Allah (celle celâluhu), bazı durumlarda size ekstra bir
kısım ihsanlarda bulunur, eteğinize mücevher kıymetinde bazı şeyler atar. Şayet
siz, bir çocuk gibi o ihsanlarla sevinip oynar da ihsan sahibini unutursanız,
işte orada imtihanı kaybedersiniz. Dolayısıyla nimetlerin sağanak sağanak
tepenizden yağdığı bu tür durumlarda gözler Nimet Sahibi’ni görmeli, gönüller
de sadece tahdis-i nimet mülâhazasıyla gürlemelidir. Hazreti Pîr’in ifadesiyle,
bize ihsanda bulunan tablacıya teşekkür ederken, o tablacıyı bize gönderen
Zât’tan gaflet edilmemelidir.
Showing posts with label nimet. Show all posts
Showing posts with label nimet. Show all posts
Wednesday, July 13, 2016
Wednesday, February 17, 2016
Nimetlerin Çeşitliliği
İnsan günde birkaç hurma ve bir–iki bardak su ile bile hayatını sağlıklı sürdürebilecek yapıda olmasına rağmen Cenab-ı Allah, çok çeşitli yiyecekler ve içecekler lûtfetmiş ve insana bu yiyecek ve içecekleri tanıyacak, onların tadını alacak bir tatma organı vermiştir. Bu da göstermektedir ki, nimetlerin bu derece çok ve çeşitli verilmesinden maksat, onları sınır tanımadan tüketmek değil, onları tadarak kıymetlerini takdir etmek ve karşılığında Cenab-ı Allah’ı gerektiği gibi tanıyıp O’na şükretmektedir. İnsanın insanlığı ve yaratılmasındaki gaye burada yatar. Sürekli ve sınır tanımadan tüketmek, hem nimetleri ve bu nimetlerle rızıklanmayı sıradanlaştırır, hem insanı nimetleri takdir etmekten uzaklaştırır, hem de Nimet Veren’i ve O’na şükrü unutturur. Bunun neticesinde insan, Kur’ân-ı Kerim’de dünya hayatını tek gaye edinen kâfirler için buyrulan “Sığırların yediği gibi yerler!” kınamasının hedefi olur.
Tuesday, February 16, 2016
Mertebelerin Hikmeti
Varlıklardan hiçbiri, varlığını kendisine borçlu değildir; hepsini yaratan, Allah’tır. Cenab-ı Allah onları yokluk karanlığında bırakmamış ve varlık aydınlığına çıkarmıştır. Dolayısıyla verilen vücut mertebeleri vukuâttır, realitedir. Verilmeyen mertebeler ise imkânattır; imkânat, nihayetsizdir. Yani imkân mertebesinde bulunanlar, herhangi bir vücut mertebesiyle taltif edilebilirler. Dolayısıyla seçim, onlara bırakılmaz; onları vücut âlemine çıkaran Zât’a bırakılır. O, varlığın bütünlüğü içinde ne nasıl olması gerekiyorsa onu öyle yapar. Meselâ bir insan vücudunda her organ beyin olmak istese, vücudun varlığı mümkün olmayacağı için hiçbir organın varlığı da mümkün olmaz. Dolayısıyla Cenab-ı Allah (c.c.) hangi varlığa hangi vücut mertebesini bahşetmişse, o varlığa düşen, Cenab-ı Allah’a şükür ve hamdetmek ve mertebesinin hakkını vermektir. Mertebesinin hakkını veren en alt vücut seviyesindeki bir varlık, onun hakkını vermeyen en üst seviyedeki bir varlıktan her zaman daha değerlidir ve ona göre mükâfatını alır.
Bu meselenin bilhassa insan hayatını ilgilendiren çok önemli bir yeri vardır. Cenab-ı Allah (c.c.), insanları da aynı kapasitede yaratmaz ve yaratmamıştır. Çünkü insan hayatı, toplumların hayatı, kısaca hayat, bir yardımlaşma, dayanışma, birbirinin eksiğini kapatma, birbirinin imdadına koşma musikîsidir. Kapasite, kabiliyet, tercih ve beğenilerin farklılığı, mesleklerin farklılığını getirir; mesleklerin farklılığı ise, insanlığın hayatı için olmazsa olmaz bir zarurettir. İkinci olarak, yukarıda da arz edildiği gibi, her insan aynı kapasitede olamayacağına ve kapasitelerin farklılığı hayat için bir zaruret olduğuna göre, bazı insanların kendilerine verilen kapasiteden memnun olmayıp daha üst kapasiteler istemesi, başka insanları da aynı isteğe sevkedecektir. Böylece şikâyet ve isteklerin sonu gelmeyeceği gibi, yerleri alınmak ve yerlerinde olunmak istenen insanlar da bu defa, “Bizim suçumuz neydi ki, alt kapasitelere itildik?” şikâyetine başlayacaktır. Üçüncü olarak, “Nimet ölçüsünde külfet veya sorumluluk, külfet veya sorumluluk ölçüsünde nimet!” düsturuna göre, bir insana ne ölçüde kapasite ve nimet verilmişse ona o ölçüde iş ve sorumluluk yüklenir. Dolayısıyla önemli olan, her bir insanın kendine verilen nimetin getirdiği sorumluluğu ifa ve Allah’a şükür ve hamdetmesidir. Cenab-ı Allah, her bir insanı hangi şekil, fizik ve kapasitede, hangi zaman ve yerde, hangi aile ve topluluk içinde yaratmışsa, o insan için hayırlı olan odur.
Bu noktada bir hususa daha temas etmek gerekiyor. Özellikle günümüzde spastik veya zihin özürlü ya da her ikisiyle birlikte doğumlar çoğalmaktadır. Fıtratta aslolan, sağlam ve kusursuz doğumdur. Dolayısıyla, özürlü doğumlar, çevre şartlarının veya anne-babanın, özellikle annenin hamilelik esnasında maruz kaldığı tesirlerin neticesidir. Ama özürlü doğmada doğan çocuğun elbette bir hatası yoktur. Fakat o çocuk için de öyle doğmak, hakkında hayırlı olandır. Konuya yine “Nimet ölçüsünde külfet, külfet ölçüsünde nimet!” düsturu temelinde, dolayısıyla sorumluluk, külfet ve özellikle Âhiret noktasında yaklaştığımızda bunun böyle olduğunu çok daha iyi anlarız.
Tuesday, January 26, 2016
İLÂHÎ RAHMET VE ADALET, HAYVANLAR ÂLEMİ VE “NATÜREL SELEKSİYON”
Etobur vahşî hayvanların helâl rızıkları, hayvanların hadsiz cenazeleridir; hem zemin yüzünü temizlerler, hem de rızıklarını bulurlar. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmaları, Şeriat-ı Fıtriye’ce haramdır.
Hz. Bediüzzaman’ın tesbit ve ifade buyurduğu bu küllî düstur ve hakikat, hayvanlar âleminde gördüğümüz realite ile zahirde çelişmektedir. Bu çok önemli hakikatın üzerindeki zahirî çelişkiyi kaldırmak, hem insanlık tarihine, hem hukuka, özellikle ceza hukukuna, hem tıb ilmine, hem Darwinizm’in tabiî seçmecilik (natüral seleksiyon) iddiasına ışık tutacak ve pek çok gerçeği aydınlatacaktır.
Bediüzzaman (r.a.), Mesnevî’de de şöyle yazar:
Arkadaş! Masum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşerin idrak edemediği bazı sebepler ve hikmetler vardır. İlâhî Meşiet’in (Dileme) düsturlarını ihtiva eden Şeriat-ı Fıtriye’nin, (yani Cenab-ı Allah’ın kâinat için koyduğu kanunlar mecmuasının) hükümleri, aklın varlığına tâbi değildir ki, aklı olmayan varlıklara tatbik edilmesin. O Şeriat’ın hükümleri ve hikmetleri kalb, his ve istidada bakar. Bunlardan meydana gelen fiillere o Şeriat’ın hükümleri tatbik edilir ve dolayısıyla bu fiiller, ceza veya mükâfatını görür. Meselâ, yetişmiş insan olarak senin aklın bir çocuğa tokat atmana mâni olmaz ama, çocuğun şefkati mâni olur. Dolayısıyla, çocuğun şefkati senin aklından daha ötede, sorumluluk ve mükâfat veya ceza gerektiren bir meleke olur. İşte, eğer bir çocuk eline aldığı bir kuş veya bir sineği fıtratına konan şefkate ters olarak öldürse, Şeriat-ı Fıtriye’nin hükümlerinden olan şefkat hissine muhalefet etmiş olacağı için düşüp başı kırılırsa müstehaktır. Çünkü bu musibet, o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, kendi evlâdına olan şiddet-i şefkat ve himaye duygusunun aksine davranarak zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalar ve yavrularına rızık yapar. Sonra bir avcı tarafından öldürülür. İşte hiss-i şefkat ve himayeye muhalefet ettiğinden, ceylana yaptığı aynı musibete maruz kalır. Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, Şeriat-ı Fıtriye’ce haramdır.
Hz. Üstad Bediüzzaman’ın bu açık ifadelerini hayvanlar âlemindeki avlanma ile nasıl te’lif etmek gerekir? Natürel seleksiyona da karşı çıkan bazı Müslüman ilim ve düşünce adamları, hayvanlar âlemindeki avlanmaya şu açıklamayı getirmektedirler: Etobur vahşî hayvanlar, ceylan, yaban sığırı gibi hayvanlar içinde ya zayıflara ya da çok yaşlılara saldırmakta ve bu şekilde ceylan veya yaban sığırı sürülerinin daha iyi yaşamasına yardımcı olmaktadır. Ayrıca, bu şekilde tabiatta bir gıda zinciri oluşmaktadır.
Elbette iyi niyetle ve müşahedeye dayalı olarak da yapılmış olsa bu açıklama, Hz. Bediüzzaman’ın hem ilgili daha başka ifadelerine terstir, hem de natürel seleksiyonu ret değil, kabûl ifade eder. Hz. Bediüzzaman, eserlerinin farklı yerlerinde şu önemli gerçeğe de parmak basar:
En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir: meyve kurtları ve balıklar gibi. En âciz, en nazik mahlûk, en iyi rızkı o yer: çocuklar ve yavrular gibi. Evet, helâl rızkı çeken güç ve irade değil, belki acz ve zayıflıktır: balıklar ile tilkilerin, yavrular ile canavarların, ağaçlar ile hayvanların mukayesesi, bunu göstermeye kâfidir.
İlâhî Rahmet ve Şefkat, zayıflar, âcizler, kimsesizler, yavrular ve yaşlılar üzerinde çok daha yoğun tecelli eder ve onları daha çok korur. Nasıl kâinatta Şeriat-ı Fıtriye’nin hükmünün bu yönde tecelli ettiğini müşahede ediyorsak, Dinî Şeriat’ın hükmü de bu yöndedir. Dolayısıyla, İlâhî Şefkat ve Merhamet’in, yavruları üzerine annelerin titrediği hayvanlar âleminde de yavruların, zayıfların ve yaşlıların etobur vahşî hayvanlara helâl rızık olmasına müsaade etmesi ve bazı hayvan sürülerinin hayatlarını daha iyi şartlarda devam ettirmesinde bunu bir faktör yapması kesinlikle düşünülemez. Meselenin gerçeği Allahü a’lem şu olsa gerektir:
Yaratılışta ve kâinatta aslolan, mutlak adalettir, yardımlaşıp dayanışmadır, sulh ve sükûndur ve sağlıktır; cidal, savaş, hastalık ve cezalandırma değildir. Şeriat-ı Fıtriye’nin hayvanlar âlemi dâhil bütün kâi-nattaki hükmü budur ve bunu kâinatın irade ve şuur sahibi olmayan, dolayısıyla sorumluluğu bulunmayan varlıkların hayatı dışında kalan bütün bölümlerinde ve tabakalarında gördüğümüz gibi, günaha istidadı olmayan meleklerin hayatlarında da müşahede etmekteyiz. İnsanlık âle-minde hastalıklar gibi, savaş da arızîdir; bazılarının sulh ve sükûnu, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı aslî model olan fıtrî düzeni bozup, bu fıtrî düzenin kanunlarından ibaret olan Din’i yaşanmaz hale getirmesi karşısında, yani fitne çıkarması durumunda bu fitnenin izalesi ve düzen ve intizamın yeniden te’sisi için yapılır.
Dolayısıyla, savaş hukuku da aslî hukuk değildir. Kısmî şuur ve irade sahibi olmakla birlikte, asıl hisleri, fıtratları ve istidatları itibariyle Şeriat-ı Fıtriye’nin hükümlerine tâbi olan hayvanlar âleminde de aslolan, birbirlerini avlamak, birbirlerini öldürmek değil, helâl rızklarıyla geçinip, bir arada sulh ve sükûn içinde yaşamaktır.
Öldürme, kan dökme ve fesat çıkarma kendisine kesinlikle yasaklanmış ve yeryüzündeki hilâfet vazife ve misyonuna en ters olan insanlığın hayatında da ilk dönemde tam bir sulh ve sükûn vardı. İhtilâf ve çatışma yoktu. Kâinat ağacı kendisini meyve versin diye yaratılan, dolayısıyla kâinat hizmetine sunulan insanın hilâfet vazife ve misyonu, nasıl cinlerin ona tâbi olmasını gerektirmişse, hayvanlar âleminin de yine ona tâbi olmasını haydi haydi gerektirir. İnsanlık âleminde Din ve iyilik galipse, cinler âleminde de aynıdır; küfür ve kötülük galipse, cinler âleminde de farklı değildir. İnsanlık âleminde ilk ihtilâfın çıkıp, ilk kanın dökülmesi ve bozgunculuğun çıkmasıyla ilk fıtrî sulh ve sükûn düzeni de bozuldu. Ve bunun üzerine Şeriat’la birlikte peygamberler gönderilmeye başlandı. Aşağıdaki âyet, bu konuda gayet açıktır.
İnsanlar, başlangıçta (rızık ve benzeri hususlarda ayrılığa düşmemiş, kavgasız-nizasız) tek bir ümmet idi. (Derken ihtilâfa düştüler) ve Allah, (iman ve salih amelin karşılığında af, rahmet ve mükâ-fatıyla) müjdeleyici, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcılar olarak peygamberleri gönderdi; beraberlerinde de, ihtilâf ettikleri konularda insanlar arasında hükmetmesi için kendisi bizatihî hak olan ve inişi esnasında da kendisine bâtılın asla yol bulamadığı Kitabı indirdi. O Kitap hakkında, ancak kendilerine o Kitabın verildiği topluluklar, hem de onlara apaçık deliller, gerçeği gün gibi gösteren âyetler geldikten sonra aralarındaki haset ve rekabetin yol açtığı tecavüzler sebebiyle ihtilâfa düştüler. Allah, hak mevzuunda ihtilâf ettikleri hususlarda iman edenlerin önünü açtı ve izniyle onları hidayete erdirdi. Allah, dilediğini dosdoğru bir yola hidayet eder.
İşte, insanlık tarihinde sulh ve sükûnun tam hakim olduğu ilk fıtrî düzen döneminde kurt kuzu ile, arslanlar ve kaplanlar ceylanlarla birlikte otlardı. Tilkiler, tavuklara saldırmazdı. Bu dönem, efsane gibi anlatılsa da, aslında eski tarihlerde geçmektedir. Derken insanlık âleminde ilk kan dökülüp ilk bozgunculuk çıkınca, bu bozulma hali veya fesat, artık kara ve denizde, dolayısıyla kara ve deniz hayvanlarının hayatlarında da düzenin, âhengin, sulhün, helâl rızkların, ölen hayvanların lâşelerinin vahşî hayvanlara da rahatça kâfi geldiği fıtrî ekosistemin bozulmasına da sebep oldu. Neticede, vahşi denilen hayvanların tabiatları da bozuldu ve onlar, fıtratlarını suistimal etmeye başladılar. Neticede, nasıl insanlık tarihinde savaşlar başlamışsa, hayvanlar âleminde de mücadeleler, birbirini boğazlamalar ortaya çıktı. Şu âyet ve Bediüzzaman’ın aşağıdaki ifadeleri, bu gerçek konusunda gayet sarihtir:
İnsanların bizzat kendi elleriyle işledikleri kötülükler ve dolayısıyla kazandıkları günahlar yüzünden denizde ve karada bozgunculuk ortaya çıktı, nizam bozuldu.
Peygamberliğin içtimaî (sosyal) hayattaki düstur ve neticelerinden ve güneş ve aydan tut, tâ bitkiler hayvanların imdadına ve hayvanlar insanın imdadına, hattâ bütün gıda zerrecikleri bedenin hücrelerinin imdadına ve yardımına koşturulan yardımlaşma düsturu, kerem yasası ve ikram kanunu nerede? Felsefenin içtimaî hayattaki düsturlarından ve yalnız bir kısım zalim ve canavar insanların ve vahşî hayvanların fıtratlarını sûistimallerinden kaynaklanan cidal düsturu nerede? Evet cidal (kavga, çatışma) düsturunu o kadar esaslı, aslî ve küllî kabûl etmişler ki, “Hayat bir cidaldir.” diye ahmakça hükmetmişler.
Sunday, October 25, 2015
Monday, December 22, 2014
Dünyanın Süsleri
Şu dünyadaki süslemeler, güzellikler yalnız lezzet almak veya gezip görmek için değildir. Çünkü biraz lezzet verse, ayrılıkla uzun zaman elem çektirir. Dünya, lezzetlerini tattırır, iştahını açar fakat seni doyurmaz. Zira ya onun ömrü kısadır ya da senin ... Doymaya yetmez. Demek, kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu süsler ve güzellikler, ibret ve şükür içindir; daimi olan asıl güzelliklere teşvik ve başka, çok yüce gayeler içindir.
Wednesday, April 2, 2014
Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 89: Rahman Sûresi’nden 2 – Cehennem Nimet Olabilir Mi?
Sûre’de Cehennem’in de Allah’ın esasen inkârı mümkün olmayan nimetleri içinde anılması birkaç noktadan değerlendirilebilir. Bediüzzaman hazretleri, vücudun, yani yokluktan varlığa çıkarılmanın tamamen hayır, yokluğun ise şer olduğu üzerinde ısrarla durur. Ayrıca o, insanın azapta da olsa, Cehennem’de de olsa ebedî var olmayı ebedi yok olmaya tercih edeceğini vurgular. Dolayısıyla, ebedî yok olma karşısında Cehennem azabı bile kâfirler için rahmettir, nimettir.
İkinci olarak, Cehennem azabının anılması, nazara verilmesi tehdit ifade eder; yani böylece insanlar Cehennem’e gitmeye sebep olacak küfür, şirk, nifak başta olmak üzere büyük günahlardan sakındırılır. Dolayısıyla, Cehennem azabının anılması rahmettir, nimettir.
Üçüncü olarak, Âhiret’te mü’minler Cehennem’i ve orada azap görenleri seyredebilecek ve bu, şükür duygularını daha da arttıracaktır. Bu sebeple Cehennem, bilhassa mü’minler için Âhiret’te Cennet nimetlerinin tadını, zevkini daha çok hissetmelerine, Cenab-ı Allah’a karşı hem Cennet hem de hidayet nimeti karşısında daha çok şükür duygusuyla dolmalarına vesile olacaktır. Cehennem, bu yönüyle mü’minler için nimettir.
Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali [Ali Ünal] 88: Rahman Sûresi’nden
Kur’ân’ı öğretme, insanı yaratma ve ona konuşma, düşüncelerini dille ifade etme melekesi bahşetme, Rahmâniyetinin tecellilerinden olarak Cenab–ı Allah’ın en büyük nimetlerindendir. Konuşma son derece karmaşık bir işlem olup, düşünme ile aynı anda meydana gelir. Onunla kendisini ifade eden insan, konuşma ile düşünmenin nasıl aynı anda ve ne şekilde olduğunu bile kavrayamaz.Dillerin nasıl meydana geldiği ve nasıl bu kadar farklılaşıp çoğaldığı da bilim için bir sırdır. Şu kadar ki, insanlığın atası Hz. Âdem’e eşyayı isimleriyle birlikte öğreten Cenab–ı Allah’tır (c.c.). Yani, beyan gibi dil de Allah’ın çok büyük bir lütfudur.
Monday, September 2, 2013
Sonsuz Nimetler ve Matematik
Biliyorum, "Allah'ın sonsuz nimeti olduğunu herkes görebilir; seni bu kadar etkileyen ne?" diye düşünüyorsun. Bunu sana şu şekilde açıklayabilirim: Alman matematikçi ve kümeler kavramını ortaya atan George Cantor (1845–1918) sonsuz kümeleri birbiriyle karşılaştırmış; her sonsuzun aynı büyüklükte olmadığını ifade etmiştir.
Pozitif tam sayılar {1, 2, 3, …} kümesi ile bire-bir eşlenebilen sonsuz kümelere, matematikte sayılabilir sonsuz (countably infinite), böyle bir eşleme yapılamayan kümelere de sayılamayan sonsuz (uncountably infinite) denir. Meselâ, pozitif çift tam sayılar {2, 4, 6, …} sayılabilir sonsuz bir kümedir; çünkü her çift sayı, yarısı ile eşlenebilir. Ama 3 ile 4 arasındaki reel (gerçek) sayılar [Bu (3,4) açık aralığı demek ve bu aralıktaki sayılardan birkaçı, p, 7/2, Ö15'tir.] pozitif tam sayılarla eşlenemediğinden sayılamayan sonsuz bir kümedir. İlki de ikincisi de sonsuzdur; fakat ikinci kümenin elemanları sayılamaz. Bunu, ikinci kümenin sonsuzluğu daha büyük veya eleman sayısı "daha çok" şeklinde de anlayabilirsin.
Aslında şöyle anlaşılmalı: Sayılamayan sonsuza kıyasen, sayılabilir sonsuz neredeyse "yok" gibidir! Şimdi daha çok şaşırmış olmalısın! Âyette nimetlerin sonsuzluğu değil, sayılamayacağı ifade edilmiştir. Elbette "sayılamayan sayıda" nimet sonsuzdur; ancak bunun farklılığı ve büyüklüğü "sayılamayan sonsuz küme" ile bir nebze akla yaklaştırılabilir. Daha ötesini söyleyeyim: Eleman sayısı sayılamayan sonsuzdan da yüksek kümeler var!..
Enes, Ali'nin anlattıklarını anlama noktasında zorlanmıştı. Ancak o da Ali'yi şaşırtacak bir şey söyledi: "Son söylediğin; 'ne gözlerin gördüğü ne de kulakların işittiği, akla hayâle gelmez Cennet nimetleri'ne işaret ediyor olmasın!.."
Hasan Çamuş
Sızıntı Dergisi Haziran 2013 sayısı
Subscribe to:
Posts (Atom)




