Showing posts with label Milliyetçilik. Show all posts
Showing posts with label Milliyetçilik. Show all posts

Thursday, March 25, 2021

Çay ve Ulus

 


Kaynak: Çay ve Ulus, Besim F. Dellaloğlu, Duvar Gazetesi, 25.03.2021

Türkiye Cumhuriyeti’nde ulus-kimlikle yoğun çay tüketimi neredeyse özdeşleşmiştir. “Bu topraklarda” çay içmek neredeyse genetiktir. Buralara ait olmanın en tipik göstergelerinden biridir. “Bu ülke”de aşağı yukarı herkes güne çayla başlar ve bu bütün gün devam eder.

Vikipedia’nın 2014 verilerine göre Türkiye kişi başına 7.54 kilogram (kg.) çay tüketimiyle dünyada ilk sıradadır. Bu rakam ikinci sırada yer alan Fas’ta 4.34 kilogramdır. Çay deyince ilk akla gelen ülkelerden biri olan Birleşik Krallık kişisi başına 2.74 kg. tüketimle beşinci sıradadır. Rusya 1.21 kg ile on beşinci, İran 1.07 kg. ile yirminci sıradadır. Yirmi dördüncü sırada 0.99 kg. ile Japonya, yirmi yedinci sırada 0.93 kg. ile Mısır vardır. Dünya ortalaması ise 0.57 kilogramdır. Sanırım bu rakamlar Türkiye’de çayın önemini vurgulamak için yeterlidir.

Çayın “bu topraklara” gelişi on dokuzuncu yüzyılın sonlarını bulur. Murat Bardakçı’ya göre çayla tanışma, İstanbul’daki bazı dükkânların az miktarda da olsa çay ithal etmeye başlamasıyla olmuştur. Çay üzerine ilk metin ise Hacı Mehmed İzzet Efendi’nin 1879 tarihli “Çay Risalesi”dir.

National Geographic Türkiye dergisinin Ağustos 2009 tarihli çay özel sayısına göre, Osmanlı’da çay yetiştirmeye yönelik bilinen ilk ciddi girişim Sultan II. Abdülhamid dönemine rastlıyor. 1892’de yayınlanan “Coğrafya-yı Sınaî ve Ticarî” adlı kitapta, dönemin Ticaret Nazırı Esbak–ı İsmail Paşa’nın aracılığı ile Çin’den getirilen çay fidanları ve tohumlarının Bursa’da ekildiği anlatılıyor ancak ekolojik koşulların uygun olmaması nedeniyle sonuç alınamadığı belirtiliyor.

ÇAYKUR’un internet sitesine göre, Türkiye´de çay tarımının başlangıcı 1917 yılına kadar uzanmaktadır. Batum ve çevresinde incelemeler yapmak üzere, bölgeye aralarında Halkalı Ziraat Mektebi Âlisi Müdür Vekili Ali Rıza Erten´in de yer aldığı bir heyet gönderilmiştir. Yapılan inceleme sonucu hazırlanan raporda, Batum ile benzer ekolojiye sahip Doğu Karadeniz Bölgesinde çay ve narenciye bitkilerinin yetiştirilebileceği belirtilmiştir.

Dünya savaşından sonra bölgede yaşanan ekonomik ve sosyal bunalımlar, işsizlik dolayısıyla meydana gelen aşırı göç, bölge insanına gelir kaynağı ve iş alanları yaratılmasını zorunlu hale getirmiştir. Bölgede yaşanan işsizlik, göç ve ekonomik sorunların çözüme kavuşturulması için, 1917 yılında hazırlanan rapor da dikkate alınarak, TBMM´de 1924 yılında, Rize ili ve Borçka Kazasında Fındık, Portakal, Mandalina, Limon ve Çay yetiştirilmesine dair 407 Sayılı Kanun kabul edilmiştir. Çay tarımı bu Kanun ile yasal güvenceye kavuşturulmuştur. Bu Kanuna göre başlatılan çay üretimi çalışmalarının yürütülmesinde Ziraat Umum Müfettişi Zihni Derin görevlendirilmiştir.

“Bu topraklarda” çay üretiminin yaklaşık bir asırlık bir tarihi vardır. Hepsi o kadar. “Bu ülke”nin insanlarının bu tarihlerden önce çayla ciddi bir samimiyeti yoktur. Çay tiryakiliği, hatta ulus-kimliğin çayla özdeşleşmesi özellikle Cumhuriyet döneminde hızla gelişmiştir. Bundan önceki dönemlere yönelik olarak bu ilişkinin yaygınlaştırılması tipik bir anakronizm örneği olabilir ancak.

İlginç biçimde çay tiryakiliğiyle ulus-kimlik arasında tarihsel bir paralellik vardır. Türkiye’de önce çay üretimi başlamış, ardında da çay tiryakiliği yaygınlaşmıştır. Tersi değil! Benzer bir değerlendirme aslında ulus-kimliğin üzerine kurulduğu Türklük için de yapılabilir. Türkiye, Turchia olarak önce İtalyancada ortaya çıkmıştır ve büyük ölçüde Osmanlı’yı nitelemek için kullanılmıştır. Oysa Osmanlı’da on dokuzuncu yüzyıla kadar Türklüğün yaygın bir kullanımı yoktur. Ne de olsa Osmanlı bir imparatorluktur, bir ulus-devlet değil. Türklük, Türkçülük ancak Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkmaya başlamıştır. Bir bakıma Türk milliyetçiliğinin Osmanlı'da en geç ortaya çıkan milliyetçilik olduğu bile söylenebilir. Yunan, Bulgar, Ermeni, Sırp, Arap vb. milliyetçiliklerine göre en azından.

Bunu Niyazi Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu kitabında, çok güzel anlatır. Aynen aktarıyorum:

“Abdülhamit zamanında Avrupa’da bulunan bir Jön Türkün anılarında anlattığı hikâye ilginçtir. Birkaç arkadaşıyla Paris’te bir kütüphaneye dadanmış. Oraya bakan memur ya da müdür, bunları ilgiyle izlermiş. Nihayet bir gün sormuş: “Siz nesiniz?” demiş. Bizimkiler bakışmışlar, hepsi birden, “Müslümanız” demişler. Fransız: “Bu, sizin dininiz. Milliyetiniz ne?”. Bizimkiler cevap vermişler: “Biz Osmanlıyız” demişler. Adam yine tatmin olmamış: “Bu, sizin tabiiyetiniz. Milliyetiniz nedir?” “Bakın” demiş, “şuradakini görüyor musunuz? Ona sordum “Ermeniyim” dedi. Bir de şurada oturan var; o da Rum olduğunu söyledi. Siz de Ermeni veya Rum olamazsınız ya!”. Jön Türk, bu hayali ya da gerçek hikâyeyi anlattıktan sonra, “İşte o zaman Türk olduğum aklıma geldi” der. Onun bu son yargısı Avrupalının, analize zorlayan soruları karşısında, düşünülerek bulunmuştur.”

Uzun lafın kısası “bu topraklarda” Türklüğün tarihi çayın tarihinden daha eski değildir. Milliyetçilik de modern ve Batılı bir fenomendir. Tıpkı diğer modern ideolojiler gibi. Milliyetçilik de, kurum olarak ulus-devlet gibi “bu topraklara” dışarıdan gelmiştir. Birçok başka şey gibi! Bu anlamda “yerli ve millî” değildir. Tıpkı çay gibi!

Wednesday, July 3, 2019

The Great Kanto Earthquake and the Korean Massacre

Image result for kanto earthquake

 Great Kanto Earthquake sparked another horrifying result, as well.  In the hours and days following, nationalist and racist rhetoric took hold across Japan.  Stunned survivors of the earthquake, tsunami, and firestorm looked for an explanation, looked for a scapegoat, and the target of their fury was the ethnic Koreans living in their midst.  As early as mid-afternoon on September 1, the day of the quake, reports, and rumors started that the Koreans had set the disastrous fires, that they were poisoning wells and looting ruined homes, and that they were planning to overthrow the government.
  Approximately 6,000 unlucky Koreans, as well as more than 700 Chinese who were mistaken for Koreans, were hacked and beaten to death with swords and bamboo rods.  The police and military in many places stood by for three days, allowing vigilantes to carry out these murders, in what is now called the Korean Massacre.

In the end, the earthquake and its aftereffects killed well over 100,000 people.  It also sparked both soul-searching and nationalism in Japan, just eight years before the nation took its first steps toward World War II, with the invasion and occupation of Manchuria.
Source:Kallie Szczepanski

Wednesday, July 25, 2018

Hannah Arendt Explains How Propaganda Uses Lies to Erode All Truth & Morality: Insights from The Origins of Totalitarianism

Josh Jones, Open Culture

At least when I was in grade school, we learned the very basics of how the Third Reich came to power in the early 1930s. Paramilitary gangs terrorizing the opposition, the incompetence and opportunism of German conservatives, the Reichstag Fire. And we learned about the critical importance of propaganda, the deliberate misinforming of the public in order to sway opinions en masse and achieve popular support (or at least the appearance of it). While Minister of Propaganda Joseph Goebbels purged Jewish and leftist artists and writers, he built a massive media infrastructure that played, writes PBS, “probably the most important role in creating an atmosphere in Germany that made it possible for the Nazis to commit terrible atrocities against Jews, homosexuals, and other minorities.”

How did the minority party of Hitler and Goebbels take over and break the will of the German people so thoroughly that they would allow and participate in mass murder? Post-war scholars of totalitarianism like Theodor Adorno and Hannah Arendt asked that question over and over, for several decades afterward. Their earliest studies on the subject looked at two sides of the equation. Adorno contributed to a massive volume of social psychology called The Authoritarian Personality, which studied individuals predisposed to the appeals of totalitarianism. He invented what he called the F-Scale (“F” for “fascism”), one of several measures he used to theorize the Authoritarian Personality Type.

Arendt, on the other hand, looked closely at the regimes of Hitler and Stalin and their functionaries, at the ideology of scientific racism, and at the mechanism of propaganda in fostering “a curiously varying mixture of gullibility and cynicism with which each member... is expected to react to the changing lying statements of the leaders.” So she wrote in her 1951 Origins of Totalitarianism, going on to elaborate that this “mixture of gullibility and cynicism... is prevalent in all ranks of totalitarian movements":
In an ever-changing, incomprehensible world the masses had reached the point where they would, at the same time, believe everything and nothing, think that everything was possible and nothing was true... The totalitarian mass leaders based their propaganda on the correct psychological assumption that, under such conditions, one could make people believe the most fantastic statements one day, and trust that if the next day they were given irrefutable proof of their falsehood, they would take refuge in cynicism; instead of deserting the leaders who had lied to them, they would protest that they had known all along that the statement was a lie and would admire the leaders for their superior tactical cleverness.
Why the constant, often blatant lying? For one thing, it functioned as a means of fully dominating subordinates, who would have to cast aside all their integrity to repeat outrageous falsehoods and would then be bound to the leader by shame and complicity. “The great analysts of truth and language in politics”---writes McGill University political philosophy professor Jacob T. Levy---including “George Orwell, Hannah Arendt, Vaclav Havel—can help us recognize this kind of lie for what it is.... Saying something obviously untrue, and making your subordinates repeat it with a straight face in their own voice, is a particularly startling display of power over them. It’s something that was endemic to totalitarianism.”
Arendt and others recognized, writes Levy, that “being made to repeat an obvious lie makes it clear that you’re powerless.” She also recognized the function of an avalanche of lies to render a populace powerless to resist, the phenomenon we now refer to as “gaslighting”:
The result of a consistent and total substitution of lies for factual truth is not that the lie will now be accepted as truth and truth be defamed as a lie, but that the sense by which we take our bearings in the real world—and the category of truth versus falsehood is among the mental means to this end---is being destroyed.
The epistemological ground thus pulled out from under them, most would depend on whatever the leader said, no matter its relation to truth. “The essential conviction shared by all ranks,” Arendt concluded, “from fellow traveler to leader, is that politics is a game of cheating and that the ‘first commandment’ of the movement: ‘The Führer is always right,’ is as necessary for the purposes of world politics, i.e., world-wide cheating, as the rules of military discipline are for the purposes of war.”
“We too,” writes Jeffrey Isaacs at The Washington Post, “live in dark times"---an allusion to another of Arendt’s sobering analyses—“even if they are different and perhaps less dark.” Arendt wrote Origins of Totalitarianism from research and observations gathered during the 1940s, a very specific historical period. Nonetheless the book, Isaacs remarks, “raises a set of fundamental questions about how tyranny can arise and the dangerous forms of inhumanity to which it can lead.” Arendt's analysis of propaganda and the function of lies seems particularly relevant at this moment. The kinds of blatant lies she wrote of might become so commonplace as to become banal. We might begin to think they are an irrelevant sideshow. This, she suggests, would be a mistake.

Wednesday, May 2, 2018

Milli fizik, milli matematik, milli kifayetsizlik

Cemal Tuncdemir, t24.com


Alman deneysel fizikçi Philipp von Lenard, bilimsel çalışmalarını dört ciltlik ‘Alman Fiziği (Deutsche Physik)’ adlı eserinde toplamıştı. Eserin adından da anlaşılacağı üzere Nazi Almanyasıydı bu. Lenard, amatör bir Nazi heveslisi değildi. 1905’te Nobel fizik ödülünü kazanmış önemli bir fizikçiydi. Einstein'in dediği gibi 'deneysel fizikte bir ustaydı'. Ama, entelektüel açıdan oldukça sığ bir insandı ve dahası duygusal yeteneği ve hayal gücü gelişmemişti. Partiye katıldığı 1924’ten itibaren Nazizmin aktif bir neferi oldu.
Einstein’ın görecililik kuramını veya kuantum mekaniğini, 'Nordik fiziğe' bir Yahudi saldırısı olarak gören ‘Aryan Fiziği’ akımının en önemli temsilcisi oldu. Lenard, Einstein’ın teorilerine ‘Yahudi sahtekarlığı’ diyordu. Hitler’in danışmanı olarak atanması uzun sürmedi.
Alman Fiziği anlayışının bir diğer öncüsü de bir başka Nobel Ödüllü (1919) fizikçi Johannes Stark’tı. O da ‘Yahudi fiziği’ dediği teorik fizik ve kuantum fiziği çalışmalarına ulusal savaş ilan etmişti. Albert Einstein ile beraber bir diğer büyük hedefi ise kuantum fiziğin önemli ismi Werner Heisenberg’ti. Yalnız Stark’ın beyaz ırkçısı düşünce konforunu tehdit eden bir sorun vardı. Heisenberg Yahudi değildi. 1937 yılında SS gazetesi Das Schwarze Korps’ta yazdığı bir makalede sertçe eleştirdiği Heisenberg’e ‘beyaz Yahudi’ lakabı taktı. Irkçı düşünce konforunu tehdit eden durumu bu şekilde aşmaya çalıştı. Lenard’ın bu yaftasından sonra Heisenberg, Münih Üniversitesindeki işini kaybetti. Sadece bir diktatörlükte işe yarayacak bir tesadüf, Heisenberg’i politik mahkuma dönüşmekten kurtardı. Annesi, SS’lerin lideri Heinrich Himmler’in annesi ile arkadaştı. Himmler, Heisenberg'e sahip çıktı.
Stark, 21 Ağustos 1934 günü Nobel ödüllü(1914) bir başka Alman fizikçisi Max von Laue’ye yolladığı mektupta, ‘ya partinin saflarına gelirsin ya da sonuçlarına katlanırsın’ tehdidinde bulunacaktı. Mektubunu, ‘Heil Hitler’ selamıyla bitirmişti. Von Laue, işini kaybetme pahasına parti ile aynı safa gelmeyi reddeden bilim insanlarından biri oldu.
Akademinin, devlet gücü ve yükselen Nazizm karşısında hizaya geçtiği bir dönemdi. 1931 yılında 'devletin' isteği üzerine yüzlerce bilim insanı ve felsefeci Einstein'ın bilimsel anlayışını ve çalışmalarını kınayan ortak bir ortak eser yayınladığında, Einstein'a destek sadece Von Laue ve Walther Nernst'ten geldi.  Von Laue, Lenard ile bir tartışmasında, Einstein'a yapılanları 'beni öldürseniz de dünya dönmeye devam edecek' diyen Galileo'ya yapılanlara benzetecek ve günün sonunda Einstein'ın teorileri ayakta kalacak, Aryan fiziği değil diyecekti. Aynı dönemde Nazileri desteklemese de sessiz kalacak Max Planck'ın aksine Nazi demagoglarına karşı açık bir cesaret sergiledi. Sokağa her çıktığında sürekli koltuklarının altında bolca paketle dolaşmasının nedeninin, hiçbir zaman Hitler selamı vermek zorunda kalmamak için olduğu anlatılır.
Stark da tıpkı Lenard gibi 1934 tarihli ‘Nasyonal Sosyalizm ve Bilim’ adlı kitabında, teorik fiziğin ve atom fiziğinin ‘Yahudi oyunu’ olduğunu iddia edecek ve Almanya’daki bütün bilimsel makamlara sadece Alman kanından olanların gelmesi gerektiğini kaydedecekti. Bir bilim insanının asıl görevinin ülkesine hizmet etmek olduğunu savunacaktı. Ona göre ülkeye hizmet ile partiye hizmet aynı şey demekti. Nazizme hizmet etmiyorsan ülkeye ihanet içindesin demekti. Nobel ödüllü bu fizikçi, ‘Hitler: Kişiliği ve Amaçları’, 'Hitler Ruhu ve Bilim' gibi kitaplar yazarak ülkesine 'bilimsel hizmetini' taçlandırmıştı.
Goebbels'in başında olduğu Propaganda Bakanlığının da isteği ile Stark 1934 yazında Nobel ödülü sahibi 11 Alman meslektaşını şu ortak bildiriyi imzalamaya davet edecekti:
''Biz Alman bilim insanları Adolf Hitler'i Alman halkının lideri ve koruyucusu olarak tanıyor takdir ediyoruz. Onun desteği ve teşviklerinin gölgesinde bilimsel çalışmalarımız Alman halkına hizmet edecek ve dünyada Alman varlığını ve özgüvenini yükseltecek.''
Hiçbiri bu yarı dini metni imzalamayı kabul etmedi.
 
Kifayetsizliğin fiziği
 
Philipp von Lenard, Einstein’ın her zaman düşmanı değildi aslında. İkili arasında birbirlerine övgüler dizdikleri mektuplaşmalar bile oldu. Lenard, sonraki yıllarda Einstein’ın çalışmalarını ‘fiziğin aşırı matematikleştirilmesi ve aşırı teorikleştirilmesi’ olarak göstermeye başladı. Ancak bunun da ayrı bir bilimsel yaklaşım olabileceğini kabullenmek istemiyordu. 1920 Eylülünde, Bad Nauheim'deki Alman Bilim İnsanları ve Fizikçileri Cemiyetinin toplantısında rölativite hakkındaki sert tartışmalarıyla bağları koptu.
Lenard ve Stark gibi yüzyılın ilk çeyreğinde Nobel fizik ödülü almış geleneksel fizikçiler, modern fizikteki baş döndürücü gelişmelerin çok gerisinde kaldılar. Yetersizlikleri ve egolarının baskısı altındaydılar. O günlerde Almanya’ya sinen paranoyak, ırkçı, histerik iklimin de sunduğu fırsatla en kolay yola saptılar: Deneysel fiziği vatan-millet meselesi yapıp, bunun dışına çıkanları millete ihanetle suçlama kepazeliğine... Lenard, teorik fizikçileri, o günlerde sanatta yükselen kübizm akımının temsilcilerine benzetti. Tıpkı, düzgün resim çizebilme yeteneğinden yoksun olduğu için şarlatanlık sergileyen’ Picasso’ gibi Einstein de anlamadığı fiziğe şarlatanlıkla yaklaşıyordu. Lenard ve Stark o günlerde toplumsal yaşamın her alanındaki bütün kifayetsiz muhterisler gibi Hitler destekçisi oldular ve ‘rakiplerini’ devlet gücü kullanarak alt etmeye çalıştılar.
Bruce Hillman’ın ‘The Man Who Stalked Einstein’ adlı kitabı, Leonard’ın Einstein’a dinmek bilmeyen kör öfkesinin etkileyici bir öyküsü. Hitler’in kendisini ulusun Führer’i ilan ettiği 1933 yılının başlarında, Humboldt Meydanına yığılarak yakılan ‘Alman ruhunun düşmanı' binlerce kitabın arasında Einstein’ın eserleri de vardı. Lenard, yanan kitapların yaydığı ışıkta, ‘Yahudilerin göreceliliği nihayet bu gece yok oldu’ diye düşünerek böbürleniyordu. Einstein ise o yılın başında yerleştiği New Jersey, Princeton’daki evinden geride bıraktığı ülkesindeki karanlık dehşete tanıklık ediyordu.
Lenard ve Johannes Stark, 1933’te Führer rejiminin ‘devlette temizlik’ gerekçesiyle çıkardığı Kamu Hizmetlerinde Restorasyon Yasasına dayanarak, Alman üniversitelerini ‘Yahudi etkisinden temizlediler' ve müthiş bir akademik kıyıma öncülük ettiler. 1145 akademisyen işten atıldı. Bunlardan 11’i Nobel ödülü sahibiydi. Ülkede fizik eğitimi müthiş bir gerilemeye girdi çünkü açıkça Nazi doktrini ile çok da uyuşan bir bilim dalı değildi. 1934’te üniversiteler Eğitim Bakanlığına bağlandılar. ‘Deutsche Physik’ şövalyeleri, yani ‘yerli ve milli’ fizikçiler, devletin resmi bilimsel tezlerini reddeden bütün Yahudi olmayan bilim insanlarını da üniversitelerden uzaklaştırıyordu. Üniversiteler artık Lenard gibi Aryan diyalektiğe adanmış sözde akademisyenlerle doluydu. İronik olarak, Nazi Almanyasının ‘nükleer silah’ geliştirememesinin de en önemli nedeni bu oldu.
Bilim insanları kutsal inek değil. Bilim insanı olmak, sürekli bilimsel bir tavır içinde olmak anlamına da gelmiyor. Onlardan da da tıpkı politikacılar gibi gücün, şöhretin veya paranın büyüsüne yelken açan çok oluyor. Lenard, savrulduğu ‘führercilik’te ve ırkçılıkta sadece Einstein ile değil herkesle uğraşmaya başlayacaktı. En çarpıcı hedeflerinden biri ise Wilhelm Roentgen’di. Röntgen ışınını (x-ray) keşfiyle tarihteki ilk Nobel fizik ödülünün de sahibi olan Roentgen, saf Almandı ve Yahudi değildi. Ama Lenard’ın hedefi olmaktan kurtulamadı. Lenard, tarihe ‘x-ray’in gerçek babası olarak geçmek istiyordu. Röntgen cihazının bazı aparatlarını geliştirdiği için buna hakkı olduğuna inanıyordu. Bunun için de Röntgen’i itibarsızlaştırması gerektiğini düşündü. Ve oldukça çocukça ve başarısız bir itibarsızlaştırma kampanyası yürütmekten çekinmedi.
 
Devletin biyolojisi
 
Yaşamın her alanını ‘partinin ve devletin' içine alıp itaatkar yapma saplantısının tek örneği Nazi rejimi değil. Ülkenin tek adamın veya tek partinin diktatörlüğüne sokulduğu bütün totaliter rejimlerde bu eğilim güçlüdür. Örneğin matematiğe, burjuvalara hizmet eden bir bilim olduğu gerekçesiyle karşı çıkan rejimler de oldu. Nazi rejimindeki ‘aryan bilim’in Sovyetlerdeki karşılığı ‘proleteryan bilim’di. Her ikisinin de ortak yanı ‘milli bilimin’, ‘gerçek bilim’ olduğuydu. Gerçek bilim ise partinin veya devletin amaçlarına hizmet eden bilimdi.
Bunun çarpıcı örneklerinden biri de Lısenkoizm diye anılan politik-bilimsel kampanyadır. Sovyetler Birliğinde Trofim Lısenko adlı bir biyolog, 1935 - 1965 yılları arasında ülkenin bütün biyoloji araştırmalarında tek söz sahibi oldu. Çünkü o Stalin’i destekliyordu Stalin de onu... Lısenko, modern genetiğin bütün bilgilerini reddetmesiyle ünlüydü. Sonuçta, biyoloji biliminde yeni gelişmeleri dikkate alan 3000’den fazla biyolog ya işten atıldı veya hapishanelere ve çalışma kamplarına sürüldü. Lısenko’nun bilimsel görüşlerini reddeden Tarım Akademisi başkanı hapse atıldı ve hapisteyken öldü. Nöropiskoloji, hücre biyolojisi gibi alanlarda birçok biyolojik çalışma yasaklandı veya oldukça olumsuz etkilendi bu dönemde. Bugün bilimsel literatürde, sosyo-politik amaçlarla bilimsel çalışmaların manipüle edilmesi veya doğrudan engellenmesi çabalarına ‘lısenkoizm’ de denmesinin nedeni budur.
Faşist rejimde, ülkenin biricik lideri (veya bazı örneklerde partisi), herşeyin en doğrusunu, en iyisini zaten bilecek güce sahip olduğu için, entelektüel itirazlar, bağımsız akademik araştırmalar birer fitnecilik, dış mihrakların bir oyunu veya en iyimser yaklaşımla 'gereksizlik' görülür. ‘Reductio ad absurdum (abes olana irca)’ diye anılan mantık yöntemiyle, resmi görüşten en basit farklılıkların bile ‘gayri-millilik’, ‘vatan hainliği’, ‘yerlilik’ gibi sınırları son derece belirsiz iddialarla kolayca sözde çürütüldüğü hastalıklı bir kültür hakim olur. Totaliter rejimlerde en akla gelmeyecek şeylerin, örneğin matematiğin, fiziğin, biyolojinin bile bir ‘milli’sinin olmasının nedeni budur. Totaliter rejimleri son tahlilde birer 'milli kifayetsizlik' yapan da budur...
Militarist bir nasyonalist olan Lenard, bugün artık Nobel ödülünün, bir kişide bilgelik ve hümanizmin varlığının garantisi olmayacağının en seçkin örneği olarak anılıyor. Dahası, Nobel ödülünün, bazen de kifayetsizliği tetikleyebileceğinin de... Tarihe berbat bir karikatür olarak geçti. O gün devlet gücüyle atan, tutan, asan, kesen herkes bugün Almanlar için bile birer utanç abidesi. Kimse isimlerini bile hatırlamak istemiyor.
Pasifist bir enternasyonalist olan Einstein ise teorilerinin doğruluğunun deneysel fizik alanında da tespit edilmesiyle 100 yıl sonra bile dünyanın en büyük film yıldızlarından bile daha büyük bir şöhretin sahibi. Bazı teorilerine itiraz eden bilim insanları da dahil, saygınlığında bütün kürenin ittifak ettiği nadir isimlerden biri. Teorileri, insanlığın evreni anlama çabasında hala en ufuk açıcı ve işlevsel bilgiler arasında...
Faşizan 'millilik', 'yerlilik' iddiaları, ister bilimde, ister sanatta, ister politikada olsun, kifayetsiz muhterislerin son sığınağıdır. 



Thursday, September 28, 2017

“Tarihte Türk milleti diye bir şey yok” Mu?


“Tarihte Türk milleti diye bir şey yok” diye buyurmuş gene bir sevgili arkadaşımız. Bizim Türkiye gayrimüslimlerinin sevdiği temalardandır. Son zamanlarda Kürt kardeşlerimiz de keşfettiler, pek sevdiler. Türk dili de zaten toplama bir dildir, Nişanyan da öyle demiş.

Elcevap: İngiliz milleti, Rus milleti, Ermeni milleti, Kürt milleti ne kadar varsa Türk milleti de o kadar vardır. Bin beş yüz yıldan beri dünya ve uygarlık tarihinde önemli – bazen olumlu, daha çok olumsuz – rol oynamıştır. Türk dili en azından yedi yüz yıldan beri dünyanın – en önde olmasa da – önde gelen kültür dillerinden biridir. İnkâr edersen sadece kendini aldatırsın.

Kırk yıldır durmadan tarih okumanın bana öğrettiği ilk ders şu: Türk milleti, köken itibariyle SİYASİ bir oluşumdur. Yani önce bir devlet, bir ordu, bir organizasyon, bir ideoloji vardır; “millet” onun ihtiyaçlarına göre şekillenmiştir.

Daha okudukça fark ettim ki dünyadaki bütün milletler aşağı yukarı böyledir. Amerika kolay örnek, ama mesela Rusya da hiç farklı değil. Ermeniler de, ayıptır söylemesi, hiç farklı değil. Dünyanın en ilkel aşiretlerinin (mesela eski Germenlerin yahut prehistorik Arap aşiretlerinin) dibini kazısan onlar da değil. Çeşit çeşit insanlar tarihin bir noktasında bir ortak macera için bir araya geliyorlar; aralarında kız alıp verdikçe zamanla akraba oluyorlar; sonra bir masal uyduruyorlar “atamız filanca kişiydi, ezelden beri bir soy ve bir aileyiz” diye.

Hepsi anlatmışlar o masalı. Türklerin farkı (eğer varsa) şu. Osmanlı siyasi eliti, çok yakın döneme dek, siyasi nedenlerle, böyle bir “ortak köken” anlatısından özenle kaçındı. Sonra “Türk ırkı” teorisini Avrupalılardan duydular; günün siyasi ihtiyaçlarına uygun olduğunu fark ettiler; bir günden ötekine – de ki 1870’lerden 1900’e – yeni din bulmuş gibi şevkle benimsediler; bin yılda inşa ettikleri etnik kompozisyonu tahrip etmek için kullandılar. Özünde başka milletlerin ırk teorisinden çok farkı yoktur. Onlardan daha saçma veya daha yalan değildir. Farkı çok taze olması, dolayısıyla kulağa çiğ gelmesidir. (Bir yalanı bin yıl anlatırsan kulağın alışır; yüz yıl çok az süre.) Bir de, tarihte eşine az rastlanır bir dizi sosyal felakete yol açmış olmasıdır. “Türk ırkı” yalanını iğnelemekten belli bir zevk almamızın sebepleri bunlar. Hem çok kötülük yapmış, hem de kıçı açık – yani kofluğunu keşfetmek ve belgelemek nispeten kolay.

Milliyetçilik denen şey “her millete bir devlet” teorisidir. Tarihin bir aşamasında, spesifik olarak 1789 ve 1815’ten sonra, Avrupa’nın iç siyasi ihtiyaçlarından doğmuş bir düşüncedir.   
“Demek lazımmış ki insanlar benimsemiş” deyip geçebilirsin belki. Ama bu çağ ve devirde halâ bir işe yarar mı diye sormadan edemezsin. Hayatında köyünden ve mahallesinden çıkmamış insanlar bu mevzulara Fransız kalabilir. Ama biraz dünya görmüş, mesela gidip bir sene Peru’da yaşamış, ya da Japon’la evlenmiş, Hint mutfağı üstüne risale yazmış birinin devletle millet arasında zorunlu eşdeğerlik kurması daha zormuş gibi geliyor bana. 

**
Gelelim Türk diline. Hayır, Nişanyan Türk dili yoktur, ya da toplama dildir gibi saçma bir lakırdıyı hiçbir zaman söylemedi, aklından da geçirmedi. Aksine Türk dili güzel ve zengin ve değerli bir şey olduğu için ömrünün şunca yılını onu etüt etmeye adadı. Bir dilin, ırkçıların cahilane zannettiklerinin aksine, çok geniş bir kültürel havzadan beslendiğini göstermek o dilin değerini düşürmez. Tam tersine, artırır. Bir dil eğer kültürel harmanına Çinceyi, Arapçayı, Farsçayı, Yunancayı, Fransızcayı, İngilizceyi katıp kendi özgün bileşimini yaratabilmişse çok güçlü ve orijinal bir dil demektir. Yok birtakım dıngılların iddia ettiği gibi Ortaasyalı ilkel bir kabilenin diliyse ve bin yıldır o aslından asla taviz vermemişse, asıl o zaman pek zavallı bir şey olduğuna hükmetmek gerekir.

Bugün dünyada konuşulan 7000 (sayıyla yedi bin) dil var. Türkiye Türkçesi, bunlar arasında, gerek konuşan kişi sayısı, gerek yazılı üretim hacmi, gerek sözlüktü, ansiklopediydi, filolojik çalışmaydı, üniversite kürsüsüydü gibi kültivasyon belirtileri bakımından yirminci ila otuzuncu arasında bir yerlerdedir. Yani İngilizcenin, Çincenin, İtalyancanın yanında cılız kalır, ama mesela Estoncaya, Sinhali’ye, Xhosa’ya, Swahili’ye, Özbekçeye, İsviçre Romanşçasına, Rohingya diline, hatta bizim Batı Ermenicesine ciddi fark atar. Geçmişe baktığında da önemli bir kültür dilidir. Modern çağdan önce dünyada Yunanca, Latince, İbranice, Arapça, Farsça, Hintçe, Çince, Japonca gibi yedi sekiz egemen dilin epey ardından da olsa, en çok yazılı eser üretmiş dillerden biridir. Ne yazık ki o eserlerin büyük bölümü halen yayınlanmadan durmaktadır. Başta “ecdat” muhabbetiyle beyni efsunlanmış cühela takımı olmak üzere kimsenin umurunda değil.

Sevan Nişanyan
http://nisanyan1.blogspot.jp/2017/09/turk-guzellemesi.html

Thursday, October 9, 2014

Nationalism and the End of All Peace

The most lethal nail in the empire’s coffin, though, was what ultimately tore apart its pluralist system: nationalism. One by one, the Christian peoples of the Balkans launched rebellions to achieve independence. Each was a joyful moment of national liberation for the new nation, but for those in the minority, it was a nightmare. “Serbia for the Serbs, Bulgaria for the Bulgarians, Greece for the Greeks,” went a popular slogan of the early nineteenth century, along with a crucial caveat: “Turks and Jews out!”

The fate of Turks and Jews converged—as the latter, who had no territorial claims, remained loyal to the empire until its end. As late as the Balkan Wars of 1912–13, the Turco-Jewish axis was operative. “In Fear of Greeks, Jews Plead for Aid,” read a 1913 New York Times headline. The Greek nationalists, the story reported, were “punishing [the Jews] for being friendly with the Turks.”

During such nationalist campaigns against the empire, both the Ottoman Jews and the much more numerous Turks—a term that then referred to almost all Ottoman Muslims—faced several tides of ethnic cleansing in the Balkans, the Caucasus, and the Crimea. According to some estimates, more than five million Ottoman Muslims perished in these regions between 1821 and 1922. Some of them were killed in battle, others died from starvation and disease. Those who could make it to Turkey itself (including my own great-grandfather from the northern Caucasus) brought with them many stories about the cruelty of the Russians and their allies.

Nationalism slowly crept into the minds of the Muslim peoples of the empire as well. In fact, Ottoman administration was not considered alien rule in any Muslim province of the empire until the beginning of the twentieth century. But in less than two decades, the desire for independence affected first the Albanians and then some (not many) Arabs. Hence, on the eve of World War I, Ottoman armies found themselves engaged in hopeless wars throughout a vast territory stretching from Macedonia to Yemen.

The century-long shrinking of the empire, and the enormous suffering it caused Turks, created a deep fear among the Ottoman elite and propelled them to develop their own nationalism. That’s why the Young Turk party that encapsulated this trend, the Committee of Union and Progress (CUP), which took over the Ottoman state with a military coup in 1913, was ready to save the remaining part of the country—Asia Minor—by any means possible. When they entered the Great War in October 1914, the Turks, once again, faced the Russian onslaught from the east, and they found that Armenian nationalists had established paramilitary units to support the enemy. This discovery formed the basis for the catastrophic decision made by the CUP government in April 1915, when it chose to expel all Armenians in Eastern Turkey to Syria. Hundreds of thousands perished en route, due to massacres, other atrocities, famine, and disease. This awful ethnic cleansing is certainly the biggest stain on Ottoman history, and is inexcusable, but it did not happen because of the Ottoman system. Rather, it occurred because of the fall of the Ottoman system.

The collapse of the empire would have other tragic consequences that only time would reveal. Yet Archibald Wavell, a British officer, had the foresight to see them as early as 1918. Watching the victorious European powers happily carving up the Ottoman Empire in Paris after “the war to end war,” he dismissed the optimism. What the Europeans achieved instead, he said, was “a peace to end peace.”


Monday, September 16, 2013

Ölümcül Kimlikler



Bütün bir insanlık özel durumlardan başka bir şey değil, yaşam farklılıklara gebe, "yeniden üretim" varsa da asla aynı olmuyor. İstisnasız her insan karma bir kimlikle donanmış; unutulmuş çatlakları, hiç akla gelmeyen dallanmaları ortaya çıkarmak ve kendisinin karmaşık, biricik olduğunu, yerinin başkası tarafından doldurulamayacağını keşfetmesi için kendi kendine birkaç soru sorması yeter. İşte herkesin kimliğini belirten tam da bu: karmaşık, biricik, yeri doldurulamaz, başka hiç kimseyle karıştırılamaz. Bu noktada ısrar etmemin nedeni, kimliğini belirtmek için sadece "Arabım", "Fransızım", "Siyahım", "Sırpım", "Müslümanım", "Yahudiyim" denmesi gerektiği şeklindeki hâlâ son derece yaygın ve benim gözümde son derece sakıncalı düşünme alışkanlığı; çeşitli aidiyetlerini benim yaptığım gibi sıralayan biri, derhal kimliğini bütün renklerin silineceği bulanık bir çorba içinde "eritmek" istemekle suçlanır. Oysa benim söylemeye çalıştığım bunun tam tersi. Bütün insanların eşit olduğu değil ama her birinin farklı olduğu. Kuşkusuz bir Sırp bir Hırvat'tan farklıdır, ama her Sırp da bütün öteki Sırplardan farklıdır ve her Hırvat da bütün öteki Hırvatlardan farklıdır.

Gene Lübnanlı bir Hıristiyan Lübnanlı bir Müslümandan farklıysa, ben birbirinin aynısı iki Lübnanlı Hıristiyan tanımıyorum, ne de iki Müslüman, ayrıca dünyada birbirinin eşi iki Fransız, iki Afrikalı, iki Arap ya da iki Yahudi de yok. İnsanlar birbirinin yerini tutamaz ve aynı Ruandalı ya da İrlandalı ya da Lübnanlı ya da Cezayirli ya da Bosnalı aile içinde, aynı çevrede yetişen iki kardeş arasında, görünüşte çok küçük ama onları politika, din ya da günlük yaşam konusunda birbirlerinin kutbuna itecek, birini bir katil, diğeriniyse bir diyalog ve uzlaşma insanı yapacak farklılıklara sık rastlanır.