Showing posts with label üslup. Show all posts
Showing posts with label üslup. Show all posts
Tuesday, June 25, 2019
Üslup Bizi Ele Veriyor
“Busayrî’nin Kasîde-i Bürde’sinde “Kus, gözyaşını, haramla dolmuş gözünden / Vazgeçme hiç nedâmet perhizinden” beyti ile tarif edilen hastaneye git, gör. Bak nasıl hekim Busayrî, tıbbî tabirlerden olan kusmak ve perhiz kelimeleriyle sana bir reçete yazarak kendisinin bir hekim olduğunu şiirinde kullandığı bu kelimelerle gösteriyor. Eğer iştihanın açılmasıyla üslûb denilen hakikatın şişesindeki mana suyunun, o şişeye nasıl uygun olduğunu seyretmek istersen, onu içmeye iştahın da varsa, meyhaneye git ve “Ey meyhaneci, edebî, beliğ bir kelâm nedir?” diye sor. Elbette onun sanatı, onu şöyle konuşturacaktır: “Beliğ kelâm, ilim denilen çömleklerde pişirilen ve hikmet denilen büyük küplerde duran, anlayış denilen süzgeç ile süzülen âb-ı hayat gibi bir manayı, zerâfet sahibi söz ustası sâkilerin sunmasıyla fikirlerin içmesi, sonra da içilenlerin ince duygularda dolaşmasıyla hisleri harekete geçirmesidir...”
(Dikkat edilirse meyhaneci tarifi yaparken kendisinin çok iyi bildiği sanat ve işinin kelimelerinden olan, çömlek, pişirmek, büyük küp, süzgeç, süzmek, âb-ı hayat, sâkî, içme, sarhoş olma manasına duyguların kontrolden çıkıp harekete geçmesi gibi kelime ve ifadeleriyle cevap verdi. Çünkü onun hayal hazinesinde bu kelimelerden dokunmuş hazır elbiseler bulunduğu için, içine doğan çıplak manalara bu elbiseleri giydirdi.)
**
“Üslubdan muradım kelâmın kalıbıdır ve suretidir. Başkaları, başka şekilde tarif ediyorlar. Bunun belâğat açısından faydası ise, kıssaların orada burada bulunan perişan parçalarını lehimleyip bitiştirmektir. Tâ ki “Bir şey sabit olursa, kendisine lâzım olan bütün unsurları ile sabit olur” kâidesinin sırrı ile, o kıssanın bir parçasını hareket ettirmekle bütününü ihtizaza getirip titreştirmek mümkün olsun. Güyâ söz sahibi, üslûbun bir köşesini muhataba gösterdikten sonra artık muhatap bu ifade tarzından, kendi kendine, anlatılan bir derece karanlık bile olsa tamamını görebilir.
Bak nerede olursa olsun “mübâreze” kelimesi, pencere gibi harp meydanını, içinde harp yapılır vaziyette sana gösterir. Evet, böyle çok kelimeler vardır. Hayalin sineması denilse, yeridir.”
Sunday, January 18, 2015
Meleklerin Cinsiyeti
Türkiye’de hepimiz şu “menkıbeyi” duymuşuzdur: Rivayete göre Bizans İmparatorluğu, Osmanlı kuşatması altında son saatlerini geçirirken Bizans’ın önde gelen ruhanileri meleklerin cinsiyeti tartışması yapıyormuş.
Doğrusu küçüklüğümüzde gülerek dinlediğimiz bu menkıbe neredeyse gerçek oldu.
Geçenlerde beni ziyaret eden bir televizyoncu “Birileri oturup ‘İslam’a en kapsamlı nasıl zarar veririz’ diyerek bir plan yapsa ancak bugünkü Müslümanlar’ın yaptıklarını yapın diye tavsiyede bulunurdu” dedi.
Tecavüze uğrayan kadını kırbaçlatan ulema mı ararsınız? Var.
Kardan adam yapmak putperestliktir diyen ulema mı ararsınız? Var.
Haram para ile yapılan camide namaz kılınır diyen ulema mı ararsınız? Var.
Sanki birileri “İslam’ı dünyada nefret edilir hale nasıl getiririz” diye bir plan yapmış ve uyguluyor.
Ulema nerede?
İslam dünyasında çöküntü almış başını gitmişken ulemanın gündemi içler acısı!
Demokrasi yok, şeffaflık yok, adalet yok, özgürlük yok, teknoloji yok... Bunları bıraktık tarım yok, halka yetecek ucuz et üretimi yok, mısır tohumu üretmek yok.
Ancak bu devasa sorunlar Müslüman toplumların üstüne üstüne gelirken ulemanın çoğunluğunun uğraştığı sorunlara bakın!
İslam’ın bizzat kendisine bu kadar sert eleştiriler olduğu bir zaman diliminde ahlak, yolsuzluk, özgürlük konularında ulema neden “bir aslan gibi” kükremiyor?
Neden birisi çıkıp “İslam’da düşünceye sınır getirilemez? Özgürlüğü savunmak farzdır. Özgür düşünceyi engellemek haramdır” diye İslam’ı savunmuyor?
“İslam özgürlük dinidir, medya özgürlüğünü kısıtlamak İslam’a ters bir şeydir” diyen bir tane müftü niye yok?
Başta Türkiye’de İslam’ın özgürlükçü ve diğer müspet özelliklerini savunmak gazetecilerin ve siyaset bilimcilerin mi işi?
İnsanlara İslam’ı anlatsın diye maaş alan binlerce insan neden sessiz?
Küçük sorun büyük sorun
“Namazın son oturuşunda salavatları geciktirmenin hükmü nedir” diye sorsak bunu bin bir ayrıntı ile İslam’a göre açıklamaya hazır hocalara, müftülere, vaizlere şunu söylemek lazım:
Özgürlük, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü, teşebbüs özgürlüğü namazın son oturuşundaki salavatları geciktirmek meselesinden daha mühimdir.
Hatta daha açık yazmak lazım; özgürlük meselesi en az namaz kadar önemlidir! Dindarlar namaza, hacca, oruca sahip çıktığı kadar özgürlüğe de sahip çıkmalıdır. Özgürlük ve Müslümanlık at başı gider. Bir bireyin özgürlüğünü ne kadar kısarsanız onun Müslümanlığını da o kadar zorlaştırırsınız.
Kurban mevsimi “kurban edilecek hayvanı kesecek bıçak şu kadar keskin olmalı hayvan acı çekmemeli” diye vaaz verenler her gün “kör bıçaklarla” onlarca Müslüman’ın öldürüldüğünü görmüyor mu?
Batı’ya küfretmeyelim eleştirelim
Her önemli olaydan sonra koro halinde Batı’ya küfretmek sadece hararetimizi alıyor. Küfretmek yerine Batı’ya soğukkanlı ve eleştirel bakmak gerekiyor.
Batı’dan sistematik olarak nefret eden insanlar yetiştirmek uzun vadede başta İslam’a zarar verecektir.
“Düşmana küfretmenin şehvete varan tadı” küresel olarak hiçbir dengeyi ciddi biçimde değiştirmez. Bu tür şeyler sadece iç politikada sadakati artırır.
Şunu da not etmek gerekiyor: Ne Seyyid Kutup ne Bediüzzaman ne de Mehmet Akif topyekûn Batı’yı reddetmiştir. İslami düşüncenin neredeyse bütün kutup isimleri Batı’yı seçici okumuş ve bir kalemde kötülememiştir.
“Her şeyiyle Batı kötüdür” yaklaşımı bu nedenle İslami gelenekten de kopmadır.
Gökhan Bacık, Bugün Gazetesi, 14 Ocak 2015
Doğrusu küçüklüğümüzde gülerek dinlediğimiz bu menkıbe neredeyse gerçek oldu.
Geçenlerde beni ziyaret eden bir televizyoncu “Birileri oturup ‘İslam’a en kapsamlı nasıl zarar veririz’ diyerek bir plan yapsa ancak bugünkü Müslümanlar’ın yaptıklarını yapın diye tavsiyede bulunurdu” dedi.
Tecavüze uğrayan kadını kırbaçlatan ulema mı ararsınız? Var.
Kardan adam yapmak putperestliktir diyen ulema mı ararsınız? Var.
Haram para ile yapılan camide namaz kılınır diyen ulema mı ararsınız? Var.
Sanki birileri “İslam’ı dünyada nefret edilir hale nasıl getiririz” diye bir plan yapmış ve uyguluyor.
Ulema nerede?
İslam dünyasında çöküntü almış başını gitmişken ulemanın gündemi içler acısı!
Demokrasi yok, şeffaflık yok, adalet yok, özgürlük yok, teknoloji yok... Bunları bıraktık tarım yok, halka yetecek ucuz et üretimi yok, mısır tohumu üretmek yok.
Ancak bu devasa sorunlar Müslüman toplumların üstüne üstüne gelirken ulemanın çoğunluğunun uğraştığı sorunlara bakın!
İslam’ın bizzat kendisine bu kadar sert eleştiriler olduğu bir zaman diliminde ahlak, yolsuzluk, özgürlük konularında ulema neden “bir aslan gibi” kükremiyor?
Neden birisi çıkıp “İslam’da düşünceye sınır getirilemez? Özgürlüğü savunmak farzdır. Özgür düşünceyi engellemek haramdır” diye İslam’ı savunmuyor?
“İslam özgürlük dinidir, medya özgürlüğünü kısıtlamak İslam’a ters bir şeydir” diyen bir tane müftü niye yok?
Başta Türkiye’de İslam’ın özgürlükçü ve diğer müspet özelliklerini savunmak gazetecilerin ve siyaset bilimcilerin mi işi?
İnsanlara İslam’ı anlatsın diye maaş alan binlerce insan neden sessiz?
Küçük sorun büyük sorun
“Namazın son oturuşunda salavatları geciktirmenin hükmü nedir” diye sorsak bunu bin bir ayrıntı ile İslam’a göre açıklamaya hazır hocalara, müftülere, vaizlere şunu söylemek lazım:
Özgürlük, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü, teşebbüs özgürlüğü namazın son oturuşundaki salavatları geciktirmek meselesinden daha mühimdir.
Hatta daha açık yazmak lazım; özgürlük meselesi en az namaz kadar önemlidir! Dindarlar namaza, hacca, oruca sahip çıktığı kadar özgürlüğe de sahip çıkmalıdır. Özgürlük ve Müslümanlık at başı gider. Bir bireyin özgürlüğünü ne kadar kısarsanız onun Müslümanlığını da o kadar zorlaştırırsınız.
Kurban mevsimi “kurban edilecek hayvanı kesecek bıçak şu kadar keskin olmalı hayvan acı çekmemeli” diye vaaz verenler her gün “kör bıçaklarla” onlarca Müslüman’ın öldürüldüğünü görmüyor mu?
Batı’ya küfretmeyelim eleştirelim
Her önemli olaydan sonra koro halinde Batı’ya küfretmek sadece hararetimizi alıyor. Küfretmek yerine Batı’ya soğukkanlı ve eleştirel bakmak gerekiyor.
Batı’dan sistematik olarak nefret eden insanlar yetiştirmek uzun vadede başta İslam’a zarar verecektir.
“Düşmana küfretmenin şehvete varan tadı” küresel olarak hiçbir dengeyi ciddi biçimde değiştirmez. Bu tür şeyler sadece iç politikada sadakati artırır.
Şunu da not etmek gerekiyor: Ne Seyyid Kutup ne Bediüzzaman ne de Mehmet Akif topyekûn Batı’yı reddetmiştir. İslami düşüncenin neredeyse bütün kutup isimleri Batı’yı seçici okumuş ve bir kalemde kötülememiştir.
“Her şeyiyle Batı kötüdür” yaklaşımı bu nedenle İslami gelenekten de kopmadır.
Gökhan Bacık, Bugün Gazetesi, 14 Ocak 2015
Friday, December 12, 2014
İhlâs ve Üslup
Esasen insanın kendini ifade etme duygularını baskı altına alması, kusurlarını görmesi, “ben” dediği yerde hemen “estağfirullah” çekip hislerini tâdil etmesi ve belki de eline bir balyoz alıp egosunun başına indirmesi, imanda yakînin artması yanında ihlâs düşüncesine kilitlenmeye bağlıdır. İşte bu iki dinamiğe sahip olan biri aynı zamanda, kardeşleriyle beraber hareket etmeye de muvaffak olur. Çünkü o bilir ki, Cenâb-ı Hakk’ın inayeti olmaksızın tek başına zerre miskal bir hayır yapabilmesi mümkün değildir. O’nun inayetinin, muvaffak kılmasının en önemli vesilesi ise vifak ve ittifaktır.
***
Evet, samimi de olsak bizim “dan” diye insanların kafalarına vuruyor gibi muhataplarımıza bir şeyler anlatmaya çalışmamız doğru değildir. Hele bir de, kendimizi pir u pak görerek nefsimizi bir kenara koyup başkalarına dikte ediyor gibi bir üslûp, hava ve edayla konuşmak apaçık haddi aşmışlık demektir. Takip edilmesi gereken yol ve yöntem ise, meseleleri evirip çevirip, kimsenin demine damarına dokundurmadan, hissiyatını rencide etmeden, en yumuşak ve en uygun üslûbu bularak müzakere ve mütalâa etmektir.
Sunday, November 16, 2014
Üstadın Üslubu
Ey birader! Vakta ki, sırları keşfetme merakı bizi şu makama kadar getirdi; biz de seni beraber çektik, seni taciz ettik. Hem senin çok yorgun olduğunu da biliriz. Şimdi Unsuru’l-Belâgat ve mucizeliğin anahtarı olan “İkinci Makale”nin içerisinde seni gezdirmek istiyorum. Sakın o Makale’nin üslubunun muğlak, kapalı ve anlaşılmaz olması ve içinde görünen meselelerin elbiselerinin perişaniyeti seni temaşasından nefret vermesin. Zira kapalı ve anlaşılmaz hâle getiren, manasındaki dikkat, incelik ve kıymettir. Ve perişan eden ve zahirî ziynetinden müstağni eden, manasındaki zâtî ve aslî cemâl ve güzelliktir.
Evet, nazlanan ve istiğna gösteren nâzeninlerin mehirleri dikkattir. Menzilleri de kalbin süveydası yani basiret noktasıdır. Bunlara giydirdiğim elbise, zamanın modasına muhaliftir. Zira Doğu Anadolu mektebi denilen yüksek dağlarda büyümüş olduğumdan, alaturka terziliğe alışamadım. Hem de şahsın ifade tarzı, şahsın şahsiyetinin timsalidir. Ben ise, gördüğünüz veya işittiğiniz gibi, çözülüp anlaşılması zor bir muammayım.
***
***
Ey kardeş! Bu makaledeki latîf kanunlar, kullandığım şu perişan üsl.plardan uzak durup nefret etmesi senin kafanı karıştırmasın. Yani, “Eğer bu ebedî, kaide ve kanunlar iyi olmuş olsaydı, onları ortaya koyana bir belâgat vereceklerdi. Hem de güzel bir üslubu giymiş olacaklardı. Hâlbuki onları koyan ümm.dir. Üslûpları da perişandır.” gibi bir vehme kapılma. Böyle bir düşünceye önem verme. Zira bir fende, her bir ilim sahibi, onda sanatkâr olmak lâzım gelmez. Hem de ile’l-merkeziye (merkezçek) olan çekim gücü, ani’l-merkeziye (merkezkaç) olan itme kuvvetine galiptir. Çünkü kulağın, beyne yakınlığı
ve akıl ile de akrabalığı vardır. Hâlbuki, kelâmın kaynağı olan kalb ise, dilden uzak, yabancı ve ecnebidir. Hem de çok defa kalbin dilini tamamen anlamıyor. Bilhassa kalb bazen meselenin derin yerlerinden (kuyu dibinden gibi) bir tıntın ederse de dil işitemez, nasıl tercümanlık edecektir?!.
Friday, April 4, 2014
Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 116
Diğer semavî kitaplarda olduğu gibi Kur’ân-ı Kerim’- de de çok yerde hitabın erkeklere olması, kadınlar için menfî bir ayırımcılık değil, bilhassa toplumu ve toplum idaresini ilgilendiren hususlarda erkeklerin vazife ve sorumluluklarının daha fazla olmasından dolayı, bir de dilin özelliği gereğidir. Bütün dillerde, insan cinsinden ve kadınlarla erkeklerin bir arada bulunduğu bir topluluktan bahsedildiği yerlerde erkek zamiri kullanılır. Bu, arz edildiği gibi, erkeklerin toplum hayatında kadınlar üzerinde sahip bulundukları vazife ve sorumluluklarından kaynaklanan bir derece gereğidir. Yoksa, erkek olmaktan kaynaklanan bir üstünlükten dolayı değildir.
Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 104: Nebe Sûresi’nden – Kur’an ve Bilim
... Kur’ân, bu tür vaka ve vakıaları, İlâhî Zât’ı, O’nun sıfatlarını ve isimlerini tanıtmak için zikretmektedir. Yaratıcısını tanıtmak için kâinat kitabının manâsını açıklamakta, dolayısıyla, kâinatı Yaratıcısı adına, O’nu tanıtmak maksadıyla konu edinmektedir. Modern bilim ise, kâinatı kâinat olarak ve kendi adına ele almakta, dolayısıyla sadece bilim adamlarına seslenmektedir. Buna karşılık Kur’ân, bütün insanları ve cinleri muhatap edinmekte ve onları irşad gayesi gütmektedir. İrşad, yani aydınlatma ve yol gösterme ise, sunduğu delilleriyle birlikte anlaşılır olmalıdır. İnsanların ve cinlerin çoğu avam olduğundan, Kur’ân irşad için onlara onların anlayacağı şekilde hitap eder, ona göre bir dil kullanır, fakat bundan her seviyedeki insan alacağını alır. Kur’ân’ın taklit edilemez mucizevî yanlarından birisi de işte budur.
Bundandır ki Kur’ân, güneş için lamba tabirini kullanır. Çünkü o, güneşten onun kendi adına, fizikî hususiyetleriyle bahsetmez. Ama ondan, insanla münasebeti ve insana olan faydası açısından, insana Rabbini tanıtması noktasında bahseder. İnsana gerekli olan da budur. Güneşi, kâinattaki, en azından güneş sistemindeki çarkın zembereği, ana mihveri, kâinattaki veya sistemindeki düzenin merkezi olarak takdim eder. Sistem ve düzen ise, Yaratıcı’yı tanımanın yollarından ikisidir. Güneşi lamba olarak anmakla da, dünyanın insanlara lambası güneş olan bir saray gibi olduğunu, içindeki eşyanın ise insanın ve diğer canlıların hayatı için gerekli malzemeyi teşkil ettiğini hatırlatır. Böylece de Yaratıcı’nın ihsan, rahmet ve fazlını nazara verir.
Wednesday, April 2, 2014
Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 70: Yasin Sûresi’nden
Kur’ân, bu tür ikazları sık sık tekrarladığı gibi, onda daha başka tekrar veya tekrar görünümlü ifadelerde de bulunur. Çünkü Kur’ân, aynı zamanda bir hukuk, dua, zikir, hikmet, kulluk, davet, emir, tefekkür, müjde, ikaz ve irşad kitabıdır. Dua, davet, irşad, emir, ikaz hepsi tesir, te’kit ve teyit için tekrar ister.Bunun yanı sıra Kur’an, bütün insanların manevî ihtiyaçlarını giderecek kitapları ihtiva eden kutsal bir kitap; kendinden bütün velîlerin, sıddîkların, ilim ve kalbî arınmayı birleştirmiş irşad ehli âlimlerin yol ve usûllerini aldığı ve her bir yolu aydınlatıp, o yolda gidenlerin ihtiyaçlarını karşılayan risaleleri, kitapçıkları hâvî kutsal bir kütüphanedir. Bundan dolayı ve ayrıca Kur’ân’ın öğretileri önem derecesine göre insanların zihinlerinde ve kalblerinde yerleşmesi, tabiatlarının bir parçası haline gelmesi için de tekrarlar gereklidir. Bununla birlikte, tekrar gibi görünen ifadeler, çok defa da gerçekleri farklı konumlarda, farklı şartlarda, farklı şahıslara konumun, şartların ve şahısların özellikleri ve ihtiyaçları çerçevesinde farklı yanlarıyla sunmaktadır. Bu, Kur’ân’ın tasrif diye nitelediği üslûptur.
Subscribe to:
Posts (Atom)

