gerekir (ancak, en iyi çalışmalarının çoğu başkaları ile işbirliği içinde yapıldığından, bu da hemen hemen olanaksızdır). Ama onu Einstein, Rutherford ya da herhangi başka bir büyük dâhiden üstün kılan bir-şeye sahipti: küçük, büyük, herhangi bir zihinsel uğraşıyı, isterse sadece bir oyun olsun, bir sanat eserine dönüştürme yeteneği. Kanımca, ona hemen hiç farkında olmadan böyle  bir zihinsel haz veren de, her şeyden çok bu meziyeti idi. Bir Matematikçinin Savunması ilk basıldığı zaman Graham Green, bir eleştiri yazısında, bu kitabın yaratıcı sanatçı olmanın anlamını, Henry James'in not defterlerinin yanısıra en iyi anlatan kitap olduğunu dile getirmiştir. Hardy'nin, çevresindeki herkes üzerindeki etkisini düşündükçe, sırrın burada yattığına inanıyorum.

**
Çocukluğunun büyük bölümü, Einstein'in tersine, geleceğin bir matematikçisinin tipik özelliklerini taşıyordu. Daha konuşmaya başladığı sıralarda, hatta ondan da önceleri, müthiş bir zekâ derecesi sergiliyordu. îki yaşına geldiğinde milyonlu sayıları yazabiliyordu (bu, matematik yeteneğinin genel bir belirtisidir). Kiliseye götürüldüğünde ilâhilerin numaralarının çarpanlarını düşünerek eğlenirdi. O zamandan başlayarak hep sayılarla oynadı. Herkesçe bilinen, ama yine de dayanamayıp daha sonra anlatacağım, Ramanujan'ın hasta yatağı başındaki o dokunaklı sahne de bu alışkanlığın sonucu idi. Bu sahne meşhurdur; ancak bu konuya ileride değineceğim.

**
Annesi ve babası onun korkunç zeki olduğunu biliyorlardı ve kendisi de bunun farkındaydı. Her derste sınıfın birincisiydi. Ancak sınıf birincisi olarak ödül almak için bütün okulun önüne çıkması gerekiyordu ve buna tahammülü yoktu. Bir akşam birlikte yemek yerken, sınavlarda bilerek yanlış cevaplar verip bu dayanılmaz işkenceyi önlemeye çalıştığını anlatmıştı. Ancak numara yapma yeteneği o kadar kısıtlıydı ki ödülleri yine de o kazanıyordu.

**
O klasik bir anti-narsist idi. Fotoğrafının çekilmesine tahammül edemezdi. Bildiğim kadarıyla sadece beş fotoğrafı mevcuttur. Odasında ayna, tıraş aynası bile bulundurmazdı. Bir otele gittiğinde ilk işi bütün aynaları havlularla örtmekti.

C. P. Snow