Showing posts with label İslam Dünyası. Show all posts
Showing posts with label İslam Dünyası. Show all posts

Friday, March 4, 2022

İslam Dünyası'nda Fetva Sorunu

 


Bugün yeryüzünde yaşayan 2 milyara yakın Müslüman nüfusunun evet iman problemi vardır, ahlak problemi zirvelerdedir, Batı’lıların “fixed mindset” dedikleri donmuş bir zihniyet problemi had safhadadır ve tabii ki kurucu metinlere yaklaşım keyfiyeti açısından bilgi üretme ve düşünce sistematiğini oluşturan metodoloji problemi inkar edilemez bir gerçeklik olarak ortada durmaktadır. Bütün bunların üzerine koyabileceğiniz adeta yemeğe ekilen tuz biber misali bir fetva problemimiz de vardır.

**

Türkiye’nin iflah olmaz ve olması da yakın bir gelecekte mümkün görünmeyen siyasi hayatta yalancının yamacısı, hırsızın yandaşcısı durumunda diyebileceğim devlet şeyhülislamlarının, parti müftülerinin her türlü yanlışı din ile meşrulaştırmak için verdikleri fetvalar. Belki şöyle demek daha doğru, yapılan yanlışlıklara dini kılıf bulup meşrulaştırma değil aksine dinin bir emri gibi sunma. Müstakil bir yazı ister bu son cümlem ama ben devam edeyim.

İsim vermeye gerek yok sanıyorum. Alimlerin sultanı olma yerine sultanların alimi olmayı bile isteye tercih etmiş öyle insanlar türedi ki insan “Nereden çıktı bunlar Allah aşkına?” demekten kendini alamıyor. Eskiden ruhu kara, vicdanı kara, muhakemesi kara ve belki cüzdanı kara birkaç insan örnek olarak gösterilirken şimdilerde bunlara adı sanı sözünü ettiğim fetvalarla duyulan birçok insan eklendi maalesef. Eskiden “Hırsızlık yolsuzluk değildir, devletin âli menfaatleri için şahsın, grubun hukuku feda edilebilir, iktidara zarar verecekse doğruları söylemek caiz değildir, dövize endeksli faiz mevduatları faiz değil hibedir,” gibi ne dinin ne usul ve füruu, ne fıkhın kaide ve hükümleri ne İlahi iradenin maksadı ne de insanların maslahatları ile örtüşen fetvalar akla gelirken şimdilerde bunlara da evet deyip nice ilavelerde bulunan bir çok yeni isimler katıldı. İsterseniz, “Ziraat Bakası Kur Korumalı TL Katılma Hesabı İcazet Belgesi” diye piyasaya sunulan ve içeriği itibariyle modern fetva şekli denilen evrakın altındaki imzalara bakın, ne demek istediğimi daha net anlayacaksınız.

“Sadece Türkiye mi?” diye aklınıza bir soru gelebilir burada. Elbette sadece Türkiye değil, İslam dünyasının her yeri için geçerli bu dediklerim. Ele alınan meseleler farklı olabilir ama değişmeyen gerçek dinin ruhu, insanların maslahatı ile örtüşmeyen fetva gerçeğidir. Hatta bunlar arasında öyleleri vardır ki bütün Müslümanlara dünyayı dar edecek boyutlara ulaşmıştır. Ayetullah Humeyni’nin Selman Rüşdi’nin katli, Yusuf Karadavi’nin intihar bombacılarına verdiği fetvaları hatırlayın. Taliban’ın yıktığı Buda heykelleri, 11 Eylül Amerika, 7 Temmuz Londra, 11 Mart Madrid saldırıları, IŞİD’in masum sivil insanları boğazlayarak öldürmesi ve alt alta sıralayabileceğimiz onlarca-yüzlerce vakıanın altında hep bu tür fetvalar vardır.

 Ahmet Kurucan, tr724 , Ocak 2022

Thursday, October 22, 2020

Kendine Bak

 

 


Bugün İslâm dünyası olarak ferdî ve içtimaî konumumuz itibarıyla istediğimiz yerden ve olmamız gereken noktadan uzakta bulunuyorsak, öncelikle bunun sebebini kendimizde aramalıyız ki çözüm adına isabetli adımlar atabilelim. Aksi takdirde geri kalmanın, itibarsızlaşmanın ve üst üste birikmiş problemlerin altında ezilmenin sebeplerini dışarıda aramak ve atf-ı cürümlerde bulunmak çözüm adına herhangi bir fayda sağlamayacaktır. 






Thursday, August 29, 2019

M. Fethullah Gülen: Allah Yolunda Bir Ömür



Bu kitap, 80 yaşında hâlâ kendisini insanlığın istifadesine hazır tutan Fethullah Gülen’in, tarihi İpek Yolu üzerindeki bir köyde başlayan ve Pensilvanya’nın Saylorsburg kasabasına uzanan hayat hikâyesini anlatıyor.

Oxford Üniversitesi’nin 2015 yılında yayınladığı One Islam, Many Muslim Worlds kitabının yazarı Profesör Raymond William Baker şöyle diyor:

“20. yüzyıl sonları, İslâm dünyası için çok kötü bir çöküş dönemi oldu ve bu bozgun 21. yüzyılın başında da devam ediyor. İslâm dünyasının makul sesleri, bu çağı 1400 yıllık İslâm tarihinin en kötü dönemi olarak nitelendirmektedir.”

Fethullah Gülen işte bu makul seslerden biridir ve hayatını, İslâm dünyasının bu çöküş dönemini bir rönesans çağına dönüştürmeye adadı. Binlerce öğrencisi ve takipçisi şimdi dünyanın yedi kıtasında onu takip ediyor.

**
 **






Friday, August 2, 2019

İslam Dünyası: Sorunların arasında kadim olmayan kolay kolay bulunmuyor


Canan Yıldız'ın t24'te yayınlanan Halil İbrahim Yenigün röportajından alıntı

Mustafa İslamoğlu, kendisiyle yaptığım söyleşi de “Sünnilikte devlet çoktan kutsallığa bulanmış bir yarı-tanrıdır” demişti. Bunu da Emeviler dönemine dayandırmıştı. Siz İslamcıların devletle kurduğu ilişkiyi ya da iktidar ile kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabii ki takip ediyorum ve o söyleşiyi de çok önemsedim. Ben şahsen şu son bir iki yılda bu konularda birçokları gibi tekrar tekrar muhasebeler yapıyor ve ana hatlardaki devamlılıkla birlikte kimi eski kanaatlerimi gözden geçiriyorum. Artık İslâmcıların devletle kurduğu ilişkiden çok daha geriye gitmek gerekiyor. Elbette farkındaydık ama tekrar altını çizmek gerekir ki bu patoloji bu iktidarla ilişkilenen İslamcılarla başlamadı. Yirminci yüzyıl tabii ki enini sonunu düşünmeden, kendilerince İslami ideallerle süblime ettikleri birtakım global iktidar oyunlarında ellerini güçlendirmek için İngiliz Mısır Yüksek Komiseri Cromer’den Hitler, Mussolini gibilere, Kral Abdulaziz gibilere varıncaya dek her türlü pragmatist ittifaka girmekten çekinmeyen Müslüman aktivist isimlerle dolu.
Ama hikâyeye, Muaviye zihniyetinin Ali ve Hüseyin’inkinin tam zıddı bir siyasal vizyona müesses İslam’ın neredeyse bütün tarihini mahkum etmesinden, kitlelerin ise suç ortaklığı ile o zihniyeti ve siyasayı başta tutan tutumlarından başlamak gerekir. Şunu görmek gerekir ki müesses Sünni İslam, dinin tebliğ edicisi peygamberinin öz torunu Hüseyin’in hunharca katli üzerine, Hüseyin’in kanı üzerine inşa edilmiş bir yapı. Fıkhından tefsirine, hadisinden tarihine, aslında İslam’a ilişkin herkesin o ana kadar dine ve siyasete ilişkin düşündüğü her şeyi allak bullak etmesi gereken travmatik bir faciayı son kertede örtbas etmeye ve bastırmaya dönük bir zihnî ameliye ve birikim. Alimleri de en ustaca ve usturuplu yollarla bunu başarabilmiş, farklı damarları da aynı ustalıkla yok edebilmiş. Düşünün ki bütün yapınız, kurumlaşmanız aslında o en kritik dönüm noktasında peygamberin torununun vahşice katledilmesi sayesinde var olabilmiş, tamamen ve ancak o cinayetin o bedeni yok edip, onun başını şehir şehir dolaştırmasıyla var edebildiği bir yapı. Ve durum bu kadar açıkken milyarlarca Müslüman “İslam’ın bin yılı aşkın dünya hakimiyetini,  “Allah’ın vaad ettiği gerçekleşmiş bir üstünlüğü” yad ediyor. Bence apaçık absürdlük olan bu durumun ta kendisi Müslüman ile siyasetin ilişkisini tasvir ediyor, onun kodlarını elimize veriyor.
Bunun günümüz için yarattığı en büyük patoloji de şu –ki benim siyasetlerinde nispeten ahlâka yer açtığını söylediğim reformist İslâmcı düşünürler de bundan muzdariptir: İslam’a bağlılığın bu Müslüman kitleye insanlığa önderlik vaadini vaki kılacağı hülyası. “Mustazafların” yeryüzüne varis olması, hele ayette de geçiyorsa, çoğu Müslüman’ı elbette cezbediyor. Yalnız bu yukarıda daha önce bahsettiğim geçmiş zaferler ve üstünlük çağı kurgusu da onları işte o tarihi o vaadin gerçekleştirildiği bir zaman dilimi olarak çok sorunlu bir tasavvura itmiş durumda. Haliyle Müslümanlar asırlarca tadını çıkardıkları “efendilik” psikolojisinden sonra şu an bulundukları hezimet ve mağlubiyet durumunu kabullenemiyorlar. Yahudiler’e bilip bilmeden “seçilmiş millet” mantığı atfederler de aslında kendileri bu duruma daha çok düşmüş durumdalar. Bu, mazlumiyetten, adaletsizlik karşısında hak namına isyandan kaynaklı bir dürtü değil, “biz alemin efendisi olmalıydık, nasıl bu mağlubiyet durumundayız, dünyayı, özellikle ‘mazlum’ Afrika’yı nasıl biz değil de Avrupalı Hristiyan yönetiyor?” misali bir hınç, kendine yedirememe hali. Biz bunu en çok üstünlüğü ve imtiyazı kaybetmiş gruplarda görürüz. Trumpçı beyaz üstüncülüğü ve milliyetçiliğinde gördüğümüzde herkes beyazların bu hallerinin zavallılığını görür de aslında Müslüman aktivizmi adına dolaşımda olan söylemlerin önemli bir kısmının, belki de çoğunluğunun aynı söylemin Müslümancası olduğunu pek az kişi fark eder.
Halil İbrahim Yenigün
Bu bakımdan İslamcılık adına sarf edilen birçok sözün düpedüz “Müslüman üstüncülüğü,” “white supremacism”vari “Muslim supremacism” olduğunu görmek ve buna karşı insanlık namına tedbir almak gerekir. Ben yıllardır  Müslüman milliyetçiliği ve Müslümancılık üzerine konuşuyor, yazıyorum. 'Müslüman üstüncülüğü'nün bu zihniyetin çok önemli bir unsuru olarak çok geniş Müslüman kitleleri esir almış olduğunu teslim etmek gerekiyor. Farklı Müslüman kitlelerle çok ortamda bir arada bulunduğum için diyebilirim ki ortalama “camideki adam”dan bu psikolojiyi aşabilmiş pek az kişi var. Bu da Müslümanlar’ın diğer din ve düşüncelerden insanlarla yatay ve sağlıklı bir ilişki kurmasını, özellikle onlara dürüst olmalarını elbette bir hayli engelliyor. Sorun sadece “cehennemlik öteki” ile tanım gereği sağlıklı ve eşit düzlemde ilişki kuramama sorunu değil; aynı zamanda ideal bir dünyada onun zımmî, sizin millet-i hâkime olduğunuz bir ilişkisel arka planda, buna mukabil sizin zelil onun hegemon olduğu bir mevcut durumda kurulmaya çalışılan bir ilişki. İslamofobinin bu kadar yaygın varlığı tabii ki bu iç sorunu çözmeyi geciktiriyor ve zorlaştırıyor. Ama bu sorunu çözmeden de Müslümanların dünyada kendilerini makul bir yerde konumlandırmaları çok mümkün değil. “Beyaz hastalığı” gibi bir şey maalesef bu bakımdan Müslümanlarda da bulunuyor.
İlmi Etüdler Derneği (İLEM)’in İslamcılık Çalışmalarında Yönelimler Çalıştayı Raporunda “İslamcılık çalışmalarında sosyolojik ve tarihi dönüşüm seyrinin kişiler bazından çekilmesi gereklidir. Kişiler, yüceltmeler, politik öteleştirmelerden uzaklaşmak bunun ilk adımı olabilir. Dilin ve kavramların dönemi içindeki anlamına yapılan işaretlerden yola çıkılırsa, örneğin 1945 sonrası İslamcılığın politik gündemi içinde milliyetçiliği bir paravan olarak kullandığını söylemek mümkün” deniyor. ‘Ümmet’ ve ‘milliyetçilik’ kavramları üzerinden bakarsak Türkiye’deki siyasal İslam pratiklerinde hangisi mümkün oldu ya da geçerliydi?
İslamcılık, daha doğrusu kimi İslamcılar milliyetçiliği paravan olarak kullanmak istedi veya İslamcı fikirleri ancak tek meşru dil milliyetçilik üzerinden ifade edebilirlerdi ama giderek bu dil içselleştirildi. Zaten Türk-İslamcılar’a karşı Babanzade Ahmed Naim gibi İslamcı Kürtlerin itirazları ulus-devlet şartlarında uzun ömürlü olamadı.  Rabıta projesinin öngörülmemiş sonucu olarak tavsif ettiğim devrimci İslamcı hareket ufak bir parantez, bir istisna olma durumunu çok aşamadı. Söylemlerinin kuvveti ve sofistikasyonu geniş dindar kitlede belki öykünme yarattı, sıkı biçimde takip edildi ama geniş dindar kitlelerin çoğunluğunun milliyetçilikten ümmetçiliğe bu fikirlere kapılarak geçtiğini iddia etmek zaten çok abartı olur. En İslâmcı görüneni dahi çoğu kritik noktada Türkiye merkezli ve önderliğinde bir model peşinde olduğunu ifşa ediyor. Bu da zaten mevhum Türk imtiyazlarından kolay kolay vazgeçmeye hazır olmadıklarını gösteriyor. Bazen Kürt, Arap veya Çerkes olanların da etnik kimliklerini anarak bu projenin ulusçu olmadığını iddia ettiklerini görseniz de sonuçta onlar da Türk’ün hegemonya projesine katılmış, onun üzerinden büyüyerek kendi iktidar istencini gerçekleştirmiş Kürt, Arap, Çerkes olmaktan ibaret değiller mi?   
Akademisyen Mücahit Bilici “Eleştirel Dindarlık İhtiyacı ve Demokrasi Meselesi” isimli makalesinde ‘Müslümanlar din adına yapılan yanlışlara karşı din adına pozisyon almalı, ta ki yapılan yanlışlar dinle özdeşleştirilmesin” diyor. Türkiye özelinde sorarsam, dini söylemin güçlü olduğu bir iktidara Müslümanların eleştirelliğini nasıl buluyorsunuz? Böyle bir eleştirellik var mı? Varsa neden? Yoksa neden?
Bu aslında işin işten geçtiği bir durumu anlatıyor; “yanlışlara karşı din adına pozisyon almalı(ydı) ki...” demek daha doğru oluyor şu gün. O tren kaçalı maalesef çok zaman oldu. AKP’nin kendini tahkim ettiği zamandan önce biraz daha eleştirellik yine vardı ama Gezi kırılması sonrası Müslümanlar temsil ettiklerini düşündükleri İslam’ı nakzetmek pahasına, Müslümanlar’ı savunmayı tercih ettiler. “Bu neden oldu?”  üzerine çok şey yazıldı çizildi. AKP ve Erdoğan lehine ve yanında aldıkları ahlâka mugayir her pozisyonda geniş kitlelerin zihninde İslam-ahlâk bağı üzerine koca bir parçayı daha koparıp götürdüler. Bugün sanmıyorum iktidarın yanında olsun karşısında olsun kişilerin zihninde iktidarın koruduğunu düşündükleri din ile ahlâk arasında bir bağ kalmış olsun. Zaten söylemlerine bakıyorsunuz Erdoğan savunuları herhangi bir ahlâkî idealle temellenmiyor, “Müslümanlar’ın çıkarlarını savunmak”tan ibaret, salt Schmittyen bir dost-düşman ayrımı temelli. Kitleyi de bir arada tutan herhangi bir ahlâkî ideal gözlemiyorum ben, söylem düzeyinde dahi. Temel olarak aynı kaynaktan maddi çıkarlar bakımından beslenmek itibariyle biz duygusunu idame eden bir kitleden bahsediyoruz. Ondan değil mi ki yıllarca taraftarlığını yaptıktan sonra eleştirel konuşmaya başlayan da aslında tekmeyi yediği ve kendini kapı dışarı bulduğu anda bunu yapmaya başlıyor?  
Toplumsal bir tasarımı olduğunu varsayarsak “siyasal İslam” kavramsallaştırmasının sürekliliğinden ve vazgeçilmezliğinden söz edebiliriz. Siyasal İslam, bütün dünya genelindeki adaletsizliği, eşitsizliği evrensel olarak eleştirebilecek bir yerde duruyor mu?
“Siyasal İslam” kavramını daha çok muhalifleri kullanıyor sanırım. Taraftarlarının savunduğu ise kendi anlayışlarına göre İslam’ın yalın olarak kendisi.  Onların özeleştirisi daha ziyade kendi İslam tasavvurlarına uymayan Müslümanlara yönelik ve onları bu tasavvur(lar)a devşirmek maksadıyla kullanılıyor. Burada amaç tabii Müslüman toplumları İslamlaştırmak. Siyasal olarak statüko eleştirisinden söz ediyorsanız; bu zaten hegemonik düzenin mağlubu (mağduru ve mazlumu demek değil) olarak adalet diliyle de süblime edilerek sıkça yapılıyor. Bu, çoğunlukla bir karşı-hegemonya projesi için yapılıyor. Yani emperyalizme karşı sahih bir anti-emperyalizm ve özgür, hakkaniyetli, eşit haklı, adil bir dünya için değil, adaletin tesisini,  dünyanın yalnız Müslümanların kontrolü altında olmasına bağlandığı bir dünya düzeni hesabına yapıyor. Bu da düpedüz yeni bir emperyal proje.
İslam içinden eleştiri ise tabii ki Hakem olayı ve Kerbela’nın kanı üzerine inşa edilmiş müesses İslam’dan başlanarak yapılmalı. Hele ki postmodernlikten aparma kavramsal ve söylemsel araçlarla yapılan ucuz modernlik ve sekülerizm eleştirileri kadar yanıltıcı ve saptırıcı bir “İslâmcı gündem” belki de yoktur. Ben çok yerde vurguluyorum ki sorunların arasında kadim olmayan kolay kolay bulunmuyor. Müslümanlar’ın güzel bir dünyası vardı da Avrupa modernliğiyle geldi bozdu değil. Zaten özgürlüğü ve emeği çalınan kölelerle, başkasının eşi ve annesi iken kaçırılarak seks kölesi olarak sonsuz sayıda elde edilebilen cariyelerle, kanlı savaşlarla, yağmalarla, kitlesel cinayetlerle, katliamlarla o ilk gaspın ürünü fıkıh külliyatının imam şartlarının dahi hiçbirine uymayan despotların mutlak ve layüs’el tahakkümü altında idame edilen bir düzen vardı ve bu düzeni de asla Avrupa dayatmamıştı.   

Wednesday, March 27, 2019

GERÇEK ÂLİM


Günümüzde hâlâ ulema geleneği devam etse ve kısmen önemini korusa da, bunun beşinci asırdan sonra alanının daraldığı da bir gerçektir. Yeryüzünde gün bitiminde ışığın karanlığa yenik düşmesi ve bir süre sonra karanlığın hâkim olması gibi, gün geçtikçe ilmî çalışmalar da canlılığını yitirmeye ve azalmaya başlamıştır. İlk beş asırdaki ilmî faaliyetlerde görülen dinamizm, daha sonraki devirlerde yavaş yavaş etkisini kaybetmiştir.
Medreselerin, fen bilimlerini faydasız görerek kapı dışarı atmaları ve aynı zamanda İslâm’ın kalbî ve ruhî hayatından da uzaklaşmaları ise bizim için tam bir felâket olmuştur. Hâlbuki Müslümanlığı kalbî-bedenî ve dünyevî-uhrevî yanları itibarıyla hakiki manada temsil edenler, onu kalbî ve ruhî hayat seviyesinde yaşayabilenlerdir. Maalesef bir dönemden sonra medreseler sadece sarf, nahiv, meânî, beyan, bediî ve belâgat gibi dil ilimleriyle, az miktarda fıkıh, tefsir, kelâm ve hadis ilimlerinin okutulduğu mekânlar hâline gelmiştir. Âlimlerin vazifesi sadece ders okutmaktan ve insanlara vaaz u nasihat etmekten ibaret görülmüş, İslâm’ın ruhî hayatı tekye ve zaviyelere mahkûm edilmiş ve teşriî emirler de tekvinî emirlerden koparılmıştır.
Bir hakikatin üç yüzünü temsil eden medrese, mektep ve tekyenin birbirinden koparılmasıyla, bunlar arasındaki vifak ve ittifak da bozulmuştur. Burada yaşanan ihtilaf ve iftirak ise Allah’ın yardım ve tevfikinin kesilmesine sebep olmuştur. Zira nasıl ki insanlar arasındaki vifak ve ittifak Allah’ın insanları muvaffak kılması için en doğru bir davetçi ise, aynen öyle de İslâm’ın ruhî hayatı, pozitif ilimler ve dinî ilimlerin birbirinden koparılıp ayrı düşürülmesi ve bunların ayrı ayrı güzergâhlar takip etmeye başlamaları da Yüce Allah’ın tevfikinin kesilmesine sebebiyet vermiştir.
Bütün bunlardan da anlaşılacağı üzere günümüzde hakikatin bu üç yüzünü aynı anda temsil eden insan kalmadığından, gerçek ilim insanlarının bulunduğunu söylemek de zordur. Âlim olarak görülen insanların bazısı sadece pozitif ilimleri biliyor ve dolayısıyla natüralizme açık duruyor; bazıları sadece medrese ilimleriyle meşgul oluyor; bazısı da tekye ve tarikatlarda İslâm’ın ruhî hayatını temsil etmeye çalışıyor. Bu itibarla da belki bunların hepsi bir şeyler biliyor ama herkes her şeyi bilmiyor. Bu da bize günümüzde hakiki ulema hasreti yaşatıyor. Bu koordinasyonun yeniden sağlanması gerekiyor. Bu üç kesimin yan yana gelmesi, omuz omuza vermesi ve ortak bir akıl oluşturmaları inşâallah Müslümanların ikinci Rönesansı olacaktır.

Wednesday, December 26, 2018

The "Muslim World"


By Cemil Aydin
Full version if this article is originally published as What is Muslim World? by aeon.co on 1 August 2018.

Nearly a fifth of the way into the 21st century, however, Pan-Africanism and Pan-Asianism seems to have vanished but Pan-Islamism and the ideal of Muslim world solidarity survives. Why? The answer lies in the final stages of the Cold War. It was in the 1980s that a new Muslim internationalism emerged, as part of a rising political Islam. It was not a clash between the primordial civilisational traditions of Islam and the West, or a reassertion of authentic religious values. It wasn’t even a persistence of early 20th-century Pan-Islamism, but rather a new formation of the Cold War. A Saudi-US alliance began promoting the idea of Muslim solidarity in the 1970s as an alternative to the secular Pan-Arabism of the Egyptian president Gamal Abdel Nasser, whose country allied with the Soviet Union. Any ideas of an ‘Islamic’ utopia would have floundered if not for the failures of many post-colonial nation-states and the subsequent public disillusionment of many Muslims.

The notion that Pan-Islamism represents authentic, ancient, repressed Muslim political values in revolt against global Westernisation and secularisation was initially a paranoid obsession of Western colonial officers, but recently it comes mainly from Islamists. Western pundits and journalists have erred in accepting at face value Islamist claims about Islam’s essential political values. The kind of Islamism that’s identified with Egypt’s Muslim Brotherhood or Ruhollah Khomeini’s Iran did not exist before the 1970s. None of the Indian Muslims meeting Wilson, nor the late Ottoman-era caliphs, were interested in imposing Sharia in their society. None of them wanted to veil women. On the contrary, the first Pan-Islamist generation was highly modernist: they were proponents of the liberation of women, racial equality and cosmopolitanism. Indian Muslims, for example, were very proud that the Ottoman caliph had Greek and Armenian ministers and ambassadors. They also wanted to see the British Crown appointing Hindu and Muslim ministers and high-level officials in their governments. None would have desired or predicted the separation of Turks and Greeks in Ottoman lands, Arabs and Jews in Palestine, and Muslims and Hindus in India. Only the basic form of early 20th-century Pan-Islamism survives today; the substance of it has, since the 1980s, transformed completely.

The fact that both Lewis and Osama bin Laden spoke of an eternal clash between a united Muslim world and a united West does not mean it is a reality. Even at the peak of the idea of global Muslim solidarity in the late 19th century, Muslim societies were divided across political, linguistic and cultural lines. Since the time of prophet Muhammad’s Companions in the seventh century, hundreds of diverse kingdoms, empires and sultanates, some in conflict with each other, ruled over Muslim populations mixed with others. Separating Muslims from their Hindu, Buddhist, Christian and Jewish neighbours, and thinking of their societies in isolation, bears no relationship to the historical experience of human beings. There has never been, and could never be, a separate ‘Muslim world’.

All the new fascist Right-wing anti-Muslim groups in Europe and the US obsesses over Ottoman imperial expansion in eastern Europe. They see the Ottoman siege of Vienna of 1683 as the Islamic civilisation’s near-takeover of ‘the West’. But in the Battle of Vienna, Protestant Hungarians allied with the predominantly Muslim Ottoman empire against the Catholic Habsburgs. It was a complex conflict between empires and states, not a clash of civilisations.

The Hindu nationalism of India’s prime minister Narendra Modi promotes the idea of an alien Mughal empire that invaded India and ruled over Hindus. But Hindu bureaucrats played a vital role in India’s Mughal empire, and Mughal emperors were simply empire-builders, not zealots of theocratic rule over different faith communities. There are also Muslims today who look back at the Mughal empire in India as an instance of Muslim domination over Hindus. It is notable and important that anti-Muslim Western propaganda and Pan-Islamic narratives of history resemble one another. They both rely on the civilisational narrative of history and a geopolitical division of the world into discrete ahistorical entities such as black Africa, the Muslim world, Asia and the West.

Contemporary Pan-Islamism also idealises a mythical past. According to Pan-Islamists, the ummah, or worldwide Muslim community, originated at a time when Muslims were not humiliated by racist white empires or aggressive Western powers. Pan-Islamists want to ‘make the ummah great again’. Yet the notion of a golden age of Muslim political unity and solidarity relies on amnesia about the imperial past. Muslim societies were never politically united, and there were never homogeneous Muslim societies in Eurasia. None of the Muslim dynasty-ruled empires aimed to subjugate non-Muslims by pious believers. Like the Ottoman, Persian or Egyptian monarchs of the late 19th century, they were multi-ethnic empires, employing thousands of non-Muslim bureaucrats. Muslim populations simply never asked for global ummah solidarity before the late 19th-century moment of racialised European empires.

The term ‘the Muslim world’ first appeared in the 1870s. Initially, it was European missionaries or colonial officers who favoured it as a shorthand to refer to all those between the ‘yellow race’ of East Asia and the black race in Africa. They also used it to express their fear of a potential Muslim revolt, though Muslim subjects of empire were no more or less rebellious to their empires than Hindu or Buddhist subjects. After the great Indian Rebellion of 1857, when both Hindus and Muslims rose up against the British, some British colonial officers blamed Muslims for this uprising. William Wilson Hunter, a British colonial officer, questioned whether Indian Muslims could be loyal to a Christian monarch in his influential book, The Indian Musalmans: Are They Bound in Conscience to Rebel Against the Queen? (1871). In reality, Muslims were not much different from Hindus in terms of their loyalty as well as their critique of the British empire. Elite Indian Muslims, such as the reformist Syed Ahmad Khan, wrote angry rebuttals to Hunter’s allegations. But they also accepted his terms of debate, in which Muslims were a distinct and separate category of Indians.

The growth of European nationalisms also found a useful enemy in Muslims, specifically the Ottoman sultan. In the late 19th century, Greek, Serbian, Romanian and Bulgarian nationalists all began to depict the Ottoman sultan as a despot. They appealed to British liberals to break the Ottoman-British alliance on behalf of a global Christian solidarity. Anti-Ottoman British liberals such as William Gladstone argued that Christian solidarity should be important for British decisions with regard to the Ottoman empire. It is in that context that the Ottoman sultan referred to his spiritual link with Indian Muslims, to argue for a return to an Ottoman-British alliance thanks to this special connection between these two big Muslim empires.

In his influential book The Future of Islam (1882), the English poet Wilfrid Scawen Blunt argued that the Ottoman empire would eventually be expelled from Europe, and that Europe’s crusading spirit would turn Istanbul into a Christian city. Blunt also claimed that the British empire, lacking the hatred of Muslims of the Austrians, the Russians or the French, could become the protector of the world’s Muslim populations in Asia. In patronising and imperial ways, Blunt seemed to care about the future of Muslims. He was a supporter and friend of leading Muslim reformists such as Al-Afghani and Muhammad Abduh, and served as an intermediary between European intellectual circles and Muslim reformists.

Around the same time that Blunt was writing, the influential French intellectual Ernest Renan formulated a very negative view of Islam, especially in regard to science and civilisation. Renan saw Islam as a Semitic religion that would impede the development of science and rationality. His ideas symbolised the racialisation of Muslims via their religion. Of course, Renan was making this argument in Paris, which ruled over large parts of Muslim North Africa and West Africa. His ideas helped to rationalise French colonial rule. Al-Afghani and many other Muslim intellectuals wrote rebuttals of Renan’s arguments, while being supported by Blunt. But Renan enjoyed more success in creating a distracting narrative of a separate Islamic civilisation versus a Western, Christian civilisation.

European elites’ claims of a Western civilising mission, and the superiority of the Christian-Western civilisation, were important to the colonial projects. European intellectuals took up vast projects of classifying humanity into hierarchies of race and religion. It was only in response to this chauvinistic assertion that Muslim intellectuals fashioned a counter-narrative of Islamic civilisation. In an attempt to assert their dignity and equality, they emphasised the past glory, modernity and civility of ‘the Muslim world’. These Muslim opponents of European imperial ideology – of the white race’s civilisational superiority over Muslims and other coloured races – were the first Pan-Islamists.

During the early 20th century, Muslim reformers began to cultivate a historical narrative that emphasised a shared civilisation, with a golden age in Islamic science and art, and its subsequent decline. This idea of a holistic Muslim history was a novel creation fashioned directly in response to the idea of a Western civilisation and the geopolitical arguments of Western/white racial unity. Like the early generation of Pan-African and Pan-Asian intellectuals, Muslim intellectuals responded to European chauvinism and Western orientalism with their own glorious history and civilisation. Throughout the 20th century, the great Muslim leaders such as Turkey’s Mustafa Kemal Atatürk, Nasser in Egypt, Iran’s Mohammad Mosaddeq and Indonesia’s Sukarno were all secular nationalists, but all of them needed and used this notion of a glorious history of Muslim civilisation to talk back against ideologies of white supremacy. Nationalism eventually triumphed, and during the 1950s and ’60s the idea of Islam as a force in world affairs also faded from Western journalism and scholarship.

Pan-Islamic ideologies did not resurface again until the 1970s and ’80s, and then with a new character and tone. They returned as an expression of discontent with the contemporary world. After all, gone were the heady days of mid-20th-century optimism about modernisation. The United Nations had failed to solve existential issues. Post-colonial nation-states had not brought liberty and prosperity to most of the world’s Muslims. Meanwhile, Europe, the US and the Soviet Union showed little concern for the suffering of Muslim peoples. Islamist parties such as the Muslim Brotherhood in Egypt and Jamaat-e-Islami in Pakistan appeared, maintaining that the colonisation of Palestine and the tribulations of poverty required a new form of solidarity.

The Iranian Revolution of 1979 proved a historic moment. To condemn the status quo, Khomeini appealed to this new form of Pan-Islamism. Yet, his Iran and its regional rival Saudi Arabia both privileged the national interests of their states. So there has never been a viable federative vision of this new Pan-Islamic solidarity. Unlike Pan-Africanism, which idealised black-skinned populations living in solidarity within post-colonial Africa, Pan-Islamism rests on a sense of victimhood without a practical political project. It is less about real plans to establish a Muslim polity than about how to end the oppression and discrimination shared by an imagined global community.

The calls for global Muslim solidarity can never be understood by looking at religious texts or Muslim piety. It is developments in modern intellectual and geopolitical history that have generated and shaped Pan-Islamic views of history and the world. Perhaps their crucial feature is the idea of the West as a place with its own historical narrative and enduring political vision of global hegemony. The Soviet Union, the US, the EU – all the global Western projects of the 20th century imagine a superior West and its hegemony. Early Pan-Islamic intellectuals developed Muslim narratives of a historical global order as a strategy to combat imperial discourses about their inferiority, which suffused colonial metropoles, orientalist writings and European social sciences. There simply could not be a Pan-Islamic narrative of the global order without its counterpart, the Western narrative of the world, which is equally tendentious as history.

Ideas of Western and Islamic worlds seem like enemies in the mirror. We should not let the colonisers of the late-19th century set the terms of today’s discussion on human rights and good governance. As long as we accept this tendentious opposition between ‘the West’ and ‘the Muslim world’, we are still captives to colonisation and the failures of decolonisation. In simply recognising and rejecting these terms of discussion, we can be free to move forward, to think about one another and the world in more realistic and humane ways. Our challenge today is to find a new language of rights and norms that is not captive to the fallacies of Western civilisation or its African, Asian and Muslim alternatives. Human beings, irrespective of their colour and religion, share a single planet and a connected history, without civilisational borders. Any forward path to overcome current injustices and problems must rely on our connections and shared values, rather than civilisational tribalism.

Wednesday, December 19, 2018

Peki, Biz Niçin Bu Durumdayız?



Mardin’de büyüdüm ve 19 yaşıma kadar orada kaldım. Mardin, hayranlık uyandırıcı bir medeniyetler bileşkesidir. Asurlardan Romalılara, Perslerden Araplara, Bizanslılardan Selçuk ve Osmanlılara kadar çeşitli medeniyetler Mardin’de buluşuyor. Bu anlamlı buluşmayı harikulade taş yapılarda müşahede etmek mümkün. Merak ettiğim ise: “Eğer atalarım bu eserleri yaptıysa biz de yapabiliriz. Ama yapamıyoruz? Neden?” Hep kendime bu suali sordum. 
Tarihin tanıklığına dönüp baktığımız zaman, yani kendi tarihimize Osmanlı’ya Selçuklu’ya ya da Begoviç’in işaret ettiği gibi, Hint yarım kıtasından, Semerkant’tan Endülüs’e ve bugün adına Ortadoğu dediğimiz bütün İslam dünyasındaki bu medeniyet merkezlerine baktığımız zaman atalarımızın ürünlerini görmekteyiz. Ama biz onların torunları utanç verici bir ilkellik içinde yaşıyoruz.

Kendimize, “peki, biz niçin bu durumdayız?” sorusunu sormamız lazım.  Eğer kimi oryantalistin bize telkin ettiği gibi fıtratımızda, yapımızda bir ilkellik varsa bizden önceki atalarımızın da ilkel yaşaması icap ederdi. Aksine atalarımız insan yüzlü şehirler inşa ettiler,  yüksek medeniyetler kurdular. Biz ise güzelim şehirlerimizi vandalca tahrip ediyoruz. Demek ki, sorun bizden kaynaklanmaktadır. Alev Erkilet’in de değindiği gibi, Moğolları harici sebep olarak göstermek yerine içerdeki asıl etkenler üzerinde durmamız gerekiyor.

İslam, salt bir din değildir. Bu akıldan çıkarılmaması gereken temel bir önermedir.

Peki, öyleyse nedir İslam? İslam, “Ed-Din”dir.

Biz yanlış olarak İslamiyet’i diğer din kulvarlarında yer alan dinler gibi bir din olarak telakki ediyoruz. Din olarak telakki ettiğimizde de, Müslüman kavimlere ait, millileştirilmiş, yerlileştirilmiş, tekel altına alınmış bir din olarak algılıyoruz. İslam, ya Türklerin ya Arapların ya da Farsların dinidir sanki. Mesela bir İngiliz veya bir Fransız Müslüman olduğu zaman, ya bir Türk, ya bir Arap, ya da bir Fars ismini almak zorunda. Oysa Ed-Din, en-nas’a, insanlara, türümüzün tümüne ait olan bir dindir, kimsenin tekelinde değildir.

Bir diğer husus İslamiyet, diğer dinlere karşı olan bir din de değildir. Ne Hıristiyanlığa ne de Yahudiliğe karşıdır; aksine onları tamamlayan, ikmal eden bir dindir. Onu Ed-Din yapan vasıf da budur. Begoviç buna vurgu yapıyordu. Begoviç, hep dinin tevhid eden, dünya ve ahireti birleştiren boyutundan bahsetti. Türkiye’de ise, Müslümanlığının temelini oluşturan din ve Ed-Din değil, “diyanet” olmuştur. Bu, sakatlanmış bir Müslümanlıktır. Bu sebepledir ki, devletin en önemli kuruluşuna “Diyanet İşleri Başkanlığı” denilmiş, “Din İşleri Başkanlığı” denilmemiştir. Bu isimlendirme üzerinde çokça düşünülmüş ve daha sonra seçilmiştir. Halbuki Begoviç’in yazılarında  İslamiyet ne tek başına bir din ne de sadece diyanettir. Malik Bin Nebi ile Seyyid Kutup arasındaki medeniyet-siyaset tartışmasında, Begoviç bir adım ileri gitmeyi denemiştir. İslam’ı, Seyyid Kutup siyasete, Malik Bin Nebi medeniyete irca ediyordu. Türkiye’de İslamcı algının merkezinde “salt iktidar” yer aldığından önce Seyyid Kutub’un “siyasete vurgusu” yüceltildi, iktidar olunduktan sonra da Malik Bin Nebi’nin “medeniyet vurgusu” öne çıktı; iktidarla yerel ve merkezi kamu kaynaklarını ele geçirenler, şimdi ceplerine doldurdukları parayı harcayacak medeniyet formları arama aşamasına gelmişlerdi. Medeniyet onların konfor özlemlerinin dışa vurumuydu. Aramice asıllı medeniyetin bir mahkemenin yetki sahası içindeki yerleşim birimi olduğunu; Hz. Peygamber’in Yesrib yerine Medine'yi seçerken 'dinin mekanda ete kemiğe bürünmesi formlarını kastettiğini' düşünmediler; yeni muktedirler göç ve kentin sahneye çıkardığı Bedeviler olduklarından, iktidar ve medeniyet tasavvurlarında  beşeri hayatın aşkın birliği olan tevhid merkezde yer almadığından, ne Seyyid Kutub’un siyasetini doğru algıladılar ne Malik Bin Nebi’nin medeniyetini. 

İslam Dünyası niçin geri kaldı?


Biz bu soruyu 19. yüzyılda sorduk ve cevabını –hala- yanlış vermeye devam ediyoruz. Aslında bu mesele, bir yere gitmek isterken yanlış bir otobana girmemize benzer. Yanlış otobana girersek, o yol bizi nereye kadar götürecekse ve yolun sonuna kadar, yanlış yolda gideceğiz demektir. Belki 19. yüzyılda bu soru anlamlıydı, çünkü yaşanan bir travma vardı ve 20. yüzyıl boyunca da bu sorunun cevabı arandı. Dolayısıyla bu soruyu soranları küçümsemiyorum, eleştirmiyorum, fakat 21. yüzyıldaki sorumuz bu olmamalıdır. Bizi ayağa kaldıracak meşru sorumuz: “Bizim küresel düzeyde moderniteye cevabımız nedir?” olmalıdır. Özgürlük, ahlak, adalet, izzet ve bir arada yaşama iradesini amaçlamayan radikalizmin bizi kör bir şiddet ve cinayetlere; iktidar için iktidarın da bizi istibdada ve yozlaşmaya mahkum ettiğini gördük.

Ali Bulaç

Monday, July 16, 2018

İslam, Savaş ve Barış


Ahmet Kurucan, tr724.com

Bildiğiniz gibi  “İslam’da”, “İslam’a göre” denildiğini an akar sular duruyor. Okuyucu bunları makalenin başında okuyunca veya konuşmanın evvelinde dinleyince biraz sonra okuyacağı ve duyacağı sözleri Allah’ın ve Hz. Peygamberin emri, yasağı ve tavsiyesi gibi algiliyor. Halbuki onlar beşerin ayet ve hadislerden anladığı şeyler. Bir başka tabirle üretilmiş  beşeri düşünceler. Yorumlar, te’viller, tefsirler. Bu açıdan “İslam’da” veya “İslam’a göre” yerine “Müslüman hukukunda, Müslümanların tarihinde, İslami esaslara getirilen yorumlara göre” denilse çok daha doğru bir tanımlamadır. Bu denildiği takdirde İslam, Müslüman, hukuk, tarih, İslami esas, yorum kelimeleri yerli yerine oturmuş ve oturtulmuş olacak. Kimseyi itham etmeyelim; belki İslam’da diyen insanlar da böyle düşünüyor ama algı ve kabul öyle değil.

**

İslam, gerek Allah’ın ayetleri gerekse Hz. Peygamberin (sas) peygamber olarak kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanları bağlayıcı emir ve yasakları ile dolu sabitelerden müteşekkil bir manzumenin adıdır. Bu bağlamda bir din olarak İslam’ın uluslararası ilişkiler gibi tamamıyla dinamik, şartlara göre her an değişime açık bir meselede yeri, ancak ve ancak ilke, prensip ve değerlerini sunması itibariyle olur. Bu yaklaşımı ret aksini kabuldür ki o da İslam dinini yani onun kutsal kitabını teori, doktrin veya kanun kitabı, Peygamberini de bunu tatbikle mükellef olan bir zat olduğuna inanmak demektir. Halbuki uluslararası ilişkiler siyasi bir alandır ve bu alanda hâkim irade, statik ve dinamik güç olarak halkın ve yöneticilerin elindedir. Bununla alakalı teoriler geliştirecek, doktrinler üretecek ve bunları pratik hayata taşıyacak olan insanlardır, din değil. Öyleyse vakıaya mutabık olan “İslami değerler ışığında uluslararası ilişkilerde savaş mı barış mı esastır?” cümlesidir ve doğrusu da budur.

**

Ayrıca uluslararası ilişkiler modern manada devletin ortaya çıkmasından sonra ortaya atılmış bir kavramdır. Kur’an’ın nazil olduğu bundan 15 asır önceki Hicaz yarımadasında ne bugünkü manada bir devlet ve hükümet yapılanması ne de teorik düzlemde ilişkiler adına ortaya konulmuş çeşitli seçenekler söz konusuydu. Çok insaflı bir şekilde ifade edecek olursak “savaş, barış ve sulh” tan söz edebiliriz ki bugünkü dünyada uluslararası ilişkiler adına onlarca teoriden söz edilmektedir.

Cihad ayetleri Kur’an’da yer aldığına göre, savaş veya barış teorisi Kur’an ayetleri ile temellendirilemez mi? Elbette temellendirilebilir. Ama başta söylediğimiz olgu-norm ya da reel-politik ile ideal-politik arasındaki ilişkiyi unutmamak şartıyla. Olgu veya reel politik nüzul sürecinde yaşanan hadiseler üzerine somut çözümler getiren ayetler; ideal-politik ise gerek cihad ile alakalı ayetlerden gerekse Kur’an’a bütüncül gözle bakışın neticesi elde edilecek değerler, ilkeler ve prensiplerdir. Somut örnek verecek olursak, Bakara 191’de Mekke müşriklerini kastederek “onları nerede yakalarsanız öldürün” reel-politiğe, “fitne yani insanlara inançlarından dolayı baskı, zulüm, işkence yapma katilden beterdir.” ideal-politiğe işaret eder ki buradan çıkartılacak ilke din ve inanç özgürlüğüdür.

Burada şunu da özellikle kaydetmeliyim ki cihad ayetlerinde olgulardan norm çıkartma, reel-politik ile ideal-politik arasındaki farkı fark etme tarihi süreçte sunmaya çalıştığımız çerçeve içinde yapılamamıştır. Fransa’daki 300 imzalı Kur’an’dan şiddet içeren ayetler çıkartılsın bildirisinin altında yatan da biz Müslümanlara ve özellikle ulemaya bakan yani itibariyle en önemli sebeplerinden biri budur. Neden yapılamamıştır sorusunun cevabı ontoloji, epistemoloji ve metodoloji ana başlıkları altında müstakil bir yazı ile verilmesi gereken ayrı bir konudur.

**

Son olarak “İslam savaş dinidir” veya “İslam barış dinidir” sloganlarının –ki ben bunlara slogan diyorum- her ikisinin de doğru olduğunu düşünmüyorum. Hatta bu türlü indirgemeci ilmi yaklaşımlardan uzak klişe söylemlerin İslam dinini anlamanın önünde büyük engel teşkil ettiğine inanıyorum. Savaş ve barış uluslararası, devletlerarası münasebeti ilgilendiren siyasi bir konudur. Bu konuda içinde yaşadıkları şartlara bağlı olarak politika belirleyecek olanlar idarecilerdir. İdeal-politik olarak barış elbette öncelenir, öncelemek zorundadır ama şartların gerektirmesine bağlı olarak savaş da yapılabilir. Onun için savaşa da kapısı açık dengeli barış siyaseti İslami değerlere daha uygun bir tanımlamadır. Ama illa slogan kullanacağız diyorsanız İslam dinini savaş ve barıştan ziyade merhamet ve şefkat mayalı adalet dini olarak tanımlamak daha doğrudur. İslam varlığın tamamına karşı şefkat ve merhamet etmeyi ama aynı zamanda adil olmayı emreden dinin adıdır. Evet, İslam Müslüm-gayrı müslim, Türk, Kürt, Arap vb. dini ve etnik kimliğe bakmaksızın kadın-erkek, canlı-cansız Allah’ın bütün mahlukatına karşı şefkat ve merhameti emreden adalet dinidir.

**

Hasılı, medeniyet kavramlar üzerine inşa edilir. Bu cümleyi tersinden okuyup kavramlar medeniyeti inşa eder de diyebilirsiniz. Ama unutulmamalı kavramlar canlı bir organizma gibidir. İhtiva ettiği anlamlar yaşanan gerçekliğe bağlı olarak daralır, genişler, değişir, dönüşür. Bu gözle baktığımı zaman Kur’an kendi kavramlarını oluşturmuştur. Cihad da bunlardan biridir. Ama aradan geçen 15 asır içinde değişen şartlar bu kavramın anlam çerçevesini daraltmış, genişletmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür. Bugün Müslümanlar olarak bize düşen hem teori hem de pratikte bu kavramı Kur’anî zemine yeniden taşımak, aslına irca etmektir. 

Tuesday, May 1, 2018

İslamî Tecdit Hareketleri Hakkında



Mevdudî, on beş yaşından yetmiş küsur yaşına kadar hayatı kütüphanelerde geçmiş bir insandır. Yazdığı kitaplar üst üste yığılınca kendi boyunu aşar. Yaşadığı dönemde bir kısım içtimaî oluşumların mimarı olmuştur ve İslâm adına bir aksiyon insanı olarak zihinlere kazınmıştır. Bazıları onu bazı düşüncelerinde eleştirseler bile hasenatı o kadar çoktur ki, seyyiat denen şey onun yanında görünmez olur. Kaldı ki temel anlayışımıza göre biz kendi günahlarımıza bakıyor, başkalarının günahlarının deryada damla olduğunu düşünüyor ve kimseyi ayıplama yoluna gitmiyoruz. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri de bu ahlâkı ders vermiş, kendi seyyiatını gözünün önüne koyduğun zaman neredeyse şeytanın günahlarını bile görmemek lâzım geldiğini ifade etmiştir. Bu duygunun kaynağı Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadisinde ifadesini şu şekilde bulmaktadır: “Senin en can alıcı hasmın, şahsî çerçeven ve mahiyetin içindeki nefsindir.” Binaenaleyh insan, içindeki bu düşmana bakmalı, başka şeylerle meşgul olmamalıdır. Zannediyorum böyle yapmakla o iki önemli hasleti haiz olur: Kendi kusurlarını görme ve başkalarının kusurlarına göz yumma. Zira kendi kusurlarını görmeyen hep başkalarının kusurlarıyla meşgul olur. En büyük fazilet, kusur dendiği zaman insanın kendisini hatırlaması, Cehennem dendiği zaman ellerini dizine vurup “Ah! Ben oraya girersem ne olur hâlim!” demesi, eğer yeryüzünde şeytanlık birinin başına konacaksa, bunun kendi başı olabileceği endişesini taşımasıdır.

Dünyanın değişik yerlerinde İslâmî canlanmalara hareket  veren insanlar her dönemde var olmuştur. Bu insanlar hakkında menfi söz söylemek kesinlikle uygun değildir. Hele vefatlarından sonra bunlar hakkında konuşmak büyük vebaldir. Sadece kendi fikir önderine takılıp başkalarını yok saymak bir mü’minin yapacağı iş değildir ve olmamalıdır da.

Tecdit hareketi dünyada devamlı olacak ve her yüz senede bir müceddit gelecektir. Selef arasında bile bir-iki tanesinin dışında hiçbir mücedditte ittifak edilmemiştir. Aslında herkesin, bağlandığı zatı büyük görmesi, onun feyzinden istifade edebilmesi adına önemlidir. Aksine onda bir kısım kusurlar gördüğü müddetçe füyûzâtından istifade edemez. Ne var ki birini büyük görmek, başkalarını kusurlu ve sapkın görmeye sebebiyet vermemelidir. Bu konuda yapılacak şey, onun bazı noktalarda başkalarından üstün olduğu mülâhazasıyla ona bağlı bulunduğunu ifade etmek ve daha faziletli ve üstün biri bulunduğunda ona gidebilmeye kapıyı açık bırakmaktır.

** 
“Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrinde, en birinci mesele olarak, nesle eğilme ve milletin maarifine müteveccih olma, hayatın ders verici bir mektep hâline getirilip objektif olması, her hâdiseden dersler çıkarılması gibi hususlar ele alınıyordu. Gün geldi büyük çoğunluğu itibarıyla buna sırt dönüldü. Fakat daha sonra bazı kimseler yavaş yavaş bu büyük ve ince meseleyi kavrayıp tekrar ona yöneldiler. Gün geçtikçe bunların sayıları arttı ve bu anlayışla dine hizmete teveccühler olmaya başladı. “Acaba bu anlayışta olan kimseler meseleyi büyük dirayet ve zekâlarıyla mı kavramışlardı?” sorusuna verilecek cevap olumlu olmayacaktır. Zira bu, bir itaat ve teslimiyet mevzuudur ve böyle kabul edilmelidir. İnsanlar bazılarını dinlemiş, onlara bağlanmış ve onların prensipleri altında hareket etmişler ve isabet ettiklerini gördükçe kanaat ve yakinleri biraz daha artmıştır; mesele bundan ibarettir. Bu açıdan da kimsenin kimseye karşı gurura girmeye hakkı yoktur. Kıtmir, mürşid meselesini böyle anlamada fayda mülâhaza ediyorum.”