Showing posts with label Özlem Kumrular. Show all posts
Showing posts with label Özlem Kumrular. Show all posts
Sunday, May 14, 2017
Rüşvet
Doğu dünyasında hediye ve rüşvet vermeden bir adım atmanın mümkün olmadığı ne yazık ki bunu nakleden Batılıların kötü niyetlerinin eseri bir iddia değildir. Daha önce de belirttiğimiz üzere Osmanlı İmparatorluğu'nda gerçekten de hediye olmadan hiçbir iş yürümez. Bu Osmanlı'ya dair sıkıcı bir şekilde tekrar edilen konulardan biridir. 1718'de Ozell "Türkler asla hediyeye alıştırılmamalı ya da bu hediyeler hep sürekliliğini korumalı" diyordu. Bunlar gelecekte yapılacak işler için bir kontrat gibiydi. Dış ülkelerden diplomatik düzeyde gelen hediyeler bile göze batar. "Sultanın gücünü gösteren iki önemli belirti var" der Giovan, "birincisi, komşu ülkelerin çoğunun barış için vergi ödemesi veya sık sık hediye göndermesi.”
Tevazunun Hüküm Sürmediği Topraklar

“Türklerin kibirli olduklarına dair yargı neredeyse her Avrupalının ortak kanaatidir. Tevazunun hüküm sürmediği bu topraklardan geçen her yolcunun bahsini etmeden geçmediği bir özelliktir bu. "Çok çalımlıdırlar, kendilerini diğer tüm milletlerden üstün görürler; yeryüzünde kendilerinden daha yiğit insan olmadığına inanırlar, sanki dünya sadece kendileri için yaratılmış gibi davranırlar" der Thévenot.”
Kaderci Osmanlılar ve Veba
William Loftus Balkanlar'da karşılaştığı bir Türk'e ne düşündüğünü sorduğunda aldığı cevap şudur: "Her şey Allah'tan! Ne düşünebilirim ki, hiçbir şey!" Türklerin kaderciliği imgesel olarak Avrupalının gözünde genellikle onların huzur ve sakinliklerinde yatıyordu. Bacaklarını "terziler gibi" bükerek, yani bağdaş kurarak oturan Türkler çoğu zaman bu sahneye eşlik eden nargileleri ve bahçelerine dalıp giden bakışlarıyla birleştiriyordu. Her şeyi Allah'a havale ettikleri gözlemlenen Müslümanların eylemsizliği ise bu kaderciliğin bir uzantısı olarak algılanıyordu.
Bu kaderci eylemsizliğin Avrupalıyı en çok dehşete düşürdüğü alan Türklerin veba karşısındaki sakinlikleriydi. Henry Blount Türklerin vebadan sakınmamalarına, korkmamalarına, özellikle de kendilerini korumaya çalışmamalarına hayret eder. Gemide vebalı bir hizmetçi ölünce diğerleri yanında yerler, içerler, hatta cesedi götürüldükten yarım saat sonra onun yatağında yatmakta bile bir sakınca görmezler. Bunu yapmamaları gerektiğini söyledikleri zaman "alınlarını işaret edip ne zaman öleceklerinin doğdukları zaman alınlarına yazıldığını" ifade ederler. Buna benzer bir olay Edirne yolunda da olur. Göğsü açık veba belirtileriyle dolu bir askeri arabaya alırlar. Orada bulunan yeniçerilerden biri daha önceki şekilde alnını işaret ederek kaderciliğini gösterir.
Türklerin her yedi yılda bir imparatorluk turu yapan vebaya kaderci yaklaşımları doğaya ya da medeni dünyaya aykırı mı bulunur acaba? Kesinlikle evet. Tâ'un, yani veba karşısında ne karantina ne de tecrit vardır. Han, bozahane, hamam ve diğer kamusal alanlarda bile tedbir alınmaz. Her şeyden önce Türklerin "sağduyunun gerektirdiği önlemleri" almadıkları görülür. Vebayı Allah göndermiştir, bunun iyi bir sebebi vardır ve zamanı gelince de Allah vebayı bitirecektir. Avrupalının şaşkına döndüğü hareketlerden biri de Türklerin vebadan ölen ferdin giyeceklerini ve yatağını hasta olmayan akrabalarına dağıtmalarıdır.[98] Hastanın insanlarla iletişiminin kesilmesi, bir yere kapatılması ise söz konusu bile olamaz. Bir insan özellikle hasta olduğu zaman evin tüm konforunu kullanmayı hak eder. Hasta olduğu için onu bunlardan ayırmak insanlık dışı ve zalimcedir. Dışarıdan bakılınca daha da korkunç görünen, hastanın sadece ailesiyle karışması değil, hamamlarda sağlıklı insanlarla bir arada bulunmasıdır.
Battista da Türklerin veba karşısındaki rahatlığından şaşkınlığa düşenlerdendir. Türklerin hiçbir tedbir almadıklarını, kapalı bir yer yapmadıklarını, karantinaya almadıklarını ve iyileştirici ıtırlar kullanmadıklarını belirtir. Hastalık, hastalardan sağlıklılara geçmesin diye yaşama alanlarını ayırmadıklarını, karmakarışık yaşadıklarını, söz gelimi baba öldüğünde oğlunun babasından kalan hastalıklı giysileri giymekte bir beis görmediğini yazar.[99]
Diğer bir taraftan İranlılar, Türklerin aksine, takdire şayan bir sağduyu göstererek hastalarını hemşirelere emanet ederler ve dış dünyayla olan tüm ilişkilerini keserler. Ölecek olursa evinin tüm pencereleri açılır. Hastanın her şeyi yakılmadan önce ev ahalisi eve dönmez. Ev dezenfekte edilir, buharla temizlenir, duvarlar ve tavan yeniden boyanır. Dolayısıyla Doğu'da vebadan ölenler söz konusu olduğunda en az ölen İran'dadır.
İslamsız Dünya
Bernard Lewis, Raymond Schwab'ın The Oriental Renaissance. Europe's Discovery of India and the East, 1680-1880 (Doğu Rönesansı. Avrupa'nın Hindistan ve Doğu'yu Keşfi) adlı eserine yazdığı kitap tanıtım makalesinde, Avrupa'nın kaydedilen tarihin en eski çağlarından beri Doğu'daki komşularına zaten korku, bazen açgözlülük, bazen merak, bazen de tedirginlikle baktığını yazıyordu. Yıllardır her ikisi arasındaki ilişkiler fetih-yeniden fetih, saldırı-karşı saldırı şeklinde gelişmişti. Persliler Yunan şehirlerine saldırmış, karşılığında Büyük İskender tarafından fethedilmişlerdi. Araplar Suriye, Filistin, Mısır, Kuzey Afrika, Sicilya ve İspanya'yı ele geçirmişler, Reconquista'yla (Yeniden Fetih) elde ettiklerinin bir kısmını kaybetmişler, ama diğer bir taraftan Müslüman orduları Haçlıların karşı saldırılarından topraklarının büyük bölümünü koruyabilmişlerdi.
Peki ya İslam olmasaydı? Graham E. Fuller İslamsız Dünya adlı eserinde İslamsız bir dünyada yine de aynı şekilde hizipleşme ve bölünme olacağını iddia eder. Tarihçiye göre İslam doğduğu coğrafyada can bulmamış olsaydı, İslam'ın yerini Doğu Kilisesi alacak ve bu sefer de esas savaş Batı ve Doğu Kiliseleri arasında olacaktı. Doğu'yla Batı'nın savaşını aynı dinden, fakat farklı mezheplerden insanlar sürdürecekti.
Voltaire'e göre Osmanlı'nın Diplomasi Anlayışı
“Bizler her zaman Türklerin ayağına gideriz, onlar bir defa olsun Batı'ya gelmezler; bu bizim ihtiyacımızın açık bir belirtisidir. Doğu iskeleleri ticaret filolarımızla doludur. Bütün Avrupa devletlerinin orada konsoloslukları vardır. Hepsinin Babıâli'de elçileri olduğu halde Türklerin Batı'da bir tek temsilcileri yoktur. Babıâli bu duruma, muhtaç Avrupalıların kendi haşmetine karşı bir nevi yağcılığı diye bakar. Bu elçilere zaman zaman öyle hakaretler edilir ki, Avrupa prensleri arasında bunların bir nebzesinden harbe tutuşulurdu.”
Halep'in Meyve Bahçeleri
“Fransız seyyahlar da Halep'teki meyve cennetini rüya sanırlar. Meyve ağaçları düzensiz bir şekilde, karmakarışık dikilmiştir. Narenciye ormanı gibidir. Özellikle karpuzların bereketine şaşarlar. Her sınıfın, özellikle de fakirlerin aşırı derecede karpuz tüketmesine dikkat ederler. D'Arvieux dizanteri ve benzer hastalıkların aşırı meyve tüketiminden kaynaklandığını iddia eder.
Meyvenin pek değerli ve bol olmaktan uzak olduğu Avrupa'yı düşündüğümüzde bu cennet tasvirlerini daha iyi kavrarız. Ortaçağ'da meyvenin Avrupa için altın değerinde olduğunu, imparatorlar, papalar ve krallar arasında saygın bir hediye olarak meyve sepetleri gidip geldiğini hatırlayalım. "Köylüye sakın peynirin yanına armudun güzel gittiğini söyleme" (al contadino non far sapere quanto è buono il formaggio con le pere) atasözünü analiz etmek için koskoca bir kitap yazan muhteşem İtalyan yemek tarihçisi Massimo Montanari bu eserinde (Il formaggio con le pere/Peynirle Armut) Charlemagne zamanında dikilen meyve ağaçlarından bahseder. Meyveye olan düşkünlüğün sadece gastronomik değil, aynı zamanda sosyal bir uzantısı olduğunu da iddia eder Montanari. Meyve bir nobilitazione (asilleştirme) öğesidir, sosyal statüyü yükseltir, prestij sağlar. Doğu'ya gidenlerin her şeyden önce bu meyve zenginliğine dikkati çekmelerinin altında yatan da bu olmalıdır.”
Thursday, April 6, 2017
İstanbul'un Fethi'ne Değişik Bir Bakış
1453 yılının Mayısı'nda Fatih'in gemilerini Beşiktaş/Tophane tepelerinden çıkarken gören Bizans ahalisi ne düşünmüştü? Çıplak gözle görülebilen bir manzara mıydı bu, yoksa Bizans halkından birileri de tepeleri tırmanan gemileri ellerindeki merceklerle şaşkınlık, korku ve dehşet içinde izliyorlar mıydı? Halk da bunun "insan dehasının ve gücünün ötesinde" olduğunu düşünüyor muydu acaba?
Gemilerini karadan yürüten Fatih, bütün dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir şehri, bir megapolü fethederek bir tarih yazacaktı belki, ama bugün sanıldığı gibi dâhice karadan gemilerini yürüten ilk hükümdar, ilk komutan olmayacaktı. Fatih, Aydınoğlu Umur Bey destanında da var olan karadan gemi yürütme tekniğini bu cesur denizcinin de uyguladığını biliyor muydu? Enverî'yi okumuş muydu? Yoksa yakın çevresindeki Venediklilerden Gattamelata'nın bu ağızları açık bırakan macerasını mı dinlemişti? Her ikisi de doğru olabilir. Sonuç itibarıyla Ortaçağ İspanyol destanı olan Cantar del mio Cid'i (Cid'imin türküsü) yeniden yorumlayan Ortaçağ tarihçisi Salustiano Moreta Velayos'un söylediği gibi, "Tek bir tarih yoktur.”
Şimdi de meseleye başka bir yerden bakalım... Chklosvski'nin masal analizleriyle ilgili verdiği bir örnek olan Bir Postluk Arazi masalını başka bir niyetle ele alalım. Masal kahramanımız, hasmından bir sığır postunun kaplayabileceği kadar bir yer talep eder. Ve elindeki postu olabildiğince ince katlara ayırıp birbirine dikerek karşı tarafın hayal bile edemeyeceği kadar bir arazi ele geçirir. Bu hikâyeyi tanımamamız mümkün değil! Fatih'in Rumelihisarı'nı inşa etmeden önce bir "gönlük yer" talebinde bulunup, o öküz postunu ince ince kesip hisarın yapıldığı alanı Bizans'tan nasıl ince bir zekâyla kopardığına dair efsanevi anlatının aynısı değil midir bu? Masalların tarihlerini, yazarlarını bilemeyiz. Dolayısıyla bunun eskiden beri var olan bir Slav masalından mı türetildiğini, yoksa keskin bir zekâsı olan Fatih'in gerçekte de elde ettiği arazi hakkında üretilmiş bir masal olarak mı bize kadar ulaştığı konusunda kesin bir yargıya varamayız.
**
İstanbul'un fethi, Hıristiyanlık âleminin terminolojisiyle Konstantinopolis'in düşüşü sadece büyük bir panik dalgası yaratmakla kalmamış, kronik yazarlarına şaşaalı bir konu, romanslara, epik şiirlere tema olmuş, ozanların dilinde halk türkülerine geçmiş, nesilden nesile türlü varyantlarla çoğalmıştır. Fetihten yüzyıllar sonra bile hâlâ hem sözlü, hem edebi yazında kendine fiyakalı bir yer bulmuştur.
Subscribe to:
Posts (Atom)




