Showing posts with label ahiret. Show all posts
Showing posts with label ahiret. Show all posts

Thursday, March 17, 2016

Mü’minlerin Cezaları

Büyük davalar, büyük mahkemelerde görülür. Onların hazırlık safhaları çok zaman alır ve karara bağlanmaları da ciddî yargılamayı gerektirir. Buna karşılık, küçük davalar, basit anlaşmazlıklar, küçük mahkemelerde ve fazla sürmeyen yargılamalar neticesinde karara bağlanır.

Bunun gibi, bazı günahlar vardır ki Allah (c.c.), onların karşılığını Âhiret’e bırakmayarak dünyada verir. Mü’minlerin başlarına gelen bazı felâketler ve musibetler, bu günahların neticesidir. Dolayısıyla, mü’min de olsa insan çok günah işleyen bir varlık olduğu için Cenab-ı Allah, müminleri onlara olan hususî merhametinden dolayı günahları karşılığında dünyada cezalandırır ve bu sebeple mü’minlerin hayatı zor geçer. Onlar, imanları ölçüsünde musibetlere maruz kalırlar. Cenab-ı Allah’a yakınlıkları ölçüsünde davranışlarına daha çok dikkat etmeleri gerektiği için, imanları ve Allah’a yakınlıkları ölçüsünde itaba ve cezaya uğrarlar ve yaptıkları hatalar, işledikleri günahlar, genellikle karşılığını gecikmeden dünyada görür. Mü’minlerin yaptıkları hataların karşılığını dünyada hemen görmelerinin bir diğer sebebi de, İslâm’ı yaşamada ve İslâm’a hizmette hatalar bir nev’i zulüm yerine geçer; dolayısıyla “zulüm devam etmez,” karşılığı hemen verilir ve böylece mü’minler, günahlarından temizlenirler. Küfür ise, şirk gibi en büyük zulüm olmakla birlikte, davranıştan ziyade itikada baktığı için, “Zulüm devam etmez, küfür devam eder.” kaidesinde de ifade olunduğu gibi, karşılığı daha çok Âhiret’e bırakılır.



Friday, March 11, 2016

Risale-i Nur’da Külli Kaideler-Muhtelif

Tüketmek için değil, ilim ve ibadetle terakkî etmek, Cenab-ı Allah’ın ma’rifetine ulaşmak, dünyayı Âhiret’in tarlası yapmak, dünyada Allah’ın nimetlerini tadıp şükretmek ve bu nimetlerin Âhiret’teki ebedî karşılıkları için çalışıp, doymayı Âhiret’e bırakmak için yaratılmıştır. Çünkü insan, ne kadar tüketirse tüketsin kanaat etmedikçe doyması mümkün değildir. Artan maddî tatmin, artan açlığı doğurur ve dolayısıyla maddî tatmin veya madde ile tatmin mümkün değildir.

**
Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın her bir harfinin en az on sevabı olmakla beraber, okuma tekrarlandıkça ve mübarek vakitlerde okundukça, ayrıca melekler ve diğer şuur sahibi rûhanîler dinledikçe, her bir harfi öyle bir çekirdek olur ve sevap cihetinden öyle bir manevî sümbül teşekkül eder ki, bu sümbülün, okunma vaktinde ağızdan çıkan bir kelimenin temessül ettiği hava molekülleri sayısı hesabı üzerinden taneleri olur. Böylece her bir Kur’ân harfi, ebedî bir hazinenin anahtarı haline gelir ki, böyle kudsî bir kelâmı kalbde yazmak, yani onun hâfızı olmak, ne kadar mukaddes bir hizmet olduğu aşikârdır.

**
İnsan, günahları ve hataları samimiyetle yüzüne söylendiğinde bundan memnun oluyor, en azından bir rahatsızlık hissetmiyor ve onlardan dolayı samimî olarak tevbe ve istiğfarda bulunabiliyorsa bu, onun Müslümanlığının ve insanlığının derecesini gösterir. Yok, kusur ve günahından dolayı ikaz edildiğinde Firavun gibi kendisini savunuyor, nefsinin avukatlığını yapıp, mazeret üzerine mazeretle kusur ve günahını te’vile gidiyorsa, böyle bir insanın Müslümanlık ve insanlık adına yürümesi gereken çok yol var demektir.

**
İnsan, acz ve fakrla ma’lûl bir varlıktır; aynı zamanda günaha da girer girer çıkar. Bu sebeple, onun gerçek insanlığı ve Müslümanlığı, acz, fakr ve günahkârlığını idrak ve samimî olarak kendi vicdanında itirafla kusur ve günahlarından dolayı Cenab-ı Allah’tan bağışlanma dileme ve hileleri karşısında şeytandan Allah’a sığınmada yatar.

**
“Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da o şey hakkınızda hayırlıdır; bir şeyi seversiniz ama, o şey ise hakkınızda şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Bundan dolayıdır ki, Kur’ân’da ta’lim buyrulduğu üzere, elimize geçene sevinmemeli, elimizden gidene üzülmemeliyiz: “Elinizden çıkıp gidene de, başınıza gelenlere de üzülmeyesiniz.” Öyle ki, elimizden giden bizim için hayır, elimize geçen ise şer olabilir.

**
 Netice olarak, teklif, yani dinî sorumluluk veya Şeriat, bütünüyle insanın hayrı ve saadeti içindir. İnsanın varlığına ekilen zahiren şer çekirdekleri, aslında şer değil, bazı çok önemli hayırlara daha kuvvetli motivasyon ve insanî kemale ulaşma çekirdekleridir. Öyle ki, insan türü, bu terakkî ile melekleri geride bırakır. Çünkü meleklerde şerre meyil, dolayısıyla mücadele ve dolayısıyla terakkî yoktur. Onlar, sadece yapılması gerekenleri yaparlar. Oysa insan, âdeta nihayetsiz terakkî mertebelerinde seyahat edebilecek kapasitededir. Bu kapasitenin işletilmesi de, hayırları işlemekten daha fazla şerlere ve onun varlığındaki şer gibi görünen unsurlara karşı mücadale vermekle mümkündür. Bundan dolayıdır ki, Şeriat’ta haramlardan kaçınma farzları yapmaktan önce gelir. İnsan nev’ini meleklerin üzerinde bir mevkie çıkaran, sözkonusu mücadeledeki başarısıdır. Bundandır ki, yaratılış, şerre kabiliyeti olmayan meleklerle değil, hayra da, şerre de kabiliyeti olan insanla tamamlanmıştır.

**
Yeryüzü, içinde sayısız miktarda ve gözle görülmez küçüklükte, fakat sanat cihetiyle kâinat kadar büyük, ayrıca sayısız çeşitte ve büyüklükte, bütün insanlar bir araya gelseler bir tanesini olsun yapamayacakları fabrikalarla dolu en muhteşem ve milyarlarca yıldır hiç ârıza yapmadan çalışan bir fabrikadır. Nasıl bir fabrika mühendisini gösterir, yeryüzü fabrikası da, insan yapımı en büyük fabrikaya olan büyüklüğü nispetinde çok daha açık olarak Yaratıcı’sını, Usta’sını, Mühendis’ini gösterir ve mühendislik ilmiyle O’nun Ĥaliq, Sâni’, Mukaddir, Adl gibi pek çok ismine işaret eder.

**
Aynı anda yeryüzünde sayısız söz ve görüntü havaya salınır; aynı anda milyonlarca insan, hayvan, bitki ve daha başka şeyler ses çıkarır; aynı anda sayısız görüntü, varlıklardan veya eşyadan havaya karışır. Sözkonusu bütün sesler ve görüntüler hava zerrelerine biner ve mahiyetlerinde ve niteliklerinde en küçük bir değişikliğe maruz kalmadan bu zerreler tarafından taşınır. Her bir ses ve bütün sesler aynı anda sayısız kulağa girer ve sayısız insan veya başka varlıklar tarafından alınır, idrak edilir ve sesin sahibi önceden tanınıyorsa kime ait olduğu bilinir. Bu seslerin hiçbiri hava zerrelerinde birbirine karışmadığı gibi, girdikleri sayısız kulakta ve varlık bünyesinde de birbirine karışmaz. Aynı şekilde, her an atmosfere salınan sayısız görüntü de, yine her an sayısız göz tarafından alınıp, varlıklar tarafından idrak ve teşhis edilir ve bu görüntülerin hiçbiri de birbirine karışmaz.

**
Her bir insanı tüm insanlık türüyle olan ortak özellikleriyle yaratmadaki tecelli de yine Vâhidiyet tecellisidir. Yani, küllî (tümel)lerde ve bütündeki tecellidir Vâhidiyet tecellisi. Buna karşılık, her bir insanda onu diğerlerinden ayıran hususî özellikler, her bir hayvanı yine fert olarak kendi kılan özellikler, her bir otta, her bir çiçekte, her bir meyvede, her bir cisim veya nesnede onu fert kılan özellikler, Cenab-ı Allah’ın Ehadiyet tecellisidir. Bir başka ifadeyle, Ehadiyet tecellisi, kendilerine has özellikleriyle fertleri fert yapan tecellidir. Dolayısıyla her bir ferdî varlık, bir Ehadiyet mührüdür, sikkesidir, tuğrasıdır.

**
İnsan, bencilliğiyle şahsına ait gördüğü ve şahsına malettiği şeyleri paylaşmaya çok yanaşmasa da, bilhassa suçlarını, günahlarını ve hatalarını paylaşmak, paylaştırmak ve böylece hafifletmek ister; vicdanı onu buna zorlar. Meselâ, çalıştığı yerde hırsızlık yapan, kamu veya devlet malından çalan bir insan, birlikte çalıştığı insanların da çalmasını arzu, hattâ, imkân bulsa onları da çalmaya teşvik eder. Çünkü böylece hem suç ve günahına ortak arayarak kendini suçlu görmekten ve başkaları tarafından suçlu görünmekten kurtulmaya, hem de kendini vicdanında aklamaya çalışır. Bu şekilde çalma veya yolsuzluklarla kirlenen insan, yanında temiz ve dürüst insanların bulunmasını, onlarla beraber çalışmayı arzu etmez.

**
Hayatın devamı ihtiyaçlara ve ihtiyaçların giderilmesine bağlıdır. Meselâ, insan ve hayvan, hayatının devam etmesi için solunum, yeme, içme, giyinme ve dinlenme ihtiyacı duyar. Hayatın devamı adına solunum sürekli zarurî olduğu için bu, canlıların iradesine bırakılmamıştır. Dolayısıyla insan da gayr-ı ihtiyarî solunum yapar, yani vücut, otomatik olarak solunum vazifesini yerine getirir. Fakat yeme, içme, giyinme ve dinlenme, iradî faaliyetlerdir. Bundan dolayı da Cenab-ı Allah (c.c.), insana ve hayvana acıkma, susama ve yorulma hislerini vermiştir. Allah, insan ve hayvan hayatının devamı için gerekli olan yeme, içme, giyinme ve dinlenmeyi bu hislerin karşılığında sadece yemeye, içmeye, giyinmeye ve dinlenmeye bağlamamış, bunların her birine bir de lezzet katmıştır. Yeme ve doyma, içme ve kanma, giyinip sıcak ve soğuğa karşı korunma ve yatarak, uyuyarak dinlenmenin her birinin kendine göre insana verdiği zevk vardır. Bu zevk olmasa insan yemeyebilir, içmeyebilir; yiyip içse de isteyerek, dolayısıyla hayatını devam ettirecek ölçüde yiyip içmeyebilir. İşte, insan ve hayvanı yemeğe, içmeğe, dinlenmeye, insanı ayrıca giyinmeye sevkeden, bunların verdiği ve bir ihtiyacın giderilmesinin hâsıl ettiği zevktir. Buna da ‘dâî ve muktezî’ (çeken ve gerektiren sebep veya dinamik) denilir. Ve bu dinamik, hayata hizmet eder.

**
Ezel, geçmişte zamansızlık, ebed gelecekte zamansızlık demektir ve aslında ezel de ebed de, zaman ötesini ifade etme noktasında aynı şeydir. İşte Cenab-ı Allah ve O’nun İlmi zaman üstü, zaman ötesi olduğundan bize göre geçmiş olan da, hal ve gelecek olan da Allah ve İlm’i için aynıdır. Bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerim’de bizim için gelecek olan Âhiret hadiseleri ve tabloları çok defa geçmiş zamanla ifade edilir. Böylece hem bunların kesinliği vurgulanmış olur, hem de Allah için bir gelecek olmadığı, Allah için geçmiş, hal ve gelecek şeklinde bölünmüş bir zaman, bunun da ötesinde zaman söz konusu olmadığı ortaya konur.

**
Cenab-ı Allah insanın sebep olduğu ve işlediği çirkinlikleri yaratırken bile onlarla pek çok hayırlara ve pek çok izafî hakikatlere vücut verir. Daha önce de üzerinde durulduğu gibi, meselâ hastalıklarla tıbbın ilerlemesinin yolunu açar; vücudun bağışıklık sisteminin gelişmesini mümkün kılar; mü’minin pek çok günahlarını affeder; insana sıhhat nimetini ve sıhhatin güzelliğini tanıtır ve zevkettirir. O halde, insanın sebep olduğu ve işlediği çirkin işlerde bile, insana irade verdiği için onları yaratan, fakat onlardaki çirkinliği aşan pek çok güzellikler de var eden Hz. Allah’ın yaratması, tamamiyle güzeldir ve hikmet yüklüdür; yaratmada asla çirkinlik yoktur. Bundan dolayıdır ki, Mu’tezile’nin “Çirkin şeyleri yaratan Allah olamaz!” diyerek, yanlış bir değerlendirmeyle insanı fiillerinin yaratıcısı yapması, sadece safsatadan ibarettir.


Saturday, February 20, 2016

Risale-i Nur'da Külli Kaideler

İnsan, hem şahsı, hem de içinde bulunduğu âlem sürekli yenilendiği için her zaman imanını tecdide, yani yenilemeye muhtaçtır.

**

Bazı evrensel gerçekler vardır ki, bunlar, sınırlı akıllarla kavranamaz. Meselâ, kâinat nasıl bütün bir organizmadır, insan vücudu nasıl bütün, yani tüm hücreleri ve organları birbirleriyle ve vücudun tamamıyla derin münasebetler içinde bir organizmadır, bunun gibi, tarih de âdeta böyle bir organizmadır. İlk insandan bu yana insanlık tarihinde olup biten her hâdisenin, denebilir ki, birbiriyle şu veya bu şekilde münasebeti vardır. Dolayısıyla, hadiseleri bütün gerçekleriyle kavramak, dün ve bugün olup bitenleri tam manâsıyla ve bütün gerçekliğiyle anlayıp, yarın olup bitecekleri bilmek, hem bütün tarihi bütün cepheleriyle bilmeye, hem hadiselerin öznesi olan bütün insanları niyetleri, düşünceleri, karakterleri ile tanımaya bağlıdır. Bu ise, insan için asla söz konusu değildir.

**

“Mekânın şerefi orada oturanladır.” kaidesince, yeryüzü, göklere nisbeten küçücük bir cirimden ibarettir ama, taşıdığı manâ ve onda tecelli eden sanat açısından bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün İlâhî sanatların sergisi, İlâhî İsimler’in tecellilerinin mazharı, nihayetsiz Rabbânî faaliyetin en yoğun sergilendiği zemin, Allah’ın yaratıcılığının kendisini en yoğun ve en fazla gösterdiği alan, pek geniş Âhiret âlemlerinin dokunduğu tezgâh, ebedî kalacak manzaraların süratle ve birbiri peşisıra geçit yaptığı bir ekran, ebedî bağ, bahçe ve bostanların tohumlarının ekildiği tarladır. İşte taşıdığı bu manâ ve kendisinde sergilenen sanat ve hikmetler sebebiyledir ki, yeryüzü, Kur’ân’da göklerle bir tutulur ve “Göklerin ve yerin Rabbi” gibi ifadelerde göklerle birlikte anılır.

** 

DİN, TEMELDE TECRÜBEDİR, YAŞANIR VE YAŞANARAK BİLİNİR

Din’in bütün meselelerinin biri Cenab-ı Allah’a, diğeri insana bakan iki yönü vardır. İnsana bakan yönlerinin de akla hitapla onu ikna eden ilmî ve nazarî, yani teorik yanları da elbette olmakla birlikte, Din, temelde tecrübî, yani yaşanması gereken, yaşanan ve yaşanarak kavranan ve ayrıca vicdanî bir meseledir. Din’i sadece ilmî bir mevzu ve malzeme, teorik ve akademik bir mesele olarak inceleyenler, onu aslıyla ve özüyle kavrayamaz; dolayısıyla Müslümanları ve İslâm toplumlarını da doğru olarak değerlendirip, doğru olarak yorumlayamazlar. Meselâ, İslâm’ı ilmî ve teorik olarak çok iyi çalışmış bir müsteşrik, Din’i tatbik etmeye çalışan âmî bir mü’min kadar İslâm’ı doğru bilip doğru değerlendiremez.

**

İnsan, ancak nûr-u Tevhid içinde sırr-ı Ehadiyet inkişaf ettiği anda kendi aczini ve Cenab-ı Allah’ın varlığını, Birliği’ni ve Kudreti’ni çok daha iyi idrak eder.

**

Eşyaya masnû (sanatlı yapılmış, sanat eseri) olarak baktığınızda Ĥâliq’ı düşünün, aksi halde tabiatperestliğe düşersiniz. (onun Yaratıcı’nın eseri olduğunu düşünmez ve onu tabiata mal edersiniz.) Eşyaya mahlûk (yaratılmış) olarak baktığınızda Sâni’i düşünün, yoksa eşyadaki sanatı göremezsiniz.

**

Hayatında kendisine hiç tebliğ gitmemiş insan, başkalarına karşı da zalim ve gaddar değilse, Ehl-i Sünnet’in Eş’arî koluna göre Âhiret’te azap görmez. “Külfet ölçüsünde nimet, nimet ölçüsünde külfet” kaidesince, nisap miktarı malı olmayan zekât vermekle mükellef olmadığı gibi, bir kişide ne ölçüde Allah’ın nimetleri varsa, onun sorumluluğu da o kadardır. Kapasite ve kabiliyetin büyüklüğü nisbetinde insandan iş ve başarı beklenir. İşte, İslâm gibi her bakımdan geçerliliğini koruyan ve Allah’ın insanlık için en büyük nimeti olan bir dinin mensuplarının onu yaşamada gösterdikleri ihmal ve terk, Hıristiyanlık ve Yahudilik de olsa artık tahrif edilmiş ve hükmü kalkmış dinlerin mensuplarının kendi dinlerini ihmal ve terklerinden çok daha fazla gayretullaha dokunur ve en azından dünyada bile cezasını görür. Bundan dolayıdır ki, Müslümanlar, Müslümanların ülkeleri, diyarları, dünyada ehl-i küfürden ve onların memleketlerinden daha fazla ceza veya azaba, kıtlığa, işgale, depremlere, tsunamilere, sel baskınlarına vb. maruz kalmaktadır.

**

Kur’ân, kendisinden daha ilk inen “Oku!” emrinde Cenab-ı Allah için “Rabb” ismini ve Rabb için de “Yaratan” sıfatını kullanmakla, yaratılışın, yani insanın ve kâinatın okunması gerektiğini ifade eder, bizi kâinatı ve insanı incelemeye çağırır. “Rabb’inin adına” demekle, yapacağımız okuma işinin Allah için olması gerektiğini beyan buyurur. Okumayı Allah için yapma, Allah için ilim yapma ve tahsil etme, meselâ nükleer silahlar üretmeye, çevreyi kirletmeye, fıtrata yanlış müdaheleye, zulme izin vermez. “Rabb’inin adıyla” demekle, okumaya, ilmî çalışmalara Allah diyerek, Besmele çekerek başlanmasını, gayr-ı meşrû bir işe Allah adı anılarak başlanamayacağı için de, yapılan okumanın ve ilmî çalışmanın meşrû olması gerektiğini emreder.

**

Dinî ilimlerin bir dalında âlim olan bir zâtın her dalda, her dinî sahada âlim olması gerekmez. Bir müfessir, Tefsir’deki uzmanlığı seviyesinde Fıkıh’ta, Hadis’te, Tasavvuf’ta uzman olamaz. Bunun gibi, Fıkıh’ta, Hadis’te uzman olan bir âlim de aynı seviyede Tefsir’de uzman olamayabilir. Dolayısıyla çok büyük müfessir diye her müfessirin, çok büyük hadisçi diye her muhaddisin, çok büyük fakih diye her fakihin diğer dinî ilim dallarında da her söylediklerine doğru nazarıyla bakılmaz.



Monday, February 15, 2016

Kabul Etmemek ve Yokluğunu Kabul Etmek Arasındaki Fark


Adem-i kabûl (kabûl etmemek), kabul-ü adem (yokluğunu kabûl etmek)le karıştırılır. Kabûl etmemek, lâkaytlıktan ve bilmemekten gelen bir hükümsüzlüktür. Kabul-ü adem (Yokluğunu kabûl etmek) ise bir hükümdür ve delil ister.

ADEM-İ KABÛL, KABUL-Ü ADEMLE KARIŞTIRILMAMALI

İnkâr veya küfrün mahiyetiyle ilgili olarak çok düşülen hatalardan biri de, adem-i kabûl, yani sadece kabûl etmeme, inanmama hali ile kabul-ü adem, yani reddetme, inkâr etme, yokluğunu kabûl etme halini birbirine karıştırmaktır. Oysa birincisi, yani meselâ Cenab-ı Allah’ın varlığını, peygamberliği, Âhiret’i, vahyi, Kitab’ı kabûl etmemek, bir ilgilenmeme, bilmeme, kendince güya kesin delil yokluğundan ikna olamadığı için sadece inanmama halidir. Buna eskiden Arapça kaynaklı bir kavram olarak ‘Lâ edriye’, yani ‘Bilmiyorumculuk’ denirdi; günümüzde ise Batı kaynaklı bir kavram olarak Agnosticismdenmektedir. Kabul-ü adem, yani inkâr ise, –hâşâ– Allah yoktur veya birden fazladır, Kitap, vahiy, peygamber, melek, böyle şeyler yoktur diye iddia etmek ise bir hükümdür; bu, delil ve ispat ister. Bir şeyin yokluğunu ispat mümkün olmadığı gibi, ona delil de gösterilemez. Dolayısıyla, bu şekilde bir inkâr ve küfür, aslında içi boş, şahsî ve subjektif bir iddiadır. Ama ne var ki, insanların pek çoğu buna düşebilmekte, adem-i kabullerini kabul-ü adem zannetmekte, “ inkârda diretebilmekte, sonra da bunun güya bilimsel bir tavır olduğunu ileri sürebilmektedirler. Bu da, aslında katmerli cehaletin ta kendisidir.

Tuesday, December 29, 2015

Ahiret ve Bura

İnsanın burada duygu ve kabiliyetlerinin gelişmesi ve genişlemesi nispetinde oradaki, huzur-u kibriyadaki nimetlerden istifadesi de farklı olacaktır. Evet, maddî ve mânevî zevk olarak insanın Cennet’in bütün nimetlerini iliklerine kadar duyabilmesi, onun mârifet-i Sâni adına malumatına, vic

Thursday, July 9, 2015

Hakikatleri Duyma


Herkes bu dünyada mârifetini arttırma mükellefiyeti altındadır. Her şeyden önce, bizim kitap okuyarak, kâinatı tefekkür ederek ve ibadet ü taatta bulunarak kalbî hayatımızı inkişaf ettirme mükellefiyetinde olduğumuzu Kur’ân ifade ediyor. Mesela, Kur’ân bir yerde, “De ki: Dünyayı gezin dolaşın da Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını araştırın (Kudret-i Sâni’i müşâhede edin.)” buyurur. Başka bir yerde “İnsan yiyeceği şeye bir baksın…” der.

**
Kur’ân-ı Kerim, çok yerde irfanımızı arttırsın diye âyât-ı tekviniyeye (yaratılışlarıyla Allah’ı gösteren âyetlere) dikkatimizi çeker ki, kalbî ve ruhî inkişafımız için bunlar çok önemlidir. Bunu böyle bilmeyen kimse, hayatını heder etmiştir ve ahirete gittiği zaman da Cennet’in nimetlerinden bu dar irfan ölçüsünde yararlanacaktır. Hatta o, Cennet’te Zât-ı Bâri’i de bu dar irfan kalıpları içinde müşâhede edecektir. Bundan dolayı ister âfâkî ve enfüsî tefekkür ve tahlil, ister Kur’ân-ı Kerim’i okuma, isterse ibadet ü taatla ruhu inkişaf ettirme bizim için asla vazgeçilmezlerdendir. Zira bu sayede insan, hayvaniyetten çıkacak, cismaniyeti bırakacak, kalbin ve ruhun derece-i hayatına yükselerek Cennet’e ehil hâle gelecektir. Öyle ise bizler, Cenab-ı Hakk’ın Cennet’teki nimetlerinden, zevkleri gelişmiş ve her şeye vâkıf bir şekilde istifade etmeye ve Zât-ı Bâri’yi öyle müşâhede etmeye şimdiden hazırlanmalıyız ki ötede ah-vah etmeyelim. Yoksa insan burada, dağın başındaki görgüsüz, bilgisiz, hiçbir incelik ve nezaket bilemeyen birisi gibi yaşarsa, orada da o şekilde haşrolur. Belki Cennet’e girer, ama o zevk kaynaklarından istifadesi de bu dünyadaki seviyesine göre olur. Bu itibarla insanın gerçek insanlığı, mârifetiyle doğru orantılıdır.”

Saturday, January 31, 2015

Muhafaza

Atom fiziğinin kurucularından S. James: 'Kâinatı yaratan muhakkak en mükemmel bir matematikçidir' derken, kâinatta hüküm süren riyazî ölçülere işaret etmektedir. Hiçbir hâdise, yön ve harekette, kâinatta mevcut bulunan riyazî ölçülere terslik göstermez. Esasen bütün bunlar bize O'nun Mukaddir ismini anlatıyor. Fakat Jean ve onun gibi düşünenler sâir isimleri de, O'nun Mukaddir isminin gölgesine sokuyor. Biz Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat olarak, bir yönüyle bunu kabul ederiz. Bir dairede herhangi bir isim hâkim ise, diğer isimler, mevcudiyetlerini o ismin gölgesinde hissettirirler. İşte, takdir, ölçü, kıstas, matematiğin hâkimiyeti ve gözü tırmalayacak bir durumun bulunmaması açısından eşya ve hâdiselere baktığımızda evvelâ bütün ihtişamiyle Allah'ın 'Mukaddir' ismini görüyoruz.

Her şeyin muhafaza edildiğini söylemiştik. Bütün bitkileri de aslî hüviyetlerinde muhafaza eden kromozomlarıdır. Evet, insan spermde; bir ağaç, çekirdeğinde muhafaza edildiği gibi, bütün sesler de fezada ve çeşitli cisimlerde muhafaza ediliyor. Belki bir gün gelecek keşfedilen aletlerle bu sesleri yeniden dinleme imkânı doğacaktır. Bir teyp bandına sesler tesbit edildiği gibi, bize ait ses, tavır ve hareketler de yanından geçtiğimiz veya içinde yaşadığımız cisimler tarafından tesbit edilmektedir ki, bir gün leh veya aleyhimizde şehadet edeceklerdir.

Cömertliğe Bakın Ki...

Cömertliğe bakın ki, güneş ve ay insana iki mûtî hizmetkâr gibi çalışıyor ve hizmet ediyor. Isısıyla başımızı okşarken, ihtiyacımız olan meyve, sebze ve hububatın olgunlaşmasını da deruhte ediyor. Eğer bütün bu cömertlikler geçici ve fani şu dünya misafirhanesine mahsus olsa ve devam etmese, düşündüğümüz ve her an bize gelmesi muhtemel ölüm sebebiyle, her nimetin ardından bir bardak zehir içiyor gibi ızdırap çekecektik. Zira itlâf ettiğimiz her nimet bize, bir gün bütün nimetlerden mahrum olacağımızı ihtar etmektedir. Bundan da korkuncu ebedî yokluğu hatırlatmaktadır.

Halbuki bu kadar cömert bir Zât, verdiği bunca nimetleri tattırdıktan sonra elimizden almaz. Belki o nimeti devam ettirir ve ebedîleştirir. İşte bu geçici âlemde bu kadar cömertliği cilvelenen Zât'ın, bir de ebedî ve tükenmeyen bir âlemi vardır ki, burada numunesini gördüğümüz cömertlikler orada bizzat ve ebedî olarak devam edecektir. Yoksa onun bunca cömertliği, aksiyle vasıflanır ki, bu da onun Zat-ı ulûhiyetiyle bağdaşamaz ve O, böyle çirkinliklerden münezzeh ve mukaddestir.

Tuesday, December 16, 2014

Sözler


O zararlı böcekler ise dünyevi musibetlerdir; fakat mü'min için gaflet uykusuna dalmaya engel olan tatlı birer ilahi ikaz ve Rahmani iltifat hükmündedir.

***

Her kim fani hayatı esas maksat yaparsa, görünüşte bir cennet içinde olsa da manen cehennemdedir. Kim de bakî hayata ciddi bir şekilde yönelirse, iki cihan saadetine erişir. Dünya hayatı ne kadar fena ve sıkıntılı da olsa, onu cennetin bekleme salonu saydığı için hoş görür, tahammül eder, sabir içinde şükreder.

***
Demek ki, tesbih, tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedir. O yüzden bu üç şey, namazm bütün hareket ve zikirlerinde bulunur. Bu sebeple de namazdan sonra onun mânâsını kuvvetlendirmek için şu mübarek kelimeler, otuz üçer defa tekrar edilir. Namazın
mânâsı, işte şu özlü ifadelerle perçinlenir.

***

Hem o celâl ve izzete uygun bir ceza yeri olacaktır. Çünkü çoğu kez,zalim izzetiyle, mazlum zilletiyle kalıyor, bu dünyadan öyle göçüp gidiyorlar. Demek, hesap büyük bir mahkemeye bırakılıyor, erteleniyor, yoksa görülmeyecek değil.

***
Sen güneşin ışığına gözünü kapayan bir yolcuya benziyorsun. O yolcu, kafasının içindeki hayale bakar da vehmi, bir yıldız böceği gibikafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu aydınlatmak ister.

***
Ecel ve kabir, insanı beklediği gibi, cennet ve cehennem de bekliyor ve onun yolunu gözlüyor.

***
Zerre ile gezegen O Zât'ın emri karşısında eşittir.




Wednesday, October 22, 2014

Uzayda Sesin Toplanması ve Ahiret


Modern ilim, ses ve görüntülerin fezanın derinliklerinde muhafaza edildiğini, ses ve görüntü dalgalarının devamlı uzayda kalacağını yani yok olmayacağını bugün kabul ediyor. Eğer bir cihazla onlara ulaşılsa, geçmişi aydınlatmak bile mümkün olacaktır. Bu meseleyi eğer âhiret inancımız açısından ele alacak olursak muazzam bir uygunluk görürüz. Çünkü eğer bu ses ve görüntüler bir işe yaramayacaksa bütün bunlar israftır, boşu boşunadır. Hâlbuki kâinatta israf ve boşu boşuna hiçbir şey yoktur. Öyleyse bu ses ve görüntüler çok mühim bir muhasebe ve hesap günü için korunmaktadır.

Saturday, June 7, 2014

Berzah

İnsanın Berzah hayatının güzel olması ve orada güzel şeylerle karşılaşması ancak burada Berzah hayatını güzel görmesi, güzel düşünmesi ve güzel yorumlamasıyla mümkündür. Zira, insan Berzah'ta dünyadaki düşüncelerini yaşar. Bu açıdan dünya hayatında Berzah düşünceleri dar ve güdük olanlar, Berzah âlemini de öyle görür ve yaşarlar. Demek ki Berzah hayatı bir yönüyle insanın şuuraltının temsili gibi oluyor. Yalnız bunu dünyada iken hissetme ve anlatabilme ancak Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O'nun çizgisinde hayatını sürdüren insanlara hastır. Bu çerçevede Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) Berzah tasvirleri ile alâkalı hadislerini okuyanlar, bu gerçeği görebilir veya Üstad Bediüzzaman'ın Berzah'a ait beyanlarını tetkik ve ta'mik edebilenler aynı şeyleri müşahede edebilirler.


Friday, April 4, 2014

Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 119 – İnsanın Yüklendiği Emanet

Ahzâb Sûresi 72’nci âyette sözü edilen emanet, insanlığın yeryüzündeki hilâfet fonksiyonu ve Allah’ın dinini tatbik sorumluluğu manâsını da taşımakla birlikte, sadece bunlarla sınırlanamaz. Çünkü cinlerin de aynı sorumluluğu vardır. Dolayısıyla, buradaki emanetten asıl maksat, insanları başka varlıklardan ayıran ve onu o yapan ana unsurlardır; irade, akıl, düşünce ve beyan kabiliyeti ve –yine bunların cinlerde de olduğunu hesaba katarsak– insan benliği, yani egosu, yani insan olmadır.

Allah, Zâtı, sıfatları ve isimleriyle sonsuzdur. Sonsuz bir şeyin bilinmesi mümkün değildir. Fakat O, Ma’rûf da olması hasebiyle, tanınan, tanınması Zâtı’nın sıfatı, ismi, bu sıfat ve ismin muktezası olan bir varlıktır. Bu sebeple, O’nu gerektiği gibi tanıyabilecek bir varlığın bulunması gerekir. İşte Cenab–ı Allah (c.c.), bunun için her şeyi kuşatan sonsuz sıfat ve isimlerinin önüne farazî bir hat çekmiş ve Kendi’nde olan sıfat ve isimleri(n en azından pek çoğunun) tecellisiyle, yaratılmışlar içinde en kapsamlı bir varlık da olsa, onları yine ancak sınırlı ve kapasitesi ölçüsünde yansıtabilecek bir varlık olarak insanı yaratmıştır. Kısaca insan, Cenab-ı Allah’ın sıfat ve isimleriyle kendisinde en kapsamlı olarak tecelli buyurduğu, Allah’a en kapsamlı bir ayna, O’nu hem tanıyan hem tanıtan, O’nu tanımada hem özne hem nesne olan bir varlıktır. Varlığı kendinden olmayan, sınırlı ve kendisi dışında hazırlanmış pek çok mecburî şartla çevrili bir varlık için bundan daha büyük bir şeref düşünülemez. İşte, bütün özellikleriyle insanın bu kendi oluşuna insan benliği, nefs veya ego diyoruz ki, âyette sözü edilen “Emanet” öncelikle buna bakmaktadır.

Cenab-ı Allah (c.c.), varlığı bütünüyle Kendi’nden, her şeyden bağımsız ve mutlak müstağnî Zât-ı Ecell ve A’lâ olarak tam bir istiklâliyete sahiptir. İstiklâliyet, O’nun ayrılmaz vasfıdır. Bu bakımdan O, hiçbir şekilde ve hiçbir noktada eş, ortak ve benzer kabul etmez. Eşi, ortağı ve benzeri olmak, ancak varlığı kendinden olmayan, başkasına muhtaç bulunan, eksik, kusurlu varlıklar, yani yaratılmışlar için söz konusudur. Ne var ki, Cenab-ı Zât-ı Ecell ve A’lâ’ya ayna olan insan, O’nun mutlak bağımsızlık ve istiğnâ hususiyetlerinin yansımasını da kendinde bulduğundan, kendisini, sanki varlığı kendinden, hiçbir şeye muhtaç değil, her şeyi bilir, her şeyi dileyebilir, her dilediğini yapabilir sanma gafletine düşer. Bu onun, âyette ifade edilen ve mutlaka giderilmeye muhtaç zalim ve cahil oluşudur. Oysa insan, arz edildiği gibi, sonludur, varlığı kendinden değildir; bilgisi, iradesi, gücü son derece sınırlıdır. Özellikle müsbet işlerde, yani ortaya olumlu bir şey koyma hususunda oldukça âcizdir. İşte bu yanıyla ve bu yanının yaratılmış, varlığını, hayatının devamını, hayatta kalmasını başkasına muhtaç bulunması hasebiyle o, Allah’ın sonsuzluğuna, mutlak İlim, İrade ve Kudreti’ne aynalık eder ve aynalık etsin, bu ayna olma hususiyetini kavrasın diye yaratılmıştır. Dolayısıyla onun bu yanını iyi kavraması, bu yanının geliştirilmesi ve hayatını bu istikamette sürdürmesi gerekir. İcat ve müsbet bir sonuç ortaya koyma cihetinde olabildiğince âciz olan insan, o da kolay olduğu için tahrip konusunda ise bütün varlıkları geride bırakır. Dolayısıyla o, bu yanı itibariyle terbiye ve disipline edilmeye, yani eğitime muhtaçtır.

Ne var ki, tarih boyu insan ve insanların çoğu, genellikle zulüm ve cehalet üzerinde yürümüş, yanlış ölçmüş, yanlış tartmış, Cenab-ı Allah’ı tanımamış, arzularına, geçici dünya hayatının cazibelerine tâbi olmuş, kendindeki birtakım kabiliyetleri, kendine bahşedilen başarıları kendinden bilmiş, böylece kendini âdeta bir ilâh mertebesine yükseltmiş ve gücü elde ettiğinde de, başka insanlar ve varlıklar üzerinde rablık, hattâ ilâhlık taslamıştır. Bütün bu yaptıklarına gerekçe bulma maksadıyla da kendince dinler, sistemler üretmiş, kendi suçuna ortaklar arayarak başka sözde ilâhlar, rabler uydurmuştur. Böylece zulmetmiş ve daima cahilce davranmıştır. İnsanlık tarihindeki bütün çatışmaların, zulümlerin, haksızlıkların, fitne ve bozgunculukların, bölünüp parçalanmaların, sömürünün altında yatan ana sebep budur.

Buna karşılık Cenab-ı Allah (c.c.), insana aslî hususiyetini, yaratılmaktaki maksadı hatırlatmak ve bu maksat istikametinde bir hayat sürüp, dünyada da Âhiret’te de hem fert hem toplum olarak âhenktar ve mesut bir hayat sürebilmesi için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş ve “Din” adı altında insanların takip etmesi gereken yolu çizmiştir. Ne var ki, kendine mağlûp, zulüm ve cehaletinde direten insanlar, peygamberlere, Allah’ın dinine ve gönderdiği kitaplara karşı çıkmış, buna karşılık pek çok insan da inanmış, insanın bizzat kendi içinde yaşadığı Allah’a iman ve itaatle kendine veya kendisinin, kendisi gibi olanların icat ettiği sözde tanrılara ve dinlere veya din görünümlü sistemlere itaat arasında verdiği tercih mücadelesi topluma da yansımakla, tarih bir bakıma bu mücadelenin sahnesi veya mücadele süreci olmuştur. Ve insanın yaratılmasıyla birlikte başlayan ve insanları genelde iki kanala taşıyıp, peygamberler ve vârislerince temsil edilen kanalla Cennet’e, Firavunlar, Karunlar, Hâmânlar ve takipçilerince temsil edilen kanalla da Cehennem’e uzanan bu süreç, denebilir ki Âhiret’te de neticeleri olan Cennet ve Cehennem şeklinde sonsuza değin devam edecektir.