Showing posts with label siyaset. Show all posts
Showing posts with label siyaset. Show all posts

Monday, January 24, 2022

Kahır Toplumu

 

Gökhan Bacık, Ahval

Doğduğum köyde hiç balık yemeyen insanlar vardı. Hatta bunlar balık pişirilen bir eve girmezdi.

Bunun nedeni tarihsel bir trajediden kaynaklanıyordu: Ruslardan kaçan Çerkesler, gemilerle Karadeniz’i geçerken pek çokları hastalıktan yahut açlıktan ölmüştü. İnsanlar ölmüş yakınlarını (belki anne belki baba belki evlat) çaresizce denize atmak zorunda kalmışlardı. Kimbilir, bu ölülerin bazılarını balıklar yemişti. 

Belki de bu kahredici çaresizlik içinde ölülerini denize atanlar böyle düşünmüştü.

Canları malları telef olan bu insanların hakkını kimse soramadı. 

Yapan yaptığı ile ölen öldüğü ile kaldı.

Daha da ötesi, pek çok Çerkes bugün Rusya ile yakınlaşmanın mimarı partilere oy veriyor.

Halbuki mazlumlar her zaman haksızlığın hesabının sorulacağı bir günü bekliyor.

Avrupa’da, ülkesini terk etmiş pek çok insanın konuşmalarını süsleyen bir cümle var: 

“Bir gün hukuk geri gelince…”

Bu cümle, bir zamanlar hukukun Türkiye’de var olduğunu varsayıyor.

Peki bu zaman ne zamandı? Türkiye’de ne zaman hukuk vardı? 

1988 mi? 1998 mi? 2008 mi? 2005 mi?

Öyle bir zamana geri dönsek, bizim fark etmediğimiz ne çok mazlum bulacağız.

Belki de bugün Türkiye’de mutluluk içinde yaşayanlar da ileride bir zaman diliminde mazlum olacaklar ve “bir gün hukuk geri gelince” diyerek cümleler kuracaklar.

16 yaşında intihar eden Bahadır’ın cenazesine elleri bağlı getirilen babanın hıçkırıkları o yüzden bize şunu hatırlatıyor: 

Türkiye bir kahır toplumudur.

Bu kahır toplumunda kastlar vardır, zamanlar vardır. Herkes başka bir kasttır. Herkes başka bir zamanda yaşar. 

Bir kast ezilirken diğer kast mutlu olabilir. 

Bir zamanı yaşayanlar ağlarken diğer zamanı yaşayanlar gülebilir.

Şimdi biz (tabii öncelikle Türkiye’deki KHK’liler) toplumun en alt kastını oluşturuyoruz. 

Bunları dövmek, tutuklamak, mallarına el koymak mümkün ve meşru.

Bu açıdan, her devirde Türk toplumunun paryaları var olmuştur. Parya, ancak kırık veya eski kap kullanır. Parya olduğunu belli edecek bir işaretle boyanmış olmalıdır. Mesela eski zamanda bir parya at bile alamazdı. O ya bir eşeğe binecektir yahut yürüyecektir.

Bahadır da babası da birer paryaydı. Çocuk kendini öldürdü. Babası elleri bağlı oğlunun cenazesine getirildi.

Bugün bir KHK’li paryadır.

Alt kastın bir üyesidir.

Toplum buna üzülüyor mu?

Maaşlarına zam yapılan emekliler ve asgari ücretlilerin bir kısmı son anketlerde tekrar AKP’ye dönmüşe benziyor.

Muhakkak üzülenler de var. Ancak ağır bir rejim karşısında insanların bir şey yapması kolay değil. Ama bütün olumsuzluklara rağmen uğraşan didinen aydınlar, gazeteciler ve siyasiler de var.

Üzülmeyenler de vardır.

Takip ettiği siyasi partiye göre dünyayı algılayanlar için Bahadırlar ve diğerleri tam aksine ‘hak ettikleri’ bir durumdadır.

Rakamlar da önemli. Devletin sopa ile oradan buraya sürüklediği insanların sayısını toplasan 3-5 milyon. Kalan büyük kalabalık, günlük hayatı içinde yaşıyor. Yüzlerce yıldır süren bu model bir alışkanlığa dönmüş:

Bir grubun hakları sistematik yok edilirken insanlar onu yok sayıp yaşamaya alışmış.

Yüzlerce yıldır terbiye tezgahından geçmiş bir büyük kabalık bu. “Böyle gelmiş böyle gider” ezberi içinde tek başına itiraz etse bile bunun bir şeyi değiştirmeyeceğine ikna olmuş. Hal böyle olunca yok saymaktan başka sığınılacak yöntem kalmamış: İnsanlar hiç yokmuş gibi yapıyor.

Hiç yokmuş gibi yapmanın tuhaf sonuçları da var: Bir yansıtma ile bütün yabancı milletler kötü ilan ediliyor. Bütün bu hamasi lafların, altına işeyen çocuğun “bunu komşunun oğlu yaptı” demesinden hiçbir farkı yok. Aslında bunlar bir züğürt tesellisi.

Bu hamasetin büyüklüğü aslında memleketin sorunlarının büyüklüğünü gösteriyor.

Zaaflar büyüdükçe hamaset büyüyor.

Haksızlıklar arttıkça bayrak büyüyor, caminin kubbesi büyüyor.

Haksızlıklar arttıkça bunları örtmek için işe yarayacağı düşünülerek “daha çok vatan daha çok ezan daha çok bayrak” muhabbeti yapılıyor.

Kahır toplumunda o yüzden haksızlıklar dinsel ve milli bir tören hatta bazen ibadet havası içinde gerçekleşiyor.

Meşhur hikayedir:

Çin’de bir köye yağmur yağmış içenler delirmiş. Bu suyu iki arkadaş içmemiş. Ancak herkes delirdiği için onlara deli muamelesi yapmışlar. Çaresiz iki arkadaş sonunda suyu içmiş.

Halihazırda Türkiye hikayedeki bu Çinli köy gibi bir yer.

Ya kahrolup yaşayacaksın yahut kalabalığa karışıp yok olacaksın.

 

Wednesday, January 5, 2022

Autocracy is winning

 

Extracted from this article:

All of us have in our minds a cartoon image of what an autocratic state looks like. There is a bad man at the top. He controls the police. The police threaten the people with violence. There are evil collaborators, and maybe some brave dissidents.

But in the 21st century, that cartoon bears little resemblance to reality. Nowadays, autocracies are run not by one bad guy, but by sophisticated networks composed of kleptocratic financial structures, security services (military, police, paramilitary groups, surveillance), and professional propagandists. The members of these networks are connected not only within a given country, but among many countries. The corrupt, state-controlled companies in one dictatorship do business with corrupt, state-controlled companies in another. The police in one country can arm, equip, and train the police in another. The propagandists share resources—the troll farms that promote one dictator’s propaganda can also be used to promote the propaganda of another—and themes, pounding home the same messages about the weakness of democracy and the evil of America.

This is not to say that there is some supersecret room where bad guys meet, as in a James Bond movie. Nor does the new autocratic alliance have a unifying ideology. Among modern autocrats are people who call themselves communists, nationalists, and theocrats. No one country leads this group. Washington likes to talk about Chinese influence, but what really bonds the members of this club is a common desire to preserve and enhance their personal power and wealth. Unlike military or political alliances from other times and places, the members of this group don’t operate like a bloc, but rather like an agglomeration of companies—call it Autocracy Inc. Their links are cemented not by ideals but by deals—deals designed to take the edge off Western economic boycotts, or to make them personally rich—which is why they can operate across geographical and historical lines.

Thus in theory, Belarus is an international pariah—Belarusian planes cannot land in Europe, many Belarusian goods cannot be sold in the U.S., Belarus’s shocking brutality has been criticized by many international institutions. But in practice, the country remains a respected member of Autocracy Inc. Despite Lukashenko’s flagrant flouting of international norms, despite his reaching across borders to break laws, Belarus remains the site of one of China’s largest overseas development projects. Iran has expanded its relationship with Belarus over the past year. Cuban officials have expressed their solidarity with Lukashenko at the UN, calling for an end to “foreign interference” in the country’s affairs.

In theory, Venezuela, too, is an international pariah. Since 2008, the U.S. has repeatedly added more Venezuelans to personal-sanctions lists; since 2019, U.S. citizens and companies have been forbidden to do any business there. Canada, the EU, and many of Venezuela’s South American neighbors maintain sanctions on the country. And yet Nicolás Maduro’s regime receives loans as well as oil investment from Russia and China. Turkey facilitates the illicit Venezuelan gold trade. Cuba has long provided security advisers, as well as security technology, to the country’s rulers. The international narcotics trade keeps individual members of the regime well supplied with designer shoes and handbags. Leopoldo López, a onetime star of the opposition now living in exile in Spain, has observed that although Maduro’s opponents have received some foreign assistance, it’s “nothing comparable with what Maduro has received.”




Tuesday, October 5, 2021

Truth in the court house

 


If we wonder why notions of truth and falsehood have become more vague, more relative, more flexible, our legal system is an important influence to consider. For those who are not familiar with this system, taking part in a legal proceeding can be ethically breathtaking. At the heart of this shock is the realization that even though establishing truth and exposing lies is the stated goal, it is not only one. Nor are “truth” and “lies” understood to mean in court what they do on the street. From a legal standpoint, any lie that isn’t told under oath is no lie at all. Legally speaking, truth is what evidence and testimony corroborate. If enough evidence and witnesses can prove that water is dry and dust wet, then legally speaking, dust is wet and water dry.


For all practical purposes, truth inside a courtroom consists of whatever a judge or jury decides is true. Whether legally established truths are factually accurate is beside the point. As any lawyer will tell you, legal truths do not always correspond to actual truths. There is even a concept in American jurisprudence called “legal fiction,” which, according to Black’s Law Dictionary, refers to “an assumption that something is true even though it may be untrue.” In their own way, lawyers are no less indifferent than therapists to literal truth. Bill Clinton once observed that in their conflicting testimony before the Senate, neither Anita Hill nor Clarence Thomas was a liar; each simply told the truth as he or she saw it. What a layperson might consider a lie, said Clinton, a lawyer such as he might see as simply an “alternative version of reality.” Clinton’s two terms as president were like an eight-year seminar in the difference between truthfulness as most people understand that term and truthfulness as a legal concept. The culmination was Clinton’s assertion that his testimony denying he’d harassed Paula Jones was “legally accurate.”


It is this type of comment that makes so many nonlawyers think that lawyers inhabit their own ethical universe. As one character in Linda Bames’s novel Big Dig says of another, “I wasn’t sure about his honesty, but what the hell, he was a lawyer so it didn’t count.” This is a bum rap. It’s not as though lawyers are born with defective honesty genes. Rather, they take part in a system of law that virtually requires its participants to work at ethical cross-purposes. On the one hand, they are expected to engage in a search for truth, and not suborn perjury. At the same time, they must vigorously advocate the case of clients even when this means manipulating facts, if not actually condoning lies. That forces lawyers to operate on a two-tier ethical system (assuming they are personally honest): one of their own, and a second on behalf of clients. 

**

Few contemporary lawyers would disagree. A bedrock principle of legal counsel is that their job is to represent clients, not to judge them. Judgment is the job of the court.

**

In a unique critique of the adversarial system of justice, Frankel wrote that it was a rare trial in which anyone involved wanted the whole truth to be revealed. What’s worse, Frankel added, “many of the rules and devices of adversary litigation as we conduct it are not geared for, but are often aptly suited to defeat, the development of the truth … . The process often achieves truth only as a convenience, a byproduct, or an accidental approximation.”

**

A propensity to dissemble characterizes politicians left, right, and center. This is more a personality trait than a political tendency. Former Nebraska senator Bob Kerrey thought the real source of political artifice was a craving to be liked. That and a hunger for attention. An uncommonly high proportion of narcissists can be found among those who run for office. (Theodore Roosevelt’s daughter once said her father wanted to be the bride at every wedding, and the corpse at every funeral.) Indifference to truthfulness is a known narcissistic trait.


To politicians, most of their falsehoods are mere petty fibbery, lies of exuberance so insignificant that they hardly even qualify as lies. “Rhetorical excesses and leaps of faith,” Al Gore called them. It’s been suggested that Gore’s well-known tendency to take liberties with facts was a result of growing up in a political family (his father was a longtime senator from Tennessee), where stretching the truth was not considered any great sin. Among themselves, politicians take a certain philosophical approach to matters of honesty. In their own minds this doesn’t mean they lack this trait, simply that they define it differently than their average constituent does (alt.ethics again). By this ledger-book standard, if you tell the truth more often than not and are an upright sort of person, you’re honest. 

**

When politicians double as celebrities we care less about their moral standards than their glamour quotient. A good head of hair can attract more votes than a sound set of ethics. (Quick: Who was the last bald president?) Winning smiles can impress us more than the truthfulness of words that emerge from those smiles. It is well known to those who study deception that the way we judge lies depends on who told them and how we feel about that person. In this sliding scale of judgment, the lies of liars we like are understandable. Those of liars we don’t like are contemptible.

Thursday, March 25, 2021

Çay ve Ulus

 


Kaynak: Çay ve Ulus, Besim F. Dellaloğlu, Duvar Gazetesi, 25.03.2021

Türkiye Cumhuriyeti’nde ulus-kimlikle yoğun çay tüketimi neredeyse özdeşleşmiştir. “Bu topraklarda” çay içmek neredeyse genetiktir. Buralara ait olmanın en tipik göstergelerinden biridir. “Bu ülke”de aşağı yukarı herkes güne çayla başlar ve bu bütün gün devam eder.

Vikipedia’nın 2014 verilerine göre Türkiye kişi başına 7.54 kilogram (kg.) çay tüketimiyle dünyada ilk sıradadır. Bu rakam ikinci sırada yer alan Fas’ta 4.34 kilogramdır. Çay deyince ilk akla gelen ülkelerden biri olan Birleşik Krallık kişisi başına 2.74 kg. tüketimle beşinci sıradadır. Rusya 1.21 kg ile on beşinci, İran 1.07 kg. ile yirminci sıradadır. Yirmi dördüncü sırada 0.99 kg. ile Japonya, yirmi yedinci sırada 0.93 kg. ile Mısır vardır. Dünya ortalaması ise 0.57 kilogramdır. Sanırım bu rakamlar Türkiye’de çayın önemini vurgulamak için yeterlidir.

Çayın “bu topraklara” gelişi on dokuzuncu yüzyılın sonlarını bulur. Murat Bardakçı’ya göre çayla tanışma, İstanbul’daki bazı dükkânların az miktarda da olsa çay ithal etmeye başlamasıyla olmuştur. Çay üzerine ilk metin ise Hacı Mehmed İzzet Efendi’nin 1879 tarihli “Çay Risalesi”dir.

National Geographic Türkiye dergisinin Ağustos 2009 tarihli çay özel sayısına göre, Osmanlı’da çay yetiştirmeye yönelik bilinen ilk ciddi girişim Sultan II. Abdülhamid dönemine rastlıyor. 1892’de yayınlanan “Coğrafya-yı Sınaî ve Ticarî” adlı kitapta, dönemin Ticaret Nazırı Esbak–ı İsmail Paşa’nın aracılığı ile Çin’den getirilen çay fidanları ve tohumlarının Bursa’da ekildiği anlatılıyor ancak ekolojik koşulların uygun olmaması nedeniyle sonuç alınamadığı belirtiliyor.

ÇAYKUR’un internet sitesine göre, Türkiye´de çay tarımının başlangıcı 1917 yılına kadar uzanmaktadır. Batum ve çevresinde incelemeler yapmak üzere, bölgeye aralarında Halkalı Ziraat Mektebi Âlisi Müdür Vekili Ali Rıza Erten´in de yer aldığı bir heyet gönderilmiştir. Yapılan inceleme sonucu hazırlanan raporda, Batum ile benzer ekolojiye sahip Doğu Karadeniz Bölgesinde çay ve narenciye bitkilerinin yetiştirilebileceği belirtilmiştir.

Dünya savaşından sonra bölgede yaşanan ekonomik ve sosyal bunalımlar, işsizlik dolayısıyla meydana gelen aşırı göç, bölge insanına gelir kaynağı ve iş alanları yaratılmasını zorunlu hale getirmiştir. Bölgede yaşanan işsizlik, göç ve ekonomik sorunların çözüme kavuşturulması için, 1917 yılında hazırlanan rapor da dikkate alınarak, TBMM´de 1924 yılında, Rize ili ve Borçka Kazasında Fındık, Portakal, Mandalina, Limon ve Çay yetiştirilmesine dair 407 Sayılı Kanun kabul edilmiştir. Çay tarımı bu Kanun ile yasal güvenceye kavuşturulmuştur. Bu Kanuna göre başlatılan çay üretimi çalışmalarının yürütülmesinde Ziraat Umum Müfettişi Zihni Derin görevlendirilmiştir.

“Bu topraklarda” çay üretiminin yaklaşık bir asırlık bir tarihi vardır. Hepsi o kadar. “Bu ülke”nin insanlarının bu tarihlerden önce çayla ciddi bir samimiyeti yoktur. Çay tiryakiliği, hatta ulus-kimliğin çayla özdeşleşmesi özellikle Cumhuriyet döneminde hızla gelişmiştir. Bundan önceki dönemlere yönelik olarak bu ilişkinin yaygınlaştırılması tipik bir anakronizm örneği olabilir ancak.

İlginç biçimde çay tiryakiliğiyle ulus-kimlik arasında tarihsel bir paralellik vardır. Türkiye’de önce çay üretimi başlamış, ardında da çay tiryakiliği yaygınlaşmıştır. Tersi değil! Benzer bir değerlendirme aslında ulus-kimliğin üzerine kurulduğu Türklük için de yapılabilir. Türkiye, Turchia olarak önce İtalyancada ortaya çıkmıştır ve büyük ölçüde Osmanlı’yı nitelemek için kullanılmıştır. Oysa Osmanlı’da on dokuzuncu yüzyıla kadar Türklüğün yaygın bir kullanımı yoktur. Ne de olsa Osmanlı bir imparatorluktur, bir ulus-devlet değil. Türklük, Türkçülük ancak Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkmaya başlamıştır. Bir bakıma Türk milliyetçiliğinin Osmanlı'da en geç ortaya çıkan milliyetçilik olduğu bile söylenebilir. Yunan, Bulgar, Ermeni, Sırp, Arap vb. milliyetçiliklerine göre en azından.

Bunu Niyazi Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu kitabında, çok güzel anlatır. Aynen aktarıyorum:

“Abdülhamit zamanında Avrupa’da bulunan bir Jön Türkün anılarında anlattığı hikâye ilginçtir. Birkaç arkadaşıyla Paris’te bir kütüphaneye dadanmış. Oraya bakan memur ya da müdür, bunları ilgiyle izlermiş. Nihayet bir gün sormuş: “Siz nesiniz?” demiş. Bizimkiler bakışmışlar, hepsi birden, “Müslümanız” demişler. Fransız: “Bu, sizin dininiz. Milliyetiniz ne?”. Bizimkiler cevap vermişler: “Biz Osmanlıyız” demişler. Adam yine tatmin olmamış: “Bu, sizin tabiiyetiniz. Milliyetiniz nedir?” “Bakın” demiş, “şuradakini görüyor musunuz? Ona sordum “Ermeniyim” dedi. Bir de şurada oturan var; o da Rum olduğunu söyledi. Siz de Ermeni veya Rum olamazsınız ya!”. Jön Türk, bu hayali ya da gerçek hikâyeyi anlattıktan sonra, “İşte o zaman Türk olduğum aklıma geldi” der. Onun bu son yargısı Avrupalının, analize zorlayan soruları karşısında, düşünülerek bulunmuştur.”

Uzun lafın kısası “bu topraklarda” Türklüğün tarihi çayın tarihinden daha eski değildir. Milliyetçilik de modern ve Batılı bir fenomendir. Tıpkı diğer modern ideolojiler gibi. Milliyetçilik de, kurum olarak ulus-devlet gibi “bu topraklara” dışarıdan gelmiştir. Birçok başka şey gibi! Bu anlamda “yerli ve millî” değildir. Tıpkı çay gibi!

Thursday, October 22, 2020

China



China will not cede this territory (Xinjiang) and, as in Tibet, the window for independence is closing. Both are buffer zones, one is a major land trade route, and – crucially – both offer markets (albeit with a limited income) for an economy which must keep producing and selling goods if it is to continue to grow and to prevent mass unemployment. Failure to so do would likely lead to widespread civil disorder, threatening the control of the Communist Party and the unity of China.

There are similar reasons for the Party’s resistance to democracy and individual rights. If the population were to be given a free vote, the unity of the Han might begin to crack or, more likely, the countryside and urban areas would come into conflict. That in turn would embolden the people of the buffer zones, further weakening China. It is only a century since the most recent humiliation of the rape of China by foreign powers; for Beijing, unity and economic progress are priorities well ahead of democratic principles.


The Chinese look at society very differently from the West. Western thought is infused with the rights of the individual; Chinese thought prizes the collective above the individual. What the West thinks of as the rights of man, the Chinese leadership thinks of as dangerous theories endangering the majority, and much of the population accepts that, at the least, the extended family comes before the individual.


I once took a Chinese ambassador in London to a high-end French restaurant in the hope they would repeat Prime Minister Zhou Enlai’s much-quoted answer to Richard Nixon’s question ‘What is the impact of the French Revolution?’, to which the prime minister replied ‘It’s too soon to tell.’ Sadly this was not forthcoming, but I was treated to a stern lecture about how the full imposition of ‘what you call human rights’ in China would lead to widespread violence and death and was then asked, ‘Why do you think your values would work in a culture you don’t understand?’


The deal between the Party leaders and the people has been, for a generation now, ‘We’ll make you better off – you will follow our orders.’ So long as the economy keeps growing, that grand bargain may last. If it stops, or goes into reverse, the deal is off. The current level of demonstrations and anger against corruption and inefficiency are testament to what would happen if the deal breaks.


Another growing problem for the Party is its ability to feed the population. More than 40 per cent of arable land is now either polluted or has thinning topsoil, according to their Ministry of Agriculture.


China is caught in a catch-22. It needs to keep industrialising as it modernises and raises standards of living, but that very process threatens food production. If it cannot solve this problem there will be unrest.


There are now around 500 mostly peaceful protests a day across China over a variety of issues. If you introduce mass unemployment, or mass hunger, that tally will explode in both number and the degree of force used by both sides.


So, on the economic side China now also has a grand bargain with the world – ‘We’ll make the stuff for cheap – you buy it for cheap.’

Thursday, December 19, 2019

Tiran ve tirancıklar nasıl oluyorda mantar gibi üreyebiliyor?




























Wednesday, October 16, 2019

60lı Yıllar



Gülen, öğrencilerine düşkündü. Bazı öğrencileri yurtta da, kamplarda da zapt etmek kolay değildi. 450-500 lira olan maaşının bir kısmını ihtiyacı olan öğrencilere dağıtmak üzere öğrenci başkanına veriyordu. O yıllarda çoğu köylerden gelmiş olan öğrencilerin en büyük lüksü iki bisküvi arasına sıkıştırılmış lokumdu.

1970 sonlarında maaşı bin lira civarındaydı. Sadece vaizlik maaşını alan Gülen, ders başına 10 lira olan ek ücreti ve 17,5 lira olan gece-gündüz nöbeti parasını almıyordu. Oysa günde on saat derse giriyordu ve haftanın çoğu günleri nöbet tutuyor gibi ayaktaydı. Yörenin hocalarından biri şöyle diyordu:

“Fethullah hocadan Allah razı olsun. Bize ücretsiz ders vermeyi öğretti.”

Bu şekilde maaşının çok az bir bölümünü kullanan Gülen’in günlük yemeği çok sadeydi. Yurdun yemeklerini yemediğinden dışarıdan peynir, mandalina gibi yiyecekler alıyordu. Bunları, yurttan parasını ödeyip aldığı ekmekle yiyordu. Çoğu günleri soğan ekmek yiyerek geçiriyordu. Hatta bazen öğrenciler rahatsız olmasın diye sınıfa girdiğinde, “Biz soğanı çok severiz, ağzım soğan kokuyor mu?” diyerek onların tepkisini ölçüyor, ardından da bir soğan fıkrası anlatarak öğrencilerini güldürüyordu. Gülen’in yurdun yemeğini yemediğini bilen İzmir esnafından Mustafa Birlik, ona evinden öğle yemeği gönderiyordu:

“Kestanepazarı’nın yemeğini yemediğim için Mustafa Birlik, oğlu Abdullah ile her gün öğlende bir öğün yemek gönderiyorlardı. Karşılıksız olmasın diye onlara çok küçük bir şey veriyordum. Hemen her gün sefer taslarına bir çorba koydular, bana gönderdiler... 2-3 sene bana böyle yemek geldi.”

Öğrencilerin yediği etlerin nasıl kesildiğini görmek için mezbahaneye giden Gülen, dini hassasiyetlere ve hijyen kurallarına yeterince riayet edilmediğini gördü. Yurt idaresine durumu anlatıp, “Koyunları ben keseyim, yemekhaneye teslim edeyim. Öğrenciler temiz et yesinler.” teklifinde bulundu.

Onu gece yarısı yurdun tuvaletlerini temizlerken, günün bir saatinde yurdun önünü yıkarken, Kurban bayramlarında herkesin uyuduğu saatlerde kalkıp onlarca kurbanın kesildiği yurdun bahçesini temizlerken görmek mümkündü. Öyle bir durumda yanına gelip o işi yapmak isteyenlere işi kesinlikle devretmiyor, başladığı işi kendisi bitiriyordu. Daha Erzurum’da öğrenci olduğu 1950’li yıllarda elinde hortum medresenin tuvaletlerini temizliyordu.

Gülen, yurdun yemeğini yemediği gibi, kullandığı abdest ve banyo suyunun parasını bile hesaplayıp ödüyordu. O yıllarda Ankara’dan gelip yanında birkaç ay kalan bir arkadaşına da yurtta yemek yedirmedi ve onun da kullandığı suyun parasını hesaplayıp ödedi. Gülen yurdun terlik ve havlu gibi malzemelerini de kesinlikle kullanmıyordu.


**

Gülen İzmir’de bu faaliyetlerle meşgulken, Türkiye’nin ilk siyasal İslâmcı partisi siyaset sahnesinde yerini aldı. Bu partinin kurucusu, eğitiminin bir bölümünü Almanya’da yapmış olan mühendis kökenli Prof. Necmettin Erbakan’dı. Partisine “Milli Nizam” adını vermişti.

1969’da İzmir’e gidip kampta Gülen’i ziyaret eden Erbakan, kamptaki gençleri görünce, “Ülkeye hizmetin en etkili yolu siyasettir.” dedi. Erbakan randevusuz gelmişti. O yılların Türkiye’sinde “masonlarla” ve “Siyonizm’le” mücadele ettiğini belirten, bu sebeple bütün dindar insanların kendi arkasında yer alması gerektiğine inanan Erbakan, Gülen’i yeni kurduğu partiye davet etti. Ama Gülen’i ikna etmesi mümkün değildi. Gülen kararını vermişti. Siyaset ona göre değildi. Türkiye’nin istikbalini, manevi değerlerden uzak yetişen ve büyüdüklerinde sağ-sol kamplarına ayrıştırılan gençlere sahip çıkılmasında görüyordu. Gülen’e göre, bu da ancak siyaset üstü bir yaklaşımla ve toplumun bütün kesimlerine ulaşmak suretiyle mümkün olabilirdi.

Gülen, Erbakan’a yönelik bu tavrını öteki siyasi parti liderlerine de aynı şekilde gösterdi. Adalet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi liderlerinin görüşme taleplerine o günün şartlarında sıcak bakmadı.


**

Gülen, 1966’dan 1971 askeri müdahalesine kadar bu beş yıl boyunca yurtta müdür, camide vaiz, kampta yönetici, kahvehanede konuşmacıydı. Daha İzmir’e geldiği ilk yıl olan 1966’nın sonbaharında verdiği konferansın dinleyicileri arasında üniversite öğretim üyeleri ve yargı mensupları vardı. Henüz genç yaşlarda olmasına rağmen saçlarının büyük bir kısmına beyazlar düşmüş Gülen, bu konferansında Kur’ân-ı Kerim’in bilim ve teknolojiye bakan mucizevi yönlerini anlattı.

**

O dönemde Gülen’le birlikte olan yakın arkadaşlarının anlattığına göre, İzmir ve çevresinde Gülen’in gidip kahvehanesinde konuşma yapmadığı semt neredeyse kalmadı. Gülen için İzmir’de ilk kahvehane konuşmalarını 1968’de Aydınlar Cemiyeti organize etti. İlk kahvehane konuşması bir ilçedeki caminin bitişiğindeki kıraathanede oldu. Gülen’in o konuşması üzerine, kıraathanede oyun kâğıtlarının yerini kütüphane aldı. Kıraathane sahibi oyun kâğıtlarını yakarak imha etti. Bir kahvehane toplantısı, Mimarlık Fakültesi’nin yanındaki üniversite kıraathanesinde oldu. Gülen’in, çoğu üniversite öğrencisi olan dinleyicilerle bu sohbeti dört saat sürdü. Öyle ki, cadde tıkandı, belediye otobüsleri geçemedi. Bu toplantılar için İzmir Emniyeti Birinci Şube’den (Siyasi Şube) izin alınıyordu. Bu kahvehane sohbetleri o kadar sıklaştı ki, sonunda Siyasi Şube, genel bir izin verdi. İzin yazısında, salı ve cumartesi günleri, mahalli karakollara önceden haber vermek suretiyle kahve sohbeti yapılabileceği yazıyordu:

“Çocukluğumdan beri kahvelere karşı ciddi rahatsızlığım vardı. Kendim de gider orada bazı şeyler dinlerdim. Hikâye anlatırlardı. Ama rahatsızlığım vardı. Oralar nazarımda hep tembelhane idi. Acaba buraları kıraathane, adı da oydu kahvelerin, nasıl kıraathane haline getiririz, nasıl düşünen insanların, bazı şeyler dinleyen insanların yeri haline getiririz... Camide sohbet ediliyor. Camiye gelmeyen, o tembelhanelerde oturan insanlar var, acaba bunlara bazı meseleleri nasıl anlatırız. Hususiyle o dönemde din, diyanet inkâr ediliyordu. Belli bir ölçüde inkâr-ı ulûhiyet meselesi vardı. Marksizm, Leninizm, Maoizm böyle telakki ediliyordu. Ve gençlerde yaygındı. Biz de kahvelerde o dönemde Rabbimizi anlatalım, dinimizi anlatalım. Bu daha sonra yapılacak şeylere ilham kaynağı oldu. Bunları sinema salonlarında niye yapmayalım? Sinema salonlarında aslında eskiden beri hep konferanslar verilirdi. Çok erken dönemlerde hatırlıyorum... Sinemalarda da anlatılabilir, tiyatrolarda da anlatılabilir mülâhazam çok eski dönemlerde olmuştu. Rabbimizi sinema sahnesinde anlatma fırsatı verirlerse, biz çıkar orda da ‘Allah deyin ve kurtulun!’ deriz. Kahveler ve camiler bu işin sadece isteyerek sizin ayağınıza gelen insanlara bir şeyler anlatma zeminleri ise, bir de duyurarak bu meseleyi ilan ederek ve aynı zamanda abdest ihtiyacı olmayan, ayakkabı çıkarma ihtiyacı olmayan, farklı mekânlarda insanların biraz rahat gelip rahat oturacakları, belki sigara da içebilecekleri bir zeminde anlatma.''


**

Saturday, October 12, 2019

İstibdat Karşısında Dik Durma


İstibdat, despotluk demektir. Baskıcı, temel hak ve hürriyetlere tecavüz eden bir zulüm sistemidir.
Bediüzzaman, istibdadı çok açık bir şekilde kınar:

“İstibdat tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vahiddir, sû-i istimalata gayet müsait bir zemindir, zulmün temelidir, insaniyetin mahisidir.”(İstibdat; zorbalıktır, keyfi muameledir, kuvvete dayalı zor kullanmadır, tek kişinin görüşüdür, suiistimallere açık bir zemindir, zulmün temelidir ve insanlığı mahveder).

“İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.”
İstibdadın önlenmesinde, kuvvetler ayrılığı ilkesinin önemli bir rolü vardır. Güçlerin ayrılması teorisi ile Locke, liberal devlet öğretisinin en önemli unsurunu belirtmiştir. Onun bu görüşünü daha ileriye götüren kişi, Baron de Montesquieu (1689–1755) olmuştur. Biraz geriye gidersek, kuvvetler ayrılığı ilkesini ilk ortaya atan Aristo’dur. Bununla birlikte ona son şeklini Montesquieu vermiştir. Locke’un fikirlerinden etkilenen Montesquieu, devletin üç erki olduğunu; yasama, yürütme ve yargıdan oluşan bu üç kuvvetin birbirini dengelemesi gerektiğini belirtmektedir.
Kanunlarla hürriyet arasında tutarlı ve geçerli bir dengenin kurulması, bu üç devlet gücünün ayrı organlar eliyle kullanılması ile mümkün olacaktır. Montesquieu’nun siyaset öğretisi dengeye, iktidarla sınırlanmasına dayanır. İktidar sahipleri, devletin gücünü belli çevrelerin çıkarı için kullanabilir, halkı ezebilir, korkutabilir, suçsuz insanları hapse atabilir. Bu tür zulümleri önlemek için bahsi geçen kuvvetler birbirinden ayrılmalıdır. Kuvvetler ayrılığı ilkesiyle hem devlet yönetimi devam eder hem de temel hak ve hürriyetler koruma altına alınır. Montesquieu’ya göre hükümet, bir vatandaşın diğerini korkutmayacağı bir ortam hazırlamadıkça huzuru sağlayamaz. Hâlbuki bir ülkede en önemli korkulardan biri, vatandaşın devletten çekinmesidir. Bu korkuyu gidermek, ancak devlet içinde kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanması ve bağımsız bir medyaya izin verilmesiyle olur.

Friday, August 2, 2019

İslam Dünyası: Sorunların arasında kadim olmayan kolay kolay bulunmuyor


Canan Yıldız'ın t24'te yayınlanan Halil İbrahim Yenigün röportajından alıntı

Mustafa İslamoğlu, kendisiyle yaptığım söyleşi de “Sünnilikte devlet çoktan kutsallığa bulanmış bir yarı-tanrıdır” demişti. Bunu da Emeviler dönemine dayandırmıştı. Siz İslamcıların devletle kurduğu ilişkiyi ya da iktidar ile kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tabii ki takip ediyorum ve o söyleşiyi de çok önemsedim. Ben şahsen şu son bir iki yılda bu konularda birçokları gibi tekrar tekrar muhasebeler yapıyor ve ana hatlardaki devamlılıkla birlikte kimi eski kanaatlerimi gözden geçiriyorum. Artık İslâmcıların devletle kurduğu ilişkiden çok daha geriye gitmek gerekiyor. Elbette farkındaydık ama tekrar altını çizmek gerekir ki bu patoloji bu iktidarla ilişkilenen İslamcılarla başlamadı. Yirminci yüzyıl tabii ki enini sonunu düşünmeden, kendilerince İslami ideallerle süblime ettikleri birtakım global iktidar oyunlarında ellerini güçlendirmek için İngiliz Mısır Yüksek Komiseri Cromer’den Hitler, Mussolini gibilere, Kral Abdulaziz gibilere varıncaya dek her türlü pragmatist ittifaka girmekten çekinmeyen Müslüman aktivist isimlerle dolu.
Ama hikâyeye, Muaviye zihniyetinin Ali ve Hüseyin’inkinin tam zıddı bir siyasal vizyona müesses İslam’ın neredeyse bütün tarihini mahkum etmesinden, kitlelerin ise suç ortaklığı ile o zihniyeti ve siyasayı başta tutan tutumlarından başlamak gerekir. Şunu görmek gerekir ki müesses Sünni İslam, dinin tebliğ edicisi peygamberinin öz torunu Hüseyin’in hunharca katli üzerine, Hüseyin’in kanı üzerine inşa edilmiş bir yapı. Fıkhından tefsirine, hadisinden tarihine, aslında İslam’a ilişkin herkesin o ana kadar dine ve siyasete ilişkin düşündüğü her şeyi allak bullak etmesi gereken travmatik bir faciayı son kertede örtbas etmeye ve bastırmaya dönük bir zihnî ameliye ve birikim. Alimleri de en ustaca ve usturuplu yollarla bunu başarabilmiş, farklı damarları da aynı ustalıkla yok edebilmiş. Düşünün ki bütün yapınız, kurumlaşmanız aslında o en kritik dönüm noktasında peygamberin torununun vahşice katledilmesi sayesinde var olabilmiş, tamamen ve ancak o cinayetin o bedeni yok edip, onun başını şehir şehir dolaştırmasıyla var edebildiği bir yapı. Ve durum bu kadar açıkken milyarlarca Müslüman “İslam’ın bin yılı aşkın dünya hakimiyetini,  “Allah’ın vaad ettiği gerçekleşmiş bir üstünlüğü” yad ediyor. Bence apaçık absürdlük olan bu durumun ta kendisi Müslüman ile siyasetin ilişkisini tasvir ediyor, onun kodlarını elimize veriyor.
Bunun günümüz için yarattığı en büyük patoloji de şu –ki benim siyasetlerinde nispeten ahlâka yer açtığını söylediğim reformist İslâmcı düşünürler de bundan muzdariptir: İslam’a bağlılığın bu Müslüman kitleye insanlığa önderlik vaadini vaki kılacağı hülyası. “Mustazafların” yeryüzüne varis olması, hele ayette de geçiyorsa, çoğu Müslüman’ı elbette cezbediyor. Yalnız bu yukarıda daha önce bahsettiğim geçmiş zaferler ve üstünlük çağı kurgusu da onları işte o tarihi o vaadin gerçekleştirildiği bir zaman dilimi olarak çok sorunlu bir tasavvura itmiş durumda. Haliyle Müslümanlar asırlarca tadını çıkardıkları “efendilik” psikolojisinden sonra şu an bulundukları hezimet ve mağlubiyet durumunu kabullenemiyorlar. Yahudiler’e bilip bilmeden “seçilmiş millet” mantığı atfederler de aslında kendileri bu duruma daha çok düşmüş durumdalar. Bu, mazlumiyetten, adaletsizlik karşısında hak namına isyandan kaynaklı bir dürtü değil, “biz alemin efendisi olmalıydık, nasıl bu mağlubiyet durumundayız, dünyayı, özellikle ‘mazlum’ Afrika’yı nasıl biz değil de Avrupalı Hristiyan yönetiyor?” misali bir hınç, kendine yedirememe hali. Biz bunu en çok üstünlüğü ve imtiyazı kaybetmiş gruplarda görürüz. Trumpçı beyaz üstüncülüğü ve milliyetçiliğinde gördüğümüzde herkes beyazların bu hallerinin zavallılığını görür de aslında Müslüman aktivizmi adına dolaşımda olan söylemlerin önemli bir kısmının, belki de çoğunluğunun aynı söylemin Müslümancası olduğunu pek az kişi fark eder.
Halil İbrahim Yenigün
Bu bakımdan İslamcılık adına sarf edilen birçok sözün düpedüz “Müslüman üstüncülüğü,” “white supremacism”vari “Muslim supremacism” olduğunu görmek ve buna karşı insanlık namına tedbir almak gerekir. Ben yıllardır  Müslüman milliyetçiliği ve Müslümancılık üzerine konuşuyor, yazıyorum. 'Müslüman üstüncülüğü'nün bu zihniyetin çok önemli bir unsuru olarak çok geniş Müslüman kitleleri esir almış olduğunu teslim etmek gerekiyor. Farklı Müslüman kitlelerle çok ortamda bir arada bulunduğum için diyebilirim ki ortalama “camideki adam”dan bu psikolojiyi aşabilmiş pek az kişi var. Bu da Müslümanlar’ın diğer din ve düşüncelerden insanlarla yatay ve sağlıklı bir ilişki kurmasını, özellikle onlara dürüst olmalarını elbette bir hayli engelliyor. Sorun sadece “cehennemlik öteki” ile tanım gereği sağlıklı ve eşit düzlemde ilişki kuramama sorunu değil; aynı zamanda ideal bir dünyada onun zımmî, sizin millet-i hâkime olduğunuz bir ilişkisel arka planda, buna mukabil sizin zelil onun hegemon olduğu bir mevcut durumda kurulmaya çalışılan bir ilişki. İslamofobinin bu kadar yaygın varlığı tabii ki bu iç sorunu çözmeyi geciktiriyor ve zorlaştırıyor. Ama bu sorunu çözmeden de Müslümanların dünyada kendilerini makul bir yerde konumlandırmaları çok mümkün değil. “Beyaz hastalığı” gibi bir şey maalesef bu bakımdan Müslümanlarda da bulunuyor.
İlmi Etüdler Derneği (İLEM)’in İslamcılık Çalışmalarında Yönelimler Çalıştayı Raporunda “İslamcılık çalışmalarında sosyolojik ve tarihi dönüşüm seyrinin kişiler bazından çekilmesi gereklidir. Kişiler, yüceltmeler, politik öteleştirmelerden uzaklaşmak bunun ilk adımı olabilir. Dilin ve kavramların dönemi içindeki anlamına yapılan işaretlerden yola çıkılırsa, örneğin 1945 sonrası İslamcılığın politik gündemi içinde milliyetçiliği bir paravan olarak kullandığını söylemek mümkün” deniyor. ‘Ümmet’ ve ‘milliyetçilik’ kavramları üzerinden bakarsak Türkiye’deki siyasal İslam pratiklerinde hangisi mümkün oldu ya da geçerliydi?
İslamcılık, daha doğrusu kimi İslamcılar milliyetçiliği paravan olarak kullanmak istedi veya İslamcı fikirleri ancak tek meşru dil milliyetçilik üzerinden ifade edebilirlerdi ama giderek bu dil içselleştirildi. Zaten Türk-İslamcılar’a karşı Babanzade Ahmed Naim gibi İslamcı Kürtlerin itirazları ulus-devlet şartlarında uzun ömürlü olamadı.  Rabıta projesinin öngörülmemiş sonucu olarak tavsif ettiğim devrimci İslamcı hareket ufak bir parantez, bir istisna olma durumunu çok aşamadı. Söylemlerinin kuvveti ve sofistikasyonu geniş dindar kitlede belki öykünme yarattı, sıkı biçimde takip edildi ama geniş dindar kitlelerin çoğunluğunun milliyetçilikten ümmetçiliğe bu fikirlere kapılarak geçtiğini iddia etmek zaten çok abartı olur. En İslâmcı görüneni dahi çoğu kritik noktada Türkiye merkezli ve önderliğinde bir model peşinde olduğunu ifşa ediyor. Bu da zaten mevhum Türk imtiyazlarından kolay kolay vazgeçmeye hazır olmadıklarını gösteriyor. Bazen Kürt, Arap veya Çerkes olanların da etnik kimliklerini anarak bu projenin ulusçu olmadığını iddia ettiklerini görseniz de sonuçta onlar da Türk’ün hegemonya projesine katılmış, onun üzerinden büyüyerek kendi iktidar istencini gerçekleştirmiş Kürt, Arap, Çerkes olmaktan ibaret değiller mi?   
Akademisyen Mücahit Bilici “Eleştirel Dindarlık İhtiyacı ve Demokrasi Meselesi” isimli makalesinde ‘Müslümanlar din adına yapılan yanlışlara karşı din adına pozisyon almalı, ta ki yapılan yanlışlar dinle özdeşleştirilmesin” diyor. Türkiye özelinde sorarsam, dini söylemin güçlü olduğu bir iktidara Müslümanların eleştirelliğini nasıl buluyorsunuz? Böyle bir eleştirellik var mı? Varsa neden? Yoksa neden?
Bu aslında işin işten geçtiği bir durumu anlatıyor; “yanlışlara karşı din adına pozisyon almalı(ydı) ki...” demek daha doğru oluyor şu gün. O tren kaçalı maalesef çok zaman oldu. AKP’nin kendini tahkim ettiği zamandan önce biraz daha eleştirellik yine vardı ama Gezi kırılması sonrası Müslümanlar temsil ettiklerini düşündükleri İslam’ı nakzetmek pahasına, Müslümanlar’ı savunmayı tercih ettiler. “Bu neden oldu?”  üzerine çok şey yazıldı çizildi. AKP ve Erdoğan lehine ve yanında aldıkları ahlâka mugayir her pozisyonda geniş kitlelerin zihninde İslam-ahlâk bağı üzerine koca bir parçayı daha koparıp götürdüler. Bugün sanmıyorum iktidarın yanında olsun karşısında olsun kişilerin zihninde iktidarın koruduğunu düşündükleri din ile ahlâk arasında bir bağ kalmış olsun. Zaten söylemlerine bakıyorsunuz Erdoğan savunuları herhangi bir ahlâkî idealle temellenmiyor, “Müslümanlar’ın çıkarlarını savunmak”tan ibaret, salt Schmittyen bir dost-düşman ayrımı temelli. Kitleyi de bir arada tutan herhangi bir ahlâkî ideal gözlemiyorum ben, söylem düzeyinde dahi. Temel olarak aynı kaynaktan maddi çıkarlar bakımından beslenmek itibariyle biz duygusunu idame eden bir kitleden bahsediyoruz. Ondan değil mi ki yıllarca taraftarlığını yaptıktan sonra eleştirel konuşmaya başlayan da aslında tekmeyi yediği ve kendini kapı dışarı bulduğu anda bunu yapmaya başlıyor?  
Toplumsal bir tasarımı olduğunu varsayarsak “siyasal İslam” kavramsallaştırmasının sürekliliğinden ve vazgeçilmezliğinden söz edebiliriz. Siyasal İslam, bütün dünya genelindeki adaletsizliği, eşitsizliği evrensel olarak eleştirebilecek bir yerde duruyor mu?
“Siyasal İslam” kavramını daha çok muhalifleri kullanıyor sanırım. Taraftarlarının savunduğu ise kendi anlayışlarına göre İslam’ın yalın olarak kendisi.  Onların özeleştirisi daha ziyade kendi İslam tasavvurlarına uymayan Müslümanlara yönelik ve onları bu tasavvur(lar)a devşirmek maksadıyla kullanılıyor. Burada amaç tabii Müslüman toplumları İslamlaştırmak. Siyasal olarak statüko eleştirisinden söz ediyorsanız; bu zaten hegemonik düzenin mağlubu (mağduru ve mazlumu demek değil) olarak adalet diliyle de süblime edilerek sıkça yapılıyor. Bu, çoğunlukla bir karşı-hegemonya projesi için yapılıyor. Yani emperyalizme karşı sahih bir anti-emperyalizm ve özgür, hakkaniyetli, eşit haklı, adil bir dünya için değil, adaletin tesisini,  dünyanın yalnız Müslümanların kontrolü altında olmasına bağlandığı bir dünya düzeni hesabına yapıyor. Bu da düpedüz yeni bir emperyal proje.
İslam içinden eleştiri ise tabii ki Hakem olayı ve Kerbela’nın kanı üzerine inşa edilmiş müesses İslam’dan başlanarak yapılmalı. Hele ki postmodernlikten aparma kavramsal ve söylemsel araçlarla yapılan ucuz modernlik ve sekülerizm eleştirileri kadar yanıltıcı ve saptırıcı bir “İslâmcı gündem” belki de yoktur. Ben çok yerde vurguluyorum ki sorunların arasında kadim olmayan kolay kolay bulunmuyor. Müslümanlar’ın güzel bir dünyası vardı da Avrupa modernliğiyle geldi bozdu değil. Zaten özgürlüğü ve emeği çalınan kölelerle, başkasının eşi ve annesi iken kaçırılarak seks kölesi olarak sonsuz sayıda elde edilebilen cariyelerle, kanlı savaşlarla, yağmalarla, kitlesel cinayetlerle, katliamlarla o ilk gaspın ürünü fıkıh külliyatının imam şartlarının dahi hiçbirine uymayan despotların mutlak ve layüs’el tahakkümü altında idame edilen bir düzen vardı ve bu düzeni de asla Avrupa dayatmamıştı.   

Wednesday, July 3, 2019

The Great Kanto Earthquake and the Korean Massacre

Image result for kanto earthquake

 Great Kanto Earthquake sparked another horrifying result, as well.  In the hours and days following, nationalist and racist rhetoric took hold across Japan.  Stunned survivors of the earthquake, tsunami, and firestorm looked for an explanation, looked for a scapegoat, and the target of their fury was the ethnic Koreans living in their midst.  As early as mid-afternoon on September 1, the day of the quake, reports, and rumors started that the Koreans had set the disastrous fires, that they were poisoning wells and looting ruined homes, and that they were planning to overthrow the government.
  Approximately 6,000 unlucky Koreans, as well as more than 700 Chinese who were mistaken for Koreans, were hacked and beaten to death with swords and bamboo rods.  The police and military in many places stood by for three days, allowing vigilantes to carry out these murders, in what is now called the Korean Massacre.

In the end, the earthquake and its aftereffects killed well over 100,000 people.  It also sparked both soul-searching and nationalism in Japan, just eight years before the nation took its first steps toward World War II, with the invasion and occupation of Manchuria.
Source:Kallie Szczepanski

Saturday, April 13, 2019

Turkish Whiteness



Image result for turkey 1920s-1930s
This is an excerpt from Murat Ergin’s article on aeon.co. Full version of this essay was published as ‘Turkey’s Hard White Turn’
----------------------------------------------------------------------------
Afet İnan, Atatürk’s adopted daughter, took a French geography book to Atatürk, and asked him if, as the book says, Turks are of the yellow race. His response: ‘No, it cannot be. Let’s occupy ourselves with it. You work on it.’ İnan was only 20 years old. However, by delegating İnan the task of searching for Turkish origins, Atatürk made her a state-supported proponent of Turkish whiteness.
The Turkish government sent her to the University of Geneva in Switzerland to pursue a PhD in history under the direction of Eugène Pittard (1867-1962), a well-known anthropologist friendly to the idea that Turks were white. İnan later reported that her incredulity toward the Swiss scholar’s claim that Turks were part of the yellow race had two sources: 
Based on the pictures and information [in his book], I was looking around [to people’s skin colour] and noticing that [the information in the book] was not in agreement with reality … I also had bought Prof Pittard’s book Races and History (Les Races et l’Histoire, Paris 1924) at that time. Evidence in it did not correspond to this geography book either. 
İnan’s doctorate in sociology, completed in 1939, surveyed the physical characteristics of 64,000 Turks. She used her survey data to argue that the Turkish people were white.
So began the search for Turkish whiteness. It would veer between science and science-fiction, excavating skulls, searching for historical documents, analysing blood types, and studying ancient languages. At one point, the effort to establish Turks as the cradle of world civilisation led some Turkish archaeologists to even investigate the mythical sunken continent of ‘Mu’. They hoped that ‘Mu’ would establish what they believed to be the Turkish origins of Mayan civilisation. Turkish scholars in various disciplines – history, anthropology, archaeology – wanted to show that the West (and the entire world) owed its civilisation to ancient Turks. Both the Turkish people and Western publics had to be convinced.
In order to prevail over Western prejudices, the Turkish government overhauled the educational system using the West’s own weapon of science. They invited Western scholars to Turkey, and sent students for training abroad to leading, mostly European, universities. Turkish modernisers believed that importing science and modernity from the West was really just reclaiming what was originally Turkish.
The debate around Turkish whiteness had also arisen in the 19th century. After 1839, which marked the start of an imperial edict to modernise the Ottoman Empire, nationalist intellectuals in the empire promoted smaller-scale whiteness campaigns. The Ottomans ruled over large chunks of non-Turkish and non-Muslim populations, especially in Eastern Europe. Until the turn of 20th century, half of the population of Istanbul, the capital city of the empire, was non-Muslim. In such a heterogeneous society, the idea of Turkishness as the common identity emerged only in the 18th century. It was in part a response to the new assertions of Greek, Bulgarian and Arab nationalisms that arose in parts of the Ottoman Empire. 
**
The Ottoman empire entered the First World War on the side of Germany. Defeat led to the collapse of the empire, and the emergence of the Turkish republic. By the 1930s, Turkish reformers began emphasising the need for deep cultural transformation. In Europe and the US, the image of the ‘terrible Turk’ carried real popular power. Chester Tobin, an American who coached the Turkish Olympic track team in 1924, wrote in his memoirs: ‘The European cliché of the “Terrible Turk” had been sharply imprinted in the minds of Americans by the close of the First World War. It was cast in human baseness.’ The ‘Terrible Turk’ imagery was a legacy of the Ottoman government’s handling of non-Muslim minority populations and their nationalist claims. It also derived from brutal ethnic conflict between Muslim Turks and non-Muslim populations during the tumultuous years of First World War.
Americans and Europeans tended to understand differences between peoples and societies in racialised terms. In their minds, civilisational and racial qualities were deeply linked. This is why Turkish modernisers set out to establish the Europeanness or whiteness of Turks. They saw it as a means to the end, a way to authorise their reform goals: creating an ethnically homogenous country, Westernising it through cultural transformation, and insisting that Turks are the rightful owners of Western civilisation.
As it did in many countries, eugenics helped to shape Turkish nationalism. Eugenics was a pseudo-science that sought through manipulation of human evolution to encourage the reproduction of superior races and inhibit the growth of inferior races. The movement reached its epitome, and its catastrophic results, during the Nazi regime in Germany. Some of the Turkish scholars wanted to base claims to ancient Turkish civilisation on the supposedly scientific basis of eugenics’ biology. However, the eugenic canon of the first half of the 20th century assigned white superiority to Europeans, and relegated Turks to a class of inferior races. Turkish nationalists longed to change this, through scientific research.
Eugenics reached its peak of influence in North America and Europe, but prominent Turkish eugenicists also expressed their public support. Sadi Irmak (1904-90) was the most prominent. After an education in medicine and biology in Berlin, Irmak started popularising eugenics when he became professor of physiology at the University of Istanbul in 1933. Unlike an aloof academic, Irmak prolifically used popular media, such as newspaper articles, public talks and books, to popularise eugenic knowledge. Never hiding his fascination with Nazi policies of sterilisation and extermination, Irmak saw the Holocaust as an extension of rational government against racial mixture. In the 1970s, he served for a brief period as Turkey’s prime minister.
Other prominent Turkish scholars of eugenics also tried to popularise the cause. Newspapers published articles with eugenics-inspired headlines such as ‘Should the Mad, the Feeble-Minded, and the Sick Be Sterilised?’ While Turkish eugenicists were trying to establish the whiteness and Europeanness of their civilisation, Hitler was fantasising about a superior race that availed itself of what he saw as Islamic immorality and ruthlessness. In his memoirs, Albert Speer, the Nazi Minister of Armaments, noted that Hitler expressed admiration for the ruthlessness of Muslim Turks. Hitler wished Turks had conquered Europe and converted the continent to Islam. He imagined a superior race of ‘Islamised Germans’ who could circumvent the moral limits of Christianity. So race science could lead its believers to an array of conclusions about preferred or desirable political outcomes.