Showing posts with label Eduardo Galeano. Show all posts
Showing posts with label Eduardo Galeano. Show all posts

Friday, October 6, 2017

Kepler: Bir yaşam arayıcısı

 
Çok miyop olduğu için modern optiğin temelini teşkil eden mercekleri ve yeni bir yıldız keşfeden teleskobu icat etmekten başka çaresi yoktu.

Ve çok gözlemci olduğu için, avucunun içine düşen bir kar tanesine bakarken buzun ruhunun altı köşeli bir yıldız olduğunu gördü, altı, tıpkı arıların yaptığı bal peteklerindeki hücreciklerin altı kenarlı olması gibi ve aklının gözleriyle şunu gördü ki, bir alanı en iyi şekilde kullanmayı altıgen biçim bilir.

Ve evinin balkonundaki bitkilerin ışığı arayış yolculuğunun dairesel olmadığını görünce bundan belki de gezegenlerin güneş etrafındaki yolculuğunun da dairesel olmayabileceği sonucuna vardı ve çizdikleri elipsleri teleskobuyla ölçmeye koyuldu.

Görerek yaşadı.

Görmeyi bırakınca, 1630 yılında bugün öldü.

Johannes Kepler’in mezar taşında şöyle yazar:

Gökleri ölçtüm. Şimdi karanlıkları ölçüyorum.”

  

Antonie van Leeuwenhoek



Bilim insanları onu ciddiye almıyorlardı. Antonie van Leeuwenhoek Latince bilmiyordu, eğitimi yoktu ve keşifleri tamamen tesadüfün eseriydi.

Antonie sattığı dokumaların dokusunu daha iyi görmek için işe büyüteç kombinasyonları deneyerek başladı ve bir büyüteçten diğerine atladı, en sonunda bir su damlasında son sürat koşuşturan canlı kalabalığını görme kapasitesine sahip beş yüz mercekli bir mikroskop icat etti.

Bu kumaş tüccarı diğer önem teşkil etmeyen şeylerin yanı sıra alyuvarları, bakterileri, spermatozoitleri, mayaları, karıncaların yaşam döngülerini, pirelerin cinsel yaşamını ve anların iğnelerinin anatomisini keşfetti.

Antonie ve ünlü ressam Vermeer aynı Delft şehrinde, 1632 yılının aynı ayında doğdular. Ve aynı şehirde, kendilerini görünmez olanı görmeye adadılar. Vermeer, gölgelerde saklanan ışığın peşinden gidiyordu; Antonie ise bu dünya krallığındaki en küçük akrabalarımızın gizemlerinin izini sürüyordu.

Saturday, September 16, 2017

Benim Afrika’m


 


On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, Avrupalı sömürgeci güçler Afrika’yı paylaşmak için Berlin’de toplandılar.

Selvalar, nehirler, dağlar, toprak üstü ve toprak altından oluşan sömürge ganimeti için verilen kavga uzun ve çetin oldu. En sonunda yeni sınırlar çizildi ve 1885 yılında bugün, her şeye muktedir Tanrı adına, Genel Anlaşma imzalandı.

Avrupalı efendiler 

-altın, elmas, fildişi, petrol, kauçuk, kalay, kakao, kahve ve palmiye yağının adını hiç anmama nezaketini gösterdiler;

-köleliğin kendi adıyla anılmasını yasakladılar;

-dünya pazarına insan eti sunan şirketleri hayırsever topluluklar diye adlandırdılar;

-ticaretin ve medeniyetin gelişimini özendirme arzusuyla yanıp tutuştuklarını dile getirdiler,

-ve herhangi bir kuşku kalmış olabilir diye, yerli toplulukların manevi ve maddi huzurunu arttırma kaygısıyla hareket ettiklerini ilan ettiler.

Böylece Avrupa, Afrika’nın yeni haritasını uydurdu. Bu zirve toplantısında, göstermelik dahi olsa, hiçbir Afrikalı yer almadı. 


  
Ayrıca Bakınız:
Borders Drawn With Rulers

Wednesday, September 13, 2017

Newton ve Toprağın Karşı Konulmaz Çekim Gücü

 

1643’te bugün (4 Ocak) İsaac Newton doğdu.

Newton’un, bilindiği kadarıyla, asla kadın ya da erkek sevgilisi olmadı.

Kimse tarafından dokunulmadan, bulaşıcı hastalık tehdidinden ve hayaletlerden ödü koparak bakir öldü.

Ancak bu korkak beyefendi birçok şeyi araştırma ve ortaya çıkarma cesareti gösterdi:

yıldızların hareketi,
ışığın yapısı,
sesin hızı,
ısının iletimi,
ve yerçekimi kanunu; bizi çağıran ve çağırırken de bize kökenimizi ve kaderimizi hatırlatan toprağın karşı konulmaz çekim gücü.

Monday, July 31, 2017

Diktatörler ve Yardımcı Kulları


Adolf Hitler’in dostlarının hafızaları çok zayıf, ama onlardan aldığı yardım olmasaydı Nazi macerasının gerçekleşmesi pek mümkün olamazdı.

Meslektaşları Mussolini ve Franco gibi Hitler de Katolik Kilisesi’nin çok çabuk gelen rızasına güvendi.


Hugo Boss ordusunu giydirdi.


Bertelsmann subaylarını eğiten eserleri bastı.


Uçakları Standard Oil’in verdiği yakıtla uçuyordu ve askerleri Ford marka kamyon ve ciplerde yolculuk ediyorlardı.


Bu araçların yaratıcısı ve Uluslararası Yahudi adlı kitabın yazarı Henry Ford onun ilham perisi oldu. Hitler ona madalya takarken teşekkür etmeyi de unutmadı.


Ayrıca Yahudileri belirlemeyi mümkün kılan şirket IBM’in başkanına da madalya taktı.


Rockefeller Foundation, Nazi Tıbbının ırksal ve ırkçı araştırmalarını finanse etti.


Başkanın babası Joe Kennedy o dönemde Birleşik Devletler’in Londra Büyükelçisiydi, ama daha çok Almanya’nın büyükelçisiymiş gibi davranıyordu. Başkanların babası ve dedesi Prescott Bush ise servetini Hitler’in hizmetine sunan Fritz Thyssen’le işbirliği yaptı. Deutsche Bank, Auschwitz toplama kampının inşasını finanse etti.


Daha sonraları Bayer, Basf ya da Hoechst olarak anılacak olan Alman kimya sanayisi devi IGFarben Konsorsiyumu, kamplardaki mahkûmları kobay olarak ya da işgücü olarak kullanıyordu. Bu köle işçiler her şeyi üretiyorlardı, hatta kendilerini öldürecek olan gazı bile.



Mahkûmlar ayrıca, Krupp, Tyhssen, Siemens, Varta, Bosch, Daimler Benz, Volkswagen ve BMW gibi Nazi çılgınlıklarının ekonomik temelini teşkil eden başka şirketler için de çalışıyorlardı.


İsviçre bankaları mahkûmların altınlarını (mücevherlerini ve dişlerini) Hitler’den satın alarak dünyanın parasını kazandılar. Altınlar, sınırın kanlı canlı kaçaklara karşı sıkı sıkıya kapalı olduğu İsviçre’ye, şaşılacak kadar kolay giriyordu.


Coca-Cola firması Fanta’yı savaşın ortasında Almanya pazarı için üretti. Aynı dönemde Unilever, Westinghouse ve General Electric firmaları da Almanya’daki yatırımlarını ve kazançlarını katladılar.


Savaş bitince ITT firması, müttefiklerin bombardımanının Almanya’daki fabrikalarına verdiği zararı gerekçe gösterip milyonluk bir tazminat kazandı.  

Evet, Kovboylar ve Vahşi Batı Tamamen Hollywood Efsaneleri



Her tabancanın bir makineli tüfekten fazla mermi sıktığı Vahşi Batı filmlerinin setleri küçük köy bozuntularıydı ve oralarda duyulan yegâne ses esnemeler olurdu ve bu esnemeler eğlencelerden çok daha uzun sürerdi.

Cowboys' lar denilen ve sözde hayatları genç kızları kurtararak geçen o asık suratlı, gururlu süvariler aslında açlıktan nefesi kokan yayalardı ve çöl boyunca sefil bir ücret karşılığında hayatlarını riske atarak güttükleri ineklerin dışında herhangi bir dişi olmazdı etraflarında. Ve ne Gary Cooper’a, ne John Wayne’e, ne de Alan Ladd’e birazcık olsun benzemezlerdi, çünkü ya zenciydiler, ya Meksikalı, ya da bir makyajcının elinin asla değmediği dişleri dökük beyazlar.

Ve kötülerin kötüsü rolünde fazla mesaiye mahkûm yerlilerinse, konuşmayı beceremeyip oklarla delik deşik olmuş posta arabasının çevresinde çığlıklar atan o kıt akıllı, tüylerle süslü ve bedenleri boyalılarla hiçbir alakaları yoktu.

Far West destanı Doğu Avrupa kökenli bir avuç işadamının uydurmasıydı. Hollywood stüdyolarında yirminci yüzyılın en başarılı evrensel mitini üreten Laemmle, Fox, Warner, Mayer ve Zukor adındaki bu göçmenlerin müthiş bir ticari zekâları vardı.

O Erkekler Aslında Kadındır!



1847 yılında yayınlanan üç roman İngiliz okurlarını derinden etkiledi.

Ellis Bell’in “Uğultulu Tepeler” adlı romanı tutkulu bir aşk ve intikam romanıdır. Acton Bell ’in “Agnes Grey” adlı romanı aile kurumunun ikiyüzlülüğünü gözler önüne serer. Currer Bell’in “Jane Eyre”adlı romanıysa, bağımsız bir kadının cesaretini göklere çıkarır.

Bu yazarların aslında kadın olduklarını hiç kimse bilmez. Bell erkek kardeşler, aslında Bronte kız kardeşlerdir.

Emily, Anne, Charlotte adındaki bu kırılgan bakireler yalnızlıklarını, Yorkshire bozkırlarındaki yitik bir köyde şiirler ve romanlar yazarak hafifletmektedirler. Edebiyatın erkek egemen hükümdarlığına izinsiz giren bu kız kardeşler, eleştirmenler cüretlerini affetsinler diye erkek maskesi takmışlardı, ancak eleştirmenler onların kaba, ham, terbiyesiz, vahşi, hayvani, ahlaksız eserlerini yerden yere vurdular... 

Sunday, July 30, 2017

Coğrafi Keşif Adı Altındaki Sömürüler Nasıl Bugünkü Medeniyeti Doğurdu?


Amerika’daki yerlilerin zorla çalıştırılmasıyla elde edilen gümüş İspanyol toprağından sıçrayıp gidiyordu. Sevilla gümüşün geçiş noktasıydı. Son durağıysa, İspanyol kraliyetinin ve onun bütün gelirlerinin üzerine ipotek koymuş olan Flaman, Alman ve Cenovalı bankerlerle, Floransalı, İngiliz ve Fransız tüccarların mideleri oluyordu.

Bolivya ve Meksika’nın gümüşü ve okyanusu geçen gümüş köprüsü olmasaydı, Avrupa bugünkü Avrupa olabilir miydi acaba?

Brezilya’daki kölelerin çalışmasıyla elde edilen altın Portekiz toprağından sıçrayıp gidiyordu. Lizbon altının geçiş noktasıydı. Son durağıysa, Portekiz kraliyetinin ve onun bütün gelirlerinin üzerine ipotek koymuş olan krallığın borç vereni konumundaki Britanyalı banker ve tüccarların midesi oluyordu.
Brezilya’nın altını ve okyanusu geçen altın köprüsü olmasaydı, İngiltere’deki Sanayi Devrimi mümkün olabilir miydi?

Peki, zencilerin alım satımı olmasaydı, Liverpool dünyanın en büyük limanı ve Lloyd’s firması da sigorta acentelerinin en önde geleni olabilir miydi?

Zenci ticaretiyle elde edilen sermayeler olmasaydı, James Watt’ın buhar makinesini kim finanse edecekti? Bu durumda, George Washington’un topları hangi fırınlarda imal edilecekti?

**

Günün birinde Avrupa, İngiltere’nin adımlarını izleyerek, köleliğin Tanrı katında iyi gözle bakılan bir şey olmadığını keşfetti.

Bunun üzerine Avrupa, Afrika’nın içlerine doğru sömürgeci istilayı başlattı. Soğuk toprakların insanları daha önceleri zencileri satın aldıkları limanların ötesine geçmemişlerdi, ama o yıllarda kâşifler sıcak topraklarda yol açtılar; onların açtıkları yoldan savaşçılar topçu bataryalarıyla birlikte geldiler; onların ardından haçlarıyla silahlanmış misyonerler geldiler; onların ardından da tüccarlar. En olağanüstü çağlayanlar ve Afrika’nın en büyük gölü, pek de Afrikalı olmayan bir kraliçenin şerefine, Victoria diye adlandırıldı. Ve istilacılar, gördükleri her şeyi ilk kez kendilerinin keşfettiğini sanarak ırmaklara ve dağlara isimler verdiler. Ve köle gibi çalıştırdıkları zencileri artık köle diye adlandırmadılar.

İstilacılar bir yıl süren sert tartışmaların ardından 1885 yılında Berlin ’de bölüşüm konusunda anlaşabildiler.

Bundan otuz yıl sonra Almanya Birinci Dünya Savaşı’nın yanı sıra bu bölüşümde kendisine düşen Afrikalı sömürgelerini de kaybetti: Britanyalılar ve Fransızlar Togo’yla Kamerun’u paylaştılar, bugünkü Tanzanya Britanyalıların eline geçti ve Belçika’da Ruanda ve Burundi’yi aldı.

“O günlere gelmeden çok önce Friedrich Hegel Afrika’nın bir tarihinin olmadığını ve sadece barbarlık ve vahşilik üzerine yapılacak bir araştırmanın ilgi alanına gireceğini açıklamıştı. Diğer bir düşünür, Herbert Spencer ise, Medeniyet’in daha aşağı ırkları haritadan silmesi gerektiği yönünde hüküm vermişti, zira insan ya da hayvan, bütün engellerin ortadan kaldırılması gerekiyordu.
1914’ te başlayan savaşla noktalanacak otuz yıllık dönemi dünya barışı çağı diye adlandırdılar. Bu tatlı yıllarda gezegenin dörtte biri, yarım düzine ulusun midesini boyladı.”

Wednesday, July 26, 2017

Güney Amerika'nın Fethi




Her köye düzenlenen saldırının arifesinde okunan bir İtaat Talepnamesi, Tanrı’nın yeryüzüne indiğini ve yerini Aziz Pedro’ya bıraktığını, Aziz Pedro 'nun halefinin Kutsal Baba olduğunu ve Kutsal Baba’nın bütün bu toprakları Kastilya Kraliçesi’ne bağışladığını, işte bu yüzden buradan gitmeleri ya da haraç olarak altın ödemeleri gerektiğini, aksi takdirde onlara savaş açılacağını ve karılarıyla çocukları da dahil olmak üzere hepsinin köleleştirileceğini yerlilere anlatıyordu.

Bu talepname tam gece yarısı bir tepenin üstünde, hiçbir yerlinin bulunmadığı bir ortamda, bir noterin huzurunda, başka bir dile çevrilmeden İspanyolca olarak okunuyordu.

**

Francisco Pizarro yüz altmış sekiz tane askerle Peru’da, Atahulpa’nın seksen bin kişilik ordusunu, tek bir kayıp dahi vermeden, nasıl yenebildi?

Cortes, Pizarro gibi istilacılar, nefret ve savaşlar yüzünden birbirine küskün olan yerli halkların bölünmüşlüğünü çok ustaca bir biçimde sömürmeyi bildiler ve asla yerine getirilmeyen vaatlerle Aztek ve İnkaların güç merkezlerine karşı çok büyük ordular oluşturdular.

Ayrıca, konkistadorlar Amerika’nın hiç tanımadığı silahlarla saldırıyorlardı.

Barut, çelik ve atlar hiç akıl erdirilemeyen yeniliklerdi. Yerlilerin sopaları, toplara, arkebüzlere, mızraklara ve kılıçlara karşı hiçbir şey yapamıyordu; dokuma göğüslükler çelik zırhlar karşısında hiçbir işe yaramıyordu; iki ayakları üzerinde savaşan yerliler de, süvarinin ve atın toplamı olan altı ayaklı savaşçılar karşısında varlık gösteremiyordu. Çiçek hastalığı, kızamık, grip, tifüs, akciğer vebası gibi hastalıklar ve istilacıların diğer gönülsüz müttefikleri de o topraklarda daha önceden bilinen şeyler değillerdi.

Ve bütün bunlar yetmezmiş gibi, yerliler Medeniyet’in adetlerini hiç bilmiyorlardı.

İnkaların kralı Atahualpa, tuhaf ziyaretçilerine hoş geldiniz demek için yaklaşınca Pizarro onu tutsak etti ve bir kaçırmada asla istenmemiş miktarda büyük bir fidye karşılığında serbest bırakacağına söz verdi. Pizarro fidyeyi aldıktan sonra tutsağının kellesini uçurdu.



Friday, July 21, 2017

'Boston Tea Party' nin Hikayesi

https://tr.wikipedia.org/wiki/Boston_Çay_Partisi#/media/File:Boston_Tea_Party_Currier_colored.jpg


Britanya kraliyeti, sömürgelerinden ödenmesi mümkün olmayan bir vergiyi ödemelerini talep etmişti. 1773 yılında, öfkeye kapılan Kuzey Amerika kolonları Londra’dan gelen kırk ton çayı limandaki gemiden körfezin sularına döktüler. Bu eylem komik bir şekilde Boston Tea Party diye adlandırıldı. Ve bu olay bağımsızlık savaşını başlattı.

Kahve, o topraklarda üretilen bir ürün olmamasına rağmen bir vatanseverlik amblemine dönüştü. Bu ürün kim bilir ne zaman, Etiyopya’nın bir dağında yetişen bir bitkinin kırmızı meyvelerini yiyen keçilerin bütün gece dans etmeleriyle keşfedilmiş ve asırlar süren bir yolculuğun ardından Karayip Denizi adalarına ulaşmıştı.

1776’da Boston kafeleri Britanya kraliyetine karşı komplo kurma merkezlerine dönüşmüşlerdi. Bağımsızlığın yeni ilan edildiği dönemde Başkan Washington bu görevini bir kafede yürütüyordu ve orada kölelerin yanı sıra Karayip Adaları’nda köleler tarafından üretilmiş kahve satılıyordu.

Bir asır sonra, Far West fatihleri çay değil, kamp ateşinde pişirdikleri kahvelerini içiyorlardı.



Kruasanın İcadı ve Kahve

“Fransa’nın sembolü Napolyon Korsika’da doğdu. Fransa düşmanı babası onun adını Napoleone koydu.

Fransa’nın diğer bir sembolü croissant Viyana’da doğdu. Adının ve şeklinin hilâlden gelmesinin bir sebebi var. Hilâl, bugün olduğu gibi o zaman da bir Müslüman sembolüydü. Türk birlikleri Viyana’yı kuşatmışlardı. Şehir 1683 yılının bir günü kuşatmayı yardı ve aynı gece, Peter Wender bir pastanenin fırınında croissant çöreğini icat etti: mağlupları ağza atıp yemek için.

Ve Franz Georg Koltschitzky adında Viyana için çarpışmış olan bir Kazak ödül olarak Türklerin geri çekilirken arkalarında bıraktıkları kahve tohumu çuvallarını istedi ve şehrin ilk kahvehanesini açtı: mağlupları içmek için.”

  

Izabel, Kolomb, Endülüs ve Engizisyon

http://www.thegreatcourses.com/courses/other-1492-ferdinand-isabella-and-the-making-of-an-empire.html

Kolomb, kararlaştırıldığı gibi Cadiz limanından değil ondan daha küçük olan Palos limanından yola çıktı, zira diğeri iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Binlerce, on binlerce Yahudi Cadiz limanı kullanılarak atalarının topraklarından atılıyorlardı.

Kolomb, Kraliçe İzabel sayesinde yolculuğunu gerçekleştirdi. Aynen Yahudiler gibi, zira onları ülkeden kovan da İzabel’di.

Katolik Krallar iki taneydi: İzabel ve Ferdinand; ancak Ferdinand iktidar işlerinden ziyade kadınlarla ve yataklarla meşguldü.

Yahudilerden sonra sıra Müslümanlara geldi.

İzabel, Müslümanların İspanya’daki son kalesini ele geçirmek için on yıl savaşmıştı. Haçlı seferi zafere ulaşıp Granada düşünce, orada yaşayan sonsuza dek cehennemde yanmaya mahkum ruhları kurtarmak için mümkün olan her şeyi yaptı. Sonsuz merhametiyle onlara affı ve din değiştirmeyi teklif etti. Şehir halkı bu teklife sopalar ve taşlarla yanıt verdi. Bu durumda İzabel ’in başka seçeneği kalmıyordu: Muhammed dininin kitaplarının yeni fethedilen şehrin büyük meydanında yakılmasını emrettikten sonra kendi yanlış dininde ve Arapça konuşmakta ısrar eden dinsizleri oradan kovdu.
Daha sonraki krallar tarafından imzalanan başka kovma kararnameleri bu temizlik operasyonunu pekiştirdi. İspanya, kanı bozuk evlatları olan Yahudileri ve Müslümanları bir daha geri dönmemek üzere sürgüne yolladı ve bunun neticesinde en iyi zanaatkârlarını, sanatçılarını, bilim adamlarını, en bilgili çiftçilerini ve en deneyimli bankacılarını ve tüccarlarını kaybetti. Buna karşılık olarak ülkedeki, hepsi de tertemiz Hıristiyan kanından, dilencilerin, savaşçıların, soylu asalakların ve fanatik papazların sayısı arttı.

Kutsal Perşembe günü doğmuş olan, Kederler Bakiresi ’nin sofuca müridi İzabel, İspanyol Engizisyonunu kurmuş ve kendi günah çıkarıcı papazı meşhur Torquemada’yı Baş engizisyoncu olarak atamıştı.

Mistik bir şiddet içeren vasiyeti inancın ve ırkın saflığının korunmasında ısrarcı oldu. Dinsizlere karşı inancı korumak için savaşmaktan asla vazgeçmemelerini ve Kutsal Engizisyonun yaptıklarını desteklemelerini kendisinden sonra gelecek hükümdarlardan hem rica etti, hem de bunu onlara emretti.

Wednesday, July 19, 2017

Dünya Avrupa'dan İbaret (Mi?)



Kopernik modern astronomiyi kuran kitabını ölüm döşeğindeyken yayınladı.
Ondan üç asır önce, Arap bilim adamları Müeyyeddin el-Urdi ve Nasreddin el-Tusi bu eserin oluşumunda büyük önem taşıyan teoremleri ortaya koymuşlardı. Kopernik onları kullandı, ama hiçbir kaynak göstermedi.

Avrupa aynaya baktığında dünyayı gördüğünü sanıyordu.
Onun ötesi, bir hiçlik.

Rönesans’ı mümkün kılan üç icat, pusula, barut ve matbaa Çin’den geliyordu. Babilliler, gerçeği Pisagor’a bin beş yüz yıl önce söylemişlerdi. Hindular herkesten çok önce dünyanın yuvarlak olduğunu öğrenmişler ve yaşını hesaplamışlardı. Ve Mayalar yıldızları, yani gecenin gözlerini ve zamanın gizemlerini herkesten çok daha iyi tanımışlardı.

Ancak bu küçük ayrıntılar dikkat çekmeye layık değillerdi. 

İşkenceci Aslında Neyi İtiraf Etmiş Oluyor



“El Kaide’nin ileri gelenlerinden İbni el Şeyh el Libi, 2003 yılında, Irak’ta kimyasal ve biyolojik silah kullanma eğitimi aldığını itiraf edene kadar işkenceye maruz kaldı. Bunun üzerine, Birleşik Devletler Hükümeti Irak’ın işgal edilmeyi hak ettiğini kanıtlamak için onun itirafına sarıldı.


Kısa bir süre sonra gerçek açığa çıktı: her zaman olduğu gibi, işkenceci ne söylemesini istediyse işkence kurbanı onu söylemişti.


Ne var ki bu saçmalık Birleşik Devletler Hükümeti’nin birçok artistik isim altında evrensel ölçekte işkence uygulamasını ve bunu telkin etmeyi sürdürmesini engellemedi: alternatif baskı aracı, yoğun sorgulama tekniği, baskı ve gözdağı taktiği, ikna yöntemi...


En güçlü medya kuruluşları, her geçen gün daha açık bir biçimde, bu insan eti kıyma makinesinin marifetlerini ortaya koyuyorlar ve her seferinde daha çok insanın alkışını ya da en azından onayını alıyorlar. Acaba bizim için bir tehdit oluşturan teröristlerden ve suçlulardan kendimizi korumaya hakkımız yok mu?


Engizisyoncular çok iyi biliyorlardı ve günümüzün ülke hırsızları da şunu çok iyi biliyorlar: İşkence halkı korumaya yaramaz, onu korkutmaya yarar.


Acı bürokrasisi, yerini sağlamlaştırmak için kendisine ihtiyaç duyan iktidarın hizmetinde işkence yapar. İşkenceye maruz kalan birinin itirafının neredeyse hiçbir değeri yoktur. Diğer yandan, o işkence odalarında iktidarın maskesi düşer. İktidar, işkence yaparak, çok korktuğunu itiraf etmiş olur.”


Parfümün İcadı Nasıl Oldu



Nostradamus’u bugün hâlâ bestsellers olmayı sürdüren kehanetlerinden biliyoruz.

Ama Nostradamus’un aynı zamanda doktor, sülüklerin iyileştireceğine inanmayıp vebaya karşı hava ve su öneren (hava havalandırır, su temizler) sıra dışı bir doktor olduğunu çoğumuz bilmeyiz.


Pislik salgınların daha hızlı yayılmasına neden oluyordu; ne var ki Hıristiyan Avrupa’da suya iyi gözle bakılmıyordu. Vaftiz hariç yıkanmaktan kaçınılırdı çünkü bu keyif verir ve günaha davet ederdi. Sıklıkla yıkanmak Engizisyon mahkemelerinde Muhammed sapkınlığının bir kanıtı sayılıyordu. Hıristiyanlık İspanya’ya yegâne gerçeklik olarak dayatılınca, Krallık Müslümanlardan kalan bir sürü halk hamamının yıkım kaynağı olmaları gerekçesiyle yerle bir edilmesini emretti.

Hiçbir aziz ya da azize asla banyoya adım atmamışlardı ve krallar arasında da yıkanmak nadir rastlanan bir olaydı; nitekim parfüm de bu yüzden icat edilmişti. Kastilyalı İsabel’in ruhu çok temizdi, ama tarihçiler hayatı boyunca iki kez mi yoksa üç kez mi yıkandığını tartışıyorlar. Yüksek topuk giyen ilk erkek, Fransa’nın çok zarif Güneş Kralı 1647 ve 1711 yılları arasında sadece bir kez yıkandı. O da doktor reçetesiyle. 

Monday, July 17, 2017

İlk Noel Ne Zaman Kutlandı? Aziz Claus'un Ortaya Çıkışı


“İncil’e göre oğul dünyaya geldiğinde Celile’yi Hirodes yönetiyordu. Hirodes Hıristiyan tarihinin başlamasından dört yıl önce öldüğüne göre Isa’nın en azından Isa’dan önce dördüncü yılda doğmuş olması gerekiyor.

Hangi yılda doğduğu bilinmiyor. Ne günü biliniyor, ne de ayı. Nenizili Aziz Gregor 379 yılında ona doğum sertifikasını verene kadar İsa, hiç doğum günü kutlamadan neredeyse dört asır geçirmişti. Buna göre İsa bir 25 Aralık günü doğmuştu. Böylece Katolik Kilisesi, bir kez daha, putperestlerin prestij kazandıkları bir unsuru sahiplenecekti. Pagan geleneğine göre bu tarih, kutsal güneşin kışın karanlıkları arasından geceye karşı yolculuğuna başladığı gündü.

Ne zaman olduysa oldu, ama o ilk barış gecesi, sevgi gecesi kesinlikle bugün bizi sağır eden savaş roketleriyle kutlanmadı. O günlerde sarışın kıvırcık bukleli bebeği (aslında yeni doğan bebek o değildi) gösteren ikonalar kesinlikle yoktu: hiç kimsenin asla görmediği hareketli bir yıldızın peşinden Beytüllahim’deki yemliğe doğru gidenlerin üç kişi olmamaları bir yana, ne kraldılar, ne de müneccimdiler. Ve şurası kesinki, tapınaktaki tüccarlar açısından kötü olayların habercisi olan o ilk Noel dünya pazarlarında olağanüstü bir hareketliliğe neden olmadı, böyle bir niyeti de yoktu zaten.”


Aziz Klaus’un ortaya çıkışı


Aziz Klaus, 1863 yılında New York’taki Harper’s dergisinde yayınlanan ilk resminde bir bacadan girmeye çalışan şişko bir cüceydi. Bir ölçüde Aziz Nikola efsanelerinden ilham alan çizer Thomas Nast’ın fırçasıyla hayat buldu.

Coca Cola, 1930 Noel’inde, o güne kadar üniforma giymeyen ve genellikle mavi ya da yeşil renkli kıyafetleri tercih eden Aziz Klaus’la kontrat yapacaktı. Habdon Sundblom adındaki çizer ona firmanın renkleri olan beyaz bantlı canlı kırmızı kıyafetleri giydirip bugün hepimizin bildiği özellikleri kazandırdı. Çocukların dostunun beyaz sakalları var, hiç durmadan gülüyor, kızakla seyahat ediyor ve o kadar tombul ki, bir sürü hediyenin yanı sıra iki elinde de birer Coca Cola’yla dünyanın değişik bacalarından geçmeyi nasıl başardığını hiç kimse bilmiyor.

Ayrıca İsa’yla ne ilgisi olduğunu da bilen kimse yok.

Hintli Kadınlar


“Güneşin, suyun ve tüm yaşam kaynaklarının anası olan Mitra, doğumundan itibaren hep tanrıçaydı. Ancak, Babil’den ya da Pers ülkesinden Hindistan’a gelince, tanrıçalıktan tanrılığa dönüşmek zorunda kaldı.

Mitra Hindistan’a geleli kaç yıl oldu ve orada kadınlar hâlâ pek hoş karşılanmıyorlar. Erkeklere göre daha az sayıda kadın var. Bazı bölgelerde on erkeğe karşılık sekiz kadın var. Dünyaya yaptıkları yolculuğu tamamlayamadan annelerinin karnında ya da doğum esnasında boğularak ölenlerin sayısı çok fazla.

Bu durumu düzeltmekten ziyade bazı uyarılarda bulunmakla yetiniliyor, zira Hint geleneğinin kutsal kitaplarından birinin ikazına göre bu kadınlardan bazıları çok tehlikeli olabilirmiş:
Şehvetli bir kadın zehirdir, yılandır, ölümdür ve aynı anda bunların hepsidir.

Güzel gelenekler kaybolmaya yüz tutmuş olsalar da, gayet iffetli kadınlara da rastlanmıyor değil. Gelenekler dul kadının da, kocasının ölü bedeninin yakıldığı ateşe kendisini atmasını emrediyor. Bunu yerine getirenlerin sayısı günümüzde çok az, ama bunu uygulayan birileri hâlâ var.

Asırlarca ya da binlerce yıl boyunca bunu yapan çok sayıda kadın oldu. Ama bütün Hindistan tarihi boyunca, ölen karısının bedeninin yakıldığı ateşe kendini atan bir tek erkeğe bile rastlanmadı.”

Thursday, July 13, 2017

Renk cümbüşüne doğru yolculuk



Âdem ve Havva zenci miydi?

İnsanın, dünyanın dört bir yanına doğru çıktığı yolculuk Afrika’dan başladı. Büyükbabalarımız gezegenin fethini oradan başlattılar. Farklı yollar beraberinde farklı kaderleri getirdi ve güneş de renk ayrımı işini üstlendi.

Bugün, dünyanın gökkuşağını oluşturan kadınlar ve erkekler olarak bizlerin gerçek gökkuşağından fazla rengimiz var; ancak hepimiz Afrika kökenli göçmenleriz. Bembeyaz kişiler bile Afrika’dan geliyorlar.


Belki de ortak kökenimizi hatırlamayı reddediyoruz, çünkü ırkçılık hafıza kaybına neden oluyor ya da o çok eski zamanlarda dünyanın tümünün bizim krallığımız olduğuna, üzerinde sınırlar olmayan uçsuz bucaksız bir harita olduğuna ve bize şart koşulan yegâne pasaportun ayaklarımız olduğuna inanmak bize zor geliyor.

Wednesday, July 5, 2017

Liberya Tarihi 101



“1821 ’de American Colonization Society bir parça Afrika toprağı satın aldı.

Washington’da yeni ülkeyi vaftiz edip adını Liberya olarak koydular. Ülkenin başkentinin ismi de, o dönemde Birleşik Devletler başkanı olan James Monroe’ya atfen Monrovia kondu. Kendilerininkinin aynısı olan ama üzerinde sadece bir yıldız bulunan ülke bayrağı da Washington’da tasarlandı ve yetkililerce onaylandı. Ülke anayasası Harvard’da hazırlandı.


Bu yeni doğmuş ülkenin vatandaşları Birleşik Devletler’in güneyindeki tarım arazilerinden serbest bırakılmış, daha güzel bir deyimle kovulmuş kölelerdi.


Eskiden kölelik yapmış olanlar Afrika topraklarına ayak basar basmaz efendilere dönüştüler. Selvanın vahşi zencileri olan oranın yerlileri bu yeni gelenlere saygı göstermek zorundaydılar; en son gelenler sıranın en önüne geçmişlerdi.


Topçu bataryalarının desteğinde en verimli topraklara el koydular ve en önemlisi de oy kullanma hakkını kendi tekellerine aldılar.


Daha sonra, geçen yıllarla birlikte, ülkenin kauçuğunu Firestone ve Goodrich adlı şirketlere, petrol, demir ve elmaslarınıysa diğer Kuzey Amerikalı şirketlere verdiler.


Ülke nüfusunun yüzde beşini oluşturan onların mirasçıları Afrika'daki bu yabancı askeri üssü yönetmeye devam ediyorlar. Arada sırada yoksul halk kitleleri bir kargaşa çıkarınca, düzeni sağlamaları için hemen deniz piyadeleri çağırılıyor.”