Showing posts with label Zweig. Show all posts
Showing posts with label Zweig. Show all posts

Monday, June 26, 2017

Gömülü Şamdan


“Hadi sor çocuğum! İstediğin kadar cesurca sor, ben yanıt vereceğim. Bir insan için bilmemek sormaktan daha kötüdür. Çok soran insan çok şeyi anlayabilir ancak. Yalnızca çok şeyi anlayan biri adil bir insan olabilir.”

**
“Çocuk hâlâ susuyordu. Haham Eliezer, Temiz ve Berrak, çocuğun donuk suskunluğunda bir isyan sezdi. Bu yüzden çocuğa doğru eğilip sordu: “Beni anladın mı?”

Çocuğun ensesi hâlâ kaskatıydı. “Hayır,” dedi inatla. “Anlamıyorum. Çünkü madem… madem bu şamdan bizim için böylesine değerli ve kutsal… elimizden alınmasına neden göz yumuyoruz?”
Yaşlı adam iç geçirdi. “Bu soruyu sormakta haklısın, çocuğum. Elimizden alınmasına neden göz yumuyoruz? Neden savunmaya geçmiyoruz? Ancak bu dünyada adaletin haklıdan değil, güçlüden yana olduğunu daha sonra anlayacaksın. Yeryüzünde şiddet, iradesini zorla kabul ettirir ve dindarlığın dünyevi gücü yoktur. Tanrı bize hakkımızı yumruklarımızla almayı değil, adaletsizliğe katlanmayı öğretti yalnızca.”

Thursday, April 27, 2017

İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar


“Bir ülkenin bir başka ülkeye savaş ilan etmesi ânında halk yığınlarının sokaklara ve meydanlara dökülüp sevinç gösterilerinde bulundukları her zaman görülmüştür, bu tür gösterilerde sokakları dolduran halk yığınları arasından başka seslerin, daha yavaş, daha gerilerde kalmış seslerin de yükseldiği, yine bilinen bir gerçektir. Bir savaş ilanı ânında korku da, kaygı da kuşkusuz kendini gösterir; ancak bunlar açığa vurulmazlar, odalarda fısıltı biçiminde dolaşırlar ya da kül gibi olmuş dudaklardan bir türlü dışarı çıkamazlar. Kendi kendilerine, düşman askerleri çocuklarımızı öldürecek mi, diye soran anneler, malı, tarlası, evi, hayvanları ve ürünü için kaygılanan köylüler her zaman ve her ülkede bulunur. Acımasız düşman askerleri tarafından ekinleri çiğnenip evleri yağma edilmeyecek mi? Çalıştıkları tarlalar kanla sulanıp gübrelenmiş olmayacak mı?”
**
“İnsan adı verilen şu tuhaf yaratığın yeryüzüne ayak basışından bu yana geçen binlerce, belki de yüz binlerce yıl boyunca, insanoğlunun ilerleyişinin en büyük göstergesi olarak atın koşması, tekerleğin dönmesi, geminin kürekle ya da yelkenle hareket etmesi gösterilmişti. İnsanlık tarihi dediğimiz ve bilgi ile aydınlanmış o daracık alana sığdırılan bütün teknik gelişmeler, hiç de öyle dikkat çekici bir hızla gerçekleşmedi. Wallenstein'in orduları, Sezar'ın lejyonlarından çok daha hızlı ilerlemedi, Napoléon'un orduları Cengiz Han'ın akıncılarından daha çabuk yol almadı, Nelson'un gemileri Wikinglerin korsan kayıklarından ve Finikelilerin ticaret gemilerinden daha hızlı değildi. ChildeHarold yolculuğuna çıkan bir Lord Byron, bir günde, Pontus sürgününe giden Ovidius' tan daha fazla yol alamıyordu. On sekizinci yüzyılın büyük şairi Goethe, bin yıl önce yaşamış bir Havari Paulus'tan daha rahat ve daha hızlı yolculuk yapamıyordu. Ülkeleri birbirlerinden ayıran zaman ve mekân olgusu hiç değişmiyor, Roma İmparatorluğu zamanında nasılsa, Napoléon zamanında da öyle kalıyor. Kısacası, madde, insanoğlunun isteklerine karşı üstünlüğünü korumayı sürdürüyor.”
**

“O âna kadar kendi içine kapalı bir yaşam biçimine sahip insanoğlunu, dünya ile bütünleştirecek olan bu büyük ve tarihsel olaya, telgrafın bulunduğu 1837 yılına, ne yazık ki okul kitaplarımızda çok az yer veriliyor: çünkü bu kitapları hazırlayanlar, ulusların ve ordu komutanlarının kazandıkları savaş ve utkularını, insanlığın gerçek utkusundan daha üstün tutuyorlar. Ama buna karşın, daha sonraki çağlarda gerçekleşecek hiçbir tarihsel olay, zaman ölçüsündeki bu köklü değişikliğin yol açtığı psikolojik etkisiyle kıyaslanamaz. Artık dünya değişmiştir. İnsanoğlu, Amsterdam, Moskova, Napoli ve Lizbon'da olup bitenleri aynı anda Paris'te de öğrenme olanağına kavuşmuş bulunuyor. Yalnızca bir adım daha atmak gerekiyor, o zaman dünyanın öteki yerleri de insanlığın ortak bilinci ve sıkı işbirliğiyle bir araya gelmiş olacak.”
**
“Bir mucizenin gerçekleşebilmesi ya da olağanüstü bir şeyin tamamlanabilmesi için bireyin, her şeyden önce bu mucizeye inanması gerekir. Bazen bilgisi kıt birinin çılgınlığı, bilginlerin yapmakta duraksadıkları yaratıcı hamleyi yapma olanağını verir.”
**



“Hiç kimsenin dikkatini çekmeyen bu ufak tefek ve tıknaz adam, gözlerden uzak, sessiz bir yaşam sürüyor. Kalabalık içinde görünmekten kaçınıyor, çekik kara gözlerindeki o keskin bakışlarını, pek fark eden yok. Ziyaretine gelenlerin sayısı da çok az. Ama her gün düzenli olarak sabah saat dokuzda kütüphaneye gidiyor ve orada, öğle tatiline, saat on ikiye kadar oturuyor. On ikiyi tam on geçe evinde oluyor ve herkesten önce kütüphanede bulunmak için, bire on kala yeniden evinden çıkıyor ve akşamın altısına kadar orada oturuyor. Fakat haberalma servislerinde çalışan ajanlar, yalnızca çok konuşan adamlara dikkat ettikleri ve çok okuyup çok öğrenen yalnız insanların, dünyamızda gerçekleştirilen devrimlerde oynadıkları rolün ne kadar büyük olduğunu bilmediklerinden, kundura tamircisinin evinde oturan bu sessiz ve önemsiz adam hakkında hiç bilgi toplamıyorlar. Sosyalist çevrelerin bu adamla ilgili bütün bildikleri, Londra'daki Rus mültecilerin çıkardığı küçük ve radikal bir derginin yazıişleri sorumlusu olduğu ve Petersburg'da, adı o zamanlar dile alınmayan bir partinin başkanlığını yaptığıdır. Sosyalist partinin en saygın üyeleri bile, yöntemlerini yanlış bulup haklarında sert eleştiriler yapan ve küçümseyici sözler söyleyen bu adamla uzlaşmanın asla mümkün olamayacağını bildikleri için, onunla pek fazla ilgilenmezler.''


Saturday, March 19, 2016

Düşüş


Ama adam ayrılır ayrılmaz, suskunluğun yükü sanki bir kat daha çöktü kadının üzerine, sanki yüksek tavanı tek başına sırtında taşıyacak, bastırmakta olan karanlığı tek başına uzakta tutacaktı. O güne dek hiçbir zaman yalnız kalmadığı için bir tek kişinin bile kendisi için ne kadar önemli olduğunu hiç bilmemişti. Hava nasıl hissedilmezse insanları da öyle değerlendirmişti hep, ama şimdi, yalnızlıktan boğazı düğümlenirken, o insanlara ne kadar ihtiyacı olduğunu hissediyor, yalan söyleseler de aldatsalar da onların ne kadar önemi olduğunu anlıyor, salt onların yanında olmasının bile kendisine neler hissettirdiğini, onların tasasızlığını, güvenlerini ve neşelerini nasıl benimsediğini anlıyordu. Onlarca yıl insanların arasında yüzmüş, ama bu dalgalardan beslendiğini, onların kendisini taşıdığını hiç bilmemişti, şimdi, bir balık gibi yalnızlığın kıyılarına fırlatıldığında çaresizlik ve şahlanmış acılar içinde çırpınıyordu.

Saturday, May 3, 2014

Bir Defteri Bile Yoktu

Image result for vırgınıa woolf


Virginia Woolf, günlüklerinin daha ilk satırında derin bir acı duyurur. 4 Ağustos 1918’de yazılmıştır ve şöyle başlar: “Önce Christina Rosetti, sonra Byron üzerine izlenimlerimi yazmak için defter almayı bekleyeceğime buraya yazsam daha iyi diye düşündüm.

İlkin çok sayıda Leconte de Lisle kitabı aldığım için hemen hemen hiç param kalmadı.” Woolf o sırada 36 yaşındadır ve henüz büyük eserlerini yazmamış olmasına rağmen, edebiyat çevrelerinde hatırı sayılır bir üne sahiptir. Fakat, kör olası günlüklerini yazacağı bir defter parası yoktur!


Yalan değil, ne zaman okusam, o cümleler kederle yorar beni. Hayalimde hep bildik Woolf portresi, kendisine bir defter alamıyor; günlüklerini rastgele kâğıtlara yazıyor. Bu fotoğraf niçin bu kadar etkileyici geliyor? Galiba şunun için: Bugünün yazarları, bizler, onlara göre erişilmez bir konfor içinde yaşıyor ve yazıyoruz. Sahip olduğumuz imkânlar, yüz yıl önceki bir yazarın hayalinden geçmiş olamaz. Bilgisayar marifetiyle sonsuz kere yazma ve düzeltebilme şansına sahibiz. Buradan bakınca, 19. yüzyılın büyük yazarlarının çilesi katlanılır gibi görünmüyor. O şartlarda ve mecburiyetler içinde çıkagelmiş başyapıtlara hayranlığımız ise bin kat artıyor.


Yazmak çilesinden ve yoksulluktan söz açınca başköşeye kimi koymalı? Dostoyevski mi, Balzac mı, başkaları mı? Stefan Zweig, “Dostoyevski her zaman edebiyatın kürek mahkûmluğunu çekmiştir.” diyor, Dünya Fikir Mimarları’nda. “Rusya’nın en büyük yazarının, kendi neslinin dehası olan, bize sonsuzluktan haber veren bu büyük adamın parasız pulsuz, evsiz barksız, gayesiz bir şekilde ülkeden ülkeye dolaştığını düşünmek, ne korkunç şey! Sefalet kokan yoksul evlerde, çatı aralarında güçbela sığınacak bir yer bulabilmişti kendine… Borçlar, senetler, taahhütler, onu hiç durmadan çalışmaya, bir işten ötekine doğru itiyordu; duyduğu utanç ve sıkıntı yüzünden bir şehirden başka bir şehre kaçıyordu. (…) Karısı bitişik odada doğum sancıları içinde kıvranırken, o bütün gece çalışıyordu. Sara illeti yakasına yapışmıştı, kirasını alamayan ev sahibi onu polise vermekle tehdit ediyordu, ebe ücretini istiyordu. O ise Suç ve Ceza’yı, Budala’yı, Ecinniler’i, Kumarbaz’ı, manevi dünyamıza biçim veren, 19. yüzyılın o büyük eserlerini yazıyordu.”


Balzac da büyük rüyasının peşine düşüp geldiği Paris’te bir tavan arasına ancak yerleşebilmiştir. Gençtir, hülyalıdır fakat yoksuldur. Kiremitlerinin arasından gökyüzü görünen odanın duvarlarını kendisi sıvar, kâğıtlarını yapıştırır. Yazacağı başyapıt için deste deste kâğıtlar, tüy kalemler hazırlar. Bir mum alıp bunu şamdan olarak kullanacağı boş bir şişeye yerleştirir. 6 Eylül 1819’da kız kardeşine yazdığı mektupta, “Adeta şuurumu yitirinceye kadar çalışıyorum” diyecektir. Kış bastırınca Balzac’ın çilesi başlar. “Soğuğa karşı hassas olan parmakları cereyanlı, buz gibi tavan arasında donmaya yüz utar. Ancak Balzac’ın aşırı derecede tutkulu iradesinin vazgeçmeye hiç niyeti yoktur. Çalışma masasından hiç kalkmaz. Bacaklarını babasının eski yün battaniyesine sarar, göğsünü yün süveterle korur. Çalışırken omuzlarına sarabilmek için kız kardeşine, ‘çok eskiden kalma bir şal’ göndermesi için yalvarır. Ve sırf odun masrafını azaltmak, muhteşem trajedisini yazmaya devam edebilmek için gün boyu yatağında kalır. Tek korkusu, karanlık çok erken çöktüğü için saat daha öğleden sonra üç iken yakmak zorunda kaldığı lambanın ateş pahası olan gazı için çok fazla para harcamaktır.” Zweig, o benzersiz biyografisinde diyor ki: “Balzac, o sıralar, Paris’te genç gazeteci ve yazarların bir araya geldiği kafe ve lokantalara olsa olsa dışarıdan bakabilmekte ve yüzündeki açlık ifadesinin camdaki yansısını izlemekten başka bir şey elinden gelmemektedir.”


Okur açısından da dramatik bir durum yok mudur ortada? Kim bilir nasıl bir rehavet içinde, elimize bir Balzac romanı alır ve hülyalara dalıp gideriz. Yazarının bu romanı, Necip Fazıl’ın dediği gibi, ‘kalbinden kalemine kan çekerek’ yazmış olabileceğini düşünmeden… Şu manzara bana hep dokunaklı gelmiştir: Adamakıllı sıcak bir salonda, şık ve yumuşak koltuklara kurulmuş, üst üste çaylar yudumlayarak Risale okumak! Bu sırada, Bediüzzaman’ın o bahisleri cephede, sürgünlerde, hapishane hücrelerinde, ıssız dağ başlarında bin türlü kederle yazdığını hatırlamadan… Böyledir okur milleti, hazırcı ve çoğu zaman vefasız!


Virginia Woolf, bir defter alacak para bulamıyordu. Bediüzzaman, Risalelerini kese kâğıtlarına yazdırıyordu.
Ah, diyorum, raflar dolusu defterlerim boş duruyor. Onlara her bakışımda, bir çift göz gelip gözlerime saplanıyor.

Ali Çolak 

Zaman 3 Mayıs 2014