Showing posts with label demokrasi. Show all posts
Showing posts with label demokrasi. Show all posts

Wednesday, January 5, 2022

Kötü Adamlar Niye Kazanıyor?

 


Aslı R. Topuz, tr724.com

The Atlantic’in Aralık 2021 sayısı, kapak hikayesi olarak Anne Applebaum’un “Kötü Adamlar Kazanıyor” adlı makalesiyle çıktı. Nisan 2018’de Foreign Policy de çok etkili bir kapak ve başlıkla çıkmıştı: “İnsan Hakları’nın Sonu mu?” Bu o zamanlar hala bir soru cümlesi ve gidişatı çevirmek için bir uyarıydı. Diğer birçoğu gibi işe yaramadı. Sonunda birinin cesaret gösterip hezimeti ilan etmesi gerekiyordu. Anne Applebaum hiç evirip çevirmeden, bazı kişi veya kurumlar alınabilir demeden hezimeti ilan etti: “Eğer 20.yüzyıl, yavaş ve düzensiz de olsa, komünizm, faşizm ve ölümcül milliyetçilik karşısında liberal demokrasinin zaferine doğru ilerleyişin hikayesi idiyse, 21.yüzyıl artık bunun tam tersinin hikayesi.”

Peki insan hakları ve liberal demokrasiyi dert edinmiş insan ve kuruluşlar, hatta ülkeler, sayıları ve nitelikleri hiç hafife alınmayacak düzeydeyken bu savaşı neden kaybediyor? Ben “ekonomik kaygılara teslimiyet” izahatına burada hiç değinmeyeceğim çünkü hem bu savunmaya tam katılmıyorum hem de yenilginin asıl sebebi olarak gördüğüm şeyler başka. Benim gözlemlediğim kadarıyla, faşizmin her türüyle girilen savaşta, bu savaşın diskur, medya ve örgütlenme ayaklarında kan kaybedilmesinin esas sebepleri şunlar:

      1. Politik doğruculuk: Faşistlerin asla böyle bir kaygısı yok. Aksine özellikle çiğnedikleri bir hassasiyet ve bariyer, ki böylece yayılması çok kolay olan nefret suçlarını rahatlıkla yayabiliyorlar. İlk ortaya çıkışında nefret suçlarını önlemek, kırılgan toplulukları korumak için geliştirilen bu hassasiyet, faşistlerin istismarı ve kurnazlığı sayesinde yeni bir sindirme, susturma, sansür aracına dönüştü. Despotlar konuşup propagandalarını yayarken; hiçbir şekilde konuşamaz, fikrini açıklayamaz, farklı düşünemez hale getirilen çeşit çeşit topluluklar, müzminler var: Birbirine tutkun, yekpare ve ahlaklıların önemsediği hiçbir etik bariyeri önemsemeyen faşistler karşısında bir türlü birleşemeyen sayısız müzmin gruplar. 
      2. Entelektüel bağımlılıklar: Liberal demokrasiyi savunan kişi ve kurumların en ayırt edici özelliklerinden biri entelektüel birikim. Ancak bu da, tıpkı politik doğruculuk gibi, bazen kendi aleyhlerine bir dezavantaja dönüşüyor. “Overanalysis” yani her şeyi aşırı analiz etme ve hep meta düzey düşünme bağımlılığı ve bunları yaparken fiile aktarımın plan ve kararlılık bakımından hep ihmal edilmesi sözkonusu. O yüzden elde zebil gibi seçkin yayın, sosyal bilimci, konferans, seminer, zirve, çalıştay, toplantı kirliliği var, ancak hissedilir sonuç yok. Tabi insan hakları savunuculuğunun kendisinin artık bir endüstri haline geldiğini; neredeyse bu alandaki yayın, toplantı, konferans gibi etkinliklerin kendisinin artık bir amaç ve kariyer etkinliğine dönüştüğünü de farkediyoruz ne yazıkki.
      3. Depresyon ve Şefkat Yorgunluğu: Zekayla depresyona yatkınlık arasında korelasyon olduğunu gösteren bulgular var. Zeki insanlar, çevrelerinde olup bitene daha duyarlı oluyor, acıyı daha fazla algılayıp zihinlerinde işliyor, dolayısıyla depresyona da daha yatkın oluyorlar. Depresyonun en bilinen kötü etkilerinden biriyse karar alma becerisini zayıflatması yani bir tür eylemsizlik.  Zeki ve yüksek eğitimli bireyler hakkındaki bu depresyona yatkınlık bulgusunun, topluluklara da genişletilebileceğini düşünüyorum. Şu an dünyadaki yoksulluk, savaş, mülteci sorunu, ırkçılık gibi büyük sorunları en fazla dert edinen ve tercihli olarak bu konularla ilgilenip kendilerini mecburen acıya şahit ve maruz bırakan insanlar elbette faşistler değil, aksine yine insan hakları savunucuları, liberal demokrat bilinçli fikir insanları. Elbette diğer ideolojilerden veya politik görüşlerden insanların da böyle hassasiyetleri vardır. Ancak liberalizm doğuşu, kökeni, kuramsal çekirdeği itibariyle zaten insan hak ve özgürlükleriyle ilgili olduğu için, liberallerin de insan dramına özellikle ilgi, hassasiyet geliştirdiğini düşünüyorum. Dolayısıyla, süresiz şekilde ve adeta mesai gibi bu kadar politik krizle ilgilenip, kendini bu kadar travma ve insan dramına şahit ve maruz bırakan politik insan topluluklarının da, tıpkı bireyler gibi depresyon ve şefkat yorgunluğundan (*) muzdarip olacağını ve zamanla karar alma, uygulama, eyleme geçme becerilerinde gerileme yaşayacaklarını düşünüyorum.
      4. Mücadeleye giriştiği her tür faşizm karşısında liberal demokrasinin artık eski gücünü koruyamamasının bir nedeni de, kendi nimetlerine geliştirdiği bağımlılık ve zaaf olabilir. Liberalizm adeta bireye övgüdür. Zamanla birey ve dünyası öyle büyür ki, onu başkalarıyla birlikte hareket edemez, kolay örgütlenemez hale getirir. Böylece onu zamanla diğer sosyal kimlikleri ve aidiyetlerinden soyup, karmaşık ama yalnız, gelişmiş ama örgütlenemez hale getirir. Milyonlarca tanrıcık; kendi dünyasının tanrısı ama dışarıda yalnız ve güçsüz. Kendi benliğine, kariyerine, duygularına aşırı duyarlı ama dışardaki dünyayla, ait olduğu dünyayla o kadar ilişkili değil…

    Tüm bu faktörlerin liberal demokrasileri, onları oluşturulan kişi ve kuruluşların karar alma ve harekete geçme yetilerini biraz da olsa zayıflattığını düşünüyorum. Buna karşılık faşizm cephesi tüm bu hassasiyetlerden ve etik kaygılardan uzak olduğu için az düşünüp, az tereddüt yaşayıp, kolay örgütlenip, hızlı harekete geçebiliyor. Geçmişteki bazı eylemsizlikleri, geç kalmışlıkları anlatmak için mesela Kilise’nin “meleklerin cinsiyeti” gibi o devrin acil sorunlarından kopuk şeyleri tartışmakta kaybolduğu anlatılır. Bugün kısmen de olsa garip teferruatlarda kaybolma sırası akademilerde, uluslararası toplumda, medyada, hatta mağdurların kendilerinde belki. Faşizm karşısında birer Hamlet’e dönüşmüş haldeyiz. Trajedilerin özelliği, ana kahramanın karakterindeki bir zayıflık etrafında örgülenmeleridir. Hamlet’in zayıflığı, kararsızlığıydı.

    Not: * Şefkat Yorgunluğu (compassion fatigue): Yoğun biçimde yaşanan başkalarının acısını dindirme isteğine bağlı gelişen bir travma türü. Zamanla hiçbirşeye aldırış etmeme, en trajik olaylardan bile etkilenmeme ve devamında yardım etmek için yapılabilecek en basit şeyleri bile yapmama gibi belirtileri var. Sağlık çalışanları arasında çok gözlemlenmekle birlikte, başkalarına yardım etmeye dayanan birçok başka meslek/etkinlik grubunda da rastlanıyor: Avukatlar, polis memurları, sosyal çalışmacılar gibi.

 

Autocracy is winning

 

Extracted from this article:

All of us have in our minds a cartoon image of what an autocratic state looks like. There is a bad man at the top. He controls the police. The police threaten the people with violence. There are evil collaborators, and maybe some brave dissidents.

But in the 21st century, that cartoon bears little resemblance to reality. Nowadays, autocracies are run not by one bad guy, but by sophisticated networks composed of kleptocratic financial structures, security services (military, police, paramilitary groups, surveillance), and professional propagandists. The members of these networks are connected not only within a given country, but among many countries. The corrupt, state-controlled companies in one dictatorship do business with corrupt, state-controlled companies in another. The police in one country can arm, equip, and train the police in another. The propagandists share resources—the troll farms that promote one dictator’s propaganda can also be used to promote the propaganda of another—and themes, pounding home the same messages about the weakness of democracy and the evil of America.

This is not to say that there is some supersecret room where bad guys meet, as in a James Bond movie. Nor does the new autocratic alliance have a unifying ideology. Among modern autocrats are people who call themselves communists, nationalists, and theocrats. No one country leads this group. Washington likes to talk about Chinese influence, but what really bonds the members of this club is a common desire to preserve and enhance their personal power and wealth. Unlike military or political alliances from other times and places, the members of this group don’t operate like a bloc, but rather like an agglomeration of companies—call it Autocracy Inc. Their links are cemented not by ideals but by deals—deals designed to take the edge off Western economic boycotts, or to make them personally rich—which is why they can operate across geographical and historical lines.

Thus in theory, Belarus is an international pariah—Belarusian planes cannot land in Europe, many Belarusian goods cannot be sold in the U.S., Belarus’s shocking brutality has been criticized by many international institutions. But in practice, the country remains a respected member of Autocracy Inc. Despite Lukashenko’s flagrant flouting of international norms, despite his reaching across borders to break laws, Belarus remains the site of one of China’s largest overseas development projects. Iran has expanded its relationship with Belarus over the past year. Cuban officials have expressed their solidarity with Lukashenko at the UN, calling for an end to “foreign interference” in the country’s affairs.

In theory, Venezuela, too, is an international pariah. Since 2008, the U.S. has repeatedly added more Venezuelans to personal-sanctions lists; since 2019, U.S. citizens and companies have been forbidden to do any business there. Canada, the EU, and many of Venezuela’s South American neighbors maintain sanctions on the country. And yet Nicolás Maduro’s regime receives loans as well as oil investment from Russia and China. Turkey facilitates the illicit Venezuelan gold trade. Cuba has long provided security advisers, as well as security technology, to the country’s rulers. The international narcotics trade keeps individual members of the regime well supplied with designer shoes and handbags. Leopoldo López, a onetime star of the opposition now living in exile in Spain, has observed that although Maduro’s opponents have received some foreign assistance, it’s “nothing comparable with what Maduro has received.”




Saturday, December 23, 2017

Bir inanç ve hayat tarzı empoze edilemez


“İslâm’ın özü şu prensiplerden oluşmaktadır: Herkesi kendi konumunda kabul etmek; kanun önünde herkesin eşit vatandaşlar olarak hak ve özgürlükleri, başkalarının hak ve özgürlüklerine tecavüz etmemek kaydıyla yaşayabilmesini temin etmek; belli bir inanç sistemi veya hayat tarzını politik yollarla empoze etmemek ve hiç kimseyi etnik, kültürel, dinî ve benzeri sebeplerle hor ve hakir görüp ayrımcılığa tabi tutmamak… Müslü­man­lıkta inanç hürriyeti esastır. Burada İslâm tarihinden bir misal meseleyi daha açık anlatmaya yardımcı olabilir. Pey­gam­ber Efendimiz (a.s) Mekke’den Medine’ye hicret ettiklerinde, Medine’de Araplar’ın yanı sıra Yahudi kabileleri ve az sayıda Hıristiyan da vardı. Yahudiler ve Hıristiyanlar, kitap ehli yani ilahi bir din ve kitaba sahip oldukları için müşrik Araplar onlara saygı gösterirlerdi.

Bu Araplar içinde bilhassa çocukları yaşamayan kadınlar veya aileler, çocukları yaşarsa onları Yahudi veya Hıristiyan yapacaklarını nezreder, söz verirlerdi. Peygamber Efendimiz Medine’ye hicret ettiklerinde bu şekilde Yahudi veya Hıristiyan olmuş Araplar vardı. Bunların babaları, anneleri Müslüman olunca bu çocuklarını da Müslüman olmaları için zorlamaya kalktılar. Bunun üzerine, dinde zorlama olmayacağı, dinin ilahi bir teklif olup, insanların onu kendi hür iradeleriyle kabul ve reddetmeleri gerektiğini ifade eden âyet indi ve bahis mevzuu Arapları çocuklarına zor uygulamaktan men etti.  Tarih boyunca görülen farklı uygulamalar kendi tarihsellikleri içinde ele alınmalı, her hâdise kendi siyasî, sosyal ve ekonomik şartları ve konumu içinde değerlendirilmelidir…

Çoğulculuk ve ötekini kabul etmek, hukuk önünde insan olarak eşitlik, dilediği inanca sahip olmak ve o inancı yaşamak, eğitim ve öğretimini yapmak ve benzeri şeyler zaten İslâmî prensiplerdir. Bu prensipler başkalarının hakkına tecavüz etmemek kaydıyla geçerlidir. Kur’an-ı Kerim’de ilk bakışta bu prensiplere ters gibi görünen bazı âyetlerin nüzul sebebi, siyak ve sibak bütünlüğü içinde ele alındığında, bu âyetlerin oturmuş olduğu temeller anlaşılabilir. Bu konuda söylenebilecek en genel yorum, bu âyetlerin bir genelleme içinde şahısları ve grupları değil, onların tavır ve davranışlarını hedef aldığıdır.

İslâm dini, Hıristiyan’a, Yahudi’ye veya müşrike yönelik muameleleri ve münasebetleri inanç farklılığına göre değil, onların tavır ve davranışlarına göre bina etmiştir. Kur’an-ı Kerim ve sünnet, birlikte yaşama prensiplerini ortaya koymuştur.”  

Tuesday, December 12, 2017

Demokrasi Henüz Kemâle Ermiş Değildir




“Demokrasi evrim halinde kendini geliştirmektedir. Dün başka türlü algılanmış, daha sonra başka türlü algılanmış. Sonra değişik milletler tarafından değişik şekilde uygulanmış. Sosyal demokratlar olmuş, komünistler olmuş, Hıristiyan demokratlar denmiş. Bir gün Müslüman demokratlar da olabilir. Demokrasi dönüşüm halinde olduğu için henüz kemale ermiş değildir. İnsanın bütün maddi, manevî, kalbi, ruhi, hissi duygularına cevap verecek mahiyette bir olgunluk izhar etmiyor, gelişme sürecini yaşıyor.

Demokrasinin içine konması gerekli hususlardan biri de, insan inansın veya inanmasın, onun öbür âlemle alâkalı ihtiyaçlarını giderme adına bir ortam hazırlaması olmalıdır. Onun namazına, orucuna, kiliseye veya havraya gitmesi için bir zemin hazırlamasıdır. Demokrasi bağrında buna da bir yer vermelidir ki, evrensel olabilsin. Yoksa sadece belli kimselerin arzu ve isteklerine göre işleyen bir sistem haline gelir. O da meseleyi daraltmış olur. Demokrasi o genişliğe girdiği zaman herkes kendisine bir yer bulacaktır. Belki bir gün Müslümanlar da ‘Müslüman demokrasi’, ‘dindar demokrasi’ diyecektir. Çünkü insan ebed için yaratılmış. Ebedden başka hiçbir şeyle tatmin olmuyor. Bazıları öyle inanmayabilir, fakat öyle inanan insanların o hissiyatı da dikkate alınmalı ve saygıyla karşılanmalıdır.”



Friday, June 16, 2017

Modern Dünyanın Sorunları Karşısında Antropoloji



“Nüfus, kısmen tıptaki ilerlemeler sayesinde, öyle bir noktaya ulaştı ki dünyanın pek çok bölgesinde, kıtlığın pençesine düşmüş toplulukların en temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan âciziz artık. Kaldı ki insanların geçiminin temin edilebildiği yerlerde de, her geçen gün daha çok insana iş olanağı sağlayabilmek için devamlı daha çok üretim yapmak gerektiğinden, bir dengesizlik kendini belli ediyor. Haliyle, giderek hiç bitmeyecek bir üretimi artırma yarışına sürüklendiğimizi hissediyoruz. Üretim tüketimi, o da daha çok üretimi zorunlu kılıyor. Sanayinin dolaylı ya da dolaysız ihtiyaçları yüzünden, gitgide daha büyük insan toplulukları arzulanıyor adeta. Bu topluluklar devasa kentsel yerleşim yerlerinde toplanıyor, bu yerler de yapay ve insanlık dışı bir varoluş dayatıyor insanlara. Demokratik kurumların işleyişi ve sosyal güvenlik ihtiyaçları, her yeri istila eden, toplumsal yapıya sülük gibi yapışıp onu felç eden bir bürokrasiye yol açıyor. Bu modele göre inşa edilen modern toplumların çok geçmeden yönetilemez hale gelip gelmeyeceğini sorgulamaya başladık artık.”
 

**

Antropologların incelediği toplumlar, kurallardan çok daha fazla kulak verilmeyi hak eden dersler verir ve, az önce de belirttiğim gibi, bunların batıl inançlardan ibaret olduğunu düşünmemiz hata olur; bu toplumlar insan ile doğal çevre arasında, bizim artık kuramadığımız bir dengeyi kurmayı başarmışlardır.


**


“Antropolog, her toplumu kendi kurumları, âdetleri ve inanışlarından başkasının mümkün olmadığı zannından vazgeçmeye çağırır yalnızca; toplumun bu kurumları, âdetleri ve inanışları iyi addetmesi sebebiyle, bunların eşyanın tabiatında bulunduğunu ve kendisininkilerle uyuşmayan değer sistemlerine sahip olan başka toplumlara bunları fütursuzca dayatabileceğini sanmaktan vazgeçirir.”


**


“Antropoloji, ilk ders olarak, bizimkilerle karşılaştırdığımızda bize ne kadar sarsıcı ve akıldışı görünürse görünsün, her âdetin, her inanışın, iç dengesi yüzyıllar içinde oluşmuş bir sistemin parçası olduğunu ve bu bütünün içinden, geride kalanlara hasar verme riski olmaksızın bir tek öğeyi dahi ortadan kaldıramayacağımızı öğretir. Başka bir ders veremeyecek olsa bile, tek başına bu ders, antropolojinin beşeri bilimler ve toplum bilimleri içinde gitgide önem kazanan yerini gerekçelendirmeye yeter de artar.”






Saturday, April 29, 2017

Otoriter Rejimler Toplumlara Rağmen Dış Güçlerin Eliyle Mi Geliyor?


Fas’dan Endonezya’ya Yemen’den Türkiye’ye Müslüman toplumların önündeki soru basit: Hürriyet mi istiyorsunuz, istibdat mı? Özgürlük mü istiyorsunuz yoksa otoriter rejimler mi?

Yıllardır Avrupa’da yaşan Türklerin, ülkeyi demokratik açıdan geri götüreceği kesin olan son referandumdaki tercihi Avrupalıları çok şaşırttı. Avrupa’da demokrasi içinde yaşayıp nimetlerinden faydalanan insanlar, Türkiye için tek adam rejimine destek veriyorlardı. Türkiye’de yaşayan dindarların büyük çopunluğunun tercihi de aynı yönde olmadı mı?


Muhafazakar, dindar insanlar niye daha fazla özgürlüğü, hukuku, demokrasiyi değil de otoriterliği, tek adam rejimini seçiyordu? İslam ülkelerinin kahir ekseriyetinin otoriter rejimler tarafından yönetiliyor olması da bu eğilimi doğrulamıyor mu? Eğer böyle ise bu ülkelerdeki otoriter rejimlerin, toplumlara rağmen dış güçlerin yardımıyla zorla dayatıldığı tezi boşa çıkıyordu. Belki de çoğunluğu muhafazakar ve dindarların oluşturduğu toplumlar,  demokrasi ve özgürlükten çok, güçlü liderler görmek istiyordu. Din adamlarının sıkça dile getirdiği, baştaki lidere itaati emreden, muhalifleri hain gibi gösteren yaklaşımlarının da bu sonuçta payı yok mudur?


“Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam”


Bu açıdan bakıldığında Türkiye dahil İslam coğrafyasındaki dindarların, “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsız yaşayamam” diyen demokrat zihniyetli alim ve fikir adamı Bediüzzaman Said Nursi’yi tanımaması önemli bir kayıp. Çünkü özgürlüğe bu kadar güçlü vurgu yapan Müslüman kanaat önderi fazla değil. Çoğunun gündeminde, gücün ele geçirilmesi var. Ele geçirildikten sonra nasıl kullanılacağına dair kafa yoran pek yok. Özgürlüğe vurgu yapanlar da yönetenler karşısında özgürlükten  ziyade düşmandan özgür olmayı, işgal altında olmamayı kastediyor.


Bediüzzaman’ın farkı şu ki, çoğu dindarın ve bu sıralar fanatik Erdoğancıların nerdeyse kutsadığı Sultan Abdülhamid’e, sırf istibdadı ve otoriterliği yüzünden karşı çıkmıştı. Abdülhamid’in dindarlığını biliyor, bu yönüyle iftihar ediyor ama dindar diye otoriterliğine sessiz kalmıyordu. Hatta Bediüzzaman daha ileri giderek, bugünkü şekliyle hukuk ve demokrasi mücadelesinin Osmanlı’daki adı olan Meşrutiyeti destekliyordu. Gerçek manada dindar ve samimi olarak hürriyet, özgürlük taraftarı.


Otoriterliğe kılıf üreten baskıcı bir din anlayışı yerine Bediüzzaman’ın akla ve özgürlüğe vurgu yapan, suçu hep başkalarında arama kolaylığı yerine kendi yanlışlarıyla yüzleşmekten çekinmeyen yaklaşımı öne çıkmış olsaydı belki de İslam dünyası bu kadar geri kalmazdı. İslam medeniyeti, bir zamanlar Batı’da rönesansın doğuşuna ilham veren fikir ve bilim zenginliğini kaybetmezdi. Müslüman toplumlar, ilericiler ve gericiler diye ikiye bölünmezdi.


A. Bilici

http://www.tr724.com/ey-musluman-istibdat-mi-istiyorsun-hurriyet-mi-abdulhamit-bilici-tr724e-yazdi/

Friday, March 17, 2017

Humanism!


In ethics, the humanist motto is ‘if it feels good – do it’. In politics, humanism instructs us that ‘the voter knows best’. In aesthetics, humanism says that ‘beauty is in the eye of the beholder’.

**

Humanism split into three main branches. The orthodox branch holds that each human being is a unique individual possessing a distinctive inner voice and a never-to-be-repeated string of experiences. Every human being is a singular ray of light, which illuminates the world from a different perspective, and which adds colour, depth and meaning to the universe. Hence we ought to give as much freedom as possible to every individual to experience the world, follow his or her inner voice and express his or her inner truth. Whether in politics, economics or art, individual free will should have far more weight than state interests or religious doctrines. The more liberty individuals enjoy, the more beautiful, rich and meaningful is the world. Due to this emphasis on liberty, the orthodox branch of humanism is known as ‘liberal humanism’ or simply as ‘liberalism’.

It is liberal politics that believes the voter knows best. Liberal art holds that beauty is in the eye of the beholder. Liberal economics maintains that the customer is always right. Liberal ethics advises us that if it feels good, we should go ahead and do it. Liberal education teaches us to think for ourselves, because we will find all the answers within us.

During the nineteenth and twentieth centuries, as humanism gained increasing social credibility and political power, it sprouted two very different offshoots: socialist humanism, which encompassed a plethora of socialist and communist movements, and evolutionary humanism, whose most famous advocates were the Nazis. Both offshoots agreed with liberalism that human experience is the ultimate source of meaning and authority. Neither believed in any transcendental power or divine law book. If, for example, you asked Karl Marx what was wrong with ten-year-olds working twelve-hour shifts in smoky factories, he would have answered that it made the kids feel bad. We should avoid exploitation, oppression and inequality not because God said so, but because they make people miserable.

However, both socialists and evolutionary humanists pointed out that the liberal understanding of the human experience is flawed. Liberals think the human experience is an individual phenomenon. But there are many individuals in the world, and they often feel different things and have contradictory desires. If all authority and meaning flows from individual experiences, how do you settle contradictions between different such experiences?

On 17 July 2015 the German chancellor Angela Merkel was confronted by a teenage Palestinian refugee girl from Lebanon, whose family sought asylum in Germany but faced imminent deportation. The girl, Reem, told Merkel in fluent German that ‘It’s really very hard to watch how other people can enjoy life and you yourself can’t. I don’t know what my future will bring.’ Merkel replied that ‘politics can be tough’ and explained that there are hundreds of thousands of Palestinian refugees in Lebanon, and Germany cannot absorb them all. Stunned by this no-nonsense reply, Reem burst out crying. Merkel proceeded to stroke the desperate girl on the back, but stuck to her guns.In the ensuing public storm, many accused Merkel of cold-hearted insensitivity. To assuage criticism, Merkel changed tack, and Reem and her family were given asylum. In the following months, Merkel opened the door even wider, welcoming hundreds of thousands of refugees to Germany. But you can’t please everybody. Soon enough she was under heavy attack for succumbing to sentimentalism and for not taking a sufficiently firm stand. Numerous German parents feared that Merkel’s U-turn means their children will have a lower standard of living, and perhaps suffer from a tidal wave of Islamisation. Why should they risk their families’ peace and prosperity for complete strangers who might not even believe in the values of liberalism? Everyone feels very strongly about this matter. How to settle the contradictions between the feelings of the desperate refugees and of the anxious Germans?8
Liberals forever agonise about such contradictions. The best efforts of Locke, Jefferson, Mill and their colleagues have failed to provide us with a fast and easy solution to such conundrums. Holding democratic elections won’t help, because then the question will be who would get to vote in these elections – only German citizens, or also millions of Asians and Africans who want to immigrate to Germany? Why privilege the feelings of one group over another? Likewise, you cannot resolve the Arab–Israeli conflict by making 8 million Israeli citizens and 350 million citizens of Arab League nations vote on it. For obvious reasons, the Israelis won’t feel committed to the outcome of such a plebiscite.

People feel bound by democratic elections only when they share a basic bond with most other voters. If the experience of other voters is alien to me, and if I believe they don’t understand my feelings and don’t care about my vital interests, then even if I am outvoted by a hundred to one, I have absolutely no reason to accept the verdict. Democratic elections usually work only within populations that have some prior common bond, such as shared religious beliefs and national myths. They are a method to settle disagreements between people who already agree on the basics.

**

Socialist humanism has taken a very different course. Socialists blame liberals for focusing our attention on our own feelings instead of on what other people experience. Yes, the human experience is the source of all meaning, but there are billions of people in the world, and all of them are just as valuable as I am. Whereas liberalism turns my gaze inwards, emphasising my uniqueness and the uniqueness of my nation, socialism demands that I stop obsessing about me and my feelings and instead focus on what others are feeling and about how my actions influence their experiences. Global peace will be achieved not by celebrating the distinctiveness of each nation, but by unifying all the workers of the world; and social harmony won’t be achieved by each person narcissistically exploring their own inner depths, but rather by each person prioritising the needs and experiences of others over their own desires.

Wednesday, September 21, 2016

Elitlerin Kontrolünde Seçimler

Seçimlerin ne kapsayıcı ekonomik kurumlar ne de kapsayıcı siyasal kurumlar getirmesi Latin Amerika’da alışıldık bir durumdur. Kolombiya’da milisler ulusal seçimlerde oyların üçte birine hile karıştırabiliyorlardı. Tıpkı Arjantin gibi günümüz Venezuela’sında da demokratik seçimlerle işbaşı yapan Huge Chávez hükümeti rakiplerine saldırıyor, kamu sektöründeki işlerden kovuyor, yazarlarını beğenmediği gazeteleri kapatıyor ve mülke el koyuyor. Chávez 1720’lerin İngiltere’sinde Black Act’le John Huntridge’i mahkûm edemeyen Sir Robert Walpole’dan hem daha güçlü hem de yetkileri onunkilerden daha az sınırlı. Huntridge günümüz Venezuellası’nda çok daha fazla zorlanırdı.

Latin Amerika’da ortaya çıkan demokrasi prensip olarak elit idaresine taban tabana zıt olmasına ve hem retorikte hem de fiiliyatta hak ve fırsatları en azından bir kısım elitin elinden alıp yeniden bölüştürmeye çalışmasına rağmen, kökleri iki nedenden ötürü sıkı sıkıya sömürücü rejimlere dayalıdır. Birincisi, yüzlerce yıl süren sömürücü rejimlerin yarattığı eşitsizlikler seçmenlerin bu yeni yeni ortaya çıkan demokrasilerde aşırı politikalar savunan politikacıla“rın lehine oy kullanmasına neden oldu. Bunun nedeni Arjantinlilerin naif olmaları ve Juan Perón ya da daha yakın dönemden örnek vermek gerekirse Menem ya da Kirchnerler gibi Perónist siyasetçilerin özverili olup yalnızca halkın çıkarlarını gözettiklerini düşünmeleri ya da Venezuelalıların kurtuluşu Chávez’de görmeleri değildir. Aksine, çoğu Arjantinli ve Venezuelalı tüm diğer siyasetçilerin ve partilerin, uzun süredir yurttaşların taleplerini dile getirmeyi, yol ve eğitim gibi en temel kamu hizmetleri yerine getirmeyi ve onları yerel elitin sömürüsünden kurtarmayı başaramadıklarının farkındadır. Bugün pek çok Venezuelalı beraberinde yozlaşma ve israf getirse bile Chávez’in benimsediği politikaları destekliyor; tıpkı 70’lerde çoğu Arjantinlinin Perón’un politikalarını desteklediği gibi. İkincisi, uygulanabilir alternatifler üreten etkin bir parti sistemi yerine siyaseti Perón ve Chávez gibi diktatörler için bu kadar çekici kılan ve onların lehine olacak şekilde taraflı hale getiren, yine altta yatan sömürücü kurumlardır. Perón, Chávez ve Latina Amerika’daki başka düzinelerce diktatör yalnızca oligarşinin tunç yasasının başka bir veçhesidir ve adından da anlaşıldığı gibi, bu yasanın kökleri elitin kotrolündeki rejimlere dayanmaktadır.



Tuesday, September 13, 2016

Kısır Döngüler ve Oligarşinin Tunç Yasası


Kısır döngülerin ortaya çıkmasına neden olan bir başka mekanizma da, sömürücü kurumların denetimsiz güç ve büyük bir gelir eşitsizliği yaratarak siyaset oyunundaki potansiyel kazançları artırmasıdır. Her kim devletin kontrolünü eline geçirirse bu denetimsiz güçten ve ürettiği zenginlikten çıkar sağladığından, sömürücü kurumlar iktidarı ve beraberinde getirdiği menfaatleri kontrol etmek için çıkan iç çatışmalara teşvik yaratırlar. Bu dinamiği Maya şehir devletlerinde ve Antik Roma’da görmüştük. Bu bilgiler ışığında, pek çok Afrika ülkesinin sömürgeci güçlerden devraldığı sömürücü kurumların iktidar mücadelelerinin ve iç savaşların tohumlarını ekmesi de şaşırtıcı değildir. Bu mücadeleler İngiliz İç Savaşı ve Görkemli Devrim’den çok farklı çatışmalardır. Bunlarda siyasal kurumların değişmesi, yetki kullanımına sınırlama getirilmesi ya da çoğulculuğun sağlanması için değil, iktidarı ele geçirmek ve bir grubu diğerlerinin sırtından zengin etmek için savaş verilmiştir. Sonraki bölümde daha detaylı bir biçimde göreceğimiz gibi bu çatışmalar Angola’da, Burundi’de, Çad’da, Fildişi Sahili’nde, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde, Etiyopya’da, Liberya’da, Mozambik’te, Nijerya’da, Kongo Cumhuriyeti’nde, Ruanda’da, Somali’de, Sudan’da ve Uganda’da ve elbette Sierra Leone’de kanlı iç savaşlara dönüştüler ve hem ekonomik yıkıma hem de eşi görülmemiş ıstıraplara neden oldular. Ve aynı zamanda devletin tümden iflasına.

**
Sierra Leone’de ve Sahra-altı Afrika’nın çoğunda görülen kısır döngü, sömürgeci güçlerin kurup bağımsızlık sonrası liderlerinin devraldığı sömürücü kurumlar biçiminde ortaya çıkıyordu. Orta Amerika’nın çoğu bölgesinde olduğu gibi Guatemala’da da kısır döngünün daha basit, daha yalın bir biçimini görürüz: Ekonomik ve siyasal güce sahip olanlar bu gücü ellerinde tutmak için kurumlar inşa ederler ve bunda da başarılı olurlar. Bu tip kısır döngüler sömürücü kurumların ve aynı elitlerin azgelişmişlikle birlikte kalıcı hale gelmesine yol açar.

**
Oligarşinin tunç yasasının –kısır döngünün bilhassa bu modelinin– özü, radikal değişim vaadiyle eski liderleri deviren yeni liderlerin, eskisinden farklı bir şey getirmemeleriydi. Oligarşinin tunç yasasını anlamak kısır döngünün diğer biçimlerini anlamaktan bir bakıma daha zordur. Birleşik Devletler’in güneyindeki ve Guatemala’daki sömürücü kurumların sürekliliğinin mantığı gayet açıktır. Ekonomi ve siyasete yüzyıllar boyunca aynı gruplar egemen olmuştu. Birleşik Devletler’deki Güneyli plantasyon sahiplerinin İç Savaş sonrasında karşılaştığı gibi meydan okumalarla karşılaştıklarında dahi güçlerini kaybetmediler ve çıkar sağlamayı sürdürecekleri bir dizi benzer sömürücü kurumu yeniden hayata geçirmeyi başardılar. Fakat radikal değişim adına iktidara gelip aynı sistemi yeniden oluşturanları nasıl yorumlayabiliriz? Bu sorunun cevabı bir kez daha kısır döngünün ilk bakışta göründüğünden daha kuvvetli olduğunu gösteriyor.

**
Zengin ülkeler büyük ölçüde son 300 yıl içinde belli bir noktada kapsayıcı kurumlar geliştirmeyi başardıkları için zengindirler. Bu kurumlar bir verimli döngüler süreciyle kalıcı hale geldiler. En başta yalnızca sınırlı ölçüde kapsayıcı (ve bazen kırılgan) olsalar bile, bir olumlu etkileşim süreci yaratarak kapsayıcılıklarını giderek artıran dinamikler oluşturdular. İngiltere 1688’de Görkemli Devrim’in ardından bir demokrasiye dönüşmedi. Bilakis, nüfusun yalnızca küçük bir dilimi resmi temsile sahipti. Fakat asıl önemlisi İngiltere’nin çoğulcu olmasıydı. Çoğulculuk bir kez sağlandığında kurumların zamanla daha kapsayıcı hale gelmesine yönelik bir eğilim oluşmuştu; bu zorlu ve belirsizliklerle dolu bir süreç olsa bile.

Bu bağlamda İngiltere verimli döngüye tipik bir örnekti; kapsayıcı siyasal kurumlar yetki kullanımına ve gaspına kısıtlama getiriyordu. Ayrıca kapsayıcı ekonomik kurumlar oluşturma eğilimindeydiler ki, bu ekonomik kurumlar da karşılığında kapsayıcı siyasal kurumların süreklilik şansını artırıyorlardı.

Kapsayıcı ekonomik kurumların olduğu koşullarda zenginlik, ekonomik gücünü orantısız bir siyasal güç oluşturmak için kullanacak küçük bir grubun elinde toplanmaz. Dahası, kapsayıcı ekonomik kurumlar varken siyasal gücü elde tutmakla sağlanacak menfaatler daha sınırlıdır, böylelikle devletin kontrolünü ele geçirmeye çalışacak gruplar ve hırslı yeni zengin bireyler için daha az teşvik söz konusudur. Etkenlerin bir kritik dönemeçte bir araya gelmesi, mevcut kurumlar arasındaki etkileşim ve kritik dönemecin beraberinde getirdiği fırsatlar ve tehlikeler de dahil olmak üzere, genellikle İngiltere örneğinde olduğu gibi kapsayıcı kurumların ortaya çıkmasına neden olur. Fakat bu kapsayıcı kurumlar bir kez devreye girdiğinde varlıklarını sürdürebilmeleri için aynı etkenlerin yeniden bir araya gelmesine ihtiyaç yoktur. Verimli döngüler de kayda değer ölçüde olumsallığa tabi olsalar da, kurumların sürekliliğini sağlar ve genellikle toplumu daha fazla kapsayıcılığa taşıyacak dinamikleri harekete geçirirler.

Verimli döngüler kapsayıcı kurumların sürekliliğini sağlarken kısır döngüler de sömürücü kurumların sürekliliğini sağlayan büyük kuvvetler yaratırlar. Tarih kader değildir ve 14. bölümde göreceğimiz gibi, kısır döngüler de kırılmaz değildirler. Fakat dayanıklıdırlar. Sömürücü siyasal kurumların sömürücü ekonomik kurumları şekillendirdiği, karşılığında bu sömürücü ekonomik kurumların da sömürücü siyasal kurumların kalıcılığına dayanak oluşturduğu güçlü bir olumsuz etkileşim süreci yaratırlar. Bunu en açık biçimde Guatemala örneğinde gördük; aynı elit önce sömürgecilik döneminde, ardından bağımsız Guatemala’da, dört yüz yıl boyunca iktidarı elinde tutmuştu. Sömürücü kurumlar eliti zenginleştirir, elitin zenginliği de hâkimiyetine dayanak oluşturur.
**
Geriye dönüp bakıldığında, bu tür kısır döngülerin mantığını kavramak kolaydır; sömürücü siyasal kurumlar yetki kullanımına çok az sınırlama getirir, yani aslında kendilerinden önceki diktatörleri devirenlerin yetki kullanımını ve istismarını kısıtlayacak hiçbir kurum yoktur ve sömürücü ekonomik kurumlar yalnızca iktidarı elde tutup diğerlerinin varlıklarına el koyarak ve tekeller kurarak bile büyük kazançlar ve servetler elde edilebileceği anlamına gelir.

Elbette, Oligarşinin Tunç Yasası, fizik yasaları gibi gerçek bir yasa değildir. İngiltere’de Görkemli Devrim ya da Japonya’da Meiji Restorasyonu’nun gösterdiği gibi kaçınılmaz bir rota çizmezler.

**
Kısır döngünün 5. bölümde Maya şehir devletleri tartışmamızda öngördüğümüz daha yıkıcı bir başka yönü vardır. Sömürücü kurumlar toplumda muazzam eşitsizlikler oluşturup gücü elinde tutanlar için büyük zenginlik ve denetimsiz güç sağladığından, devletin ve kurumların hâkimiyetini ele geçirmek isteyenler olacaktır. Dolayısıyla sömürücü kurumlar yalnızca bir sonraki sömürücü rejimin önünü açmakla kalmazlar, aynı zamanda bitmek bilmeyen iç çatışmalara ve iç savaşlara da neden olurlar. Bu iç savaşlar da daha fazla acıya neden oldukları gibi, bu toplumların ulaştığı çok az bir merkezileşmeyi de yok ederler. Ayrıca bu, sıradaki bölümde göreceğimiz gibi, genellikle kanunsuzluğa, devletin acze düşmesine ve siyasal kaosa yol açan bir süreç başlatarak ekonomik refaha dair tüm hayalleri yıkar.




Monday, September 12, 2016

Neden Daima Refah Tercih Edilmiyor?

Nihayetinde toplumun tercihleri olan siyasal ve ekonomik kurumlar kapsayıcı olabilir ve ekonomik büyümeyi teşvik edebilirler. Ya da sömürücü olabilir ve ekonomik büyüme için zorlu bir engele dönüşebilirler. Ülkeler ekonomik büyümeye ayak bağı olan, hatta onun önünü kesen sömürücü siyasal kurumların desteklediği sömürücü ekonomik kurumlara sahip olduklarında başarısız olurlar. Bu da kurumlara dair seçimin –yani kurumsal siyasetin– ülkelerin başarı ve başarısızlığının nedenlerini anlama girişimimizin odak noktasını oluşturduğu anlamına geliyor. Geçmişte ve günümüzde toplumların ezici çoğunluğunun izlediği siyaset ekonomik büyümeye engel olan sömürücü ekonomik kurumlara yol açarken bazı toplumların izlediği siyasetin ekonomik büyümeyi artıran kapsayıcı kurumlara yol açmasının nedenini anlamak zorundayız. Herkesin refah getirecek türden ekonomik kurumlar oluşturulmasına ilgi duyacağı aşikârmış gibi görünebilir. Her yurttaş, her siyasetçi, hatta her yağmacı diktatör, ülkesini mümkün olduğunca zenginleştirmek istemez mi?
Mobutu and Dutch Prince (1973)

Gelin, daha önce ele aldığımız Kongo Krallığı’na dönelim. Bu krallık 17. yüzyılda çökmüş olsa da 1960’da Belçika’nın sömürge yönetiminden bağımsızlığını kazanan modern ülke, ismini ondan alıyor. Bağımsız bir devlet olarak Kongo, 1965-1997 yılları arasında Joseph Mobutu yönetiminde neredeyse aralıksız bir ekonomik gerileme ve artan yoksulluk yaşadı. Bu gerileme Mobutu’nun, Laurent Kabila tarafından devrilmesinin ardından da devam etti. Mobutu son derece sömürücü bir dizi ekonomik kurumu hayata geçirdi. Halk yoksullaştı fakat Mobutu ve çevresindeki “Büyük Zerzevat” (Les Gross Legumes) olarak bilinen elitler müthiş bir zenginliğe kavuştular. Mobutu doğduğu yer olan ülkenin kuzeyindeki Gbadolite’de kendisine büyük bir saray inşa ettirdi. Bu sarayın Avrupa seyahatlerinde kullanmak için sık sık Air France’dan kiraladığı süpersonik Concord jetinin inebileceği büyüklükte bir de havaalanı vardı. Avrupa’da şatolar satın aldı ve Belçika’nın başkenti Brüksel’de geniş araziler edindi.

Kongoluların yoksulluğunu artırmak yerine onları zenginleştirecek ekonomik kurumlar tesis etmesi Mobutu için daha iyi olmaz mıydı? Mobutu ülkesinin refah düzeyini artırmayı başarsaydı daha fazla parası olmaz mıydı? Kiralamak yerine bir Concorde’u satın alamaz mıydı? Ya da daha fazla şatoya, malikâneye ve muhtemelen daha büyük, daha güçlü bir orduya sahip olamaz mıydı? Dünyanın pek çok ülkesinin yurttaşları için üzülerek söylemek gerekir ki, yanıt hayır olacaktır. Ekonomik süreçler için teşvik sağlayan ekonomik kurumlar, eşzamanlı olarak, elde edilen geliri ve gücü yağmacı bir diktatörü ve çevresindeki politik güce sahip diğer kişileri yoksullaştıracak biçimde yeniden dağıtabilir.

Temel sorun, ekonomik kurumlar üzerinde mutlaka anlaşmazlıklar ve çatışmaların meydana gelecek olmasıdır. Bir ülkenin zenginliği, bu zenginliğin nasıl dağıtıldığı ve gücün kimin elinde olduğu konusunda, farklı kurumlar farklı sonuçlar doğururlar. Kurumların teşvik ettiği ekonomik büyüme hem kazananlar hem de kaybedenler yaratır. Bu durum, bugün dünyanın zengin ülkelerinde gördüğümüz refahın temellerini atan Sanayi Devrimi esnasında İngiltere’de çok belirgindi. Buhar gücü, taşımacılık ve tekstil üretimindeki bir dizi çığır açıcı teknolojik değişimde kendini gösteriyordu. Toplam gelirde muazzam bir artışa yol açmasına ve sonuçta modern sanayi toplumunun temelini atmasına rağmen pek çok kişi makineleşmeye kesin bir biçimde karşı çıktı. Cehalet ya da dar görüşlülük nedeniyle değil; tam tersine. Daha ziyade, ekonomik büyüme karşısındaki bu muhalefetin kendi içinde –maalesef tutarlı– bir mantığı vardır. Ekonomik büyüme ve teknolojik değişim, beraberinde büyük iktisatçı Joseph Schumpeter’in deyişiyle “yaratıcı yıkım” getirir. Eskiyi yeniyle değiştirirler. Yeni sektörler kaynakları eskilerden kendilerine doğru çeker. Yeni şirketler işi eskilerinin elinden alır. Yeni teknolojiler mevcut becerileri ve makineleri işe yaramaz hale getirir. Ekonomik büyüme süreci ve dayandığı kapsayıcı kurumlar, “siyasi arenada ve piyasada kazananlar olduğu kadar kaybedenler de yaratır. Yaratıcı yıkıma duyulan korku, çoğunlukla kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlara muhalefetin temelini oluşturur.

Avrupa tarihi, yaratıcı yıkımın sonuçlarına canlı bir örnek teşkil eder. 18. yüzyılda, Sanayi Devrimi’nin arifesinde, çoğu Avrupa ülkesinin kontrolü aristokrasilerin ve geleneksel elitlerin elindeydi ve bunların başlıca gelir kaynaklarını arazi sahipliği ya da monarşilerin onlara sağladığı tekeller ve uyguladıkları giriş engelleri sayesinde yararlandıkları ticari ayrıcalıklar oluşturuyordu. Sanayinin, fabrikaların ve şehirlerin yayılması, yaratıcı yıkım fikriyle örtüşecek şekilde, kaynakları araziden ayırdı, arazi kiralarını düşürdü ve arazi sahiplerinin işçilerine ödedikleri ücretleri artırdı. Bu elitler aynı zamanda onların ticari ayrıcalıklarını aşındıran yeni işadamlarının ve tacirlerin ortaya çıkışına şahit oldular. Neticede, ekonomik bakımdan sanayileşmenin kaybedenleri açık bir biçimde bu elitlerdi. Şehirleşme ve sosyal bilince sahip bir orta sınıfın ve bir işçi sınıfının ortaya çıkışı, arazi sahibi aristokratların siyasal tekeline de meydan okudu. Böylece, Sanayi Devrimi’nin yayılmasıyla aristokratlar yalnızca ekonomik bakımdan değil siyasal bakımdan da kaybedenler olma riskiyle yüz yüze geldiler; çünkü siyasal güçlerini de kaybetmeye başlamışlardı. 

Ekonomik ve siyasal güçlerinin tehlikeye girmesiyle bu elitler sıklıkla sanayileşmeye karşı zorlu bir muhalefet oluşturdular. Sanayileşmenin tek kaybedeni aristokrasi değildi. El becerilerinin yerini makineleşmenin aldığı zanaatkârlar da sanayinin yayılmasına karşı çıktılar. Pek çoğu bu durum karşısında örgütlendi; ayaklandılar ve geçim şartlarındaki gerilemeden sorumlu tuttukları makineleri tahrip ettiler. Onlar “Luddistler”di; bu sözcük bugün teknolojik değişime karşı direnişle eşanlamlı hale geldi. 1733’te dokumacılığın makineleşmesindeki en önemli ilerlemelerden biri olan “atkı mekiği”ni icat eden John Kay’in evi 1753’te Luddistler tarafından yakıldı. İplikçilikteki en önemli ilerlemelerden biri olan iplik eğirme makinesinin mucidi James Hargraves de benzer bir muamele gördü.

Gerçekte, zanaatkârlar sanayileşmeye karşı muhalefet konusunda arazi sahipleri ve elitlerden çok daha az etkiliydi. Luddistler arazi sahibi aristokrasinin elindeki siyasal güce –başka grupların amaçlarına karşı siyasal sonuçlara etki edebilme yetisine– sahip değildiler. Sanayileşme Luddistlerin muhalefetine rağmen İngiltere’de ilerlemesini sürdürdü, çünkü aristokrasinin muhalefeti –ciddi bir muhalefet olmasına rağmen– bastırılmıştı.  Mutlakiyetçi monarşilerin ve aristokratların kaybedecek çok daha fazla şeye sahip olduğu Avusturya-Macaristan ve Rusya imparatorluklarında ise sanayileşme engellendi. Bunun sonucunda, Avusturya-Macaristan ve Rusya ekonomilerinin hızı kesildi. 19. yüzyılda büyük bir ekonomik büyüme gösteren diğer Avrupa ülkelerinin gerisinde kaldılar.

Belirli grupların başarı ve başarısızlıklarından bağımsız olarak, bu sözü edilenlerden çıkan bir ders çok açıktır; güçlü gruplar çoğunlukla ekonomik ilerlemenin ve refahın karşısında yer alırlar. Ekonomik büyüme yalnızca daha fazla ve daha iyi makinelere, daha fazla ve daha iyi eğitime dayalı bir süreç değildir, aynı zamanda geniş çaplı bir yaratıcı yıkımın eşlik ettiği dönüştürücü ve istikrarsızlaştırıcı bir süreçtir de. Bu nedenle ekonomik büyüme, ancak ekonomik ayrıcalıklarını yitireceklerini sezen ekonomik kaybedenler ve siyasal güçlerinin azalacağından endişe eden siyasal kaybedenler tarafından engellenmezse yol alabilir.







Tuesday, July 14, 2015

Türk Başı: İngiliz Demokrasisinin Temelindeki Sır

Londra’da ilk kahve 1650-52 tarihleri civarında İzmir’li Pasqua Rosee tarafından St Michael Çıkmazında açıldı. İlk açıldığındaki adı “Türk Başı kahvehanesi”. “Türk Başı” İngilizce’de saç örgüsü şeklinde bir baş bandına benzeyen denizci düğümüne verilen isim. Tümüyle meşeden yapılmış, yüksek tavanlı, sütunlu, Türk hamamıyla denizlerin hakimi görkemli bir gület karışımı oryantalizm etkisinde Viktoryan bir yapıydı Türk Başı. Londra’nın ilk kahvehanesi olmakla kalmayıp, labirentvari ortaçağ meydanlarının ve parke taşlı dar sokakların arasında ilk seçmen sandığının konulduğu yer olarak İngiliz demokrasi tarihinde özel bir yerin sahibi.
Aynı zamanda kahvehanelerin İngiliz demokrasisinde oynadığı önemli rolün de sembolü Türk Başı. Seçim mekânları olmalarının yanı sıra ilk banka, borsa, İngiltere’nin denizaşırı nüfuzunu yönlendiren ticarethaneler ve denizcilik şirketleri de kahvehanelerden türeyen kurumlar.
1660’larda –İstanbul’dan sonra dünyanın ikinci en çok kahve sahibi şehri- Londra’da kahve sayısının 500 ile 2000 arasında olduğu söylenir. Hatta bütün kahvehaneleri kayda geçiren kalın bir rehber mevcuttur. Kahvehanelerde Türk şerbeti, gülsuyu, limonata, menekşe kokulu şekerler, çikolatalar, kumar, tütün ve nargile ile koyu doğulu bir hava hakimdir. Çoğu kahvehane “en iyi Türk ürünlerini bulundurarak” müşteri tavlar. Başları türbanlı Afrikalı garsonlar kahve ve Çin çayı servisi yaparken kahvelerin müdavimi entelektüeller, doktorlar, avukatlar, hükümet ve Saray görevlileri, iş adamları, tüccarlar aralarında haber değiş tokuşu yapar. Kimi kahvehaneler şiir, edebiyat, tiyatro ve güzel sanatlar merkezidir.  Exchange-Borsa çıkmazındaki “Büyük Türk Kahvehanesi” ya da “Büyük Murad” “gelmiş geçmiş en acımasız Osmanlı hükümdarı” Sultan Murad’ın büstünü kahvesine yerleştirerek kahvenin en iyi orada pişirildiğini iddia eder.  
Kahvenin Osmanlıdan bir yüzyıl sonra batıya sıçrayıp entelektüel merkez haline gelmesinde İstanbul kahvehane manzaralarının büyük yeri var kuşkusuz. 16. yy tarihçisi Peçevi’ye göre İstanbul kahvelerinde o tarihlerde biber, afyon ve safran dahil yedi ayrı uyuşturucu ve baharattan yapılan “Fez Abbas” bulunur. Katip Çelebi’ye göre kahve menülerinde, bal ile karıştırılan haşiş şekerlemeleri ile yapılan kahveler, nargile için kullanılan marijuana ile karıştırılan tütün mevcuttur. Bazı menülere güzel oğlanlar dahildir. Kahve kapları mırlanıp güzel kokular saçar.  İşte bu haliyle her türlü duyuya hitap eden kahvehane bir keyif yeri olarak batının gözünü dünyaya açar. 
Kahvehaneler toplantı yerleri haline geldikçe bazıları da muhalefetin toplandığı yerlere dönüşür tabii. Ve Avrupa’da her türlü devrime zemin hazırlanırken liderler kahvelerde buluşmaya böyle başlar. Bu yüzden de 17. yy’da “hainlik ve komplo merkezleri” şüphesi altına düşer kahvehane. Entellektüeller, bilimadamları en son projelerini kahvehanelerde basına bildirdiler. Deniz ticareti yapan kurumlar, East India, the African ve Levant şirketleri kayıtlarını tutmak için kahvehaneleri kullandılar.
Yaşam ve Ölüm Tarihi adlı eserinde Francis Bacon kahvenin sağlığa zararlı tehlikeli özellikleriyle kamuyu uyarırken akın akın kahvehanelere giden erkeklerin durumundan endişe eden kadınlar 1674’de “isimsiz kadın bildirgesi”ni yayınladılar:
 “Kadınlar için bir cennet olan memleketimiz son günlerde dile getirilmesi çok acıklı bir durum içinde. Kısa bir süre önce öğrendik ki, cesur erkeklerimiz, hani kabara kabara dolaşıp ilk rüzgarda yerlere serilen serçe horozlara dönüştü… Bu hale düşmelerindeki tek sebep zararlı, doğayı zayıflatan ve erkeklerimizi cephaneyle dolu olduğu halde ateş edemez hale düşüren, iktidarsız harem ağası yapan kahvenin ta kendisidir. Maalesef erkeklerimizin damağı kafaları kadar tutucu hale gelmiştir. Öyle olmasaydı, hepsinin o orospu çorbası, ya da Türk lapası denilen o küçük bir parmak çapını bile doldurmayan, acı, kara, çamurdan farksız, leş gibi kokan, mide bulandırıcı, bulaşık suyuna her gece çocuklarının nafakası yatırıp müptela hale gelir, hatta uğruna fahişeliğe düşerler miydi? Bu sebeble kahve satışının altmış yaş altı bütün erkeklere yasaklanmasını, yerine o iştah açıcı güzel renkli biranın tavsiye edilmesini temenni ediyoruz ki… Kocalarımız sadece sakalları bıyıklarıyla değil erkeğe yakışan şekilde bize erkekliklerini gösterebilsinler böylece habire dildolarla boynuzlanmak durumuna düşmesinler.”
Buna rağmen 1701’de yayınlanan “The London Spy”- Londra Casusu kahvehaneleri “yaratıcı sohbetleri ateşleyen, tartışmaları körükleyen, fikirlerin gelişmesine yolaçan sohbetleri kucaklayan” yerler olarak nitelendirdi. Kahveyi iş dünyası için uygun bir içecek olarak tanımladı.
İngiliz demokrasisinde kahvehanenin yerini en güzel ifade eden hikayelerden biri ise ilk gazeteye zemin hazırlayan Tatler dergisinin tarihçesi. Tatler dergisini 1701’de İsaac Bickerstaff ismini kullanarak yarattığı gazeteci karakteriyle Richard Steele kurdu. Steele’in amacı, Londra kahvelerinde duyduğu dedikoduları, haberleri, kim olduğunu belli etmeden basıp yayınlamaktı.
Greenway Kahvehanesinin müdavimi İsaac Newton, Will’in Kahvehanesine sık uğrayan Jonathan Swift, Old Slaughter’ın kahvehanesini tercih eden Alexander Pope, Steele’e Tatler fikrini verdikleri gibi yayına başladıklarında derginin düzenli yazarları haline geldiler.
Kahveler çoğaldıkça yazarlar yazarlarla, borsacılar borsacılarla, satıcılar satıcılarla, kısacası herkes kendi kahvesine gider oldu. Kimi kahvelerde ressamlar, kimilerinde heykeltıraşlar toplanıp günün geçer konularını konuştular. Steele aynı anda birden fazla yerde olamayacağını anlayınca pratik bir çözüm geliştirdi. Her kahvede bir muhabir masası belirledi. Sonra muhabirlerden derlediği en ilginç haberlerden oluşan haftalık bir bülten yayınlamaya başladı.   Bültenin şiirlerini şairlerin toplandığı Will’s kahvehanesinden, dış haberleri St James Kahvehanesinden, sanat ve eğlence haberlerini ise White kahvehanesinden alırdı. Bültenin yazı tarzını, kahvelerde anlatılanları “diyalog stilinde” okuyucunun sanki kahvede oturmuş da kahvesini yudumlarken hikayeyi anlatanın ağzından, ayrıca bir yorum ya da açıklamaya gerek kalmadan ilk elden duyuyormuş izlenimiyle okumasını sağlayacak bir tarz olarak belirledi.  Kahvehane günlük yaşam dilinin sadeliği ve güzelliğiyle yazıya geçirildiği yer haline geldi. Steele’nin bülteni İngiltere’nin ilk modern dergisi Tatler’a dönüştü. Muhabirleri ve bölümleriyle demokrasinin atar damarı ilk gazeteye yol açtı. Londra’nın en eski gazetesi Llyods’ News, Llyods’ Kahvehanesinin bülteni olarak yayınlanmaya başladı. Bugün İngiltere’nin önemli bankalarından biri Llyods’un tarihi bu kahvehane macerasıdır. Kahvehanelerin başı olan Türk Başı kahvehanesi ise büyük yangında tümüyle yandıktan sonra Jamaica Kahvehanesi olarak yeniden açılmıştır.
Şebnem Şenyener
12 Temmuz 2015

Sunday, December 29, 2013

Demokrasi

Adama ne düşündüğünü soruyorsun, “Ben demokratım” cevabını veriyor. Demokratsın da başka nesin? Dünya görüşün, insan görüşün, cemiyet görüşün, devlet görüşün, tarih görüşün, imanî görüşün, siyasî-iktisadî görüşün, Türkiye gerçeği hakkında görüşün nedir? Cevap yok. O demokratmış!

Bu, neden oluyor?


Şundan:


Batı’da demokrasi “en az kötü” olan siyasî sistemdir. Bunu söyleyen, “aşma” peşindedir. Bizde ise demokrasi, “mükemmel” olanın adıdır. Bütün mükemmellikler birleşmiş, demokrasi adını almış! Buna inanan da “tükenme” yolundadır. Böyle olunca, demokrasinin de dayanıp beslenmek zorunda olduğu değerler dışlanır.



Ahmet Selim, Zaman Gazetesi, 30 Aralık 2013

http://www.zaman.com.tr/ahmet-selim/demokrasinin-gerceklik-kazanmasi_2190112.html

Saturday, August 24, 2013

Lügatin Yoksa Sen de Yoksun

Bütün hayranlığımıza rağmen Batı’yı yarım-yamalak tanıyamamış olmanın bedelini hâlâ ödüyoruz.

Yıllar, hattâ asırlar sonra aynı noktaya yeniden döndüğümüzü fark etmek can sıkıcı. Batılı ordular karşısında uğradığımız hezimetlerin akabinde gelen Batı tutkunluğu, pratikte şu yanlışa kapılmamıza sebep oldu; değerler sistemimizi yani, lügatimizi de değiştirdik.

Cemil Meriç, “Kâmus, namustur” derken bu nükteyi kastediyordu. Bir lisanın sözlüğü, aynı zamanda o lisanın inşâ ettiği dünyaya dair bütün tarifleri, değerleri ve karşılıkları ihtivâ eder. O sözlüğe sırt çevirdiğinizde bir dünyaya arkanızı dönmüş olursunuz; tıpkı bizim yaptığımız gibi.

Demokrasi kelimesinin lügatimizdeki kısa tarihine bakalım: Tâ eski Yunan’dan başlayarak modern Britanya krallığına, oradan haşmetlû Amerikan başkanlık sistemine ve hatta kıyâmete kadar saygı duymamız gerektiği telkin olunan demokrasi, bizim gibi ülkeler için gece yarısı tavşanın gözüne tutulmuş otomobil farı gibi kaçınılmaz ve etkileyici idi. Biricikti ve arz üzerinde insanlığın ulaşabildiği en yüksek politik faziletin adıydı.

Kendi lügatimizi işe yaramaz sayıp attığımız ve içini uydurulmuş ve devşirilmiş karşılıklarla doldurduğumuz için demokrasiye en yüksek ve onurlu anlamları verdik; uğrunda kaç nesildir dövüşüyoruz. Bu öyle bir bükülmez kanaat ki ayrılıkçı Kürt milliyetçilerinden azılı Marksistlere, eski Millî Görüşçülerden yeni liberallere kadar herkes, aslında ne olduğunu “demokrasi” kavramını kullanarak ifade etmek ihtiyacı içinde. Hatta ona düşman olanlar bile bir şekilde demokratlık isbatı ihtiyacı içinde.

Demokratlık; nâmuskârlık, iyi aile babalığı, iffetli ev hanımlığı, dürüstlük gibi bir mevhîbe oldu çıktı.
Mısır’da, Ortadoğu’da demokrasiye kimin nasıl mânâ verdiğine dikkat ediyor musunuz? Demokratik prensipler askerî darbeyle dümdüz edilip üstüne üstlük sivil ve masum göstericilere katliam uygulandığı halde Batılı ülkeler anlaşılmaz bir ketumluk gösteriyor ve bizi şaşırtıyorlar.

Şaşırıyoruz çünkü, Batılıları da bizim gibi saf ve platonik bir demokrasi müridi, bir çağdaş değerler havarisi sayıyoruz. Oysaki Batılılar kendi lügatlerini kullanıyorlar ve onların lügatinde demokrasiye verilen karşılık bizimkinden çok farklı.

Demokrasi onlar için Batılı hayat tarzını ve dünya görüşünü egemen kılmak için bir metâdan ibaret; bir nevi ihracat ürünü. Mü’mince kutsanması gereken bir üst değer, bir ahlâk kuralı veya olmazsa olmaz cinsinden bir prensip değil; onlar bu gibi kavramlara bizim baktığımız gibi bakmıyorlar.

Onların bakış açısının temelindeki kıstas şu: Politika, gücü elde etme ve onu kullanma hüneridir, doğrudan güçle ve çıkarla ilgilidir. Çıkarlara uygun her adım faydalıdır. Dolayısıyla diyelim ki Mısır’da serbest seçimle işbaşına gelmiş meşru bir hükümetin devrilmesine “demokrasinin kesintiye uğraması” gibi bakmazlar, o iktidarın gitmesiyle oluşacak kâr-zarar tablosundaki çıkarlarıyla ilgilenirler ilk planda. Demokrasi ise yeri geldiğinde bu gibi ülkelerin gözünün ta içine sıkılması gereken bir avcı feneridir, yeri geldiğinde kullanılır.

Bizim gazetelerdeki Mısır’daki katliama sessiz kalan Batılıları niteleyen, “Çifte standart, Batı’nın ayıbı” vesaire türünden tepkiler insana hüzün ve sıkıntı veriyor. Batı adına birilerinin çıkıp “Mesele demokrasi değil arkadaş, sen hâlâ anlayamadın mı!” demesi gerekiyor galiba. Çünkü başka türlü bu efsunun tesirinden kurtulmamız mümkün olmayacak.

Demokrasi, Batılıların kâmu-sundan bir kavram; bizim de vaktiyle kâmusumuz vardı. Orada demokrasiyi bulamazsınız,  onun yerine daha okkalı ve daha şümullü bir değer görürsünüz: “Adalet” meselâ. İnsanların en zaruri ihtiyacı âdil idaredir; demokratik yönetim değil.

Bunlar birbiriyle çatışan şeyler değil elbette fakat öncelik ve hangi değerden hareket ettiğiniz çok önemli. Âdil yönetim “Allah’ın rızasını kazanmak” noktasından alır meşruluğunu, demokrasi ise “Halkın mutluluğu”ndan...
Kâmusu, lügati, sözlüğü, hâsılı kendi yol haritası bulunmayan toplumların çilesi çok ne yazık ki. Çünkü onlar, başka bir kültür dairesinin değerleriyle yol bulmaya çabalıyorlar.

Cemil Meriç böylelerine, “Efendisinin ilacını çalıp içen ahmak uşak” benzetmesi yapmıştı.