Showing posts with label Caner Taslaman. Show all posts
Showing posts with label Caner Taslaman. Show all posts

Tuesday, October 8, 2013

Big Bang ve Tanrı


Evrenin bilimin kanunlarıyla açıklandığının söylenmesi üzerine “Mâdem bilim her şeyi
açıklıyor, Tanrı bunun neresinde?” şeklinde sorularla karşılaşılabilmektedir. Oysa bilim ve nedensellik evrenin yaratılmadığını değil, evrenin işleyiş mekanizmalarını açıklamaktadır. Bu açıklamalar ise Tanrı’nın varlığının karşıtı değildir. Evrenin işleyiş mekanizmaları ne kadar iyi açıklanırsa, evrenin düzeni o kadar iyi anlaşılmakta, bu durum da evrenin kendiliğinden oluşamayacağını yani ancak Tanrı tarafından planlı bir şekilde yaratılmış olabileceğine dair deliller sunmaktadır. Mekanizm ve gâyesellik iç içedir ve mekanizm gâyeselliğin zıttı değil, anlaşılmasının bir aracıdır. Bilimsel bilgilere ulaşma çabası ise Tanrı’dan uzaklaşmanın değil Tanrı’ya yakınlaşmanın aracıdır. Bu noktadaki sorun, evren hakkında bilimsel yaklaşımlarda bulunmakta değil, bilimi tanrılaştırmaya kalkmaktadır. Big Bang, evrenin ve tüm kanunların bir başlangıcının olduğunu, evrenin ilahi bir kontrol altında işletilip muhafaza edildiğini, bütün bunların da kudretli, bilinçli, her şeyden haberdâr bir Yaratıcı tarafından tasarlandığını ortaya koymaktadır.
                                                                                                                                                                                    Caner Taslaman

Saturday, August 24, 2013

Çin Odası ve Yapay Zeka


… bilincin maddî süreçlere indirgenemeyeceğini savunanların hepsi, zihni madde dışı bir cevherle ilişkilendirmezler. Buna göre zihin, madde dışında bir cevherle hem alakalı değildir hem de maddî süreçlere indirgenemez; zihin, madde belli bir şekilde bir araya gelince “zuhur eden” (emergent) bilinç gibi özelliklere (bu görüşte “cevher” kavramıyla “özellik” yer değiştirir) sahiptir, zihni bilgisayar programı ile aynı görmek mümkün değildir. Bu konuyla ilgili John Searle’ün “Çin odası” örneği meşhurdur. Searle, Çince bilmediğiniz ve bir odaya kapatıldığınız varsayımıyla örneğine başlar. Bu odada, mektupla gelen Çince yazıları, talimatlar doğrultusunda, odadaki bir kitapta bulunan Çince yazılarla eşlemeniz, bu bir araya getirme işleminde kitabın işaret edeceği Çince yazıları da mektupla geri göndermeniz istenir. Odaya gelen Çince yazılar bazı sorulardır, kitapta bunlarla ilgili eşleşmede cevapları bulursunuz ve geri gönderirsiniz ama Çince bilmiyorsunuzdur. Dışarıdan olayı izleyen ve size verilen komutlarla hareket ettiğinizden ve Çince bilmediğinizden habersiz olanlar, sizin Çince bilip soruları cevapladığınızı zannedeceklerdir. Searle, bilgisayarların işlemesinin de buna benzetilebileceğini; bilgisayarların bilincinde olmadan sembolleri kendilerine verilen programa göre kullandıklarını; sonuçta bilgisayarlar insanla tamamen aynı bir davranışı yaptıklarında bile bu davranışların arasında mahiyet farklılığı olduğunu ve yapay zekânın insan zihnini taklit etmesinin mümkün olamayacağını söyler.

Evrenin Anlaşılır Olması

Zihnin en önemli özelliklerinin başında evreni anlaması gelmektedir. Einstein en anlaşılmaz şeyin evrenin anlaşılması olduğunu söylemiştir; o, evrenin alaşılır olmasını ve zihnin onu anlamasını Allah’ın kendisini açığa vurması olarak görmüştür. Her adım attığımızda ileri gideceğimizi bilmemiz, yağmurun yağışında ne olduğunu anlamamız, yanımızda yürüyen eşimizin veya çocuğumuzun bir anda yok olmasına ihtimal vermememiz, sabah kalktığımızda ayaklarımızın yerinde olmasından şüphe etmememiz hep zihnimizin evreni anlaması sayesindedir. Birçok kişiye çok basit ve sıradan gelebilecek bu anlayışlarımız, aslında, zihnimizin anlamasını sağlayan birçok önşartın mevcut olması sayesindedir. Kültür oluşturabilmemiz, sayabilmemiz, dil aracılığıyla iletişim kurmamız zihnimizin sahip olduğu özelliklerle gerçekleşmektedir.

Saturday, August 17, 2013

Zihin ve Tasarım

Zihnin varlığından tasarım deliline ulaşmak iki şekilde olabilir.
Birincisinde, insan zihninin maddî evrende olmayan bir
cevher içerdiği savunulur; buna göre “ruh” maddeden farklı
bir cevherdir ve maddî bedenle buluşturulmuştur. Maddî evrene
ait olan bir evrim süreci elbette ki maddî olmayan bir
cevherin açıklaması olamaz. Bu yaklaşıma göre ayrı bir cevher
olan “ruh”un maddî bedenle uyum içinde çalışması, ayrı bir
cevherle ilişkilendirilen “bilincin” davranışlarımızı kontrol etmekteki
başarısı, ancak bilinçli bir Yaratıcı’nın bu uyumu sağlaması
ve bu farklı iki cevheri buluşturmasıyla mümkündür.
Fakat gözle görülemeyen, elle dokunulamayan bir cevherin
varlığını natüralist-ateist görüşü savunanlar kabul etmezler
ve “bilinç” veya “ruh” diye adlandırılan zihin özelliklerinin,
maddenin, beyin şeklini aldığında kazandığı özelliklerden
ibaret olduğunu savunurlar. Bilgisayarın sırf maddeden oluşması,
bilgisayar alanındaki gelişmelerle “yapay zekâ”nın (artificial
intelligence) özelliklerinin geliştirilmesini de tezlerini
destekleyen bir olgu olarak kullanırlar.90
Sıkça yapılan bir hatanın tam da bu noktada altını çizmek
istiyorum. Yapay zekâların, daha da geliştirilmeleri sonucunda
birçok konuda insanın başaramayacaklarını başaracaklarına,
hatta şu anda bile birçok şeyi daha iyi gerçekleştirdiklerine
hiçbir şüphem yok. Fakat yapay zekâların insan zihninden
mahiyet olarak farklı olduğunu, bu makinelerin beceri derecesini
arttırmanın hiçbir şekilde onları, insan zihni gibi bilinçli
bir zihne çeviremeyeceğini düşünüyorum; çünkü asıl sorun
beceri derecesi değil, bu mahiyet farklılığıdır.

Evrendeki Hassas Ayarlara 10 Örnek


1- Evreni meydana getiren patlama (bu mecazi ifadeyle ev­renin başlangıcında bir arada olan maddenin ayrılmasını kas­tediyorum) biraz daha şiddetli olsaydı, evrendeki tüm madde dağılırdı; eğer patlama biraz daha yavaş olsaydı, bütün madde hemen kapanacaktı.Her iki durumda da ne galaksiler ne yıl­dızlar ne Dünyamız ne de canlılar oluşurdu.Patlamanın ga­laksileri, yıldızları, Dünyamızı ve canlıları oluşturacak şekilde olmasının olasılığı, havaya atılan bir kalemin, defalarca sivri ucu üstünde durmasının olasılığı kadar bile değildir.
2- Evrenin başlangıçtaki homojen yapısı da galaksilerin oluşmasının bir şartıdır.Başlangıç homojenliğindeki ufak bir azalma galaksilerin oluşmasına izin vermeyecek ve tüm mad­denin karadeliklere dönüşmesi sonucunu doğuracaktı.O za­man da biz var olamayacaktık.
3- Evrende entropi sürekli artmaktadır.Bu ise evrendeki başlangıç anında çok düşük entropili bir başlangıcın olması gerektiği anlamını taşır.
4- Big Bang’den sonra açığa çıkan protonlar ile anti-pro­tonlar ve nötronlar ile anti nötronlar birbirini yok eder.Can­lılığın oluşabilmesi için proton sayısının anti-protonlardan ve nötron sayısının anti nötronlardan çok olması gerekiyordu ve öyle olmuştur.
5- Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kendi anti-maddelerinden daha fazla olmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre belirlenmiş oranlarda yaratıl­mış olmaları da gerekmekteydi ve de öyle olmuştur.
6- Dünyamız Güneş’e daha uzak olsaydı, yaşama olanak ta­nımayan soğuk ve buzullarla karşı karşıya kalırdık.Eğer Güneş’e daha yakın olsaydık, yeryüzündeki su buharlaşır ve ya­şam mümkün olmazdı.Bunun olasılığı önceki birçok olasılık kadar düşük olmasa da, Dünyamızı canlılığın oluşması açısın­dan özel kılan birçok olasılığın hepsi göz önünde bulundu­rulunca, bunların hepsinin oluşma olasılığı da oldukça düşük gözükmektedir.
7- Dünyamızın çevresindeki manyetik alan da çok özel olarak ayarlanmıştır.Eğer bu manyetik alan daha güçlü olsay­dı, Güneş’ten gelen canlılık için yararlı ışınları da engelleyebi­lirdi.Eğer bu manyetik alan daha zayıf olsaydı, Güneş’ten ge­len zararlı ışınlar yaşamın oluşmasına olanak tanımazdı.
8- Atmosferdeki karbondioksit oranı da yaşamı mümkün kılacak bir değerdedir.Karbondioksit daha fazla olsaydı se­ra etkisi oluşacaktı.Eğer daha az olsaydı bitkilerin fotosentez yapması mümkün olmayacaktı.
9- Atmosferdeki havanın solunabilmesi gibi önemli feno­menlerin gerçekleşebilmesi için havanın belli bir basınçta, akışkanlıkta ve yoğunlukta olması lazımdır.Atmosferin yo­ğunluğu ve akışkanlığındaki değişiklik var olmamamıza se­bep olabilirdi.
10- Yaşam için bütün şartları yerine getiren Dünyamızın, ya­ratılma zamanı da yaşama tam uygun olarak seçilmiştir.Dün­ya eğer daha önce yaratılsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar (karbon, oksijen gibi) yeterli miktarda bulunmayacaktı.Eğer Dünyamızın yaratılışı daha sonraya kalsaydı, Güneş Sistemimi­zi oluşturacak yoğunlukta hammadde kalmamış olacaktı.

İnsancı İlke ve Doğa Kanunları


Canlıların var olması için gerekli olan şartlar sıradan şartlar değildir.Ancak çok çok hassas değerlerin seçilmesi sonucun­da bütün canlıların ve biz insanların varlığı mümkün olmuş­tur.20.yüzyıldaki bilimsel gelişmeler sayesinde bahsedilen birçok hassas değer açığa çıktı.Canlıların ve insanın var olma­sını mümkün kılan bu hassas ayarların varlığı, bilim insanlarının da dikkatini çekti ve bu durum İnsancı İlke (Anthropic Principle) olarak isimlendirildi.İnsancı İlke yaklaşımı, ilk ola­rak Brandon Carter tarafından 1974’te kullanıldı ve o günden beri bilim, felsefe ve teoloji alanında birçok tartışmaya konu olmaktadır.
İnsancı İlke ile hem doğadaki yasaların hem de fizikî dün­yadaki oluşumların, insanlığın varlığını mümkün kılacak şe­kilde kritik değerlere sahip olduğu söylenir.Bu kitapta, doğa yasaları ile sabitlerin tasarımı ve fizikî dünyadaki oluşumların tasarımı iki ayrı aşama olarak ele alındı.Doğa yasaları ile sa­bitlerin tasarımı ile kastım, maddeye içkin olan ve evrenin her yerinde geçerli olan yasaların ve sabitlerin tasarımıdır.Örne­ğin çekim gücünün mevcut özellikleriyle varlığı veya proto­nun kütlesinin elektronun kütlesine oranı böyledir.Söz konu­su hassas ayarların bir kısmı şu on örnekle gösterilebilir:
1- Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton ve elektro­nun kütleleri mevcut şekilde olmalıdır.Eğer protonun kütle­sinin elektronun kütlesine oranı 1836/1 oranında olmasaydı, canlılığı mümkün kılan uzun moleküller oluşamazdı.
2- Protonlar ve elektronlar çok farklı kütlelerine karşın elektrik yükleriyle birbirlerini dengeler.Eğer bu denge sağlan­masaydı canlılık için gerekli atomlar oluşamayacaktı.Elektro­nun elektrik yükü biraz farklı olsaydı yıldızlar oluşamazdı ki bu da bizim var olmamamız demektir.
3- Güçlü nükleer kuvvet çekirdekteki proton ve nötronları bir arada tutar.Bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, hidrojen dı­şında hiçbir atom, dolayısıyla canlılık oluşamazdı.
     4- Zayıf nükleer kuvvet biraz daha güçlü olsaydı, Big Bang’de çok fazla hidrojen helyuma dönüşürdü.Eğer bu kuv­vet biraz daha zayıf olsaydı, yıldızlardaki ağır elementlerin oluşumu olumsuz etkilenecekti ve canlılık oluşamayacaktı.
5- Elektromanyetik kuvvet daha şiddetli olsaydı kimyasal bağların oluşumunda sorun çıkardı.Eğer daha zayıf olsaydı da kimyasal bağların oluşumu sorunlu olurdu ve canlılık için mutlak gerekli olan karbon ve oksijen atomları yetersiz kalır­dı.
6- Çekim kuvveti daha şiddetli olsaydı, tüm yıldızlar bu kuvvetin gücüne direnemeden karadeliklere dönüşürdü.Eğer daha zayıf olsaydı, ağır elementleri oluşturacak yıldızlar oluşamayacaktı.Her iki durumda da canlılık mümkün ola­mazdı.
7- Hayat için gerekli atomlardan en önemli ikisi karbon ve oksijendir.Bu atomlardan karbonun oksijen atomunun rezo­nansına oranı daha yüksek olsaydı canlılık için gerekli oksijen yetersiz olurdu.Eğer mevcut olan olağanüstü hassas oran da­ha düşük olsaydı canlılık için gerekli karbon yetersiz olurdu.
8- Hayat için büyük önemi olan karbon ve oksijen atomla­rının oluşumu rezonans seviyelerine bağlı olduğu gibi, helyum atomunun rezonansına da bağlıdırlar.Helyumun rezonansı yüksek olsaydı yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olurdu, eğer helyumun rezonansı düşük olsaydı yine yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olurdu.
9- Nötronların mevcut kütlelerinden daha az veya daha fazla kütleye sahip olmaları durumunda da canlılığın oluşu­munu olanaklı kılacak süreçler gerçekleşemezdi.
10- Zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve yerçekimi kuvvetinin belli hassas ayarlamalar gözetilerek yaratılmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre uy­gun şekilde de yaratılmaları gerekmektedir.Bu hem galaksi­lerin ve yıldızların hem de tüm canlıların var olabilmesi için gerekli çok hassas bir dengedir.Bu hassas dengeye şöyle bir örnek verilebilir: Çekim kuvvetinin elektromanyetik kuvvete oranı sırf 1040’da 1 oranında bile değişseydi, yıldızların oluşu­mundaki olumsuzluklar canlılığın oluşumuna izin vermeye­cek seviyede olurdu.
Evrende mevcut olan bu hassas ayarların hepsinin birden gerçekleşmesiyle ancak canlılığın mümkün olduğuna dikkat edilmelidir.Olasılık hesapları açısından, bu tip durumlarda, bütün olasılıkların çarpımının, amacın gerçekleşmesinin ola­sılığını verdiğini unutmamalıyız.Örneğin S sonucunun ger­çekleşmesi ilk olarak milyarda bir, ikinci olarak katrilyonda bir, üçüncü olarak trilyonda bir olasılıklarının hepsinin ger­çekleşmesine bağlıysa; S’nin gerçekleşme olasılığı “milyar x katrilyon x trilyon’da 1”dir.
Bunlar da göstermektedir ki modern bilimle son dönemde ortaya çıkan veriler, tarih boyunca tasarım delili ile ortaya ko­nan anlayışla uyumludur.Canlılığın varlığı, birkaç olasılıktan birine bağlı basit bir olasılıkla ifade edilemez; canlılığın varlığı için gerekli çok basit bir ön şart, örneğin sırf 10.maddede­ki şart bile 10 üzeri kırk’ta 1 olasılığa denk gelmektedir ki bu olasılık “trilyon x trilyon x milyar x on milyonda 1” demektir.Böyle bir olasılığın ne demek olduğunu şöyle bir örnekle anlatmaya çalışayım: Dünya’nın çöllerinde, plajlarında ve okyanusların­da var olan bütün kum tanelerinin içine bir tek kum tanesini sakladıktan sonra, tüm bu kumlardan rastgele bir şekilde bir kum tanesi çeken kişinin, saklanan tek kum tanesini bulma olasılığı bile 10 üzeri 40’ta 1 olasılıktan çok daha yüksektir.Üstelik 10 üzeri 40’ta 1 olasılık, mevcut yüzlerce hassas ayardan sadece birisini göstermektedir.

Hume, Kant ve İmkan Delili


Hume, maddî evrenin, her şeyin açıklamasını, Allah’a ih­tiyaç duyulmaksızın, bize sunmasının mümkün olabileceğini söyleyerek agnostik yaklaşımını savunmuştu. Hume’dan al­dığı ilhamla agnostik yaklaşımını geliştiren Kant ise evrenin başlangıcı olduğu ve olmadığına dair tez ile antitezin ikisinin de doğrulanamayacağı ve yanlışlanamayacağını; bu yüzden rasyonel bir kozmoloji kurmanın mümkün olmadığını söyle­di. Kant’ın bu görüşünü ifade eden birinci antinomisi (çatışkı­sı) olarak anılan tez ile antitez şöyledir:
Tez: Evrenin zamanda bir başlangıcı vardır ve uzayda sı­nırlıdır.
Antitez: Evrenin zamanda bir başlangıcı ve uzayda bir sını­rı yoktur; evren, zamanda ve uzayda sonsuzdur.
Bu tip iddialara karşı, tarih boyunca kozmolojik delilin en güzel ifade ediliş biçimlerinden biri “imkân delili” olmuştur.İbn Sina ile beraber birçok İslam felsefecisinin kullandığı ter­minolojiden faydalanarak argümanımı şöyle sunabilirim:
1- Bir varlık ya zorunlu varlıktır, ya da mümkün varlıktır.
2- Her mümkün varlık zorunlu bir varlığa gereksinim duyar.
3- Sonradan var olan (maddî veya zihnin bir projeksiyonu olarak) varlık zorunlu varlık olamaz.
4- Ya Allah, ya da evren zorunlu varlıktır.
5- Evrenin bir başlangıcı vardır.
6- Demek ki (1, 3 ve 5’e göre) evren mümkün varlıktır.
7- Demek ki (4 ve 6’ya göre) Allah zorunlu varlıktır.
Bu “imkân delili”nde de kritik madde, daha önceki sayfa­larda geçen “hudus delili”nde olduğu gibi, evrenin başlangıcı olduğunu söyleyen maddedir.Bu delile karşı Hume ve Kant’ın takipçisi agnostikler, pekâlâ evrenin de zorunlu varlık olabile­ceğini söyleyerek bilinemezci tavırlarını savunacaklardır; na­türalist-materyalist bir anlayışı savunanlar ise evrenin zorun­lu varlık olduğunu söyleyerek ateizmlerini temellendirmeye çalışacaklardır.Fakat artık bu delilin, evrenin bir başlangıcı olduğunu söyleyen kritik maddesi (burada 5.madde), sadece felsefî argümantasyonlarla—daha önce gösterildiği gibi—de­ğil, bilimsel verilerle de desteklenmektedir.

Entropi ve Evrenin Başlangıcı

1- Evrendeki entropi geri çevrilemeyecek şekilde sürekli artmaktadır.
2- Buna göre evrende bir gün termodinamik denge oluşacak ve ısı ölümü yaşanacaktır. Kısacası evren ebedî değildir, bir sonu vardır.
3- Geçmiş zaman sonsuz olsaydı, evrende termodinamik dengeye gelinmesi ve hareketin durması gerekirdi.
4- Şu anda hareketin devam ettiğine tanıklık etmekteyiz.                                                           

5- Demek ki evren sonsuzdan beri var olamaz, dolayısıyla evrenin bir başlangıcı vardır.

Kainatın Başlangıcı

Tasarım Delili
Tasarım delili, doğa içindeki yasalar ve tesadüfî oluşumlar çerçevesinde evrendeki oluşumları ve canlıları açıklamaya çalışan ateist bir anlayış yerine; evrensel oluşumları ve canlıları, ancak, bunları oluşturan sürecin arkasında üstün bir Kudreti, İlmi ve Bilinci kabul edersek açıklayabileceğimizi savunan bir anlayışın dile getirilmesidir.

Kozmolojik Delil


"NEDEN HIÇBIR ŞEY yerine bir şeyler var?” sorusu, karşımızda duran evrenin ve maddenin varlığının bir açıklaması olması gerektiğini dile getirmek için ünlü felsefeci ve matematikçi Leibniz tarafından sorulmuştur. Kozmolojik delile göre, bu evrenin bir açıklamaya ihtiyacı vardır ve evren, kendi açıklamasını kendi içinde barındırmaz; evrenin açıklaması ancak kendi varlığı hiçbir şeye bağlı olmayan zorunlu bir varlık ile yapılabilir ki, bu varlığa Allah denmektedir. Aslında kozmolojik delil, tek bir şekilde formüle edilen bir delil değildir; daha ziyade kozmolojik deliller ailesi olduğunu söylemek yerinde olacaktır. 
Hudus Delili
Bu delilin, İslam düşüncesindeki kelam ilmi tarafından yaygın olarak savunulmuş şekline “hudus delili” denir; Gazali gibi filozoflar ve kelamcılar tarafından da savunulan bu delil şöyle ifade edilebilir:
1- Her var olmaya başlayan, başlangıcı için kendisi dışında bir sebebe muhtaçtır.
2- Evrenin bir başlangıcı vardır.
3- O halde evrenin var olmaya başlamasının kendi dışında bir sebebi vardır.

Big Bang ve Evrenin Başlangıcı

Evrenin bir başlangıcı olması gerektiği fikrine en güçlü bilimsel destek ise 1920’li yıllardan başlayarak geliştirilen Big Bang Teorisi ile geldi. Big Bang ve Tanrı isimli kitabımda, bu teorinin neden bilimsel ve felsefî kriterler açısından başarılı bir teori olduğunu; bu teorinin gözlemsel verilerle desteklenmesi, sağlam matematiksel yapısı ve alternatif tüm görüşlere üstünlük sağlaması gibi özelliklerine dayanarak göstermeye çalıştım. Bu teoriyle gözlediğimiz evrenin başlangıç zamanının aşağı yukarı hesaplanması ve bu başlangıcı takip eden süreçlerin ayrıntılı bilgisinin edinilmesi mümkün oldu. Artık içinde bulunduğumuz evrenin başlangıcı olup olmadığı değil, bu başlangıcın tam olarak ne zaman olduğu tartışma konusudur
(Farklı hesaplama yöntemleri ile elde edilen veriler, 13.7 milyar yıl önce bu başlangıcın olduğunu göstermektedir.)

Günümüzde Bilime Hakim Olan Paradigma


...felsefî natüralizmi “aktif ateizm” olarak sınıflamak, metodolojik natüralizmi ise 
“pasif ateizm” olarak sınıflamak yerinde olacaktır. Metodolojik natüralizm,
felsefî natüralizmi kesin olarak doğru kabul ederek doğa-dışının var
olmadığı iddiasında bulunmasa da metot olarak felsefî natüralizmi
doğruymuş gibi kabul eder. Günümüzde bilime hâkim
olan paradigmanın metodunun bu olduğu söylenebilir; bu
metodolojinin etkisiyle fizik ve biyoloji kitaplarında Allah’a
atıf yapılmaz. Newton’un yazdığı bir kitabı, günümüzde, bir
fizik öğretmeni ders kitabı olarak yazmış olsaydı; bu kitabın
ders kitabı olması herhalde yasaklanırdı. Hatta Darwin’in en
meşhur eseri olan Türlerin Kökeni’ni, bugün bir biyoloji öğretmeni
yazmış olsaydı; herhalde bu kitaptaki Yaratıcıya atıflar
çıkartılmadan, bu kitap ders kitabı olarak okutulamazdı.

Sayfa 13