Showing posts with label Aristo. Show all posts
Showing posts with label Aristo. Show all posts

Saturday, March 14, 2020

We are what we repeatedly do


 Josh Rose - Unsplash


We are what we repeatedly do. Excellence, then, is not an act, but a habit.
                                            Aristotle

Saturday, October 12, 2019

İstibdat Karşısında Dik Durma


İstibdat, despotluk demektir. Baskıcı, temel hak ve hürriyetlere tecavüz eden bir zulüm sistemidir.
Bediüzzaman, istibdadı çok açık bir şekilde kınar:

“İstibdat tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vahiddir, sû-i istimalata gayet müsait bir zemindir, zulmün temelidir, insaniyetin mahisidir.”(İstibdat; zorbalıktır, keyfi muameledir, kuvvete dayalı zor kullanmadır, tek kişinin görüşüdür, suiistimallere açık bir zemindir, zulmün temelidir ve insanlığı mahveder).

“İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.”
İstibdadın önlenmesinde, kuvvetler ayrılığı ilkesinin önemli bir rolü vardır. Güçlerin ayrılması teorisi ile Locke, liberal devlet öğretisinin en önemli unsurunu belirtmiştir. Onun bu görüşünü daha ileriye götüren kişi, Baron de Montesquieu (1689–1755) olmuştur. Biraz geriye gidersek, kuvvetler ayrılığı ilkesini ilk ortaya atan Aristo’dur. Bununla birlikte ona son şeklini Montesquieu vermiştir. Locke’un fikirlerinden etkilenen Montesquieu, devletin üç erki olduğunu; yasama, yürütme ve yargıdan oluşan bu üç kuvvetin birbirini dengelemesi gerektiğini belirtmektedir.
Kanunlarla hürriyet arasında tutarlı ve geçerli bir dengenin kurulması, bu üç devlet gücünün ayrı organlar eliyle kullanılması ile mümkün olacaktır. Montesquieu’nun siyaset öğretisi dengeye, iktidarla sınırlanmasına dayanır. İktidar sahipleri, devletin gücünü belli çevrelerin çıkarı için kullanabilir, halkı ezebilir, korkutabilir, suçsuz insanları hapse atabilir. Bu tür zulümleri önlemek için bahsi geçen kuvvetler birbirinden ayrılmalıdır. Kuvvetler ayrılığı ilkesiyle hem devlet yönetimi devam eder hem de temel hak ve hürriyetler koruma altına alınır. Montesquieu’ya göre hükümet, bir vatandaşın diğerini korkutmayacağı bir ortam hazırlamadıkça huzuru sağlayamaz. Hâlbuki bir ülkede en önemli korkulardan biri, vatandaşın devletten çekinmesidir. Bu korkuyu gidermek, ancak devlet içinde kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanması ve bağımsız bir medyaya izin verilmesiyle olur.

Wednesday, May 1, 2019

Ene ve Zerre Risalesi



Benliğin bir yüzünü peygamberler silsilesi, diğer yüzünü ise felsefe tutmuştur.

• Peygamberlerin yolu olan yüzü hâlis kulluğun kaynağıdır. Yani benlik, kendini kul bilir, başkasına hizmet ettiğini anlar. Mahiyeti Yaratıcısına, Sahibine işaret eder. Yani başkasının mânâsını taşıdığını bilir. Varlığı başka bir varlığa tâbidir. Yani başka bir Zât’ın varlığıyla ayakta durduğuna ve O’nun yaratmasıyla sabit olduğuna inanır. Sahipliği farazidir. 

• Benliğin ikinci yüzünü ise felsefe tutmuştur. Felsefe, benliğe mânâ-yı ismiyle, yani sadece kendisini bildiren yönüyle bakar. Onun yalnız kendi kendine işaret ettiğini söyler. Mânâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, diye hükmeder. Benliğin varlığını aslî ve zâtına ait görür. Yani bizzat kendinden bir varlığı olduğunu kabul eder. Bir hayat hakkı bulunduğu, tasarrufu dairesindekilerin hakiki sahibi olduğu gibi temelsiz iddialar öne sürer. Varlığını sabit bir hakikat zanneder. Vazifesini, kendine hayranlığından doğan, zâtına ait bir mükemmelleşme çabası sayar. İşte felsefeciler yollarını bunun gibi pek çok çürük esas üzerine kurmuşlardır.

**

Felsefe silsilesinin en mükemmel fertleri ve dâhileri olan Platon, Aristoteles, İbni Sina ve Farabî gibi filozoflar, “İnsanın asıl gayesi ‘teşebbüh-ü bil-vâcib’dir, yani Vâcibü’l-Vücud’a benzemektir.” deyip firavunca bir hükme varmışlar. Benliği kamçılayıp şirk derelerinde serbestçe koşturarak sebeplere, putlara, tabiata ve yıldızlara tapmaya kadar varan türlü şirk yollarında gidenlere meydan vermişler. İnsanın özünde bulunan acz ve zaaf, fakr ve ihtiyaç, noksanlık ve kusur kapılarını kapayıp kulluğun yoluna set çekmişler. Tabiata saplanmış, şirkten tamamen çıkamamış, şükrün geniş kapısını bulamamışlar.

Peygamberler ve takipçileri ise insanın gayesi, vazifesi ilahî ahlâk ve yüksek seciyelerle ahlâklanmak, aczini bilip Cenâb-ı Hakk’ın kudretine sığınmak, zayıflığını görüp O’nun kuvvetine dayanmak, fakrını görüp rahmetine güvenmek, ihtiyacını görüp O’nun zenginliğinden yardım dilemek, kusurunu görüp af kapısını çalarak istiğfar etmek ve noksanlığını görüp O’nun kemâl vasıflarını tesbih etmektir, diye kulluğa yakışır bir hükme varmışlar.

İşte dini tanımayan felsefe böyle yolunu şaşırdığı için benlik kendi dizginini eline almış, dalâletin her türlüsüne koşmuş. Benliğin bu yüzünde bir zakkum ağacı büyüyüp insanlık âleminin yarısından fazlasını kaplamış.


**


Felsefe yolunun çürük esasları ile peygamber yolunun dosdoğru, sarsılmaz esaslarından doğan neticelerin binlerce kıyaslamasından, örnek olarak üç-dört tanesini göstereceğiz.

• Mesela: Peygamberlerin rehberliğinde dinin, insanın şahsî hayatındaki neticelerinden olan “İlahî ahlâk ile ahlâklanıp Cenâb-ı Hakk’a, küçüklüğünüzün şuuru içinde yönelerek aczinizi, fakrınızı ve kusurunuzu biliniz, O’nun dergâhına kul olunuz.” düsturu nerede… Felsefenin, insanın asıl gayesinin Vâcibü'l-Vücûd Zât’a benzemek olduğunu iddia eden, kendini beğenmişçesine “Vâcibü'l-Vücûd’a benzemeye çalışınız.” diyen kaidesi nerede? Evet, insanın sınırsız acz, zaaf, fakr ve ihtiyaçla yoğrulmuş mahiyeti nerede; sonsuz kudret, kuvvet ve zenginlik sahibi, hiçbir şeye muhtaç olmayan Vâcibü'l-Vücûd nerede?..

**
İkinci Misal: Peygamberlerin bildirdiği düsturların toplum hayatındaki neticelerinden veyahut güneş ve aydan tut, bitkileri hayvanların imdadına, hayvanları insanın imdadına, hatta gıdalardaki zerreleri beden hücrelerinin imdadına koşturan yardımlaşma düsturu; cömertlik, ihsan ve ikram kanunu nerede... Felsefenin toplum hayatındaki düsturlarının neticesi olan ve yalnız bir kısım zalim, canavar insanların ve vahşi hayvanların fıtratlarını kötüye kullanmaları yüzünden ortaya çıkan mücadele kanunu nerede? Evet, felsefeciler mücadele kanununu o kadar esaslı ve geniş kabul etmişler ki, “Hayat bir mücadeledir.” diye ahmakça bir hükme varmışlar.

• Üçüncü Misal: Peygamberlerin yolunun Allah’ın birliği hakkındaki yüce neticelerinden ve kıymetli düsturlarından “Bir olan şey ancak bir’den meydana gelebilir. Madem her şeyde birlik var, demek eşya bir tek Zât’ın eseridir.” mânâsındaki tevhid düsturu nerede… Eski felsefenin inanca dair olan, “Bir’den ancak bir meydana gelir.” yani, “Bir zâttan, bizzat bir tek şey ortaya çıkabilir. Başka şeyler ise vasıtalar yoluyla ondan vücuda gelir.” diyen, sınırsız zenginlik ve mutlak kudret sahibi Cenâb-ı Hakk’ı aciz vasıtalara muhtaç göstererek bütün sebeplere ve vasıtalara O’nun rubûbiyetinde bir tür ortaklık veren, Hâlık-ı Zülcelâl’e “akl-ı evvel” diye bir sıfatı isnat edip âdeta O’nun mülkünü sebep ve vasıtalara bölüştürerek büyük bir şirke yol açan, inkâra ve dalâlete bulaşmış kanunu nerede? Felsefecilerin yüksek tabakası olan İşrâkiler böyle yaparsa, maddeciler ve tabiatçılar gibi aşağı tabakaların ne halt edeceklerini kıyaslayabilirsin…

**
Dördüncü Misal: Peygamber yolunun hikmetli düsturlarından sırrıyla: “Her şeyin, her canlının kendine ait neticesi ve hikmeti bir ise, Yaratıcısına ait neticeleri ve O’na bakan hikmetleri binlercedir. Her bir şeyin, mesela bir meyvenin, ağacın bütün meyveleri kadar hikmet ve neticeleri bulunur.” büyük hakikatini bildiren hikmet düsturu nerede… Felsefenin, “Her bir canlının mânâsı, neticesi sadece kendine bakar veyahut insanın menfaatleriyle ilgilidir.” diyen, dağ gibi koca bir ağaca hardal tanesi kadar bir meyve, bir netice takılması misali gayet mânâsız, gayesizlik içinde gördüğü hikmetsiz, aldatıcı düsturları nerede? 

İşte felsefenin şu çürük esasları ve vahim neticeleri yüzünden, İslam filozoflarından İbni Sina ve Farabî gibi dâhiler, görünüşteki şaşaasına aldanarak o yola girdiklerinden basit bir mümin derecesini ancak kazanabilmişlerdir. Hatta İmam Gazalî gibi bir “Hüccetü'l İslam” onlara bu dereceyi bile vermemiştir. Hem kelâm ilminin derin âlimlerinden olan Mutezile imamları, gösterişine aldanıp o yola ciddi temas ederek aklı hâkim kabul ettiklerinden ancak günahkâr ve bid’atçı birer mümin derecesine çıkabilmişlerdir. Müslüman ediplerin meşhurlarından, karamsarlığıyla bilinen Ebu’l Alâ el-Maarrî ve yetimane ağlayışıyla şöhret bulan Ömer Hayyam gibiler ise o yolun nefs-i emmareyi okşayan zevkine kapılmaları sebebiyle hakikat ve kemâl ehlince hor görülüp küfürle itham edilmiş, “Edepsizlik yapıyorsunuz, dinden çıkıyorsunuz, dinsizler yetiştiriyorsunuz.” diye men ve ikaz tokatları yemişlerdir.

**
Felsefecilerin yolunun çürük esaslarından biri de şudur: Benlik, zâtında hava gibi zayıf bir mahiyete sahip olduğu halde, kendine felsefenin uğursuz nazarıyla, mânâ-yı ismî yönüyle baktığı için âdeta buhar gibiyken yoğunlaşıp sıvı hale gelir, sonra da ülfet yüzünden ve maddiyatla meşgul olması sebebiyle sanki katılaşır. Ardından gaflet ve inkâr ile iyice donar. Sonra isyan ile bulanıp şeffaflığını kaybeder. Daha sonra o benlik gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Bütün insanlığın fikirleriyle şişer. Ve nihayet başka insanları, hatta sebepleri kendisiyle kıyaslayıp onlara –kabul etmedikleri ve uzaklaştıkları halde– birer firavunluk verir. İşte o vakit, Hâlık-ı Zülcelâl’in emirlerine karşı isyan vaziyeti alır. Meydan okur gibi Kadîr-i Mutlak’ı acizlikle itham eder. Hatta Yüce Hâlık’ın vasıflarına karışır; işine gelmeyenleri ve nefs-i emmarenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri ret, inkâr veyahut tahrif eder.

EK: ENE VE HİKMETİ

Monday, August 7, 2017

"Peki şimdi, ne yapacağız biz böyle barbarsız?"



Daha iyi, daha mutlu bir dünya istediğimizi söylediğimizde, genellikle özel olarak kendimiz için daha iyiyi ve daha mutluyu kastederiz. Her nasıl oluyorsa, kötülüklerimizin kabahati her zaman ya komşumuzda, ya işgalcide, ya yoldan çıktığı için içimizden birinde ya da surların dışında pusuda bekleyen düşmanda, zorla içeri girmekle bizi ebediyen tehdit eden Barbarlarda yatar. Konstantinos Kavafis, ünlü bir şiirinde, artık Barbar diye bir şey olmadığının bize ansızın söylenebileceği bir günün gelebileceğini belirtir. "Peki şimdi, ne yapacağız biz böyle barbarsız?" diye sorar Kavafis. "Bir türlü çözüm yoluydu bizim için bu insanlar."
Düşman olan öteki, çok uzun zamandır "bir türlü çözüm yolu"dur. Kendimizi ondan daha iyi korumak için giderek mükemmelleştirilen toplumsal mekanizmalar kurarız, fakat barbar tehlikesini engelleme gayesiyle diktiğimiz bu koruyucu aygıtlar, genellikle, mutlu bir azınlık dışında, içimizden çoğu kişiyi de dışlamaktadır.
En eski avcı-toplayıcı toplumlardan günümüzün engin çokuluslu şirketlerine, Yunan demokrasisinden ve Inkaların ittifak ağından feodalizmin serflik sistemine ve XIX. yüzyıl Sanayi Devrimi'ne, Roma ve Çin imparatorluklarından Stalin ve Üçüncü Reich'ın hapishane rejimlerine, bu mekanizmalar birçok kereler değişmiştir. Aristoteles için, böylesi bir toplumsal yapıya sahip olmamak, polis'in dışında yaşamak ve onun themites’ine tabi olmamak -diğer bir deyişle, taştan yapılmış şehir devletin dışında var olmak ve kelimelerin yazıya geçirdiği yasalar ve geleneklere tabi olmamak- Barbarlığın ta kendisiydi.
 

Friday, February 24, 2017

Humanism: Think for Yourself



In the Middle Ages, guilds controlled the production process, leaving little room for the initiative or taste of individual artisans and customers. The carpenters’ guild determined what was a good chair, the bakers’ guild defined good bread, and the Meistersinger guild decided which songs were first class and which were rubbish. Meanwhile princes and city councils regulated salaries and prices, occasionally forcing people to buy fixed amounts of goods at a non-negotiable price. In the modern free market, all these guilds, councils and princes have been superseded by a new supreme authority – the free will of the customer.

Suppose Toyota decides to produce the perfect car. It sets up a committee of experts from various fields: it hires the best engineers and designers, brings together the finest physicists and economists, and even consults with several sociologists and psychologists. To be on the safe side, they throw in a Nobel laureate or two, an Oscar-winning actress and some world-famous artists. After five years of research and development, they unveil the perfect car. Millions of vehicles are produced, and shipped to car agencies across the world. Yet nobody buys the car. Does it mean that the customers are making a mistake, and that they don’t know what’s good for them? No. In a free market, the customer is always right. If customers don’t want it, it means that it is not a good car. It doesn’t matter if all the university professors and all the priests and mullahs cry out from every pulpit that this is a wonderful car – if the customers reject it, it is a bad car. Nobody has the authority to tell customers that they are wrong, and heaven forbid that a government would try to force citizens to buy a particular car against their will.

What’s true of cars is true of all other products. Listen, for example, to Professor Leif Andersson from the University of Uppsala. He specialises in the genetic enhancement of farm animals, in order to create faster-growing pigs, dairy cows that produce more milk, and chickens with extra meat on their bones. In an interview for the newspaper Haaretz, reporter Naomi Darom confronted Andersson with the fact that such genetic manipulations might cause much suffering to the animals. Already today ‘enhanced’ dairy cows have such heavy udders that they can barely walk, while ‘upgraded’ chickens cannot even stand up. Professor Andersson had a firm answer: 

‘Everything comes back to the individual customer and to the question how much the customer is willing to pay for meat . . . we must remember that it would be impossible to maintain current levels of global meat consumption without the [enhanced] modern chicken . . . if customers ask us only for the cheapest meat possible – that’s what the customers will get . . . Customers need to decide what is most important to them – price, or something else.’

Professor Andersson can go to sleep at night with a clean conscience. The fact that customers are buying his enhanced animal products implies that he is meeting their needs and desires and is therefore doing good. By the same logic, if some multinational corporation wants to know whether it lives up to its ‘Don’t be evil’ motto, it need only take a look at its bottom line. If it makes loads of money, it means that millions of people like its products, which implies that it is a force for good. If someone objects and says that people might make the wrong choice, he will be quickly reminded that the customer is always right, and that human feelings are the source of all meaning and authority. If millions of people freely choose to buy the company’s products, who are you to tell them that they are wrong?

Finally, the rise of humanist ideas has revolutionised the educational system too. In the Middle Ages the source of all meaning and authority was external, hence education focused on instilling obedience, memorising scriptures and studying ancient traditions. Teachers presented pupils with a question, and the pupils had to remember how Aristotle, King Solomon or St Thomas Aquinas answered it.

In contrast, modern humanist education believes in teaching students to think for themselves. It is good to know what Aristotle, Solomon and Aquinas thought about politics, art and economics; yet since the supreme source of meaning and authority lies within ourselves, it is far more important to know what you think about these matters. Ask a teacher – whether in kindergarten, school or college – what she is trying to teach. ‘Well,’ she will answer, ‘I teach the kids history, or quantum physics, or art – but above all I try to teach them to think for themselves.’ It may not always succeed, but that is what humanist education seeks to do.

Monday, January 2, 2017

Why the Industrial Revolution didn’t happen in China

To economic historians like Joel Mokyr, there's nothing inevitable about the incredible wealth and health of the modern world. But for a spark in a little corner of Europe that ignited the Industrial Revolution — which spread incredible advances in technology and living standards first across the north Atlantic coast in the 1700 and 1800s and gradually around the world — we could all be living the nasty, brutish and short lives of our ancestors centuries before.
Mokyr, who teaches at Northwestern University, dives into the mystery of how the world went from being poor to being so rich in just a few centuries in a forthcoming book, “A Culture of Growth: The Origins of the Modern Economy.”
Drawing on centuries of philosophy and scientific advancements, Mokyr argues that there's a reason the Industrial Revolution occurred in Europe and not, for example, in China, which had in previous centuries shown signs of more scientific advancement: Europe developed a unique culture of competitive scientific and intellectual advancement that was unprecedented and not at all predestined.
This interview has been edited for length and clarity. 
Why is it important to consider this question, of why the Industrial Revolution occurred?
It is a question that needs to be asked if we want to know how we became what we are. The 19th and 20th centuries are in many ways the most transformative centuries in all of human history. Until about 1800, the vast bulk of people on this planet were poor. And when I say poor, I mean they were on the brink of physical starvation for most of their lives.
Life expectancy in 1750 was around 38 at most, and much lower in some places. The notion that today we would live 80 years, and spend much of those in leisure, is totally unexpected. The lower middle class in Western and Asian industrialized societies today has a higher living standard than the pope and the emperors of a few centuries back, in every dimension. That is the result of one thing: Our ability to understand the forces of nature and harness them for our economic needs.
If we understood how that happened, we would understand human history. For thousands of years, the material conditions that people lived in changed very little. Then all of a sudden, in 1800, it just zooms up.
That came out of Western Europe and its offshoot in North America after 1800. If it hadn’t been for that, you and I would be looking at a life expectancy of maybe 40, and I probably I wouldn’t be sipping cappuccino from a fancy machine and talking to you on my smartphone. Look at what we have achieved in every dimension. Technology hasn’t just increased our income, it’s changed every aspect of daily life.
The question is, was all this inevitable? My answer is, absolutely no.
So why did this dramatic change occur? And why did it start in Europe, rather than in China?
China has a glorious past in its scientific achievements. And yet they were never able to turn it into economic growth as the West did. If you look at Europe and China in the 19th century, Europe is advancing at breathtaking speed. It’s building a rail network, steamships, factories. By the early 20th century, China looked like it was going to be completely occupied by imperialist powers. Clearly the technological and economic development of East and West diverged from 1850 on. The $64,000 question is “Why?”
People have given different answers, and I’m giving mine. One way of thinking about it is culture. But to state, “Hey, the Chinese have a different culture because they were Confucianists, and the Europeans were Christian,” I don’t buy that for a second. It’s much more subtle and complicated. The way I would phrase it is that culture is not independent of political and institutional circumstances.
China and Europe are different in many ways, but one is that after the Mongol conquest in the 12th century, China remains a unified empire run by a single Mandarin bureaucracy. There is nothing that competes with or threatens China. China does get invaded by Manchu tribes in 1644, but they don’t change the structure of the state. They learned to speak Chinese, dress like Chinese and eat like Chinese.
In Europe, no one ever succeeds in unifying it, and you have continuous competition. The French are worried about the English, the English are worried about the Spanish, the Spanish are worried about the Turks. That keeps everybody on their toes, which is something economists immediately recognize as the competitive model. To have progress, you want a system that is competitive, not one that is dominated by a single power.
I think that is the major difference. It isn’t just that China doesn’t have an Industrial Revolution, it doesn’t have a Galileo or a Newton or a Descartes, people who announced that everything people did before them was wrong. That’s hard to do in any society, but it was easier to do in Europe than China. The reason precisely is because Europe was fragmented, and so when somebody says something very novel and radical, if the government decides they are a heretic and threatens to prosecute them, they pack their suitcase and go across the border.
I want to make clear, very few serious historians think China failed. China wanted stability and security, and they achieved that for a long time. The Europeans don’t want stability. They want progress. Of course, China’s stability gets disrupted by Europeans showing up with more powerful ships and guns. Eventually, China crumbles under the onslaught of European modernity. It’s quite a tragic story.
Your book talks about how the Industrial Revolution resulted from a preference for “useful knowledge” and a connection that forms between the social elite and the productive sector of society. Explain that.
Between Columbus’s voyage to America in 1492 and the death of Isaac Newton in 1727, the agenda of research in Europe changes. For much of human history, people studied science and natural phenomena, not to make us materially better off, but just to satisfy curiosity. The ancient Greeks made fantastic scientific progress, but there are few instances in which they use it for anything. In fact, Aristotle says science shouldn’t be used, because work is something for the lower classes. Learned people didn’t work, and working people didn’t learn.
Before the Industrial Revolution, learned people in Europe changed the agenda. They say, “Look, we should study nature, but we should do so to improve our material welfare.” To people today, this sounds totally obvious. But it wasn’t in the year 1600. By the 18th century, this has become the consensus. That's what I call the Industrial Enlightenment.
Many of the scientific issues they were trying to solve, they couldn’t. But they kept trying, and by the 19th century, they start cracking problems. Electricity is one example. For 100 years, people struggle with trying to harness its power. Only by the 1860s is electrical generation cracked, and then all of a sudden you get Thomas Edison, electrical lighting and street cars. The same thing happened in the understanding of infectious disease, which is the main reason life expectancy goes up. These advances took a long time. But they never gave up, and in the end they cracked it. If you think about it, this is quite astonishing.
Now we haven’t cracked everything. I can’t tell you if we are going to crack nuclear fusion. But that’s what this game is all about, that nature is comprehensible, and we can understand and use it. We can never understand 100 percent of it, but we can do better and better.
In China today, people often talk about the country’s rich history of invention, for example of printing, gunpowder and the compass. And you mention that China had its own Enlightenment. So how was that different?  
China was extremely innovative in its heyday, which is basically under the Song dynasty, which ended in 1279. At that time, European and Islamic travelers realized that China was leading the world in technology. And China does have kind of an Enlightenment. And yet, in the end, they did not turn that innovation into sustained economic growth.
I believe the fundamental reason is China’s position as a single empire, and also its bureaucracy, which is a unique and peculiar animal. On the one hand, it is very progressive, because it is a meritocracy. In Europe, the people who were in power were the sons and nephews of other people in power. But in China there’s an examination, and the people who did the best rose in the Mandarin civil service. So you’d think, “Wow, that’s very progressive.” Except if you look at what they were studying for these exams, they were simply regurgitating the classics. It was the perfect tool to keep reproducing from the same mold generation after generation.
In Europe, something different happens. People study classical knowledge, Ptolemy and Hippocrates and Archimedes, and they begin to say, “Most of this stuff is wrong.” You couldn’t do that in China. If you said “This stuff is wrong,” you failed your exam. But in Europe, the ability to challenge received wisdom is irrepressible.
In the 17th century, Europeans build microscopes, telescopes and barometers that allow them to study nature in a way the classics never could. And they become rather cocky. There’s a French philosopher in the late 16th century, Pierre de La Ramée, who writes a book with the title “Everything Aristotle Has Said Is Wrong.” That’s chutzpah. A century earlier, he would have been strung up.
For example, Aristotle famously thought that a vacuum was impossible. Then one day, Europeans build a vacuum pump. The only conclusion they could reach is Aristotle is wrong. If he was wrong about that, could he be wrong about other things? You bet. Aristotle thought all the stars in the heavens were completely fixed; nothing is added and nothing is subtracted. In 1573, a Danish astronomer called Tycho Brahe observes a supernova. There was a star there before, and now it’s not. So people start being skeptical, and skepticism leads to what I call contestability. Arguments are decided not on authority, but on evidence, logic and mathematical proof.
That seems perfectly normal to us, but it's something that had to be learned. It's something no other society pulls off. In other places, wisdom and knowledge were revealed to our forefathers, and if you want to know the truth, you have to study their writings, whether it’s the Bible, or Confucius, or the Koran, or the Talmud.
What implications does all this have for our world today?
There's a debate about the extent to which everything that can be invented has been invented. Have we picked all the low hanging fruit, can we continue to grow the way we did? I take a very optimistic view. I think if you want to summarize the future of technology, the short summary is, “You ain’t seen nothing yet.”
The reason I say this is because science advances in part because people have the tools to work on problems. In the scientific advances of the 17th century, the microscope, the telescope and the barometer play a very important role. Now, if you ask what science has to work with today, it boggles the mind. We have microscopes that see the sub-molecular level. We have telescopes that see galaxies nobody dreamed existed. We have labs full of computers. A computer can find nanoscopic needles in a hay stack the size of Montana. The question is not, “What do computers do for our research?” The question people ask today is, “How the hell did anyone do anything before we had computers?”
We are going to make so much more progress, simply because we have more powerful tools. As science advances, it will push our capability of controlling nature further. Now, the problems also get harder. We are dealing with issues like climate change and desertification. But our capability of solving them is going even faster, which is why I’m optimistic.
Ana Swanson
The Washington Post, 28 Ekim 2016

Monday, March 21, 2016

Türk İnkılâbına Bakışlar


Bütün ortaçağ İslâm -ve Türk- kültürü, klâsik Yunan düşüncesinin babası Aristo’nun işaret ve tesiri altındadır. Büyük İslâm mütehassıslarından Edouard Montet: “Aristo’nun Araplar arasında oynadığı rol cidden harikuladedir, diyor, eserleri yalnız tercüme ve tefsir edilmekle kalmamış, fakat böyle bire dehayı ve her eserinin ayrı ayrı muhtevasını, temayüllerini anlamağa hazırlayan şerhler, methaller, esami ve tasnif cetvelleri yapılmıştır. Sonraları yalnız Aristo’ya, felsefesine ve üniversel ilmine mahsus ansiklopediler de vücuda getirilmiştir.”

Aristo’nun işareti altında ortaçağ İslâm iskolâstiğini ilk tesis edenler Türklerdir (Farabi, İbni Sina, X - XI inci asır). Bu, İslâm iskolâstiğinin Türk ve şark koludur. On bir ve on ikinci asırda, bu esaslar üstüne Endülüs’te bir garp okulu peyda olur. Bu kol, Arap İbni Rüşd ve Yahudi İmni Memun vasıtasiyle Aristo felsefesini Avrupa’ya tanıtmıştır. Demek ki ortaçağ Türk iskolâstiği, şarkta Yunan düşüncesini ilk yaşayan büyük bir fikir hareketi olmakla kalmamış, onun garpda tanınması için de ilk köprü vazifesini görmüştür. Garp âlimleri arasında Farabi’nin Türk olduğunu kabul etmeye başlayanlar varsa da (Les penseurs de’lİslâm Carra de Vaux cild 4 sahife 4 ve 7) bunların hepsi, eserlerini Arapça ve Acemce yazmış olması gibi, yalnız lisan delâletiyle İbni Sina’yı Arap veya Acem farzetmek hatasında ısrar eder. En büyük İslâm mütefekkirinin Türk olduğunu M. Şemsettin Günaltay, Türk Tarih Kurumunun neşrettiği (Büyük Türk Filozofu ve Tıp Üstadı İbni Sina) adlı eserdeki makalesinde bir kere daha ispat etmiş bulunuyor.

**
“Bir İspanyol âlimi, M. Asin Placios, çok dikkate değer bir keşifte bulunmuştur. Müslüman edebiyatında bir efsane silsilesi vardır ki, Muhammet’in seyahatlerini hikâye eder. Ondan sonra birçok şiirler içiçe geçmiş daireler içinde kapalı bir cehennem tasvir ederler. Son çember arzın merkezine yapışıp kalan şeytanları çepçevre sarmıştır. İşte bu eserler “İlâhî Komedi” nin kaynaklarından biridir. Böylece Dante, kendisine üstadı Brunetto Latini’nin öğrettiği Kuran tesirlerinden ilhamının büyük bir kısmını almıştır. Demek oluyor ki Hıristiyan dehasının şiir kudretinin en son derecesine yükselen bu eser, yalnız İncilin değil, Kuranın da kızıdır. En taşkın Hristiyanlık, böylece, elini İslâmlığa uzatmış oluyor.”

Gene bu muharrire (Eeon Abensour) göre: “Ortaçağ İslâm medeniyeti, insanlığın tam dönüm devrinde, eski kültür silinip de yenisi gelirken yaratılmış ilk Rönesanstan başka nedir?”

Bütün mesele Türk ve İslâm ortaçağın bu ilk Rönesansı yaratmış olduğu halde, sonraki Avrupa Rönesansından niçin uzak kaldığını tayin etmekten başlar. Bunun için de ortaçağ Türk ve İslâm düşüncesini bir hatırladıktan sonra aldığı istikamete bakmamız lâzım geliyor.

“Scolastique” tabiri Arapçadan gelmez. İslâm iskolâstiklerinin Arapça adı “hükema” ve “felâsife” dir. Bu mektep iki kola ayrılır: Şark ve garp. El-Kindi, Fârâbi ve İbni Sina birinci kolun, İbni Bace, İbni Tufeyl ve İbni Rüşd ikinci kolun müessisleridir. Ortaçağda şark ve garp İslâm felsefelerinin esas akideleri birdir ve iki kol birbirinden yalnız şahsî mizaç farklarıyla veya ikinci derecede ehemmiyeti olan noktalarda ayrılır.

İslâm iskolâstiği Yunan ananesinden, bilhassa yeni Eflâtunculuktan doğmuştur. Tamamıyla syucrtique = felifçi bir düşüncedir. Yeni Eflâtunculuk nasıl Aristo ile Eflâtun’un arasını bulmaya çalışmışsa bu mektep de bir yandan o iki filozofu birleştirmeye, bir yandan da bununla yüksek dinî akideler, hikmetle şeriati kelife çalışmıştır. İleride göreceğiz ki modern garp düşüncesiyle ortaçağ İslâm düşüncesi arasındaki bütün uzaklık ve ihtilâf, bu uzlaştırma gayretinin neticesine sıkısıkıya bağlıdır. Avrupa Rönesansını idrak edemeyişimizin sebepleri orada görülecektir.

İslâm âleminde Yunan felsefesinin eserlerini ilk tercüme edenler Hristiyanlardır. Bunların içinde en meşhuru Hüneyn ibni İshak’tır. Anadolu’ya seyahatinde Yunancayı öğrenir. Halife Mütevekkilin doktoru olur. Eflâtun’un “Cumhuriyet” ve “Kanunlar” ını, Aristo’nun “Syllogisme”, “Ruh” ve “Metafizik” ilâh... eserlerini tercüme etmiştir. Oğlu İshak da Aristo’nın “Kategorilerini tercüme etmiştir.

Hıristiyanlar tarafından tercüme edilmiş olmakla beraber Yunan düşüncesi ilk önce şarkta tanınmıştır. Çünkü bu Hıristiyanlar orada bulunuyorlardı. İslâm iskolâstiğini tesis edenlerden El - Kindi hakkında bilinen şey pek azdır. Hemen bütün eserleri kaybolmuştur, tercüme ihaline ait yerler ve tarihler birbirini tutmaz “Yüz kırk sekiz cilt kadar eseri tespit edildiği halde elde kalanları birkaç parçadır.

Fakat Aristo’dan sonra ikinci öğretmen “le second maître” telâkki edilen mütefekkir, Farabi’dir ve Türk’tür. Gene halis Türk olan İbni Sina da muallimi salih telâkki ediliyor. Böyle olunca Yunan düşüncesini ortaçağda ilk önce Türklerin devam ettirdiğine hiç şüphe kalmaz.

**
Bugünkü Avrupa kafasının teşekkülünde en büyük âmillerden biri olan Türk ve Arap rasyonalist felsefesinin şarkta uğradığı mukavemet garptakinden çok fazladır. Avrupa’da, bütün hücumlara ve tenkitlere rağmen Rönesansa kadar yaşayan ve hiç şüphesiz modern çağın doğumunu hazırlayan bu düşünce, şarkta mistik ve ilâhiyatçı görüşün galebesiyle, yarı yolda kalmıştır. Bugün en büyük şark mütefekkirleri olarak alkışlamaya devam ettiğimiz Gazali’nin ve Muhiddini Arabî’nin bu felâkette meşum tesirleri vardır. Ayrıca teokratik devlet otoritesiyle de kuvvet bulan tasavvuf cereyanı, İbni Sina’dan evvel de İbni Sina’dan sonra da onun rasyonalist büyük hamlesine rağmen, günümüze kadar devam etmiştir. Bunun için İbni Sina’nın ve İbni Rüşd’ün ellerindeki meşale İslâm şarktan ziyade Hristiyan garba ışık verdi ve bizi mistik bir kafanın karanlığı içinde sayıklamaktan asırlarca kurtaramadı.

İslâm felsefesi, bir yandan Farabi ve bilhassa İbni Sina ile, Allah bilgisi (Theologie) olmaktan dünya bilgisi (cosmologie) olmaya giderken, bir yandan da bunun tam zıddına bir cereyan takip etmiştir. Bu iki zıt gidiş, ilk önce birbiriyle çatışmadan veya birbirinin inkişafına engel olmadan, her biri kendi yolunda ilerledi. Esasen İbni Sina düşüncesi, ilâhiyatçı karakterini tamamıyla feda etmiş değildi. Yalnız bu düşünce, alâkasının mevzuu içinde, Allah kadar tabiata da yer veriyor ve kendisine imandan ziyade aklı rehber ediyordu.

**
“Felsefi düşünce İslâm ilahiyatına pek erken girer. Buna kelâm deniyor. Hicretin ikinci asrından itibaren bu ilimle uğraşan İslâm âlimleri pek çoktur. Mutezile fırkasından ve Vasıl İbni Atâ’dan İmam Eşari’ye kadar, İslâm ilâhiyatı en büyük çehrelerine kavuşmuş değildir. Bu ilahiyatın ve İslâm Ortodoksluğunun vahdetini kuran Eşari’dir. Ona, Gazali’den evvel Arap ilâhiyatı Gazali kadar kudretle hücum etmemiş, yalnız onun hudutlarını çizmiştir.

Mistik düşünceyi ve ahlakı en büyük salâhiyet ve kudretle ilk temsil eden adam Gazali’dir. Onun bütün cehdi, aklın bilgi vasıtası olarak beceriksizliğini ve kifayetsizliğini ispata çalışmak oldu. Renan’ın hükmü şudur: “Sufî olan Gazali, aklın cezri kudretsizliğini ispata kalktı ve saj ruhlardan ziyade hararetli ruhları teshir eden bir manevra ile, dini şüphecilik üstüne tesis etti.”

Gazali’nin yalnız iskolâstik muhakemeyi tenkit etmekle mi kaldığı, yoksa aklın beceriksiz ve tehlikeli olduğunu da iddia ettiğinde tereddüde düşenler var. Fakat bütün eserlerinde ve münakaşalarında rasyonalist düşünceye karşı sufî bir görüşle cephe aldığını onun hemen bütün müfessirleri kabul ediyorlar. İbni Rüşd’ü Gazali’nin Tehafüt’üne karşı akılcı felsefeyi müdafaaya sevkeden zaruret, böyle bir tereddüdü lüzumsuz bırakmaya kâfidir.

“Gazali’nin tesirleri Osmanlı İmparatorluğu’na, oradan da zamanımıza kadar gelir ve bazan da resmî bir kıymet alır: Fatih’in emriyle Hocazade üçüncü bir Tehafüt yazmış Gazali’nin fikirlerini tahrip eden İbni Rüşd’e karşı ilahiyatın intikamını almaya, aklın kifayetsizliğini ve imanın şart olduğunu tekrar isabata çalışmıştır.

İslâm felsefesinde meşşailik adını alan Aristoculuğa, İbni Sina ve Rüşd hareketine karşı Gazali’nin tesirleri, sonradan Muhiddini Arabî ve Mevlâna ile büsbütün kuvvet bularak, İslâm şarkta modern ilim düşüncesinin doğmasını bugünlere kadar geciktirmiştir. Elbiruni’nin kronolojisi için yazdığı önsözde, Dr. Fd. Sachau Gazali’ye karşı pek sert bir dil kullanır: “Dördüncü asır, Müslümanlığın fikir tarihinde bir dönüm devridir; 500 tarihlerinde ortodoks (ehli sünnet) imanının yerleşmesi müstakil ilmî araştırmaların yolunu ebediyyen kapamıştır; Eşari ve Gazali olmasaydı Araplar Galileü’lerin, Kepler’lerin, Newton’ların milleti olacaklardı.

**
Roma, nasıl, koynuna hemen bütün itikatları, birbirine en uzak tanrıları ve ibadet şekillerini alarak yendiği kavimlerin hepsine kendi sitesinin esaslarını kabul ettirmiş ve Civis Rumanus’un unvan ve imtiyazlarını vermişse, Hıristiyanlık da içine girdiği ırklara ve kavimlere, vaftiz yoluyla müşterek ve müsavi haklar bahşetmişti. Yavaş yavaş Lâtin dehasının koynuna girdi ve kudretinin merkezini Kudüs’te değil, Roma’da kurdu. Bir şehirde herhangi bir adam nasıl Roma vatandaşı ve Roma adliyesine mensup bir hakim olabilirse, aynı şehirde herhangi bir adam da yeni dinin piskoposu olabilirdi.

Roma ile Hıristiyanlık arasındaki bu benzerlik, Roma ile Müslümanlık arasında da vardı. Lon Abensour: “Hukukî müsavat fikri Müslümanlığın esaslarından biridir,” diyor, eğer İncili ve Roma hukukunu Avrupa medeniyetinin iki büyük temeli farzedersek İslâm düşüncesinin esasta onlara zıt olmadığını da görürüz. Bir Gol veya bir Cermen Roma sitesinin hukukunu benimsedikten sonra bütün şereflerine nasıl ortak olabilirse, Bir Türk, hattâ bir Berberi ve bir zenci bile Müslüman camiasına girince muzaffer Arapların bütün imtiyazlarından istifade eder. Ona halife olmanın yolu bile kapanmamıştır.

Bu siyasî müsaadekârlık, İslâm dininin müsavatçı hukukî bünyesinden geliyordu. Fakat Garpta ortaçağı aştıktan sonra iyice tekâmül eden hukuk müessesesi İslâm şarkta inhitata ve teokratik mutlakiyetin en iğrenç şekillerine tereddi etmeye başlar. Artık halifelerin ve padişahların kendilerini yeryüzünde Allahın gölgesi farzettikleri devirlerin karanlığına dalarız. Aziz üstadım Ahmed Ağaoğlu, Hıristiyan garp ve İslâm şark arasındaki en büyük farklardan birini hukuk müessesesinin tekâmül tarzında bulur. “Üç medeniyet” adlı ve Buda Brahma, İslâm ve Avrupa medeniyetlerini tetkik ve son ikisini birbirleriyle mukayese eden özlü kitabında, İslâm şarkın bünyesini kemiren bu sancılı ve iltihaplı noktaya parmağını bütün kuvvetiyle basmıştır. (Üç medeniyet sahife 147). Ahmed Ağaoğlu, İranlıların, İslâmiyetten en az bin beş yüz sene evvel, sonraları Avrupalıların droit divin adını verdikleri ilahî hukuk nazariyelerini ortaya koyarak Zerdüştün mukaddes kitabı Zendavestaya geçirdiklerini haber veriyor. Bu nazariyelere  göre hükümdar, kudret ve salâhiyetini doğrudan doğruya Allah’tan alır, bu sıfatla mukaddes ve gayrimesul olur. “Bu nazariyeler, İran’ın haşmeti ve azameti sayesinde bütün diğer Şark kavimlerine sirayet etti. İslâm’dan evvel Asya devletlerinin hepsinde bu nazariyatın aynen kabul edilmiş olduğunu görüyoruz. Fakat İslâmiyet, mahiyeti itibarıyla bu nazariyeye yanaşamazdı.” Çünkü Allahla insan arasına açılmaz bir mesafe koyan Müslümanlık, tabiatıyla, hükümdara bir gök ve tanrı otoritesi veremezdi. Hattâ İslâm dini peygamberleri bile günahtan münezzeh saymıyor; bir hükümdara nasıl mesuliyetsizlik bahşedebilir? “İslâmiyet, hükümetin menşeini, gayet makul ve ilmî olarak cemaatte arar. Hükümdarı idare ettiği cemaat intihap eder. Artık, bir kere seçildikten ve iş başına geldikten sonra bu hükümdar, gayrimes’ul olmak değil, iki katlı bir mesuliyet içine girmek zaruretindedir ve iki türlü mesul olur: Maddeten cemaat huzurunda, manen Allah huzurunda.”

Fakat bu İslâm telakkisi, İslâm şarkta pek uzun sürmüyor; Muaviye zamanından bugüne kadar gene o eski İranî görüş her tarafta hakim oluyor. Ahmet Ağaoğlu, hukukî tereddinin İslam değil daha evvelki İran ananesinden geldiğini ve nihayet İslâm hukukunu da berbat ettiğini anlattıktan sonra: “Bu suretle diyor, istibdadın en muzlim ve müthiş bir şekli teessüs etti. Padişah iradesi mutlak bir kudret haline geldi. Garibi şudur ki irade-i ilahiyeye Allah bizzat riayet ettiği halde padişahlar iradelerine bile sadık kalmadılar. Onu istediklerini surette ihlâl etmekte tereddüt etmediler. Şöyle ki:

— Zıllûllahı fil’âlem (dünyada Allah’ın gölgesi) olan zat, gölgesi olduğu zata bile itaat etmedi!”

Garpta da teokratik bir bünye ve mutlakiyet vardı. Monarşi, hattâ zulüm ve işkence şarka mahsus değildi. Neden hukuk müessesesi, Hristiyan Avrupa’da şarktakinden büsbütün ayrı bir tekâmül yolu takip etmiştir? Çünkü “bizdeki istibdatla On dördüncü Louis’nin, Birinci Nikola’nın istibdadı mukayese edilsin, aradaki fark tebarüz eder. Onların istibdadı gene kanuna müsneddir. Filhakika kanun orada da hükümdarın iradesinden ibarettir. Fakat hükümdar muayyen usul ve merasime riayet ederek yeni bir irade neşretmedikçe, evvelki iradesine tamamıyla tâbi olur ve binaenaleyh herkes hukukunu, vazifesini evvelce bilir. Şarkta böyle değildir ki... Herkes her an müthiş bir tehlikeye maruzdur. Bir anda bir çok insanların başları uçar, hanümanları söner, İran’da hâlâ kimse canından, malından, ırzından emin değildir. (Unutulmasın ki bu satırlar 1920 de, Maltada yazılmıştı. P. S.) Nasıreddin Şahı öldüren biçarenin kızlarının ırzına geçildi; adamcağız Tahran’a şikâyet ettiği için oğullarının da ırzına tecavüz olundu; nihayet ümitsizliğe düşen ve hayatından bizar kalmış olan bu adam, hançerine müracaat ediyor ve müthiş bir intikam alıyor. Zaten bülhevesliğe karşı koyacak yegâne kuvvet ya hançerdir, yahut entrika ve saray hileleriyle cinayetlerdir ki bunların da emsalini tarihimizde bol bol görüyoruz.”

İslâm hukukunun Roma’ya ve İncil’e hiç de yabancı olamayan, belki birçok noktalarında daha tekamül etmiş esaslara sahip olduğu halde, sonraları İran’dan gelen tesirlerle tereddi etmiş olmasının sebebi nedir? Bu soru, İslam şarkın bütün kültüründe, bütün cemiyet müesseselerindeki tereddi için tekrarlanabilir. Neden Akdeniz kıyılarında doğarak medeniyetini Pireneden Himalâyaya ve Atlas denizinden Ganj nehrine kadar geniş bir saha üstünde kuran, Hellas’ın ilk vârisi İslam şark, birdenbire tersyüzü geri dönerek inhitata uğramıştır? Avrupa kafasını vücuda getiren üç tesirden uzak yaşamamış olduğuna göre, uğradığı akıbet ne ile izah edilebilir?


Tuesday, March 17, 2015

Dünyanın Yuvarlaklığı

“Herhalde en çok kendi adını taşıyan matematik kuramıyla tanınan Pisagor, Dünya'nın yuvarlak olabileceğini öne süren ilk kişiydi. Kuramı destekleyecek sağlam kanıta sahip değildi, fakat tanrıların dünyayı en mantıklı ve en güzel şekilde, yani bir küre olarak yarattıklarına inanıyordu. Yaklaşık yüzyıl sonra Platon bu düşünceyi destekleyerek, bizi dengelemek için dünyanın diğer tarafında başka bir kara kütlesinin olması gerektiğini savundu, ama bu düşünce de felsefi bir varsayımdan öteye geçmiyordu.

Dünya'nın yuvarlak olduğuna dair bilimsel kanıt öne sürmek, Platon'un öğrencilerinden Yunan filozof Aristo'ya düştü. "O zamanlar sağduyu sahibi herkes Dünya'nın düz olduğunu görebiliyordu," diyor Nurse. "Ama Aristo işin doğrusunu biliyordu. Zira takımyıldızların gökyüzünde güneye doğru giden bir yolcu gibi gözüktüğünü ve ay tutulması sırasında Dünya'nın Ay'a düşen gölgesinin yuvarlak olduğunu gözlemlemişti. Bu iki gerçek Dünya'nın aslında yuvarlak olduğunu kanıtlıyordu.”

“1966 yılında nadide bir mamut dişi günümüz Ukrayna'sı içinde Mezhiriç'te bulundu. Böyle bir dişin bulunması ilginç olmakla birlikte, özellikle heyecan verici değildi. Buluşu özel yapan, dişin üzerine çizilen haritanın yaklaşık 12.000 yıl öncesine dayanan, bilinen en eski harita olmasıydı. Bu buluşu gölgede bırakabilecek tek harita ise Kerkük yakınlarında bir kil tablet üzerinde bulunan ve 27.000 yıl eskiye uzanan harita olsa gerekti. Kesin olan şu ki, binlerce yıldır evlerinden uzaklara giden insanlar yazılı bir rehbere ihtiyaç duyuyorlar.

MÖ yaklaşık 610 ile 547 yılları arasında yaşayan Yunan filozof Anaximander ilk bilimsel coğrafyacı ve haritacı sayılmaktadır. Onun dünya haritası sadece bildiği karaları içeriyordu ve düz bir tepesi olan silindir bir dünya gösteriyordu. Düz Dünya fikri, Pisagor'un Dünya'nın yuvarlak olabileceğini söylediği MÖ 500 civarına kadar doğru kabul ediliyordu. Pisagor'dan birkaç asır sonra Aristo, Dünya'nın Ay'a düşen gölgesinin yuvarlak olması ve seyyahların güneye yolculuklarında tespit ettikleri yıldızların kuzey yarıkürede görülememesi gerçeğinden hareketle Dünya'nın yuvarlaklığını kanıtladı.”