Showing posts with label Ali Ünal Meali. Show all posts
Showing posts with label Ali Ünal Meali. Show all posts

Friday, April 4, 2014

Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 119 – İnsanın Yüklendiği Emanet

Ahzâb Sûresi 72’nci âyette sözü edilen emanet, insanlığın yeryüzündeki hilâfet fonksiyonu ve Allah’ın dinini tatbik sorumluluğu manâsını da taşımakla birlikte, sadece bunlarla sınırlanamaz. Çünkü cinlerin de aynı sorumluluğu vardır. Dolayısıyla, buradaki emanetten asıl maksat, insanları başka varlıklardan ayıran ve onu o yapan ana unsurlardır; irade, akıl, düşünce ve beyan kabiliyeti ve –yine bunların cinlerde de olduğunu hesaba katarsak– insan benliği, yani egosu, yani insan olmadır.

Allah, Zâtı, sıfatları ve isimleriyle sonsuzdur. Sonsuz bir şeyin bilinmesi mümkün değildir. Fakat O, Ma’rûf da olması hasebiyle, tanınan, tanınması Zâtı’nın sıfatı, ismi, bu sıfat ve ismin muktezası olan bir varlıktır. Bu sebeple, O’nu gerektiği gibi tanıyabilecek bir varlığın bulunması gerekir. İşte Cenab–ı Allah (c.c.), bunun için her şeyi kuşatan sonsuz sıfat ve isimlerinin önüne farazî bir hat çekmiş ve Kendi’nde olan sıfat ve isimleri(n en azından pek çoğunun) tecellisiyle, yaratılmışlar içinde en kapsamlı bir varlık da olsa, onları yine ancak sınırlı ve kapasitesi ölçüsünde yansıtabilecek bir varlık olarak insanı yaratmıştır. Kısaca insan, Cenab-ı Allah’ın sıfat ve isimleriyle kendisinde en kapsamlı olarak tecelli buyurduğu, Allah’a en kapsamlı bir ayna, O’nu hem tanıyan hem tanıtan, O’nu tanımada hem özne hem nesne olan bir varlıktır. Varlığı kendinden olmayan, sınırlı ve kendisi dışında hazırlanmış pek çok mecburî şartla çevrili bir varlık için bundan daha büyük bir şeref düşünülemez. İşte, bütün özellikleriyle insanın bu kendi oluşuna insan benliği, nefs veya ego diyoruz ki, âyette sözü edilen “Emanet” öncelikle buna bakmaktadır.

Cenab-ı Allah (c.c.), varlığı bütünüyle Kendi’nden, her şeyden bağımsız ve mutlak müstağnî Zât-ı Ecell ve A’lâ olarak tam bir istiklâliyete sahiptir. İstiklâliyet, O’nun ayrılmaz vasfıdır. Bu bakımdan O, hiçbir şekilde ve hiçbir noktada eş, ortak ve benzer kabul etmez. Eşi, ortağı ve benzeri olmak, ancak varlığı kendinden olmayan, başkasına muhtaç bulunan, eksik, kusurlu varlıklar, yani yaratılmışlar için söz konusudur. Ne var ki, Cenab-ı Zât-ı Ecell ve A’lâ’ya ayna olan insan, O’nun mutlak bağımsızlık ve istiğnâ hususiyetlerinin yansımasını da kendinde bulduğundan, kendisini, sanki varlığı kendinden, hiçbir şeye muhtaç değil, her şeyi bilir, her şeyi dileyebilir, her dilediğini yapabilir sanma gafletine düşer. Bu onun, âyette ifade edilen ve mutlaka giderilmeye muhtaç zalim ve cahil oluşudur. Oysa insan, arz edildiği gibi, sonludur, varlığı kendinden değildir; bilgisi, iradesi, gücü son derece sınırlıdır. Özellikle müsbet işlerde, yani ortaya olumlu bir şey koyma hususunda oldukça âcizdir. İşte bu yanıyla ve bu yanının yaratılmış, varlığını, hayatının devamını, hayatta kalmasını başkasına muhtaç bulunması hasebiyle o, Allah’ın sonsuzluğuna, mutlak İlim, İrade ve Kudreti’ne aynalık eder ve aynalık etsin, bu ayna olma hususiyetini kavrasın diye yaratılmıştır. Dolayısıyla onun bu yanını iyi kavraması, bu yanının geliştirilmesi ve hayatını bu istikamette sürdürmesi gerekir. İcat ve müsbet bir sonuç ortaya koyma cihetinde olabildiğince âciz olan insan, o da kolay olduğu için tahrip konusunda ise bütün varlıkları geride bırakır. Dolayısıyla o, bu yanı itibariyle terbiye ve disipline edilmeye, yani eğitime muhtaçtır.

Ne var ki, tarih boyu insan ve insanların çoğu, genellikle zulüm ve cehalet üzerinde yürümüş, yanlış ölçmüş, yanlış tartmış, Cenab-ı Allah’ı tanımamış, arzularına, geçici dünya hayatının cazibelerine tâbi olmuş, kendindeki birtakım kabiliyetleri, kendine bahşedilen başarıları kendinden bilmiş, böylece kendini âdeta bir ilâh mertebesine yükseltmiş ve gücü elde ettiğinde de, başka insanlar ve varlıklar üzerinde rablık, hattâ ilâhlık taslamıştır. Bütün bu yaptıklarına gerekçe bulma maksadıyla da kendince dinler, sistemler üretmiş, kendi suçuna ortaklar arayarak başka sözde ilâhlar, rabler uydurmuştur. Böylece zulmetmiş ve daima cahilce davranmıştır. İnsanlık tarihindeki bütün çatışmaların, zulümlerin, haksızlıkların, fitne ve bozgunculukların, bölünüp parçalanmaların, sömürünün altında yatan ana sebep budur.

Buna karşılık Cenab-ı Allah (c.c.), insana aslî hususiyetini, yaratılmaktaki maksadı hatırlatmak ve bu maksat istikametinde bir hayat sürüp, dünyada da Âhiret’te de hem fert hem toplum olarak âhenktar ve mesut bir hayat sürebilmesi için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş ve “Din” adı altında insanların takip etmesi gereken yolu çizmiştir. Ne var ki, kendine mağlûp, zulüm ve cehaletinde direten insanlar, peygamberlere, Allah’ın dinine ve gönderdiği kitaplara karşı çıkmış, buna karşılık pek çok insan da inanmış, insanın bizzat kendi içinde yaşadığı Allah’a iman ve itaatle kendine veya kendisinin, kendisi gibi olanların icat ettiği sözde tanrılara ve dinlere veya din görünümlü sistemlere itaat arasında verdiği tercih mücadelesi topluma da yansımakla, tarih bir bakıma bu mücadelenin sahnesi veya mücadele süreci olmuştur. Ve insanın yaratılmasıyla birlikte başlayan ve insanları genelde iki kanala taşıyıp, peygamberler ve vârislerince temsil edilen kanalla Cennet’e, Firavunlar, Karunlar, Hâmânlar ve takipçilerince temsil edilen kanalla da Cehennem’e uzanan bu süreç, denebilir ki Âhiret’te de neticeleri olan Cennet ve Cehennem şeklinde sonsuza değin devam edecektir.



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 118 – Ruh ve Vücut

Ruh, hiçbir zaman fâni dünya hayatı ile tatmin olmaz; çünkü o, bu dünyaya ait ve bu zamanla sınırlı değildir. O, sürekli sonsuzluk peşindedir. Saflaşmamış ve gelişmemiş bir ruhta bu, çok defa dünyada ebedî kalma arzusu ve zamanın akıp gitmesine, yaşlanmaya karşı hüzün şeklinde yansır. Gerçekte o, sonsuzu aramaktadır ve onun peşindedir.

Vücut, ruhun evi ise de, elbisesi değildir. Ruhun kendine ait bir kılıfı vardır ve o, ölümle bedeni terkettiğinde çıplak kalmaz. Bu kılıf, vücudun silueti gibidir; yani her şahsın ruhunun kılıfı, o şahsın iki boyutlu şeklini andırır. Cismaniyetlerini aşmış insanlar, aynı anda değişik yerlerde görünebilirler ki, onlar olarak görünen, işte ruhun, kılıfıyla farklı yerlerde yansıması veya tezahürüdür.



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 117 – Ümmî Peygamber


Hz. Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, iki kısa seyahat dışında Arap Yarımadası dışına çıkmadı. Seyahatlerinden ilkini daha çocuk denecek yaşta iken amcası Ebû Talip’le yaptı. Diğerini 30’unu aştığı bir zamanda Hz. Hatice’nin mallarını satmak gayesiyle gerçekleştirdi. 25 yaşında iken, o anda 40 yaşına varmış dul bir kadın olan Hz. Hatice ile evlenmişti ve 25 yıl bu mübarek kadınla yaşadı. Okuma yazma bilmediğinden Yahudilerin ve Hıristiyanların dinî kitaplarından da habersizdi. Sonra, Mekke Yahudi ve Hıristiyan dinî düşüncesinin girmediği putperest bir şehirdi. Bu dönemden günümüze kadar gelmiş olan Arap edebiyatında Yahudi ve Hıristiyan düşüncesinden eser görülmez. Hz. İbrahim’in sisler arkasında kalmış dininden kırıntılar barındıran Hanifler bile, Yahudilik ve Hıristiyanlık’tan etkilenmiş değillerdi. Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâm, o devirde pek yaygın olan şiir ve hitabetin hiçbir şekline de katılmamıştı. Devrin yazılı kültüründen habersiz, sözlü kültürüne bigâneydi. Devrinin insanlarından farkı üstün ahlâkı, güvenilirliği, dürüstlüğü, doğruluğu, şahsiyetinin bütünlüğü, putlardan ve onlara tapmaktan nefret etmesiydi. Hiç yalan söylememişti. Gayet nazikti; ağzından incitici ve kaba hiçbir kelime çıkmazdı. Çekici bir şahsiyeti vardı ve tavırları pek ince idi; kendisiyle karşılaşanlar hemen cazibesine tutulurlardı. Halkla münasebetlerinde âdil, diğergâm ve hassastı. Kimseyi aldatmamış ve sözünden döndüğü görülmemişti. Bir süre uğraştığı ticaret işlerinde emniyeti sarsıcı hiçbir muameleye girmemişti. Herkes ona el-Emîn derdi; peygamberliğinden sonra O’nun en amansız düşmanı kesilenler bile emanetlerini ona yatırırlardı. İliklerine kadar mağrur ve güvenilmez bir toplumda O, emniyetin ve tevazuun sembolüydü. İçki ve kumarın fazilet kabul edildiği memlekette ağzına hiç içki koymamış ve asla kumar oynamamıştı.



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 116

Diğer semavî kitaplarda olduğu gibi Kur’ân-ı Kerim’- de de çok yerde hitabın erkeklere olması, kadınlar için menfî bir ayırımcılık değil, bilhassa toplumu ve toplum idaresini ilgilendiren hususlarda erkeklerin vazife ve sorumluluklarının daha fazla olmasından dolayı, bir de dilin özelliği gereğidir. Bütün dillerde, insan cinsinden ve kadınlarla erkeklerin bir arada bulunduğu bir topluluktan bahsedildiği yerlerde erkek zamiri kullanılır. Bu, arz edildiği gibi, erkeklerin toplum hayatında kadınlar üzerinde sahip bulundukları vazife ve sorumluluklarından kaynaklanan bir derece gereğidir. Yoksa, erkek olmaktan kaynaklanan bir üstünlükten dolayı değildir.



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 115

İslâm, savaşa izin vermekle hiçbir dinden, ideolojiden veya sistemden özür dileyecek değildir. Tam tersine, diğerlerinin İslâm’a özür ve teşekkür borcu vardır. Her şeyden önce İslâm, evrensel sulhü esas alır ve gaye edinir. İnsanlık tarihinin ve beşerî mahiyetin bir realitesi olarak savaş, bazen bu gayeyi gerçekleştirmede vasıta olur. Kur’ân’ın (Her ne kadar savaş sizin için istenmeyen bir şey ise de,) fitne (küfür ve şirkin hakimiyetinin meydana getirdiği zulüm, baskı ve kaos ortamı), savaştan, insan öldürmeden daha beter bir durumdur (Bakara Sûresi/2: 191); (Her zaman için) fitne,savaştan, insan öldürmekten daha ağır bir durum ve daha büyük bir vebaldir (Bakara Sûresi/2: 217) ifadelerinde buyurulduğu gibi, savaşı ve kargaşayı doğuran ortam ve şartlar, her zaman savaştan daha kötüdür ve dolayısıyla bu ortamı yok etmek için savaş bazen kaçınılmaz hale gelir.

Burada bazı gerçekleri dile getirecek olursak: Mevcut İncillerde savaş için kuralların bulunmaması, Hıristiyan dünyada savaşların daha kanlı ve daha acımasız olmasına yol açmıştır. Ayrıca denebilir ki, tarihî Haçlı seferlerinden ayrı olarak Hrısitiyanlık, önceki asırlarda dünyanın 4’te 3’ünün batılı güçlerce sömürgeleştirilmesinde öncü rolü oynamış, en azından buna destek vermiştir. Graham Fuller ve Ian Lesser (Kuşatılanlar-Islam ve Batı’nin Jeopolitiği, trans. Ö. Arikan, Istanbul, 1996), sadece 20’nci asırda Hıristiyanların elinde ölen Müslüman sayısının 14 asırlık İslâm tarihinde Müslümanların elinde ölen Hıristiyan sayısından çok daha fazla olduğunu kaydederler. İslâm, Medine’de daha bir tomurcuk halinde iken 3.000 kişilik kuvvetiyle Mute’de 100.000 kişilik Bizans ordusunu karşılamak zorunda kaldı. Hemen bir yıl sonra, Peygamber Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Bizans saldırısını karşılamak için bütün gücünü seferber etme mecburiyeti duydu –ki Tebuk Seferi olarak tarihe geçen bu hadise, bu sûrenin ele aldığı konulardan biridir. Bundan 3 yıl sonra da Yermuk’ta İslâm ve Bizans güçleri karşı karşıya gelmiş ve bu karşılaşma, Bizans’ın kesin mağlûbiyetiyle sonuçlanmıştır.

Sadece Ahd-i Atik’ten yapacağımız bir-iki iktibas, Yahudiliğin savaş karşısındaki konumunu anlamaya ve onu İslâmınkiyle karşılaştırmaya yeter: “Ve Sihon, kendisi ve bütün kavmi Yahatsta cenk için karşımıza çıktı. Ve Allahımız Rab, önümüzde onu ele verdi; ve onu, ve oğullarını, ve bütün kavmini vurduk. O vakit onun bütün şehirlerini aldık, ve her şehri erkekler, ve kadınlar, ve çocuklarla beraber tamamen yok ettik; arta kalan kimse bırakmadık; kendimiz için ancak hayvanları ve aldığımız şehirlerin malını çapul ettik... Ve Allahımız Rab, Başan kralı Og’u da, bütün kavmini de elimize verdi; ve kimsesi kalmayıncaya kadar onu vurduk. O vakit, bütün şehirlerini, altmış şehri, bütün Argop havalisini, Başanda Ogun ülkesini aldık... ve Heşbon kralı Sihon’a yaptığımız gibi, her şehri erkekler, kadınlar ve çocuklarla beraber yok ederek, onları tamamen harap ettik. Fakat kendimiz için bütün hayvanları ve şehirlerin malını çapul ettik.” (Tesniye, 2: 32–35; 3: 3–4, 6)

Meselenin diğer yanına gelince: Sovyet ve Çin komünist devrimlerinde öldürülen onmilyonlarca insandan sorumlu olan İslâm değildir. Modern zamanlarda dünyanın pek çok ülkesinde girişilen kitle katliamlarından, Macaristan ve Çekoslovakya’daki hürriyet hareketlerinin vahşice bastırılmasından sorumlu İslâm değildir. Fransızlara karşı verilen Cezayir bağımsızlık savaşında ölen 1.500.000 insanın sorumlusu İslâm değildir. Amerika’yı, savaş sırası ve sonrasında 4–5.000.000 insanın ölümüne yol açan Vietnam macerasına iten İslâm değildir. Pek çoğu sivil, kadın, yaşlı ve çocuk olmak üzere, 60.000.000’dan fazla cana, hesap edilemeyecek servete mal olan, milyonların evsiz, barksız, yetim ve dul kalmasına yol açan iki dünya savaşından sorumlu İslâm değildir. Küresel hegemonyanın devamı için bilimin, nükleer ve daha başka kitle imha silahları üretimi için kullanılmasından ve bunların insanlar üzerinde denenmesinden sorumlu İslâm değildir. Amerika’da ve Avustralya’da on milyonlarca yerlinin ortadan kaldırılmasından sorumlu İslâm değildir. Önceki asırların en önemli iki olgusu olan ve üstü kapalı olarak halâ devam eden küresel sömürgeleştirmeden, bir de on milyonlarca insanın hayatına mal olan köle ticaretinden sorumlu İslâm değildir. Hitler, Stalin ve Musolini gibi savaş canavarlarını yetiştiren, komünist, faşist ve nazist ideolojileri doğuran İslâm olmadığı gibi, bu kişilerin ve ideolojilerin neş’et ettiği dünya da İslâm dünyası değildir. Bunlar gibi, Müslüman ülkelerde bu ülkelerin başına idareci olarak yerleştirilen despot krallardan, başkanlardan ve onların zulüm ve katliamlarından doğrudan sorumlu olan asla İslâm ve Müslümanlar değildir. Her türlü iddiaya rağmen, modern terörizmden, mafya teşkilatlanmalarından, esrar, silah gibi beynelmilel kaçakçılık hadiselerinden sorumlu asla İslâm ve Müslümanlar değildir.



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 114


Batı’da, kısmen İslâm’a grup grup dehaletlere mukabil İslâm’dan başka dinlere girmenin çok az rastlanması vakıasının yol açtığı kompleks, kısmen de İslâm hakkındaki peşin hükümler sebebiyle İslâm’ın kılıç dini olduğu ve kılıç zoruyla yayıldığı ortaya atılmış, fakat bu iddia bizzat yine insaflı ve önyargısız Batılı yazar ve araştırmacılar tarafından reddedilmiştir.

Stanley-Lane Poole, “Bazıları, İslâm’ın coşkun zaferini kılıca bağlamaya çalışagelmiştir; fakat bunlar, Carlyle’ın kesin cevabını unutuyorlar: ‘Siz de haydi hemen kılıca sarılın ve bakın bakalım, oluyor mu?” der. Poole, İslâm’ın yayılmasındaki başlıca faktör olarak İslâm’ın bizzat kendisini, ana mahiyetini gösterir. İslâm tasavvufu üzerinde çalışmış bulunan A. J. Arberry, İslâm’ın yayılışını taşıdığı dinî değerlere bağlar. İslâm hakkında peşin fikirleri bulunan müsteşrik Brockelman bile, İslâm’ın yayılmasının birinci derecedeki sebebini onun taşıdığı dinî muhteva ve saf Tevhid akidesinde görür. İslâm’ın yayılışını, İngiliz mühtedîlerden Pictkhal, onun dinî ve fikrî muhtevası, Rosenthal hayatı kuşatan hukuk veya fıkıh sistemiyle açıklar.



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 113

Hz. İsa savaşmamış ve ilk dönemlerinde Hıristiyanlık, aslî bir prensip olarak savaşı reddetmiştir. Hıristiyan dünyanın zaferleri ise, ancak Hıristiyanlığı Kilise’nin dört duvarları arasına hapsettikten sonra, dinin gücüyle değil, bilim ve teknolojinin gücüyle gerçekleşmiştir. Dinin gücüyle zafer kazanan sadece İslâm ve Müslümanlar olmuştur. İnanç ve fikir planında bütün dinlere her zaman galebe çalmış olan İslâm, en olumsuz şartlarda dahi yayılmasını sürdürebilirken, Hıristiyanlık, her türlü imkânlarına rağmen, maddî planda geriledikleri bir zamanda bile Müslümanlar içinde yayılamamıştır.



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 112: Hümeze Sûresi’nden – İnsanları Ayıplayıp Çekiştiren...


İnsanları ayıplayıp çekiştiren, jest ve mimiklerle onlarla alay eden her bir insanın vay haline! Servet biriktirip, sonra da (muhtaçları düşünmeden hırs ve tutkuyla) onu sayar durur (ve servetim var diye başkalarını küçümser). Sanır ki, malı kendisini ölümsüzleştirecek. Hayır, asla! Kesinlikle Hutame’ye fırlatılıp atılacaktır o. (Hümeze 1-4)



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 111: Zilzal Sûresi’nden 3 – Zerre



Her kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, o da onu(n karşılığını) görür. (Zilzal 8)

İnsan, her ne işlerse işlesin, Allah hepsini görür ve kaydettirir. Hem dünyada hem de Âhiret’te herkes yaptığının neticesiyle karşılaşır. Şu kadar ki, mü’minler dünyadaki iyiliklerinin karşılığını, bunlar dünyada da kısmen karşılıksız bırakılmamakla birlikte, genellikle Âhiret’te görürken, inkârcılar iyiliklerinin bütün karşılığını dünyada alırlar; kötülükleri ise, derecesine göre dünyada da karşılıksız kalmasa bile, karşılıkları verilmek üzere daha çok Âhiret’e bırakılır. Âhiret’te herkese dünyada yaptıkları birbir gösterilecektir. Bununla birlikte, Allah iyilikleri asla karşılıksız bırakmazken, kötülüklerin ise, küfür ve şirk dışında bir kısmından, hattâ çoğundan tevbesiz ve/veya tevbe sonucu geçivermektedir. O, mü’minlerin bazı günahlarını da Âhiret’te affedecektir. Her halükârda affedilmeyen günahlar ise, elbette karşılığını bulacaktır.



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 110: Zilzal Sûresi’nden 2 - Önderler


O gün insanlar, (dünyadaki işleri) kendilerine gösterilmek üzere mezarlarından çıkıp, ayrı ayrı, gruplar halinde giderler. (Zilzal 6)

Herkes, Mahkeme-i Kübra’nın karşısına tek başına çıkacak ve dünyadaki yaptıklarından sorguya çekilecektir (En’âm Sûresi/6: 94; Kehf Sûresi/18: 48). Ayrıca, Cennetlikler ve Cehennemlikler olarak ayrılacak; Cennetlikler de, Allah’a en yakın olanlar (Mukarrebûn) ve Ashab-ı Yemîn şeklinde iki ana grup olacaktır. Âhiret Günü’nün bir bölümünde veya Âhiret’in bir sahnesinde insanlar gruplar halinde, dünyada iken önder tanıdıklarının arkasında çağrılacaklardır (İsrâ Sûresi/17: 71). Âyet, bütün bu manâları birden ifade etmektedir. 



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 109: Zilzal Sûresi’nden – Sur’a Üflenince

Dünyanın yıkılması esnasında yer Sûr’un üflenmesiyle (Nâziât Sûresi-79: 6) çok şiddetli şekilde sarsılacak (Vâkıa Sûresi/56: 4), dağlar etrafa dağılmış kum yığınları gibi olacak (Müzzemmil Sûresi/73: 14), yer, içindekileri atıp boşalacak (İnşikâk Sûresi/84: 3) ve dümdüz hale gelecektir (İnşikâk Sûresi/84: 4). Dünyanın bu yıkılışı esnasında, yerin içinde ne varsa –maden, define ve ölü vücutları vb.– dışarı atılacaktır. Sonra, Sûr’a birinci üflemeyi ikincisi takip edecek (Nâziât Sûresi/79: 7), ölüler diriltilip, mecburî istikamet olarak Mahşer Yeri’ne doğru hızla yol alacaklardır (Kâf Sûresi/50: 44, Meâric Sûresi/70: 43). Kâfir olarak ölenler, dünyanın hem yıkılışının hem de yeniden yapılışının dehşetini yaşayacaklardır.



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 108: Alâk Sûresi’nden – Din ve Bilim


Kâinata ve insana Allah’ın masnuatı olarak bakmayan, onları tevhid noktasında ele almayan ve imanın menşurunda incelemeyen bir bilim adamı parçalı bakış açısından kurtulamayacak, kâinatın dış görünüş itibariyle sergilediği ‘kesret’te boğulup gidecek, eşya arasındaki vahdet rabıtalarını göremeyecek ve bilim neticede kendisini de, kendisiyle birlikte insanlığı da felâkete götüren bir vasıta olacaktır. Nitekim, Din dışı bir faaliyet olarak görülen ve kendi sahasına Din’i sokmayan bilim, tarihin şu son diliminin şahit olduğu üzere, çok küçük bir azınlığa maddî refah getirmişse de, yol açtığı inkâr ve dolayısıyla huzursuzluk, güvensizlik ve mutsuzluk fırtına ve girdaplarının yanısıra, insanlık tarihinde görülmemiş bir sömürü, zengin–fakir uçurumu, sonu gelmez savaş ve çatışmalar, menfaat çekişmeleri, çıkan savaşlarda milyonlarca ve bir defada on binlerce, yüz binlerce insanın ölümü, milletler ve toplum katmanları arasında rekabet ve derin yaralar, korkunç bir çevre kirlenmesi, fıtrata ve yaratılışa müdahale gibi pek çok felâkete de sebep olabilmekte, en azından bunları önleyememektedir. Dolayısıyla, bilim ve Din’in iki ayrı sahaya hitap eden iki ayrı ve farklı disiplin olarak görülmekten kurtarılması, günümüz insanlığının önünde, onun bugününü de yarınını da temelden ilgilendiren çok önemli bir husustur.



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 107: Beled Sûresi’nden – Mal Sevgisi


Ve malı pek çok seviyor ve yığdıkça yığıyorsunuz. (Beled 20)



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 106: Ğaşiye Sûresi’nden – Boş Söz


Orada hiç boş söz işitmezler. (Ğaşiye 11)

Burada Cennet nimeti olarak önce orada boş sözün olmayacağının zikredilmesi hayli önemlidir. Bu demektir ki, Cennet ehli, kendilerini ehl–i dünyanın dünyada eğlendirdiği gibi eğlendirmeyecektir. Nasıl Cennet ehli her bakımdan pak olacağı gibi, Cennet’in bütün nimetleri de pak ve çok yüce olacaktır. Âyet, boş söz, manâsız eğlence gibi vakit harcamalara karşı bir ikaz da ihtiva etmektedir.

Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 105: A’lâ Sûresi’nden – Tebliğciye Nasihat


Biz, her hususta gayeni en kolay şekilde gerçekleştirmen için yürümen gereken yolu sana kolaylaştıracağız. Öyleyse sen, nasihat ve hatırlatmanın fayda vereceği her durumda nasihat et ve hatırlat. (A’lâ 8-9)



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 104: Nebe Sûresi’nden – Kur’an ve Bilim

... Kur’ân, bu tür vaka ve vakıaları, İlâhî Zât’ı, O’nun sıfatlarını ve isimlerini tanıtmak için zikretmektedir. Yaratıcısını tanıtmak için kâinat kitabının manâsını açıklamakta, dolayısıyla, kâinatı Yaratıcısı adına, O’nu tanıtmak maksadıyla konu edinmektedir. Modern bilim ise, kâinatı kâinat olarak ve kendi adına ele almakta, dolayısıyla sadece bilim adamlarına seslenmektedir. Buna karşılık Kur’ân, bütün insanları ve cinleri muhatap edinmekte ve onları irşad gayesi gütmektedir. İrşad, yani aydınlatma ve yol gösterme ise, sunduğu delilleriyle birlikte anlaşılır olmalıdır. İnsanların ve cinlerin çoğu avam olduğundan, Kur’ân irşad için onlara onların anlayacağı şekilde hitap eder, ona göre bir dil kullanır, fakat bundan her seviyedeki insan alacağını alır. Kur’ân’ın taklit edilemez mucizevî yanlarından birisi de işte budur.

Bundandır ki Kur’ân, güneş için lamba tabirini kullanır. Çünkü o, güneşten onun kendi adına, fizikî hususiyetleriyle bahsetmez. Ama ondan, insanla münasebeti ve insana olan faydası açısından, insana Rabbini tanıtması noktasında bahseder. İnsana gerekli olan da budur. Güneşi, kâinattaki, en azından güneş sistemindeki çarkın zembereği, ana mihveri, kâinattaki veya sistemindeki düzenin merkezi olarak takdim eder. Sistem ve düzen ise, Yaratıcı’yı tanımanın yollarından ikisidir. Güneşi lamba olarak anmakla da, dünyanın insanlara lambası güneş olan bir saray gibi olduğunu, içindeki eşyanın ise insanın ve diğer canlıların hayatı için gerekli malzemeyi teşkil ettiğini hatırlatır. Böylece de Yaratıcı’nın ihsan, rahmet ve fazlını nazara verir.


Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 103: Kıyamet Sûresi’nden – Nefis

Nefis terbiyesi, özellikle İlâhî Din(ler)de oldukça önemlidir. Bu terbiye veya eğitim, İslâm’da bazı okullara göre on, daha başka okullara ve birtakım Kur’ân âyetlerinin işaretlerine göre yedi basamakta ele alınır:

Eğer nefis, tamamen kendi zevklerini veya bedenî arzuları düşünür, her şeye rağmen onları doyurmanın peşine düşer ve ahlâkî kaygı taşımadan bir hayat sürerse, böyle nefse nefs-i emmâre (sürekli olarak kötülüğü emreden nefs) denir. Eğer nefis, davranışlarında iyi ile kötüyü nazara alıyor, sürekli iyiyi hedef edinmekle birlikte zaman zaman kötülüğe, günaha düşüyor ve bundan dolayı kendisini de kınayıp tevbeye yöneliyorsa, bu nefis, nefs-i levvâme (kendisini kınayan nefis)tir. Eğer nefis, kötülükler ve günahlar karşısında dikkatli, onlara belki çok nadir düşüyor ve kazandığı arınma seviyesi karşılığında İlâhî ilhama açık bir seviyeye ulaşmışsa bu nefis, nefs-i mülhime (ilhama mahzar nefis) olarak adlandırılır. Eğer nefis, artık bütün zevkini, tatminini Allah’a ibadetten, sürekli O’nunla olmak ve O’nu anmaktan alıyorsa, bu seviyeye ulaşmış olan nefis, nefs-i mutmainne (doyuma ulaşmış nefis) olarak nitelendirilir. Artık kendi tercihlerini, iradesini bütünüyle Allah’ın İradesi’nde eritmiş, âdeta İlâhî İrade’nin gerçekleşme vasıtası haline gelmiş ve O’nun her tasarrufuna gönül hoşnutluğuyla kabullenen nefse nefs-i raziye (rıza mertebesine ulaşmış nefis) denmektedir. Bütün maksadı Allah’ı razı etmek olan ve “Rabbim, ben Sen’den razıyım, Sen de benden razı ol!” hedefiyle hareket eden nefis, nefs-i marziyye (Allah’ın kendisinden razı olduğu nefis)tir. Nihayet, bütün kötülüklerden tamamıyla arınmış, günahlara kapalı, İlâhî ahlâk ve sıfatlarla bezenmiş nefse nefs-i zekiyye veya nefs-i safiye (tamamen arınmış, safiyet kazanmış nefis) denir.

Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 102: Mülk Sûresi’nden 2 – Tevhid

Çevremizdeki varlığa ve kendi varlığımıza sathî bir bakış bile Allah’ın inkârın muhal olduğunu ortaya koymaya yeter. Mekke müşrikleri de Allah’ı inkâr edemiyorlardı ve onlar O’nu inkâr davası güden modern ateist ve materyalistlerden daha akıllıydılar. Ama insan, nefsine mağlûbiyetle hayatını tanzim etmek, dilediğince yaşamak için kendi üzerinde güç olsun istemez. Bu sebeple de, hayatına yön verme adına kendisi ve çevresi üzerindeki hakimiyette Allah’a nefsini, heveslerini, arzularını ortak koşmaya girişir. Sonra da, bu suçluluğunu paylaşmak için daha başka nesnelere de rububiyet ve ilahlık verir. İşte bundan dolayıdır ki Kur’ân, Allah’ın birliği, Tevhid üzerinde ısrarla durur.

Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 101: Mülk Sûresi’nden – Ölüm

Ölüm, hayata son verme veya bir canlıdan hayatı sıyırıp alma demek değildir. Ölüm de hayat gibi yaratılmış olup, bir varlığı vardır. Allah canlı bir varlıkta ölümü yaratır ve o varlık ölür. Allah’ın yaratması her halükârda güzel olduğu için, ölüm de özü itibariyle güzeldir.



Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 100: Talak Sûresi’nden 2 – Medeni Kanun


Bediüzzaman, Türkiye’de büyük ölçüde İsviçre medeni kanunundan tercüme edilerek kabul edilen medenî kanunun, Müslüman erkeklerin eşlerine yaptıkları haksızlıklara ve onlarla münasebetlerinde Allah’ın koymuş olduğu sınırları çiğnemelerine karşı Şeriat-ı Tekvîniye’nin bir mukabelesi olduğunu ifade eder.