Showing posts with label Ahmet Selim. Show all posts
Showing posts with label Ahmet Selim. Show all posts

Monday, December 7, 2015

Düşüncesizlik Gafleti

Kemmiyet tablosu berbat, keyfiyet tablosu ondan da beter... Kitap üç bin basılır, gazete 3 milyon satılırdı 30–35 yıl önce. Nüfus 75 milyona çıktı, o rakamlar pek değişmedi! Nispetin ne kadar azaldığını düşünün... Dergileri hiç anmayalım, dergi artık sponsorların vitrin süsü... Keyfiyet planındaki facia, okumanın yerini “göz gezdirme”nin almış olmasıdır. Yani o yetersiz rakamlar bile okuyucu sayısını göstermiyor! Peki nereye gidiyoruz biz?
Her vesileyle belirtiyorum: Düşünce eğitimi verilmeden okuma sevgisi aşılanamaz. Düşünce eğitiminden, düşünce ehliyetinden, düşünce liyâkatinden mahrum bıraktığınız bir insana düşünce hürriyeti vermek ne anlama gelir? Bence düşünce hürriyeti düşünce sorumluluğu eğitiminin verilmesiyle başlar.
Ahmet Selim, Zaman Gazetesi, 6 Aralık 2015

Saturday, August 2, 2014

Düşünce Eğitimi Veremedik


Okumayan yazamaz” denilir ve bu çok doğru bir sözdür. Ama ben şimdi başka bir söz söyleyeceğim ve belki sizi şaşırtacağım:

Yazmayan, yazamayan, yazma arzusu duymayan insanlar okumaz.” Yazar olmak şart değil tabii.
Açıklamaya çalışayım:
Okulda, okumayı yazmayı öğretirler. Okumayı öğrettiklerine daha sonra bir şeyler okuturlar, daha fazla okumasını da tavsiye ederler. Bu, “okuma” faslı. Peki “yazma” faslında ne var? Yazmayı öğrettiklerinize ne yazdırıyorsunuz? Kompozisyon da yok artık. Yazmayı öğrenen çocuklara ne yazdırıyorsunuz? Yazma arzusunu uyandıracak, yazma alışkanlığını kazandıracak bir şeyler veriyor musunuz ona? Yazmayı bilmek, kalem oynatmayı bilmek değildir. O çocuk mektup yazmayı, dilekçe yazmayı bilmez. Kendini duygularını düşüncelerini ifade etmeyi hiç bilmez. Ve bu durumdaki çocuklar, sizin zorla okuttuklarınızdan başka bir şey de okumaz. Çünkü gerçek anlamda yazmayı öğrenmemiştir, sadece yazmayı öğrenirken alabileceği düşünce üretme eğitiminden yoksun kalmıştır. Ve efendim; düşünce eğitimi vermediğiniz kişiye, ağzınızla kuş tutsanız, okumayı sevdiremezsiniz. “Yazmaya yabancı olan, okumaya da yabancı kalır” deyişimin izahı işte budur. Haksız mıyım? Ama bu sözler mâkes bulmaz, muhatap bulmaz. Çünkü bizim çok büyük çok ciddi siyaset meselelerimiz vardır!
“Çocuklara, gençlere, bir amaç bir ideal sahibi olmanın gereğini öğretmeliyiz.” diyebilmek cesaret konusu hâline geldi. Vaktiyle ideolojik sapmalardan çok çektik diye “ideal”den de uzak kalmanın bize neler kaybettireceğini biraz tecrübe yaşamadan anlatamayız diye uzunca bir müddet suskun kalındı. Vahamet tabloları belirmeye başladı, şiddetli çatırtılar duyulur oldu; hiç aldırış etmedik. “Sadece, oku, çalış, para kazan”la olmazdı, hayat bununla dolmazdı; kişilik-karakter sahibi olabilmek için, bir denge ağırlığıyla ayakta durabilmek ve doğru bir yönde ilerleyebilmek için, verimlilik ve mutluluk için, başka şeyler de gerekliydi. “Önlerine bilgisayar koyduk, daha ne!” kolaycılığı ile kendimizi aldatamazdık… Fakat aldatmaya çalıştık. Kafamıza bir topuz indiğinde kısa da olsa bir kahırlanma dönemi yaşıyoruz: “Niçin bu çocuklar böyle oldu? Gencecik kızlar nasıl uyuşturucuya alışır? Bunlar iyi aile çocukları. Bu hâle nasıl geldiler? Ne oluyor bize?” Cevabı gayet basit: kişilik kazanma, bir ideale bağlanma, sorumluluk bilincine sahip olma eğitimi vermezsiniz; sadece öğretimle, belletimle, bilgiyi depolamakla saymakla adam yetiştireceğimizi zannederseniz, elbette böyle olacaktır. Hiç şaşılacak bir şey yok.
İnsanın ilk öğrenme ve düşünce ihtiyacı; hayatın ne olduğu ve niçin nasıl yaşanacağı meselesine cevap bulmaktır. Hayat bilgisi, hayat düşünecesi hayat görüşü adına hiçbir şey vermiyorsunuz. Öğrencileri eğitmekten önce öğretmenleri eğitmek gerektiğini hiç aklınıza getirmiyorsunuz. Öğretmenliği “garantili boğaz tokluğu” sağlayan bir iş gibi görüyorsunuz; öğretmenliğin ancak sevgiyle, istiğna ile kendini azaltan meşguliyetlere mecbur kalmadan, gelişmesi ve kültürel beslenmesi için kimseye muhtaç olmadan mütevazı harcamalar yapabilme gücüne sahip bulunarak yaşaması gereğini dikkate almıyorsunuz.. Öğretmene özsaygısını kaybettirdik, öğretmen gibi yaşama imkânlarından onu mahrum ettik. Çocuklar saymıyor, çünkü özsaygısını kaybeden yeterince saygı telkin edemez; ne çevresine ne öğrencilerine… Öğretmenimiz, okulu bitirdikten yıllar sonra bile öğretmenimiz olarak kalırdı. İster doktor, ister profesör, ister subay, ister yönetici olalım; onlar bizim daima öğretmenlerimizdi. Var mı şimdi böyle bir öğretmenlik, böyle bir öğrencilik?

Ahmet Selim
Zaman Gazetesi, 3 Ağustos 2014

Düşünce Eğitimi Veremedik


Okumayan yazamaz” denilir ve bu çok doğru bir sözdür. Ama ben şimdi başka bir söz söyleyeceğim ve belki sizi şaşırtacağım:

Yazmayan, yazamayan, yazma arzusu duymayan insanlar okumaz.” Yazar olmak şart değil tabii.
Açıklamaya çalışayım:
Okulda, okumayı yazmayı öğretirler. Okumayı öğrettiklerine daha sonra bir şeyler okuturlar, daha fazla okumasını da tavsiye ederler. Bu, “okuma” faslı. Peki “yazma” faslında ne var? Yazmayı öğrettiklerinize ne yazdırıyorsunuz? Kompozisyon da yok artık. Yazmayı öğrenen çocuklara ne yazdırıyorsunuz? Yazma arzusunu uyandıracak, yazma alışkanlığını kazandıracak bir şeyler veriyor musunuz ona? Yazmayı bilmek, kalem oynatmayı bilmek değildir. O çocuk mektup yazmayı, dilekçe yazmayı bilmez. Kendini duygularını düşüncelerini ifade etmeyi hiç bilmez. Ve bu durumdaki çocuklar, sizin zorla okuttuklarınızdan başka bir şey de okumaz. Çünkü gerçek anlamda yazmayı öğrenmemiştir, sadece yazmayı öğrenirken alabileceği düşünce üretme eğitiminden yoksun kalmıştır. Ve efendim; düşünce eğitimi vermediğiniz kişiye, ağzınızla kuş tutsanız, okumayı sevdiremezsiniz. “Yazmaya yabancı olan, okumaya da yabancı kalır” deyişimin izahı işte budur. Haksız mıyım? Ama bu sözler mâkes bulmaz, muhatap bulmaz. Çünkü bizim çok büyük çok ciddi siyaset meselelerimiz vardır!
“Çocuklara, gençlere, bir amaç bir ideal sahibi olmanın gereğini öğretmeliyiz.” diyebilmek cesaret konusu hâline geldi. Vaktiyle ideolojik sapmalardan çok çektik diye “ideal”den de uzak kalmanın bize neler kaybettireceğini biraz tecrübe yaşamadan anlatamayız diye uzunca bir müddet suskun kalındı. Vahamet tabloları belirmeye başladı, şiddetli çatırtılar duyulur oldu; hiç aldırış etmedik. “Sadece, oku, çalış, para kazan”la olmazdı, hayat bununla dolmazdı; kişilik-karakter sahibi olabilmek için, bir denge ağırlığıyla ayakta durabilmek ve doğru bir yönde ilerleyebilmek için, verimlilik ve mutluluk için, başka şeyler de gerekliydi. “Önlerine bilgisayar koyduk, daha ne!” kolaycılığı ile kendimizi aldatamazdık… Fakat aldatmaya çalıştık. Kafamıza bir topuz indiğinde kısa da olsa bir kahırlanma dönemi yaşıyoruz: “Niçin bu çocuklar böyle oldu? Gencecik kızlar nasıl uyuşturucuya alışır? Bunlar iyi aile çocukları. Bu hâle nasıl geldiler? Ne oluyor bize?” Cevabı gayet basit: kişilik kazanma, bir ideale bağlanma, sorumluluk bilincine sahip olma eğitimi vermezsiniz; sadece öğretimle, belletimle, bilgiyi depolamakla saymakla adam yetiştireceğimizi zannederseniz, elbette böyle olacaktır. Hiç şaşılacak bir şey yok.
İnsanın ilk öğrenme ve düşünce ihtiyacı; hayatın ne olduğu ve niçin nasıl yaşanacağı meselesine cevap bulmaktır. Hayat bilgisi, hayat düşünecesi hayat görüşü adına hiçbir şey vermiyorsunuz. Öğrencileri eğitmekten önce öğretmenleri eğitmek gerektiğini hiç aklınıza getirmiyorsunuz. Öğretmenliği “garantili boğaz tokluğu” sağlayan bir iş gibi görüyorsunuz; öğretmenliğin ancak sevgiyle, istiğna ile kendini azaltan meşguliyetlere mecbur kalmadan, gelişmesi ve kültürel beslenmesi için kimseye muhtaç olmadan mütevazı harcamalar yapabilme gücüne sahip bulunarak yaşaması gereğini dikkate almıyorsunuz.. Öğretmene özsaygısını kaybettirdik, öğretmen gibi yaşama imkânlarından onu mahrum ettik. Çocuklar saymıyor, çünkü özsaygısını kaybeden yeterince saygı telkin edemez; ne çevresine ne öğrencilerine… Öğretmenimiz, okulu bitirdikten yıllar sonra bile öğretmenimiz olarak kalırdı. İster doktor, ister profesör, ister subay, ister yönetici olalım; onlar bizim daima öğretmenlerimizdi. Var mı şimdi böyle bir öğretmenlik, böyle bir öğrencilik?

Ahmet Selim
Zaman Gazetesi, 3 Ağustos 2014

Thursday, October 3, 2013

Eğitim ve İnsan


Şöyle bir düşünüyorum... “5 yıl ilkokul, 3 yıl ortaokul, 3 yıl lise” sistemi fena mıydı? Bu model, üniversiteye gidecek hale getiremiyor muydu öğrencileri?
Ben öyle okudum ve girdiğim fakülte sınavlarının hepsini de kazandım; hem de ön sıralarda. Mesela ortaokulda okuduğum matematik, lisenin matematiğini öğrenmeme rahatlıkla yetiyordu. Ortaokulu zorlukla bitirenler, kendi durumlarını anlıyorlar ve liseye yönelmiyor, sanat ve meslek okullarına gitmeyi tercih ediyordu. Bir yetenek yönlendirmesi kendiliğinden oluyordu. Esasen yetenek farklılıkları daha ilkokulda kendini göstermeye başlıyordu. Bazı geliştirmeler yapılabilirdi ama bu model bence iyi bir modeldi.
1950’li yılların lise mezunlarıyla şimdikileri kıyaslarsanız ne gibi farklar bulunabilir? Şimdikileri kısmen görüyorum, kendi dönemimizi de iyi hatırlıyorum. Derslerin anası (sözel, sayısal ayrımına da uygun olarak) Türkçe (edebiyat) ve matematiktir. İkisinde iyi olan, diğerlerinde de iyidir genellikle. Mukayeseyi bu iki ana derse göre yaparsak nasıl bir farklılık tablosu çıkar ortaya? Bence eski dönemin öğrencileri şimdikilerden daha iyi görünür. Ben öyle görüyorum. Müfredat falan değişti ama; derslerin esas yapıları yine aynıdır ve rahatlıkla karşılaştırma yapılabilir. Kaç kelimeyle konuşuyor şimdikiler? Problem çözme yetenekleri nedir? Yüzde kaçı normal seviyeyi tutturabilecek durumdadır? En çok garipsediğim, eğitim sisteminin ve kurumlarının öğrencilerle ilgili kurallarını öğrenmenin bir uzmanlık dalı haline gelmesi. Her öğrenci veya veli adeta bir “giriş şartları ve devam özellikleri danışmanı”na muhtaç. Sadece üniversite için değil 4’lü kademeler için de. Veliler araştırıp soruşturup koşuşturup duruyor. Milli Eğitim mevzuatı ile ilgili benim eski kitaplarım çoktan geçersiz oldu.
Deniliyor ki eskiden öğrenci sayısı azdı. Nüfus da azdı, ekonomik imkânlar da. Öğrenci sayısının artışına göre okul ve öğretmen sayısını (kalite düşmeden) artırmak gerekmez miydi? Teknik imkânları nasıl artırıyorsanız, eğitim imkânlarını da artırsaydınız. Böyle mazeret mi olur? Neredeyse toptan açık öğretime geçip, bilgisayar erişimiyle eğitim yapar hale geleceğiz. Herkes evinde bilgisayarının başına oturup tıklasın!
Eğitimin ihmali, çok eskiden başladı. “İmar-inşa-kalkınma-ekonomi...” yönüyle uğraştık hep, insanı unuttuk. “Unuttuk” denilecek kadar az ve yüzeysel ilgilendik. Eğitimi, öğretime indirgedik; düşünceyi ve iyi insan olmayı bir kenara bıraktık. Bütünlüğü zedelenen insanın, hiçbir alanda iyi yetişemeyeceğini bilemedik. Sağlıklı değişimin nasıl bir dengeyi gerektirdiğini anlayamadık.
Sorumluluk bilincine sahip, sevgiye ve düşünceye açık; makul, anlayışlı, güzel ahlâklı insan... Bu sadece bazı bilgiler ezberletmekle sağlanır mı? Sağlanabiliyor mu? Toplumun temeli ailedir; aile kurumu ne durumda bugün?
Eğitimsiz öğretim ezbere dönüşür ve silinip gitmeye mahkûm olur. Geriye kalan sadece bir mesleğin icrasında kullanılacak asgari pratiklerdir, onun dışında hiçbir kültürel kişilik pırıltısı bulamazsınız. Uzman da olsa, çivi gibi bir noktaya saplanıp kalmış, ufuksuz daracık bir uzman olur. Parçayı yaparken bütünü bozar, kaş yaparken göz çıkarır. Biz eğitimin manasını anlamadık. Bizim lisedeki matematik hocamız derdi ki “matematikten dolgun not da alsanız, şayet matematik nosyonunuz gelişmemişse öğrendiğiniz matematiğin yarın üniversitede ve meslek hayatında hiçbir faydası olmaz”. İşte o matematik nosyonu dediği şey matematiğin eğitimiydi. Her ders, her bilgi dalı böyledir. Önce eğitimle, “düşünen adam” yetiştirememişseniz ezber ve görsel öğretim hiçbir işe yaramaz. 

Ahmet Selim, Zaman, 3 Ekim 2013