Showing posts with label Ali Bulaç. Show all posts
Showing posts with label Ali Bulaç. Show all posts

Saturday, October 16, 2021

Hüseyin’in hikayesi


Muaviye, Hz. Ali’ye başkaldırıp da inisiyatifi tamamen ele geçirdikten sonra, bir sorunla karşı karşıya bulunuyordu: İlga ettiği hilafetin yerine ikame ettiği saltanatı nasıl Beni Ümeyye hanedanının mülkü haline getirecekti? Etrafında “
duhatu’l Arab (Arap dahileri)” adı verilen “hayli zeki” danışmanları vardı. (BKz. Mücahit Yüksel, Duhatu’l Arab (Arap dahileri) ve Hz. Ali’ye karşı tutumları, İstem Yıl:14, Sayı:28, 2016, s. 349 – 368) Bunlardan biri olan Muğire bin Şu’be, ona hilafetin sürekli Beni Ümeyye’nin elinde kalması için oğlu Yezid’i veliahd ilan edip ona herkesten biat almasını tavsiye etmişti, Muaviye de öyle yaptı. Babasının ölümünden sonra Yezid baskıyla biat istemeye kalkışınca Hz. Hüseyin ayaklandı. Çünkü Hz. Hasan’la Muaviye’nin yaptığı anlaşmaya göre Muaviye’den sonra hilafet bir görüşe göre müslümanlara/halka, bir görüşe göre Hz. Hasan’a veya Hz. Hüseyin’e geçecekti, Muaviye anlaşmaya bağlı kalmadı. Bazı tarihçiler buna itirazi şerh koyarlar: İbn Hacer el-Heytemî bu maddeyi, “Muâviye kendisinden sonra yerine kimseyi tayin etmeyecek, bu iş ondan sonra müslümanların şûrası ile tesbit edilecektir” şeklinde verirse de (eṣ-Ṣavâʿiḳu’l-muḥriḳa, s. 136) anlaşmada böyle bir maddenin bulunması olayların gelişmesine pek uygun düşmemektedir; çünkü Muâviye, oğlu Yezîd’e biat aldığı zaman Hz. Hasan’la yapılmış anlaşma uyarınca hilâfete aday gösteremeyeceği yolunda kendisine karşı herhangi bir itirazın ileri sürüldüğü sabit değildir.” (Ethem Ruhi Fığlalı, DİA, Hasan Maddesi.) Bu değerlendirme kritiğe muhtaçtır. Anlaşma metnine Muaviye, kendisinden sonra oğlu Yezid’i aday göstermeyeceğine ilişkin madde koymamışsa dahi, bu, onun oğlu Yezid’i veliahd ilan etmesinin meşru gerekçesi değildir. Kaldı ki, Hz. Hüseyin’in itirazı doğrudan bunadır.

Hz. Hasan’ın Muaviye ile imzalayıp Hz. Hüseyin’in onayladığı anlaşma, şunu gösteriyor ki, Hz. Peygamber (s.a.), kendisinden sonra kimseyi imamete vasiyet etmediği gibi, şu veya bu şahıs için de herhangi bir imada bulunmamış, hilfateni Kureyşlilere ait olduğu yolunda bir bir söz (hadis) de söylememiştir. Nitekim ilk halife seçildiğinde Hz. Ebu Bekir. Hz. Peygamber’in kendisini imamlığa geçirmesi suretiyle devlet başkanlığı için imada bulunduğunu öne sürmemişti; sonraki zamanlarda ortaya çıkan sert tartışma ve polemikler sırasında da Hz. Ali de, Hz. Peygamber’in kendisini imamete vasiyet ettiğine ilişkin herhangi bir iddiada bulunmamıştı. Hilafet, icab ve kabul esasına göre halkın veya meşru/tabii halk temsilcilerinin adaylardan birine biat vermesiyle gerçekleşir.

Bu çerçeveden bakıldığında tabii ki Hz. Ali ve evladının yönetime talep olmalarının bir anlamı ve meşru bir temeli vardı ki, siyaset sahnesinde yer alan bütün aktörlerle mukayese edildiklerinde Hz. Ali ve iki evladı hepsinden daha ehil ve liyakat sahibiydiler. Ayrıca eğer inisiyatif Ali ve evlatlarının elinde olsaydı ne hilafet saltanata dönüşür, ne geleneksel mevalilik bir tür Arap kavim üstünlüğüne dayanan bir teamüle kalb olunurdu.

Bir görüşe göre belki Hz. Hüseyin Yezid’e biat etmeyip Medine’de kalmakla yetinecekti, onu kıyama sevkeden faktörlerden biri Kufelilerin ona üst üste mektuplar gönderip Yezid’i devirmeye teşvik etmeleriydi.

Sonunda Hz. Hüseyin Kufe’ye gitmek üzere yola çıktı, yolda ünlü şair Ferazdak’a rastladı. Ferazdak ona geri dönmesini öğütleyip şunları söyledi: “Onların kalpleri seninle ama kılıçları sana karşı olacaktır!” Azibu’l Hicanet denen yere geldiğinde de Hz. Hüseyin karşılaştığı dört atlıya Kufelileri sordu. Ona “Kufelilere bol miktarda rüşvet dağıtıldı, sana destek vermeyecekler” dediler. Hz. Hüseyin, bir kere azmettiği için “Allah’ın dediği olur” deyip yola devam etti. Yol boyunca onu Hür bin Yezid’in komutasında bin kişilik bir ordu takip ediyordu.

Derken bir süre sonra Kerbela denen mevkide Sasani imparatorluğuna son veren Kadısiyye savaşının kahramanı büyük sahabe Sa’d bin Ebi Vakkas’ın oğlu Ömer bin Vakkas, 4 bin kişilik ordusuyla çıkageldi. Hz. Hüseyin’in yanında bir bölümü çoluk çocuk 71 kişi (32 atlı, 40’ı yaya) vardı, şüphesiz bunların iyi donanımlı koca bir orduya mukavemet etmeleri beklenemezdi. Hz. Hüseyin durumun ciddiyetini anlamıştı, Ömer’e üç seçenek sundu: a) İzin verin, Medine’ye geri döneyim; b) Yezid’le konuşarak ihtilafı çözelim; c) Sınır bölgelerinden birine gideyim. Ömer bu teklife sıcak baktı, kendisini bilgilendirdiği Yezid’in Kufe valisi İbn Ziyad da, teklifin işe yarayacağını düşündü ama danışmanı Şimşir bin Zi’lcuşan, ele geçirilmişken Hüseyin’in infaz edilmemesinin vahim hata olacağını söyleyince İbn Ziyad, Ömer’e şu talimatı gönderdi. “Önce Yezid’e biat etsinler. Hüseyin ve arkadaşlarına su vermeyin. Nasıl Osman mahrum kaldıysa onlar da bir damla sudan mahrum kalsınlar. Emirlerim açıktır, teslim olursa bana canlı olarak gönder, direnirse kanını dök, hak ettiği şekilde vücudunu parça parça et, cesedini atlara çiğnet, çünkü o bir asidir ve cemaati terk etmiştir.”

İbn Ziyad’ın verdiği ta’limat İslam hukuku bakımından herhangi bir temele dayanmıyordu. Tamamiyle cahiliye adetlerince sözde meşru olduğunu iddia ettiği Yezid’e karşı kıyam etmesi dolayısıyla Hz. Peygamber’in torununa vahşice bir ceza verilmesini emrediyordu. Hz. Peygamber, canlı veya cansız bedene işkence (müsle) yapılmasını yasaklamıştı. Öyle ki Hz. Ali’den gelen bir rivayete göre, müsle köpeğe dahi yapılamazdı. İbn Ziyad, Hz. Hüseyi’nin öldürülmesiyle yetinmiyor, vücudunun parçalara ayrılmasını ve atlara çiğnetilmesini emrediyordu. Onun “cemaat”ten anladığı Yezid gibi ahlaksız ve kifayetsiz birinin etrafında toplanan çıkarcılar ve korkaklar güruhuydu.

Katliamdan önce gece gizlice Hz. Hüseyin ile Ömer bin Vakkas bir araya geldiler. Taberi ve İbn Esir’in kayıtlarına göre Hz. Hüseyin ona “Ordularını Kerbela’da bırak, seninle Yezid’e gidelim” teklifinde bulundu. Ömer “Bunu yapacak olursa evini yerle bir edeceklerini” söyledi. Hz. Hüseyin “Evini yeniden yaparım” deyince, Ömer “Bütün malımı mülkümü müsadere ederler” dedi. Hz. Hüseyin Hicaz’daki malı mülkü için garanti verdiyse de, Ömer kabul etmedi.

Şehid edilmeden önce 57 yaşındaki Hz. Hüseyin şöyle diyordu: “Ben kimin canına kıydım ki, beni öldürmek istiyorsunuz? Kimin malını gasbettim? Söyleyin, suçum nedir?”

İbn Ziyad’ın talimatı ve Ömer bin Vakkas’ın kararlığı anlaşıldığında, onu Kerbala’ya kadar takip eden Hür bin Yezid, vicdanı infiale uğramış vaziyette “Allah’a andolsun cennetle cehennem arasında seçim yapıyorum, vücudum lime lime olsa da bunu günahlarımın kefareti sayıyorum” deyip, ordudaki görevini bırakıp Hz. Hüseyin’in tarafına geçti, Hz. Hüseyin onun için şefkatle dua etti.

Sonunda Hz. Hüseyin ve beraberindekiler, anlatımı yürekler acısı şekilde şehid edildi. Necefli Sinan bin Enes’in Peygamber torununun başını gövdesinden ayırdı.

Kerbela olayının üzerinde durulması gereken birkaç boyutu var: Bir boyutu Kufelilerin tavır ve tutumudur. Hz. Hüseyin’in davasında yüzdeyüz haklı olduğuna kalpleriyle inanan Kufeliler onun yanında yer almadı. Bir bölümü korktular; bir bölümü iktidarın yanında yer alarak çıkar sağladılar, bir bölümü de “Nemelazım, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” dediler.

Bizim tarihimizin temel siyasi kodlarını Hz. Osman’ın şehadetiyle başlayıp “kerb-u belâ”nın toprağında yaşanan dramlar, travmalar tayin etmiştir. Yönetimler de, halk da değişik biçimlerde yüzyıllarca aynı refleksleri göstermektedirler: Bir bölümü korkuyor, bir bölümü zorbalarla işbirliği yapıp çıkar sağlıyor, bir bölümü de “Nemelazım” deyip işine bakıyor. Tarih tekerrür edip duruyor!

Şu sorunun cevabı önemli: Kufelileri Hz. Hüseyin’e destek vermekten alıkoyan sebep neydi?

Belli ki önemli bölümüyle Kufeliler “kalb” ile “kılıç” arasında gidip gelmişti. Kalbiyle Hüseyin’in, kılıcıyla Yezid’in yanında yer almışlardı. Bu ahlaki/siyasi şizofreniydi. Söz konusu şizofreni Kufelilerin kendilerinden sonraki Müslümanların tarihine bıraktıkları miras oldu. O gün bugün müslümanların kahir ekseriyeti Hüseyin için ağlar, Yezid’le iş tutmaya devam etmektedirler.

Ali Bulaç

 

Wednesday, December 19, 2018

Peki, Biz Niçin Bu Durumdayız?



Mardin’de büyüdüm ve 19 yaşıma kadar orada kaldım. Mardin, hayranlık uyandırıcı bir medeniyetler bileşkesidir. Asurlardan Romalılara, Perslerden Araplara, Bizanslılardan Selçuk ve Osmanlılara kadar çeşitli medeniyetler Mardin’de buluşuyor. Bu anlamlı buluşmayı harikulade taş yapılarda müşahede etmek mümkün. Merak ettiğim ise: “Eğer atalarım bu eserleri yaptıysa biz de yapabiliriz. Ama yapamıyoruz? Neden?” Hep kendime bu suali sordum. 
Tarihin tanıklığına dönüp baktığımız zaman, yani kendi tarihimize Osmanlı’ya Selçuklu’ya ya da Begoviç’in işaret ettiği gibi, Hint yarım kıtasından, Semerkant’tan Endülüs’e ve bugün adına Ortadoğu dediğimiz bütün İslam dünyasındaki bu medeniyet merkezlerine baktığımız zaman atalarımızın ürünlerini görmekteyiz. Ama biz onların torunları utanç verici bir ilkellik içinde yaşıyoruz.

Kendimize, “peki, biz niçin bu durumdayız?” sorusunu sormamız lazım.  Eğer kimi oryantalistin bize telkin ettiği gibi fıtratımızda, yapımızda bir ilkellik varsa bizden önceki atalarımızın da ilkel yaşaması icap ederdi. Aksine atalarımız insan yüzlü şehirler inşa ettiler,  yüksek medeniyetler kurdular. Biz ise güzelim şehirlerimizi vandalca tahrip ediyoruz. Demek ki, sorun bizden kaynaklanmaktadır. Alev Erkilet’in de değindiği gibi, Moğolları harici sebep olarak göstermek yerine içerdeki asıl etkenler üzerinde durmamız gerekiyor.

İslam, salt bir din değildir. Bu akıldan çıkarılmaması gereken temel bir önermedir.

Peki, öyleyse nedir İslam? İslam, “Ed-Din”dir.

Biz yanlış olarak İslamiyet’i diğer din kulvarlarında yer alan dinler gibi bir din olarak telakki ediyoruz. Din olarak telakki ettiğimizde de, Müslüman kavimlere ait, millileştirilmiş, yerlileştirilmiş, tekel altına alınmış bir din olarak algılıyoruz. İslam, ya Türklerin ya Arapların ya da Farsların dinidir sanki. Mesela bir İngiliz veya bir Fransız Müslüman olduğu zaman, ya bir Türk, ya bir Arap, ya da bir Fars ismini almak zorunda. Oysa Ed-Din, en-nas’a, insanlara, türümüzün tümüne ait olan bir dindir, kimsenin tekelinde değildir.

Bir diğer husus İslamiyet, diğer dinlere karşı olan bir din de değildir. Ne Hıristiyanlığa ne de Yahudiliğe karşıdır; aksine onları tamamlayan, ikmal eden bir dindir. Onu Ed-Din yapan vasıf da budur. Begoviç buna vurgu yapıyordu. Begoviç, hep dinin tevhid eden, dünya ve ahireti birleştiren boyutundan bahsetti. Türkiye’de ise, Müslümanlığının temelini oluşturan din ve Ed-Din değil, “diyanet” olmuştur. Bu, sakatlanmış bir Müslümanlıktır. Bu sebepledir ki, devletin en önemli kuruluşuna “Diyanet İşleri Başkanlığı” denilmiş, “Din İşleri Başkanlığı” denilmemiştir. Bu isimlendirme üzerinde çokça düşünülmüş ve daha sonra seçilmiştir. Halbuki Begoviç’in yazılarında  İslamiyet ne tek başına bir din ne de sadece diyanettir. Malik Bin Nebi ile Seyyid Kutup arasındaki medeniyet-siyaset tartışmasında, Begoviç bir adım ileri gitmeyi denemiştir. İslam’ı, Seyyid Kutup siyasete, Malik Bin Nebi medeniyete irca ediyordu. Türkiye’de İslamcı algının merkezinde “salt iktidar” yer aldığından önce Seyyid Kutub’un “siyasete vurgusu” yüceltildi, iktidar olunduktan sonra da Malik Bin Nebi’nin “medeniyet vurgusu” öne çıktı; iktidarla yerel ve merkezi kamu kaynaklarını ele geçirenler, şimdi ceplerine doldurdukları parayı harcayacak medeniyet formları arama aşamasına gelmişlerdi. Medeniyet onların konfor özlemlerinin dışa vurumuydu. Aramice asıllı medeniyetin bir mahkemenin yetki sahası içindeki yerleşim birimi olduğunu; Hz. Peygamber’in Yesrib yerine Medine'yi seçerken 'dinin mekanda ete kemiğe bürünmesi formlarını kastettiğini' düşünmediler; yeni muktedirler göç ve kentin sahneye çıkardığı Bedeviler olduklarından, iktidar ve medeniyet tasavvurlarında  beşeri hayatın aşkın birliği olan tevhid merkezde yer almadığından, ne Seyyid Kutub’un siyasetini doğru algıladılar ne Malik Bin Nebi’nin medeniyetini. 

İslam Dünyası niçin geri kaldı?


Biz bu soruyu 19. yüzyılda sorduk ve cevabını –hala- yanlış vermeye devam ediyoruz. Aslında bu mesele, bir yere gitmek isterken yanlış bir otobana girmemize benzer. Yanlış otobana girersek, o yol bizi nereye kadar götürecekse ve yolun sonuna kadar, yanlış yolda gideceğiz demektir. Belki 19. yüzyılda bu soru anlamlıydı, çünkü yaşanan bir travma vardı ve 20. yüzyıl boyunca da bu sorunun cevabı arandı. Dolayısıyla bu soruyu soranları küçümsemiyorum, eleştirmiyorum, fakat 21. yüzyıldaki sorumuz bu olmamalıdır. Bizi ayağa kaldıracak meşru sorumuz: “Bizim küresel düzeyde moderniteye cevabımız nedir?” olmalıdır. Özgürlük, ahlak, adalet, izzet ve bir arada yaşama iradesini amaçlamayan radikalizmin bizi kör bir şiddet ve cinayetlere; iktidar için iktidarın da bizi istibdada ve yozlaşmaya mahkum ettiğini gördük.

Ali Bulaç

Friday, December 14, 2018

Batı'da Entellektüel Kalmadı

Bir durum tespiti olarak şu hususun altını çizmekte yarar var: Batı’da entelektüel kalmadı; dünya yeni bir döneme adım atarken geçmiştekine benzer “kurucu zihin” ortaya çıkmıyor, kurucu zihinlerin mirası üzerinden gidenler de yavaş yavaş tarih sahnesinden çekiliyor. Şu anda Batı düşünce hayatına siyasetine, maddi ve iktisadi evrenine yön verenler, sosyal bilimciler, politikacılar, uzmanlar ve stratejistlerdir. Fonksiyonel değerleri inkar edilmese de, bu zümre içinde yer alanlar entelektüel sıfatını almaya hak kazanmazlar.
Teknoloji, ekonomi, strateji ve politika, yeryüzü ölçeğinde hayatı giderek yoksullaştırmakta, acımasızlaştırmaktadır. Sosyal bilimcilerden filozof veya yüksek düzeyde fikir adamı çıkmaz; sosyal bilimlerin suyunun derinliği bir karışlıktır, bilimlerin sularında sadece ayaklarınızı ıslatırsınız. Entelektüel, okyanusun derin sularına dalar, derinliklerde hikmet incileri arar. Söz konusu dört düzeyde -teknoloji, ekonomi, strateji ve politika- tabiat tüketiliyor, istifçilik gelişiyor, bedenin organizmaya ait istekleri öne çıkıyor. Tabii bunun arkasından da pragmatizmin ve başarı tutkusunun tetiklediği, hegemonik bir kültür yeryüzününün genelini istila ediyor.
Zamanımızda sanat, edebiyat ve felsefe alanında inanılmaz bir zaaf söz konusu. Kurtarıcı paradigmayı inşa etme gücünde olan din, deizm ve nihilizmle atbaşı giden sekülerleşmenin etkisinde özelleşiyor, marjinalleşiyor ve izafi alana çekilmek zorunda bırakılıyor. Din adına hüküm süren iktidarlar dini sekülerleştiriyor. Bu sebepten sürecin anavatanı Batı olduğundan entelektüel çıkmıyor. İyi bir entelektüel ancak dinin evreninde mümkün hayat bulabilir. Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm de entelektüel çıkarabilir, fakat en iyi ve en kâmil anlamdaki entelektüel örnekler sadece İslam’a özeldir ve bu manada sadece İslam entelektüel çıkarabilir. Şu var ki, sahih entelektüel geçmişte olduğu gibi bugün de “zenginlerin (ulusal ve küresel kapitalistlerin) sofrasından ve sultanın sarayından uzak” sade, mütevazi ve çileli bir hayat tarzını seçmeyi göze almalı.
Ali Bulaç, alibulac.net

Saturday, November 10, 2018

Baskıcı yönetimlerin “fıkhi temeli”


Geleneksel fıkhımızın tarih içinde teşekkül eden hamulesiyle bugünkü sosyo-ekonomik sorunlarımızı çözemeyeceğimiz gibi, esasında uzun yüzyıllardan beri herhangi bir gelişme gösteremeyen kelam’la da bugünkü entelektüel sorunlarımıza cevap bulamayız. Bunun sebeplerinden biri geleneksel fıkıh ve kelamın teşekkülünde nassların yanlış kullanımının oynadığı rol kadar, daha fazlası, tarih görüşümüz ve içtihatların teşekkül ettiği zamanın sosyo-politik şartların belirleyici konumda rol oynamasıdır.
Fıkıh usulünün belirli kurallarından biri, içtihadi bir meselenin mutlaka kaynağını nasstan almasıdır. Bu doğrudur, fakat hukukun kaynakları arasında Sünnet sayıldığında sahih olanı ile olmayanı dikkatlice birbirinden ayrılmadığında ve özellikle sahabelerin içtihat ve tatbikatları “nass seviyesi”nde kullanıldığında önemli problemler doğmaktadır. Kur’an ve Sahih Sünnet seviyesinde olmayan her metin “nass” değil, ancak “dogma” hükmündedir. Yazık ki fıkıh külliyatımız “nasslar” yanında çok sayıda “dogma”yı da bağlayıcı kaynaklar arasında saymış ve içtihatlarda kullanmıştır.
Bugün İslam dünyasının neredeyse tamamında baskı rejimleri, yolsuzluklar, gelir bölüşümünde adaletsizlikler, sosyal çürüme, ahlaki yozlaşma vb. sorunlar hükmünü icra ediyorsa bunun sebeplerinden birisi budur. Bu sebep bugüne devralıp ısrarla korumaya çalıştığımız öylesine kuvvetli bir mirastan beslenmektedir ki, siyasetten sosyal hayatın hemen hemen her alanına nüfuz etmiş bulunuyor.
Bugünden geçmişe baktığımızda Muaviye’nin bir ihtilal ile yönetimi ele geçirdiğinden beri yönetimlerin meşru bir temele dayanmadığını, politika üretir ve tatbik ederken İslam’ın belirgin hükümlerine riayet etmediğini hepimiz söylüyoruz, ama kaynakları üzerinde yeterince kritik yapmaya yanaşmıyoruz. Fıkıh kitaplarımızda yöneticilerin meşruiyeti ele alınırken baş vurulan deliller bu konuda hayli açıklayıcıdır.
Bu yazıda bir örnek vereceğim. Vereceğim örnek doğrudan yönetim ve  siyaset felsefesiyle ilgilidir. Geleneksel fakihlere göre  devlet başkanlığı dört yolla sübut bulur:
1) Fıkıh bilenlerin, başka bir deyişle ulemanın oluşturduğu Ehlü’l hal ve’l akd’in seçtiği kişi. Fakihler bunun şer’i dayanağını Hz. Peygamber (s.a.)’in irtihalinden sonra Hz. Ebu Bekir’i halife seçen heyette bulmaktadırlar.
2) Bir önceki halifenin kendisinden sonra bir kişiyi devlet başkanlığına işaret etmesi. Bunun dayanağı Hz. Ebu Bekir’in kendisinden sonra Hz. Ömer’i tavsiyesi etmesidir. Hatta bu bir “tavsiye” veya bir “temenni”den çok, bağlayıcı bir “vasiyet” hükmünü taşır. Bir bakıma “ta’yin”dir. Bazı fakihler bu modelden hareketle devlet başkanının kendi çocuğunu veliaht tayin edebileceğini söylemişlerdir; örnek olarak Muaviye’nin kendinden sonra Yezid’i veliaht olarak tayin etmesini delil göstermişlerdir (Bkz. Abdülkadir Udeh, “Mukayeseli İslam Hukuku ve Beşeri Hukuk” Çev. Ali Şafak, 1991-Ankara IV, 328.) Sanki sorun siyasi ve idari sistemi yapısal bir çürümeye uğratacak kötü sıfatlara sahip Yezid değil, Muaviye’nin yasal ve mülk üzerinde hak sahibi bir yetkili olarak oğlunu veliaht ilan etmesiyle çözülmüştür.
3) Üçüncü modele göre halife, kendisinden sonra iş başına gelecek olan kişiyi belirleme işini belli bir topluluğa bırakabilir. Hz. Osman, kendisinden sonra halife olacak kişiyi altı kişilik bir heyetin kararına bırakmıştı.
4) En dikkat çekici olanı halifenin silah/güç kullanarak başa gelmesini “meşru” gören modeldir. Silah zoruyla -yani darbe veya ihtilal yaparak- iş başına gelen teb’ayı kendine itaat etmeye zorlar, halk ona itaat etmeyi kabullenir. Böylece güç kullanarak iş başına gelenin halifeliği sübut bulmuş olur. Müslümanların zorbalıkla yönetimi ele geçiren ve istibdatla yöneten halifeye biat ve itaat etmeleri vaciptir. Bu modelin dayanağı Emevi halifesi Abdülmelik bin Mervan’ın ona başkaldıran Abdullah bin Zübeyr’i şehid edip hilafet makamına gelmesidir. Halk isteyerek veya istemeyerek Mervan’ın oğluna biat etti, hükmü altında yaşamayı kabullendi.
Fakihler, bu dört yoldan biriyle devlet başkanlığına gelen kişiye biat ve itaati vacip görmüş, ona karşı gelmeyi “bağy fiili” saymışlardır. İlginçtir, “sahabe” olması hasebiyle Muaviye’nin Hz. Ali’ye başkaldırması ve onbinlerce Müslümanın kanının dökülmesine yol açması fiilini “bağy” kategorisine sokmamışlardır.
Fakihlerimiz başka model üzerinde durmamış, mesela iktidarın şiddet kullanılmadan ve belli aralıklarla seçim yoluyla el değiştirme yöntemi üzerinde imal-i fikr etmemişlerdir. Bu konu üzerinde yeterince imal-ı fikr etmedikleri gibi tek kişinin veya bir hanedanın yönetimini pekiştirici unsurları da fıkıh ve kelam kitaplarına geçirmişlerdir. Şöyle ki:
1.   Fakihler, şu veya bu yolla seçilen halifenin hayat boyu bu makamda kalabileceğine hükmetmişlerdir. Kayd-ı hayat tarihte ve bugün İslam ülkelerinde son nefeslerine kadar iktidarı bırakmayan yöneticilerin meşruiyet kaynağını oluşturur. Dini monarşiler ve diktatörlükler büyük ölçüde bu mirastan beslenmektedirler.

2.   Kur’an ve Sünnet bakış açısından yönetim teorisinin temelini teşkil eden “şura” fiilen geçersiz hale gelirken fakihler, şura’yı halkın; tabii temsilcileri, kanaat önderleri ve itibar ettiği alimler aracılığıyla karar mekanizmaları ve karar süreçleri üzerinde etkili olma enstrümanı olarak tarif etmemiş, ücret ve ihsanlarla tutulan kişilerin yöneticileri her karar ve icraatında tasdiklerinden ibaret görmüşlerdir.


3.   Hz. Ebu Bekir’den başlamak üzere iktidarın kutsanması, ilahi meşruiyete dayandırılması cihetine gidilmiş. Hz. Ebu Bekir kendisine “Allah’ın halifesi” diyenlere “Ben Allah’ın halifesi değilim, Resulü’nün halifesiyim” demek suretiyle muhtemel bir teokrasinin önüne geçmişse de, evini kuşatan isyancılara Hz. Osman ‘Bu cübbeyi bana Allah giydirdi, ancak O çıkarır” demek suretiyle hilafeti ilahi/aşkın bir kaynağa dayandırmanın kapısını aralamış, daha sonraları Emevi halifeleri kendilerine “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi veya Allah’ın halifesi” ünvanını vermişlerdir. Fıkıh ve Kelam kitaplarında yazık ki yeterince bu konu üzerinde durulmamış, zamanla Bizans ve Sasani etkisinde halife ve sultanlar, şahlar ve padişahlar yönettikleri memleketleri kendi mülkleri, teb’ayı da kulları saymışlardır.

4.   Diğer önemli ve belki de en vahim olanı, Kur’an ve Sünnet yönetimin meşruiyetini, sebeb-i hikmetini adaletin tesisi, başka bir deyişle hukuka riayeti şartına bağlarken, fakihler güvenliği, toplumsal istikrarı esas alıp, yöneticinin hukukun dışına çıksa bile ona itaatin gerektiğini açık-seçik savunmuşlardır. Sünni dört mezhebe ve Zeydilere göre “imam facir ve fasık olsa bile ona karşı çıkmak haramdır.” Zahirilere göre ise, zulmeden halifeye onun zulmünün misliyle veya daha hafifiyle karşı çıkılıyorsa, yine de zalim halifenin yanında yer almak gerekir; çünkü baştakinin kötülüğüne karşı mücadele edilirken daha büyük bir kötülüğün ortaya çıkması muhtemeldir.

5.   Bununla da yetinmeyen fakihler “ta’zir” adı altında devlet başkanına öylesine yetkiler tanımışlardır ki, Kur’an ve Sünnet’in öngörmediği “ölüm cezaları”nı fıkha sokmuş, yöneticinin -yani devletin- kendi gerekli gördüğü bazı suç fiillerine ölüm cezası verebileceğine hükmetmişlerdir. Bazıları ise -Fatih Sultan Mehmed’in aldığı fetvada zikredildiği üzere “ekser-i ulema”- Şer’i Hukuk yanında Cengiz töresinden mülhem Örfi Hukuk icat etmiş, böylelikle devlet başkanına “Siyaseten katl” yoluyla muhaliflerini kolayca ortadan kaldırmaya cevaz vermişlerdir.


Bağy, ta’zir, irtidat (dinden dönme) ve siyaseten katl tarihimizde Hz. Ali’nin şehadetinden bu yana hükmünü sürdüren istibdat ve zulüm yönetimlerinin “sözde meşruiyet” temelini oluşturmuştur. Başka faktörler yanında bugün İslam dünyasının geneli baskı rejimleri altında ise, baskıların beslendiği en önemli kaynaklardan biri bizim fıkıh ve kelam kitaplarında karşılık bulan söz konusu tarihi mirastır. (8 Kasım 2018.)


Ali Bulaç

Saturday, June 27, 2015

Bedevi Sosyolojinin Siyaseti

M. Abid Cabiri, Arap İslam siyasi tarihini üç anahtar terimle açıklamaya çalışır: Akide, kabile ve ganimet. Büyük ölçüde İbn Haldun sosyolojisinden hareket eden Cabiri'ye göre bu üç terim tarihin gizli siyasi aklın belirleyicileridir.

Hz. Muhammed (sas)'in ve O'nu takip eden büyük ıslah hareketlerinde ilk aşamada rol oynayan “akide” yani inançtır. İnanç aşamasını “kabile” asabiyeti üzerinde yükselen devlet takip eder. Sonraki dönemlerde ise temel itici güç “ganimet”tir.
İslam dünyasının modern durumunda İbn Haldun'dan mülhem bu kavramsallaştırmanın açıklayıcı olabileceğini düşünebiliriz. Üç büyük göç dalgasının üçüncüsü inanılmaz bir hızla sürmektedir. Yer küresi ölçeğinde konar-göçerlerin yerleşik hayata geçişi binlerce sene sürdü; kırsal yerleşiklikten kente göç de belli bir tempoda oldu, ancak şimdi hem kırlardan kentlere hem kentlerin periferilerinden merkeze nüfus hareketi hızla sürmektedir.
Türkiye ve İslam dünyasında iki vakıa modern patalojimize işaret eder: biri İslam toplumlarının tamamının zoraki, mekanik yöntemlerle modernliğe dahil edilmeleri, diğeri yaşamadıkları ve içinden süzüp çıkarmadıkları siyasal rejimlerle yönetilmeye maruz kalmaları. Merkez sağ ve merkez sol ile her iki kanadın aşırı partileri birer sınıfı iktidara taşımak üzere demokratik mücadeleye katılırlar, bizde ise kabile asabiyeti ve kent aşiretleri birer parti olarak teşekkül etmişlerdir. Toplumlarımızın zoraki yöntemlerle Anavatan (Batı)'ın reform paketleri ve ekonomik programları çerçevesinde kalkınma ve büyüme politikaları takip ettiğinden, üretim yapısı ile dağılım arasında bir tutarlılık kurulamıyor. Bizim gibi ülkeler, birer periferi birimler olarak Anavatan Batı'nın ekonomik ve buna bağlı askerî ve politik güçlerini ayakta tutmak ve sürdürmek üzere programlanırlar, bu açıdan her ekonomik hamle ve büyüme bizden çok Anavatan'a fayda sağlar. Bu çerçevede mesela İstanbul'da üçüncü havaalanının inşa edilmesi Batı dünyasını tedirgin etmez, aksine gücüne yeni güç katar. Tıpkı ColaTurca'nın bir rakip olarak piyasaya girmesiyle CocaCola'nın iç piyasadaki payının yüzde 60 artması gibi.
Sorun sadece mecbur edildiğimiz üretim yapısında değil fakat bölüşümdedir. Kapitalist piyasa gelişmiş ülkelerde bölüşümü, kaynak dağılımını belli kurallara ve sisteme bağlamıştır. Bizde ise “ganimet” olarak dağıtılmaktadır. Bu yüzden üretim biçimi ile kaynak/gelir bölüşümü arasındaki uyuşmazlık siyasi kavgaların da temelini teşkil eder. Devleti ele geçiren kabile, mülkü bürokratik mekanizmalarla bildiği gibi dağıtır.
Tarihsel ve maddî toplumsal karşılıkları olmadığından eninde sonunda merkez sağ ve merkez sol partiler, sosyalist ve liberal siyasetler çökecekti, çöktü de. Eninde sonunda İslam dünyası kendi reel ihtiyaçlarından ve ahlakî ideallerinden neş'et eden politikalara yönelecektir. Siyaset “özgürlük”, “ahlak” ve “adalet”i esas almaya başladığında devlet kabile, iktidar mülk, milli hasıla ganimet olmaktan çıkacaktır. Bu sağ ve solun değil, İslamcı siyasetlerin işidir. Üçüncü nesil İslamcılar, “devleti kurtarma” veya “devleti ele geçirme”yi bir kenara bırakıp “devleti yeniden tanımlama” işine girişebilselerdi bunu bir ölçüde başarırlardı. Bu da ancak sağlam kelamî ve fıkhî zeminde altenatif siyaset geliştirmeye bağlıydı. Ne var ki üçüncü nesil İslamcılar, kentlere akın eden bedevi sosyolojinin asabiyetten kaynaklanan enerjisini temel aldılar. Kendileri de o sosyolojinin ürünüdürler, dolayısıyla “milli irade, aziz milletimiz, halkın desteği vb.” sublimasyonlarla bedeviler haderilerin sahip olduğu her neye sahipse onlar da ona sahip olmak istediler. Kendi siyasi liderlerini çıkaran bu bedevi sosyolojinin akidesi “aziz milletimiz, milli irade”, kabileleri haderilerin güç ve servetine göz dikmiş aşiretler koalisyonu; demokratik yollarla ele geçirdikleri bürokratik ve maddi-ekonomik kaynaklar da aralarında bölüştürdükleri ganimettir.
Üçüncü nesil Türkiye İslamcıları, haderilere özenip iktidar biçimini ve hayat tarzını taklit etmeseydi, sosyal, siyasî ve fikrî üç İslamcı versiyon yeni bir iktidar felsefesi üzerinde mutabakata varsaydı bu durum değişebilirdi. Başaramadık. Mısır ve Suud selefileri bu işi hiç başaramazlar. Teorik ve potansiyel imkân Müslüman Kardeşler'de idi, küresel sistem şimdilik yürüyüşünü durdurmak istedi ama yürüyüş devam edecektir.
Ali Bulaç
Zaman Gazetesi, 27.06.2015

Bedevi Sosyolojinin Siyaseti

M. Abid Cabiri, Arap İslam siyasi tarihini üç anahtar terimle açıklamaya çalışır: Akide, kabile ve ganimet. Büyük ölçüde İbn Haldun sosyolojisinden hareket eden Cabiri'ye göre bu üç terim tarihin gizli siyasi aklın belirleyicileridir.

Hz. Muhammed (sas)'in ve O'nu takip eden büyük ıslah hareketlerinde ilk aşamada rol oynayan “akide” yani inançtır. İnanç aşamasını “kabile” asabiyeti üzerinde yükselen devlet takip eder. Sonraki dönemlerde ise temel itici güç “ganimet”tir.
İslam dünyasının modern durumunda İbn Haldun'dan mülhem bu kavramsallaştırmanın açıklayıcı olabileceğini düşünebiliriz. Üç büyük göç dalgasının üçüncüsü inanılmaz bir hızla sürmektedir. Yer küresi ölçeğinde konar-göçerlerin yerleşik hayata geçişi binlerce sene sürdü; kırsal yerleşiklikten kente göç de belli bir tempoda oldu, ancak şimdi hem kırlardan kentlere hem kentlerin periferilerinden merkeze nüfus hareketi hızla sürmektedir.
Türkiye ve İslam dünyasında iki vakıa modern patalojimize işaret eder: biri İslam toplumlarının tamamının zoraki, mekanik yöntemlerle modernliğe dahil edilmeleri, diğeri yaşamadıkları ve içinden süzüp çıkarmadıkları siyasal rejimlerle yönetilmeye maruz kalmaları. Merkez sağ ve merkez sol ile her iki kanadın aşırı partileri birer sınıfı iktidara taşımak üzere demokratik mücadeleye katılırlar, bizde ise kabile asabiyeti ve kent aşiretleri birer parti olarak teşekkül etmişlerdir. Toplumlarımızın zoraki yöntemlerle Anavatan (Batı)'ın reform paketleri ve ekonomik programları çerçevesinde kalkınma ve büyüme politikaları takip ettiğinden, üretim yapısı ile dağılım arasında bir tutarlılık kurulamıyor. Bizim gibi ülkeler, birer periferi birimler olarak Anavatan Batı'nın ekonomik ve buna bağlı askerî ve politik güçlerini ayakta tutmak ve sürdürmek üzere programlanırlar, bu açıdan her ekonomik hamle ve büyüme bizden çok Anavatan'a fayda sağlar. Bu çerçevede mesela İstanbul'da üçüncü havaalanının inşa edilmesi Batı dünyasını tedirgin etmez, aksine gücüne yeni güç katar. Tıpkı ColaTurca'nın bir rakip olarak piyasaya girmesiyle CocaCola'nın iç piyasadaki payının yüzde 60 artması gibi.
Sorun sadece mecbur edildiğimiz üretim yapısında değil fakat bölüşümdedir. Kapitalist piyasa gelişmiş ülkelerde bölüşümü, kaynak dağılımını belli kurallara ve sisteme bağlamıştır. Bizde ise “ganimet” olarak dağıtılmaktadır. Bu yüzden üretim biçimi ile kaynak/gelir bölüşümü arasındaki uyuşmazlık siyasi kavgaların da temelini teşkil eder. Devleti ele geçiren kabile, mülkü bürokratik mekanizmalarla bildiği gibi dağıtır.
Tarihsel ve maddî toplumsal karşılıkları olmadığından eninde sonunda merkez sağ ve merkez sol partiler, sosyalist ve liberal siyasetler çökecekti, çöktü de. Eninde sonunda İslam dünyası kendi reel ihtiyaçlarından ve ahlakî ideallerinden neş'et eden politikalara yönelecektir. Siyaset “özgürlük”, “ahlak” ve “adalet”i esas almaya başladığında devlet kabile, iktidar mülk, milli hasıla ganimet olmaktan çıkacaktır. Bu sağ ve solun değil, İslamcı siyasetlerin işidir. Üçüncü nesil İslamcılar, “devleti kurtarma” veya “devleti ele geçirme”yi bir kenara bırakıp “devleti yeniden tanımlama” işine girişebilselerdi bunu bir ölçüde başarırlardı. Bu da ancak sağlam kelamî ve fıkhî zeminde altenatif siyaset geliştirmeye bağlıydı. Ne var ki üçüncü nesil İslamcılar, kentlere akın eden bedevi sosyolojinin asabiyetten kaynaklanan enerjisini temel aldılar. Kendileri de o sosyolojinin ürünüdürler, dolayısıyla “milli irade, aziz milletimiz, halkın desteği vb.” sublimasyonlarla bedeviler haderilerin sahip olduğu her neye sahipse onlar da ona sahip olmak istediler. Kendi siyasi liderlerini çıkaran bu bedevi sosyolojinin akidesi “aziz milletimiz, milli irade”, kabileleri haderilerin güç ve servetine göz dikmiş aşiretler koalisyonu; demokratik yollarla ele geçirdikleri bürokratik ve maddi-ekonomik kaynaklar da aralarında bölüştürdükleri ganimettir.
Üçüncü nesil Türkiye İslamcıları, haderilere özenip iktidar biçimini ve hayat tarzını taklit etmeseydi, sosyal, siyasî ve fikrî üç İslamcı versiyon yeni bir iktidar felsefesi üzerinde mutabakata varsaydı bu durum değişebilirdi. Başaramadık. Mısır ve Suud selefileri bu işi hiç başaramazlar. Teorik ve potansiyel imkân Müslüman Kardeşler'de idi, küresel sistem şimdilik yürüyüşünü durdurmak istedi ama yürüyüş devam edecektir.
Ali Bulaç
Zaman Gazetesi, 27.06.2015

Friday, February 13, 2015

Ali Bulaç: 'Her Müslüman Laiktir'


  • Şaşırtıcı gelebilir ama her Müslüman laiktir. Çünkü İslam dininde ruhbanlık veya din adamları sınıfı yoktur. Her kim olursa olsun, belli bir yöntem (usûl) izlemek ve yeterli bilgi donanımına sahip olmak suretiyle İslam’ın iki ana referansını, yani Kur’an ve Sünnet’i yorumlar, açıklar ve hükümler çıkarabilir. Bu iş hiçbir kişi kurum veya sınıfın tekelinde değildir. Ayrıca dinin iki kaynağından hareketle elde edilen her bilgi mutlak hakikati ifade etmez. İslam bilginlerinin sözbirliğiyle, bu türden görüş ve yargılar ictihad bağlamında izafi (zanni)dir. Kişi Hz. Ömer veya Ebu Hanife düzeyinde bir otorite olsa dahi, dinî görüşleri eleştirilebilir.
  • İslam’ın kutsal ve bağlayıcı referanslarını teşkil eden Kur’an ve Sünnet’e yakından bakıldığında, bu iki kaynağın somut ve şematik herhangi bir yönetim biçimini öngörmedikleri görülür. Şu halde biz de çok sayıda Müslüman bilgin ve yazara katılarak, siyasal organizasyonu tayin edecek şekillerin, yönetim biçimlerinin içtihat alanına bırakıldığını söyleyebiliriz.

Tuesday, December 24, 2013

Ahlâkı Nerede Aramalı


Bir ateistin dine ihtiyaç duymadan da doğru bilgiye ve erdemli hayatı mümkün kılacak ahlakî değerlere ulaşabileceğini iddia etmesi yeni değildir.

Söz konusu iddianın yeni olmaması, dinin öğrettiklerinin geçersizliğine değil, aksine geçerliliğine işaret eder. Çünkü Mutezile veya Meşşailere göre akıl yoluyla bilinebilecek bilgi ve değerler evrensel ve ebedidirler ve bunlar başka kaynak ve yollarla dinler tarafından öğretiliyorsa da sonuçta hem aynı kaynaktan neş’et etmektedirler, hem de ortak paydada buluşmaktadırlar. Yine İşraki filozof Endülüslü İbn Tufayl’in roman kahramanı Hayy ibn Yakzan (uyanık oğlu diri), bebekken terk edildiği ıssız adada bilgi ve değerleri kendi insanî yetenek ve melekeleriyle elde etmişti. Olgunluk çağında insanların yaşadığı şehre inip de dil yoluyla iletişimi (konuşma: nutk ve mantık) öğrenince, hayretle peygamberlerin öğrettiği şeyleri kendisinin adada tek başına öğrendiğini görmüştü. Mutezile ve Meşşailerin değer ve bilgi doktrinleri, insanın kendi aklıyla elde edebileceği bilgi ve değerlerin ebedi ve evrensel oldukları ve dinî öğretiyle de örtüşme halinde bulundukları fikrine dayanıyor. Fakat, bu doktrinde bazı boşluklar olduğu görülür. Çünkü insanın mayasında bu değerlerin tohumları varsa, aksi yöndeki değerlerin tohumları da var demektir. Ebedi ve evrensel olan iyi değerler fıtratın bir boyutundadır, öbür boyutunda kötülükler de vardır, meknuz halde bulunmaktadırlar. Fıtrat böyle düzenlenmiştir. Sorun şudur: İyi değerler kötü olanlardan hangi kriterler kullanılarak ayırt edilecek, nasıl korunacak ve hangi yollarla ete kemiğe bürünüp hayatın şekillenmesinde rol oynayacak? Yardımsız ve yol göstericisiz kaldığında insan “şaşırabilir, karıştırabilir, tereddüde düşebilir, unutabilir veya doğru yoldan sapabilir” ki bu beş insanî illet “dalalet”in türevidirler.

Ali Bulaç, Zaman Gazetesi
Kaynak