Showing posts with label kainat. Show all posts
Showing posts with label kainat. Show all posts

Saturday, May 11, 2019

Demir Üzerine



“Biz demiri de indirdik ki, onda hem kuvvet ve şiddet, hem de insanlar için faydalar vardır.” (Hadîd Sûresi, 57/25.)”


“Demir ayrıca kandaki hemoglobinde, solunumda oksijenin ciğerlerden dokulara taşınmasında ve dokularda artık olan karbondioksitin tekrar ciğerlere geri taşınmasında kullanılır. Son derece stabil –Kur’ân tabiri ile ‘şedid’– olan, devasa yıldızların en merkezinde yaklaşık iki buçuk milyar derece sıcaklıkta yaratılıp fezaya supernova patlaması ile saniyede 30 bin km’lik bir hızla dağıtılan demirin hem elektron alabilme hem de verebilmede sıradışı bir esnekliğe sahip olması aldığımız her nefeste bu kadar önemlidir. Bu kadar şedid bir element adeta hayat için yumuşatılmıştır. Belki de ayette geçen ‘telyîn-i hadid’i bu şekilde de anlayabiliriz.”

**
“Risalelerden öğrendiğimiz gibi Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin hem Celâlî hem de Cemâlî tecellileri vardır. Demirin ve diğer elementlerin yıldızlarda yaratılması celalî bir tecellî olduğu gibi onun insanlara ve diğer canlılara rızık olarak indirilmesi de cemâlî bir tecellidir. Yine Bediüzzaman kâinata bakış açısı verirken şöyle diyor: 
“Hâlıkın âsârından cemâdâta (mesela demirin yıldızlarda yaratılmasına) baktığın zaman azamet ve kudreti kastına hedef yap, başka isimlerin tecelliyatını teb’an düşün. Hayvanata bakarken (mesela demirin rızık olarak indirilmesi) merhamet kasdıyla bak, sair tecelliyata tebeî bir nazarla bak.”
Yine bu mesele ile alâkalı olarak ‘İsm-i Celâl, alelekser nevilerde, külliyatta tecellî eder. İsm-i Cemâl ise, mevcudâtın cüz’iyatına tecellî eder. Ve keza, celâl, vâhidiyetin tecellîsinden, cemâl dahi ehadiyetin tecellîsinden zahir olur. Bazen da cemâl, celâlden tecellî eder. Evet, cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir; celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celîldir.’ diyor. Bir yıldızın supernova olarak patlaması kâinattaki en müthiş celali tecellilerinden biridir ve o celalden cemal tecelli eder. Astronomlar bir yıldızın supernova olarak patlamasını o yıldızın ‘ölmesi’ tabir ederler. İşte celâlî tecelli olan o ölümden cemâlî bir tecelli olan rızık indirilmiştir. “Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran” (Âl-i İmrân, 3/27) her şeyin Yüce Yaratıcısı rahmet hazinesinde ve kâinatın büyük tezgâhından ihzâr edilmiş edilmiş bir nimet olarak, رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ (Göklerin ve yerin Rabbi) ünvân-ı haşmetiyle demiri inzal buyuruyor ve o demirle yeryüzündeki bütün canlılara hayat bahşediyor.”





**
“Bazı insanlar şahıslarına âit hususî nimetlere karşı Allah’a şükrederlerse de, şu umumî nimetler onlara şümûlü yokmuş gibi, fikirlerine bile gelmiyor. Hâlbuki en büyük nimet, âmm (umûmî) ve dâimî olan nimetlerdir. Umumiyet kemal-i ehemmiyete delil olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder.”

**
“Kâinatın bir Vâhid-i Ehad tarafından yaratıldığı hakikatini kabul etmeyen ve her şeyi tesadüflere havale edenler bu muhteşem birlik delillerini acaba ne ile izah edecekler? Ayrıca bu araştırmaları yapan bilim adamları belli ilmi prensiplere dayanarak ve değişik bilim dallarından faydalanarak bu neticelere vardılar. Hoyle ve Fowler elementlerin yıldızlarda yaratıldığını izah eden nucleosynthesis’i bulmak için o güne kadar tesbit edilen fizik, kimya, biyoloji, astronomi, matematik vs. prensiplerinden ve yüzlerce bilim adamının çalışmalarından yararlandılar. İnanmayanların iddaa ettiği gibi eğer her şey bir tesadüften ibaret olsaydı, kâinatta herhangi bir şeyi anlayabilmemiz mümkün olabilir miydi? Bu noktaya dikkatleri çeken Einstein “The most incomprehensible part of the universe is that it is comprehensible – kâinatın en anlaşılmaz tarafı, anlaşılabilir olmasıdır” diyerek esasen her şeyi hikmetle yapan bir Sâni-i Hâkim’in varlığını kabul etmeyenlerin ne derece kendileri ile ‘çeliştiğini’ ifade ediyordu. Her şey bir tesadüf, her şey kendi nefsine malik, her şey kendi kendine oluyorsa, o zaman biz kâinatı nasıl anlayabiliyoruz?”

Monday, December 22, 2014

Yaratılışta Matematik ve Geometri

Matematikle de meşgul olmuş eski Yunan filozofu Eflâtun'a (MÖ 427-347) göre, insanoğlu baktığı her nesnede mânâyı arayan, araştıran ve anlamaya çalışan bir varlıktır (veya insan böyle olmalıdır). Bizim düşünce ve inanç dünyamızda tefekkür olarak isimlendirdiğimiz bu faaliyet için bütün varlık âlemi, içiyle-dışıyla, görünen ve görünmeyen bütün buuduyla binlerce pencereden bakılmaya, araştırılmaya ve anlaşılmaya hazırdır. Canlı-cansız bütün varlıkların yapısındaki ölçü ve nizama, işleyişlerindeki âhenk, ritim ve hassasiyete, nazarımızı teksif ettiğimizde, hiçbir varlıkta abesiyet, çirkinlik, başıboşluk veya kısaca hikmetsizlik göremeyiz. Aksine bütün varlıkların üstüne nakış nakış işlenmiş yüzlerce hikmetli ve abesiyetten uzak desenin altında, matematik ve geometri lisanıyla vurulmuş mühürler ve işaretler görürüz.

Matematik, bilimler içinde en sağlam ve güvenilir temel lisan kabul edilir. Kâinatta bir nizâm, ölçü ve takdir varsa, bunun bir şekilde aklî ve mantıkî delilleri olmalıdır. En büyük delillerin başında da matematik gelir. Matematik lisânı ile ifade edilen her eşyada, tercih edilmiş bir form ve mükemmellik vardır. Eşyadaki yapı, şekil ve işleyişin hikmetlerini araştırdığımızda, belli bazı prensiplerin geometrik şekiller hâlinde ifade edilebileceğine ait geçmişten günümüze çok sayıda tespit vardır.

Dikkatli bir müşahede ile birkaç temel geometrik şekil ve kaidenin kullanılarak, sonsuz çeşitlilikte, mükemmellikte ve farklılıkta, sayısız varlık formunun yaratıldığı hissedilmektedir. Tabiat ismini verdiğimiz teşhirgâh veya varlık sahnesi, insanın tefekkür gayretini harekete geçirmek için renklerle, şekillerle, tatlarla ve belli ritimlerle donatılmıştır. Kâinatın büyüklüğü karşısında, çok küçük varlıklar olmamıza rağmen, sadece bizler ne gördüğümüz ne hissettiğimiz ve neleri tecrübe ettiğimiz hakkında durumumuzu sorgulayabilecek ve eşyanın mânâsı üzerinde şuurlu tefekkür yapabilecek bir mahiyette yaratılmışız.

Sayısız çeşitlilik ve renkte, hem birbirinden farklı, hem de birbiriyle irtibatlı bir bütünlük içindeki varlık formlarının yaratılması gibi bir süreç hakkında daha derin bir kavrayışa sahip olmak için temelde mevcut bazı geometrik plânların varlığını araştırmak hem zevkli hem de mânâlı bir meşguliyettir. 
***
Bazı inanç sistemlerinde geometriyi Yaratıcı'dan bağımsız görüp, ona kendi başına mukaddes bir kimlik verilir; bu maalesef onu aslîyetinden ayırmak demektir. Bizim meydana getirdiğimiz eşyadaki sayı veya şekillerin mahiyetinde ayrıca bir güç görüp, onların üzerinde Yaratıcı'dan kopuk bir değerlendirme yapmak, zaman içinde Hurufilik veya Numeroloji gibi istismara müsait yollara kapı aralayabilir. İnkalar, Mısırlılar, Asya Hintlileri, Japonlar, Avustralya Aborjinleri, Yerli Amerikanlar ve Afrika kabileleri böyle bir anlayışa çok yakın olarak mukaddes bir geometriyi ortak mirasları olarak sahiplenirler. Geometriye yaratılıştaki sistemler ve plânlar seviyesinin üzerinde bir önem verildikçe birçok toplulukta falcılar, mukaddes geometri üzerinde çalışan büyücüler, onu olması gereken yerden uzaklaştırmışlardır.
***
Farkında olmak
Kâinattaki ölçü ve harmoninin farkında olmak için merak ve sorgulama ile beraber, sezgilerimizin sesini dinlemek, bunları kavramlaştırmak veya sembollerle ifade etmek de önemlidir. Kelimeler içimizdeki ilhâmları seslendirir, semboller hâline getirir ve başkaları ile paylaşma imkânı verir; böylece ruhumuzu ve hislerimizi harekete geçirir. Sayılar da birer mânâ ve sembol olarak kendilerine ait bir dile ve zihinlerde ifade ettiği bir hayata sahiptir. Sayıların dili, şekillerin ve prensiplerin ifade ettiği mânâlar olarak, müşahhas terimlere çevrilir. Sayılar ve şekiller, belki aklımızın bir ürünüdür; ancak onların zihinlerde ifade ettiği hayalî dil, bütün tabiata mal olmuş, yaşayan, değişmez bir lisândır. Hâkim olan toplumların sahip olduğu diğer değerlerinin değişmesi sayılara tesir etmemiş ve bunlar daima canlı kalmıştır. Bu dil, hem mantıkî hem sezgi irtibatlı, hem de hayal edilebilir bir örnek teşkil eden vicdanda hissedilen, aşkın bilginin bir parçasıdır.

Her desen ve geometrik şekil, dildeki bir kelimeye benzer. Her biri kendine ait bir mânâya sahiptir; ancak asıl hikmet ve güç, şekillerin arasında münasebetlerin meydana gelmesi ve dinamik biçimlere ait kalıpların düzen içerisinde bir bütünü dokuması ile ortaya çıkar. Zamana kayıtlı olmayan şekillerin ve kalıp desenlerin dili bir kere anlaşıldı mı, onlarla yaşamak, okumak ve yazmak insanın tefekkür ufkunu yükseltir. Bu dilin bizi kâinatla nasıl bütünleştirdiğini sezgilerimizle fark ettiğimizde, bedenimizin ve ruhumuzun içinde gezintiye çıkabiliriz; çünkü bizim ve hayatımızın her parçası aynı matematik ve geometrik prensiplerle yoğrularak şekillendirilmiştir.

İtalyan matematikçi ve astronom Galileo Galilei (1564–1642) matematiğin bu yönünü şöyle ifade eder: "Felsefe bu büyük kitapta (kâinatı kastediyorum) yazılmıştır, bu kitap devamlı bir şekilde gözlerimizin önünde açık durmaktadır. Ancak, bir kişi öncelikle bu kitabın yazıldığı dili kavramayı ve kullanılan karakterleri yorumlamayı öğrenmedikçe, felsefeyi anlayamaz. Bu kitap matematik dilinde yazılmıştır ve kullanılan karakterler de üçgenler, daireler ve diğer geometrik şekillerdir. İnsan olarak, bunlar olmaksızın, bu kitabın tek bir kelimesinin bile anlaşılması imkânsızdır, bu durumda bir kişi karanlık bir lâbirentin içinde sersemce dolaşır."

***
Arif Sarsılmaz
Sızıntı Mayıs 2015

Wednesday, October 22, 2014

Kainatın Yaratılış Planı

'Kur’ân, kâinatın yaratılış plânıdır.' diyen Süleyman Karagülle, Rahman sûresinin başındaki âyetleri ele alırken diyor ki: 
“Bu âyetlerin dizilişi ile ilgili olarak sorulacak birçok soru vardır. Neden Kur’ân’ın
öğretilmesi önce, insanın yaratılması sonra zikredilmektedir? İnsana
beyanı öğretmekle Ay ve Güneş’in hesaplanması arasında ne ilişki bulunmaktadır?
Ağaçlarla yıldızları neden bir arada secde etmektedirler?
Göklere ait genel çekim ve merkez-kaç dengesi ile bakkaldaki terazi
arasında ne gibi bir ilişki vardır? Tartıyı yanlış tarttığımızda neden
genel denge bozulmaktadır? Görülmektedir ki, ilk bakışta birbirleriyle
ilgili olmayan şeyler bir arada zikredilmekte imiş gibidir. Ancak
bunlar arasında derin birtakım bağların bulunduğu, biraz düşünülünce
anlaşılmaktadır. Şöyle ki kâinat ikili olarak çift çift var edilmiştir.
Kâinatta mevcut olan bütün müesseseler birbirinin benzeridir. Benzerlerinden
birinde mevcut olan bir şey diğerinde de vardır. Her şey
birbirinin analoğudur. Bu netice bize ne gibi kolaylıklar ve avantajlar
sağlamaktadır? Benzer müesseselerden birini öğrendikten sonra onun
benzeri olan diğer müesseseyi öğrenmek elbette daha kolay olacaktır.
Bundan dolayı Allah, Kur’ân’da: “Her şeyi de çift yarattık ki düşünüp
ders alasınız.” demektedir. İslâmiyet’te kıyas delili bu analoğa dayanmaktadır.
Benzer şeylerde madem benzer hükümler olacak, öyleyse
birinde bulduğumuz bir şeyi diğerinde de bulabiliriz. Bu benzerlik
sebebiyledir ki, aynı düşünme tekniği ve mantığı ile her şeyi öğrenebiliriz.
Biz hukukta başka türlü, astronomide başka türlü tıpta başka
türlü, iktisatta başka türlü mantık kullanmayız. Aynı tümevarım ve
tümdengelim ilkeleri, aynı çelişki ve kıyas yolları bütün müesseselerde
geçerlidir. Bu geçerlilik sadece mantıkla değil, matematikte de aynen
câridir. Bir bakkala ödenecek parayı hesaplayan bir mühendis ile bir
direğin taşıyacağı veya taşıdığı yükü hesaplayan bir mühendis ve bir
bilgisayarı dizayn eden başka bir mühendis, temelde hep aynı formülleri
kullanır. Para, fiyat ile miktarın çarpımına eşittir. Mühendisin elinde para yerine gerilme, miktar yerine kesit alanı yer almıştır. Bundan dolayı Kur’ân’da, insana beyan yani açıklama öğretildikten sonra, Ay ve Güneş’in hesap ile yaratıldığı, ifade edilmektedir. Bu âyetlerdeki bakkal terazisi ile galaksiler, bir yerde içiçe dile getirilmiştir. Şimdi burada bir soru ile karşılaşılabilir. Değişik alanlarda aynı matematiği ve
aynı mantığı kullandığımız hâlde isimler farklı farklıdır. Acaba değişik
alanlardaki isimleri (birimleri) birleştirerek aynı kelimelerle konuşsak
daha iyi olmaz mı? Acaba bu durum mümkün olabilir mi? Böyle olduğu
takdirde tek bir ders kitabı olacaktı, ancak o kitaptan herkes,
aynı şeyleri okusa da başka şeyler anlayacaktı... Elektrikçi başka, iktisatçı
başka, tabip başka şeyler anlayacaktı. Bununla beraber değişik
müesseselerdeki benzer şeyleri de anlamış olacaklardı. Bu anlayış bize
birtakım kolaylıklar sağlayacaktır. Bir defa, aynı kitabı okuduğumuz
için müesseseler arasında bir merkez oluşacak ve bir birlik meydana
gelecektir. Sonra birinin keşfinden diğerleri de yararlanmış olacaktı.
Ayrıca başka bir müesseseyi bilen diğer müesseseleri çok kolay öğrenebilecekti.
Buna göre fakülteler dahi hep aynı kitapları okumuş olacaklardı.
İşte Kur’ân, böyle herkesin okuyabileceği bir kitaptır. Bunu bizzat
Kur’ân’ın kendisi bildirmektedir. Rahman sûresinde önce “Kur’ân’ı
öğretti”, ifadesinin olması buna işarettir. Önce kâinat yaratılıp sonra
Kur’ân indirilmiş değildir. Kâinat insan için yaratıldığından Kur’ân’da:
‘İnsanı yarattı.’ denilmektedir. Kur’ân kâinatın projesidir. Yaratmadan
önce irade buyurulmuştur. Önce proje, sonra inşaat yapılmıyor mu?
Bu kadar bir Kitab’a, bu kadar çok şey nasıl sığdı, denilebilir. Kur’ân
bu soruya şöyle cevap vermektedir: ‘Yaş-kuru ne varsa, hepsi onun
içindedir.’ İçindedir çünkü bir müessese anlatılmış, diğerlerinin adları
verilmiş ve kalanlar hep kıyas yoluyla çıkarılsın istenmiştir. Beyanı
öğretme budur. Yalnız Kur’ân, sadece bir müesseseyi anlatmamış, iç
içe her müessesenin benzer olmayan taraflarını ifade etmiştir. Böylece
halk okuduğu zaman her müessesenin bir parçasını görebilmekte, ilim
adamları ise her müesseseyi kıyas yoluyla öğrenerek anlayabilmekte ve
bir bütün olarak uygulama imkânını bulabilmektedir.”

Monday, July 14, 2014

İnsan: Minyatür Bir Kainat


İnsan, minyatür bir kâinattır. “Ne var ise âlemde, âdemdedir âdemde” denildiği gibi kâinatta ne var ise, hepsinin küçücük birer örneği Âdemoğlu insanda vardır. Kâinatın fihristesi olan insan ile kâinat arasında bir karşılaştırma yapacak olursak, büyük büyük varlıkların, küçük misal ve numûnelerinin insanda toplanmış olduğunu görürüz. Mesela Arş-ı Âzam’ın örneği, insanda kalbdir. Lümme-i şeytaniye (şeytanın vesvese v.s. üfürdüğü hortumu) şeytanların varlığına delildir. İnsandaki sır, hafî ve ahfa gibi latîfeler, kâinatta meleklerin ve ruhanilerin varlığına delildir. Hâfızamız, Levh-i Mahfuz’a; hayal duygumuz, misal ve mânâ âlemlerinin varlığına işaret ederler. İnsanda cennetin de cehennemin de küçücük bir numûnesi vardır. Bir günah işlediğimiz veya bir kötülük yaptığımız zaman içimizde cehennem azabını andıran bir pişmanlık azabı hissederiz. Bir ibadet ve bir iyilik yapınca da cennet lezzetlerini andırır bir lezzet ve huzuru içimizde hissederiz.

Wednesday, April 2, 2014

Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 66: Fatır Sûresi’nden - Esir Maddesi

Kâinatın temel maddesi de esir denilen su gibi akıcı bir madde olup kâinattaki her şey de dört temel elementten oluşur: hidrojen, oksijen, karbon ve nitrojen. Kaynaktaki bu basitliğe rağmen, neredeyse sonsuz çeşitlilikte varlık vardır kâinatta. Ayrıca, insan temelde topraktan yaratılmaktadır. Her bir insanın biyolojik menşei olan erkek spermi ile kadın sıvısı ve yumurtasının kendilerinden oluştuğu temel maddeler de aynıdır. Yani, erkek de kadın da aynı yiyeceklerle beslenmektedir. Ama her bir insan, diğerlerinden dünya kadar farklı ve her bir insan başlı başına bir âlemdir. Temel birliğe rağmen bu sonsuzca farklılaşma açıkça Cenab–ı Allah’ı, O’nun mutlak iradesini göstermektedir ve şüphesiz büyük hikmetler ihtiva etmektedir.