Monday, July 16, 2018

Math, Probabilities and Football



Marco Altamirano, Nautilus

This year’s World Cup has been full of surprises. Tournament mainstays such as the Netherlands and Italy didn’t even qualify, and Germany, the reigning world champions, finished last in their group after upsets by Mexico and South Korea. Statisticians favored powerhouses Spain and Argentina to drive into late stages of the tournament, only to see them lose to sleepers like Russia and Croatia.
Yet what this World Cup reveals isn’t that the stats were wrong—far from it, they were insightfully calculated—but rather that we relate to stats and probabilities in strange ways. Most fans, for example, enthusiastically bring up “x factors” and players who are “on fire,” while stat-wielding commentators coolly remind them that what appears to be a hot run is actually statistically regular and that a victory for the underdog remains forbiddingly unlikely. But then the whistle blows and the bizarre alchemy of the world takes over. Suddenly, a typically underwhelming team like Mexico starts to dazzle and, sensing an advantage, topples a giant.
To be sure, soccer is a sport that notoriously resists predictions. The batting averages and shooting percentages in baseball and basketball are far more reliable stats than anything in soccer for divining contest results, perhaps because the collective performance of a soccer team, as opposed to a baseball or basketball team, greatly outweighs any individual contribution from its players. This isn’t to say that probabilities in soccer are unreliable; it’s just that these probabilities apply better to classes of outcomes, like a set of coin tosses, than to this or that particular outcome, like whether the next coin flip will be heads or tails.
We say, for example, that there’s a 50 percent chance of a coin landing heads or tails. But technically, all this probability states is that in the immense class of coin-toss events, given enough tries, and all other things being equal, the coin will land heads half the time. Nevertheless, the coin could land heads 99 times in a row out of 100, and you can even expect that to happen, given enough tries.
Of course, sports matches are considerably more complex than coin-tosses. There’s no need to develop statistics about how different coin-tossers performed against others in the history of coin-tossing to calculate the probability of a coin landing tails. But the underlying nature of the probability remains the same—equally weighted teams should win about half the time against each other, and teams that have performed well against other teams in the past should, in general, perform well against them in the future.
This explains the difference in perspective between the fan and the statistician. The statistician is interested in the grand scheme of events, where “x factors” and “hot runs” simply become a part of an average, whereas the fan is interested in the unlikely series of flourishes that might make this particular match exceptional. These two conflicting perspectives are part of what makes sports matches such passionate events. We know what to expect, but we also know something else is possible, so we hope, despite the odds.
So we can, with confidence, expect Germany to beat South Korea and Spain to beat Russia, but only most of the time. However, for better or worse, “most of the time” is patently not “today” or even “this World Cup.” And this makes the upcoming match between France, the 1998 World Champions, and Croatia, first-time finalists and the second smallest nation to ever reach the championship match, all the more thrilling.

This piece is published in Nautilus as Our Strange Relationship to World Cup Probabilities on July 13, 2018.

İslam, Savaş ve Barış


Ahmet Kurucan, tr724.com

Bildiğiniz gibi  “İslam’da”, “İslam’a göre” denildiğini an akar sular duruyor. Okuyucu bunları makalenin başında okuyunca veya konuşmanın evvelinde dinleyince biraz sonra okuyacağı ve duyacağı sözleri Allah’ın ve Hz. Peygamberin emri, yasağı ve tavsiyesi gibi algiliyor. Halbuki onlar beşerin ayet ve hadislerden anladığı şeyler. Bir başka tabirle üretilmiş  beşeri düşünceler. Yorumlar, te’viller, tefsirler. Bu açıdan “İslam’da” veya “İslam’a göre” yerine “Müslüman hukukunda, Müslümanların tarihinde, İslami esaslara getirilen yorumlara göre” denilse çok daha doğru bir tanımlamadır. Bu denildiği takdirde İslam, Müslüman, hukuk, tarih, İslami esas, yorum kelimeleri yerli yerine oturmuş ve oturtulmuş olacak. Kimseyi itham etmeyelim; belki İslam’da diyen insanlar da böyle düşünüyor ama algı ve kabul öyle değil.

**

İslam, gerek Allah’ın ayetleri gerekse Hz. Peygamberin (sas) peygamber olarak kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanları bağlayıcı emir ve yasakları ile dolu sabitelerden müteşekkil bir manzumenin adıdır. Bu bağlamda bir din olarak İslam’ın uluslararası ilişkiler gibi tamamıyla dinamik, şartlara göre her an değişime açık bir meselede yeri, ancak ve ancak ilke, prensip ve değerlerini sunması itibariyle olur. Bu yaklaşımı ret aksini kabuldür ki o da İslam dinini yani onun kutsal kitabını teori, doktrin veya kanun kitabı, Peygamberini de bunu tatbikle mükellef olan bir zat olduğuna inanmak demektir. Halbuki uluslararası ilişkiler siyasi bir alandır ve bu alanda hâkim irade, statik ve dinamik güç olarak halkın ve yöneticilerin elindedir. Bununla alakalı teoriler geliştirecek, doktrinler üretecek ve bunları pratik hayata taşıyacak olan insanlardır, din değil. Öyleyse vakıaya mutabık olan “İslami değerler ışığında uluslararası ilişkilerde savaş mı barış mı esastır?” cümlesidir ve doğrusu da budur.

**

Ayrıca uluslararası ilişkiler modern manada devletin ortaya çıkmasından sonra ortaya atılmış bir kavramdır. Kur’an’ın nazil olduğu bundan 15 asır önceki Hicaz yarımadasında ne bugünkü manada bir devlet ve hükümet yapılanması ne de teorik düzlemde ilişkiler adına ortaya konulmuş çeşitli seçenekler söz konusuydu. Çok insaflı bir şekilde ifade edecek olursak “savaş, barış ve sulh” tan söz edebiliriz ki bugünkü dünyada uluslararası ilişkiler adına onlarca teoriden söz edilmektedir.

Cihad ayetleri Kur’an’da yer aldığına göre, savaş veya barış teorisi Kur’an ayetleri ile temellendirilemez mi? Elbette temellendirilebilir. Ama başta söylediğimiz olgu-norm ya da reel-politik ile ideal-politik arasındaki ilişkiyi unutmamak şartıyla. Olgu veya reel politik nüzul sürecinde yaşanan hadiseler üzerine somut çözümler getiren ayetler; ideal-politik ise gerek cihad ile alakalı ayetlerden gerekse Kur’an’a bütüncül gözle bakışın neticesi elde edilecek değerler, ilkeler ve prensiplerdir. Somut örnek verecek olursak, Bakara 191’de Mekke müşriklerini kastederek “onları nerede yakalarsanız öldürün” reel-politiğe, “fitne yani insanlara inançlarından dolayı baskı, zulüm, işkence yapma katilden beterdir.” ideal-politiğe işaret eder ki buradan çıkartılacak ilke din ve inanç özgürlüğüdür.

Burada şunu da özellikle kaydetmeliyim ki cihad ayetlerinde olgulardan norm çıkartma, reel-politik ile ideal-politik arasındaki farkı fark etme tarihi süreçte sunmaya çalıştığımız çerçeve içinde yapılamamıştır. Fransa’daki 300 imzalı Kur’an’dan şiddet içeren ayetler çıkartılsın bildirisinin altında yatan da biz Müslümanlara ve özellikle ulemaya bakan yani itibariyle en önemli sebeplerinden biri budur. Neden yapılamamıştır sorusunun cevabı ontoloji, epistemoloji ve metodoloji ana başlıkları altında müstakil bir yazı ile verilmesi gereken ayrı bir konudur.

**

Son olarak “İslam savaş dinidir” veya “İslam barış dinidir” sloganlarının –ki ben bunlara slogan diyorum- her ikisinin de doğru olduğunu düşünmüyorum. Hatta bu türlü indirgemeci ilmi yaklaşımlardan uzak klişe söylemlerin İslam dinini anlamanın önünde büyük engel teşkil ettiğine inanıyorum. Savaş ve barış uluslararası, devletlerarası münasebeti ilgilendiren siyasi bir konudur. Bu konuda içinde yaşadıkları şartlara bağlı olarak politika belirleyecek olanlar idarecilerdir. İdeal-politik olarak barış elbette öncelenir, öncelemek zorundadır ama şartların gerektirmesine bağlı olarak savaş da yapılabilir. Onun için savaşa da kapısı açık dengeli barış siyaseti İslami değerlere daha uygun bir tanımlamadır. Ama illa slogan kullanacağız diyorsanız İslam dinini savaş ve barıştan ziyade merhamet ve şefkat mayalı adalet dini olarak tanımlamak daha doğrudur. İslam varlığın tamamına karşı şefkat ve merhamet etmeyi ama aynı zamanda adil olmayı emreden dinin adıdır. Evet, İslam Müslüm-gayrı müslim, Türk, Kürt, Arap vb. dini ve etnik kimliğe bakmaksızın kadın-erkek, canlı-cansız Allah’ın bütün mahlukatına karşı şefkat ve merhameti emreden adalet dinidir.

**

Hasılı, medeniyet kavramlar üzerine inşa edilir. Bu cümleyi tersinden okuyup kavramlar medeniyeti inşa eder de diyebilirsiniz. Ama unutulmamalı kavramlar canlı bir organizma gibidir. İhtiva ettiği anlamlar yaşanan gerçekliğe bağlı olarak daralır, genişler, değişir, dönüşür. Bu gözle baktığımı zaman Kur’an kendi kavramlarını oluşturmuştur. Cihad da bunlardan biridir. Ama aradan geçen 15 asır içinde değişen şartlar bu kavramın anlam çerçevesini daraltmış, genişletmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür. Bugün Müslümanlar olarak bize düşen hem teori hem de pratikte bu kavramı Kur’anî zemine yeniden taşımak, aslına irca etmektir. 

Friday, July 13, 2018

People Don't Actually Want Equality




Paul Bloom, The Atlantic

In his just-published book, On Inequality, the philosopher Harry Frankfurt argues that economic equality has no intrinsic value. This is a moral claim, but it’s also a psychological one: Frankfurt suggests that if people take the time to reflect, they’ll realize that inequality isn’t really what’s bothering them.

**
It’s tempting to see small-group behaviors as reflecting some natural preference for equal treatment, but the anthropologist Christopher Boehm, who has extensively studied these groups, tells a different story. He argues that these egalitarian structures emerge because nobody wants to get screwed. Individuals in these societies end up roughly equal because everyone is struggling to ensure that nobody gets too much power over him or her. As I’ve discussed in my last book, Just Babies, there’s a sort of invisible-hand egalitarianism at work in these groups. Boehm writes, “Individuals who otherwise would be subordinated are clever enough to form a large and united political coalition. ... Because the united subordinates are constantly putting down the more assertive alpha types in their midst, egalitarianism is in effect a bizarre type of political hierarchy: The weak combine forces to actively dominate the strong.”
This analysis helps us explain why such huge power differentials exist in the world right now, where it’s far harder for the weak to team up to dominate the strong. As Boehm tells it, in a small society, a wannabe dictator can be ignored or ridiculed by everyone else, and if he doesn’t get the message, he can be beaten up, expelled from the group, or killed. But this is a harder trick to pull in a society of millions where interactions are no longer face-to-face and where the powerful have guns and gulags.
What we see from studies of children and studies of small-scale societies is an early-emerging desire for fairness, and a particularly strong motivation not to get less than anyone else. But we don’t find a smidgen of evidence that humans or any other species naturally value equality for its sake.


Wednesday, July 11, 2018

Futbol ve Sinir Bilim

https://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/futbol-ayaktan-cok-beyinle-oynanan-bir-oyundur


Onur Arpat, Herkese Bilim Teknoloji
Futbolla ilgili kafama yatmayan bir şey vardı. Basketbolcular yerden 3 metre yükseklikteki potaya 6-7 metre mesafeden yaptıkları atışları kolaylıkla isabet ettirirken, nasıl olur da futbolcular kocaman kalelere bazen 90 dakika boyunca bir tane bile gol atamazlardı?1 Mesele futbolcuların "yeteneksizliği" miydi?

Sorunun yanıtı sadece "ama futbol kalesinde kaleci var" ile açıklanabilir mi? Basketbolda da siz topu potaya atmayasınız diye karşınızda her daim beş oyuncu vardır, yine de basketbolcular her maçta topu fileden onlarca kez geçirmeyi başarır. Örneğin gözüme basketbolla futbolun ilginç bir karışımı gibi görünen hentbol sporunda da kaleci var ama futboldan çok daha fazla sayıda skor yapılabiliyor. Üstelik hentbol kaleleri futbol kalelerinden çok daha küçük olmasına rağmen.

Uzun yıllar sonra sinirbilime merak salınca sorunun yanıtının futbolcuların yeteneksizliğinde ya da kalecilerde olmadığını keşfettim.

Sorunun yanıtı bence şu: Bir uzuv olarak el, ayaktan çok daha yetenekli bir organ ve futbolda el kullanmak yasak!

**
Yapıları birbirine benzeyen ve temelde topu belirli bir bölgeden (kale, pota, vs.) geçirmeye dayanan tüm sporlarda el devreye girdiği anda sporcular daha fazla skor yapmaya başlıyorlar, çünkü ellerimiz ayaklarımızdan kat be kat üstün. Elbette bu noktada futbol sahasının basketbol ya da voleybol sahalarına göre daha büyük olmasının skoru azalttığı gibi başka makul argümanlar da sunulabilir, ancak bu gibi argümanlar da ellerimizin ayaklarımızdan daha yetenekli olduğu gerçeğini değiştirmez.

**
Ellerimizin beynimizde kapladığı alan ayaklardan çok daha büyüktür. Bu ellerimizin ayaklarımıza göre daha kıvrak biçimde hareket edebilmesini ve ayaklardan çok daha yetenekli olmasını açıklar. Beyinde her bir el parmağının kendine özel kocaman bölgeleri varken tüm ayak parmakları daracık bir alana sıkışmıştır.
Futbol beyindeki bu haritaları değiştirir. Profesyonel futbolcuların hem duyusal hem de motor beyin haritalarında ayaklara ayrılan bölge normal insanlardan daha geniştir, bu alanlardaki sınır bağlantıları daha komplekstir.
Ellerimizin ayaklarımızdan daha yetenekli olduğuna dair evinizde yapabileceğiniz ufak bir deney: Sağ elinizi düz bir alana koyun ve sadece orta parmağınızı yukarıya kaldırmayı deneyin. Başardınız değil mi? Peki, bu defa aynı şeyi ayağınızla yapmayı deneyin. Ayağınızı düz bir zemine koyun, sadece ve sadece orta ayak parmağınızı yukarı kaldırmayı deneyin. Başarabildiniz mi? Yoksa sadece orta ayak parmağınızı kaldırmak isterken tüm ayak parmaklarınızı aynı anda mı yukarı kaldırdınız? Büyük bir çoğunluğun bunu başaramayacağından eminim. Bunun sebebi ayak orta parmağınızdaki kasların güçsüz olması değil, ayağınızın beyninizdeki haritasının "sadece ayak orta parmağına" emir verebilecek kadar hassas olmaması, verilen emrin ayak orta parmağıyla birlikte tüm diğer ayak parmaklarına birden gitmesi.
**
İsveç Karolinska Enstitüsü tarafından yapılan bir çalışmada bilişsel kapasiteleri daha yüksek 12-19 yasındaki genç futbolcu adaylarının bilişsel kapasitesi düşük yaşıtlarına göre daha iyi gelişme kaydettikleri ortaya çıktı. Bilişsel kapasitesi yüksek oyuncular 2 yıl boyunca takip edildiklerinde kendilerini daha fazla geliştirdikleri, daha fazla gol atıp daha çok gol pası verdikleri gözleniyor. Bilişsel kapasite futbolcuların bir "oyun zekası" geliştirmesini sağlıyor. Bu testler sayesinde futbol kulüplerinin gelecek vaat eden futbolcu adayları arasında hangilerinin büyük yıldızlar olacaklarını, hangilerine yatırım yapmanın daha mantıklı olacağını daha iyi tahmin etmeleri mümkün. Bu testlere dayanarak gelecekte tüm profesyonel futbol kulüplerinin birer sinirbilimci çalıştıracağını iddia edenler bile var.



Tuesday, July 10, 2018

Tek Adam ve Kalkınma


Can Teoman, Ahval

Tek adam iktidarları ve çevresindeki işadamlarının bir üretim artışı sağlayamadığına ilişkin örnekler daha yakın dönemde de var.

Örneğin 1445 yılında icat edilen ve ekonomi tarihi için de bir dönüm noktası olarak görülen matbaa makinesi 1476’ya kadar tüm Avrupa’ya yayıldı.


1485’te iktidarda olan ve dindarlığı nedeniyle ‘Sofu’ lakabı da takılan ikinci Beyazid tarafından matbaanın Osmanlı topraklarına girişi yasaklandı. Osmanlı’ya matbaa ancak 1725’te Sultan III. Ahmed’in İbrahim Müteferrika’ya verdiği izinle geldi. Ancak III. Ahmed, Müteferrika’nın basacağı kitaplara karar verecek dinsel ağırlıklı bir bürokratik kurul oluşturdu. Bu yüzden matbaa 1729’dan 1797’ye kadar sadece 24 kitap basabildi.


Acemoğlu, matbaanın gelmesine rağmen, Osmanlı İmparatorluğu’nun kitap üretiminin 1850’li yıllara kadar el yazısıyla gerçekleştirildiğini belirtiyor. İktisatçı, 1800’lerin başında İstanbul’da kitap yazmak için yaklaşık 80 bin katibin faaliyet gösterdiğini söylüyor.


Buradan matbaanın gecikmesinin maliyeti yüksek bile olsa, alternatifi konumundaki mevcut ekonomik yapının dönemin iktidar sahipleri için önemli bir siyasi-ekonomik kontrol sağladığını ve kaybedilmek istenmediğini anlıyoruz.


İktidarların yeni icatlara olan karşılığı sadece bunlarla da sınırlı değil. 1589’da Cambridge Üniversitesi’nden William Lee, icad ettiği örgü makinesi için dönemin lideri Kraliçe I. Elizabeth’ten patent istedi. Kraliçe patent vermeyi reddettiği gibi, Lee’ye ‘Hedefiniz çok yüksek efendi Lee. Bir düşünün icadınızın zavallı kullarıma neler yapabileceğini. İşlerini ellerinden alarak mutlak surette yıkımın eşiğine getirir ve böylece hepsini dilenciye çevirir’ diyordu.


Lee, Kraliçe’nin ardından tahta geçen Kral I. James’tan da aynı izni talep etti ama benzer cevabı aldı.


1621’de bir parlamento oturumu sırasında gündeme gelen bir istatistiğe göre İngiltere’de tüm üretim ve ticaret 700 tekelin elinde bulunuyordu. Elizabeth ve halefi I. James’in korumaya çalıştığı yün örgücüleri de bu tekellerden birine bağlıydı. Kraliyet Ailesi’nin en büyük gelir kaynağı da bu tekellere verilen izinler karşılığında alınan paralardı.


İktisatçı Daron Acemoğlu’na göre bütün bu örneklerlerde ortak nokta olarak teknolojik icatla değişim yaratacak tüm bu girişim örneklerinin devleti yönetenler tarafından engellenmesini gösteriyor.


Peki iktidarın savunduğu yandaş tacirler sadece kamuoyu tarafından adları iyi bilinen ünlü iş damları mı olmak zorunda. Hayır. Acemoğlu’nun kitabında konuyla ilgili örnekler kurulu düzenden çıkar sağlayan esnaf ve zanaatkarın da ekonomideki yenilenmeyi önleyen yapılar olarak karşımıza çıkabileceğini ispatlıyor.


Mesela Dionysius Papin adlı Fransız bilim adamı 1705’te buhar gücüyle çalışan bir tekne icat etti. Ancak daha ilk yolculuğunda nehirde taşımacılık (taksicilik) yapan esnaf tarafından saldırıya uğradı. Teknesi yakıldı, kendisi öldürüldü ve kimsesizler mezarlığına gömüldü. Esnafın ardında aynı zamanda yerel yöneticilerin desteği de vardı.


Daron Acemoğlu’nu okuyunca insanın aklına son dönemde Türkiye’de mevcut esnaf tarafından baskı altına alınan ve oy kaygısıyla AKP’nin de destek verdiği Uber ve Booking.com gibi teknolojik yeniliklerin yasaklanması da akla gelmiyor değil…


Anlaşılıyor ki iktidar ve onun çevresinde şekillenen ticaret sınıfını kayırmak için alınan yasaklar dünya tarihi boyunca tarihi boyunca ülkelerin zengin ya da fakir olmasını sağlayacak kalkınmanın önündeki en önemli engellerden birini oluşturuyor.

Saturday, July 7, 2018

Peygamber Efendimizin, Kureyş’ten Gördüğü Eziyetler ve Bundan Dolayı Duyduğu Üzüntü


Hâris b. Hâris şöyle demiştir: Bir gün babama: “Bu kalabalık nedir?” diye sordum. “Kendilerinden olan, dininden dönmüş (sâbiî) adam var ya, işte onun başına toplanmışlar.” dedi.


Yanlarına vardığımızda baktım ki, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), insanları Allah’a ve ona iman etmeye çağırıyor. Onlar da, onun teklifine olumsuz karşılık veriyor ve ona eziyet ediyorlardı. Nihayet gün yarılandı, halk da başından dağıldı. Karşıdan telaşla geldiğinden boynu açılmış, elinde bir sürahi, bir de mendil bulunan bir kadın çıkageldi. Allah Resûlü sürahiyi aldı, su içti, abdest aldı, sonra başını kaldırdı ve: “Canım kızım, boynunu ört, baban için de sakın endişelenme!” dedi.


Biz: “Bu kadın kimdir?” diye sorduğumuzda, onun, kızı Zeynep olduğunu söylediler.”


Menbitü’l-Ezdi şöyle demiştir: “Cahiliye devrinde Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem) gördüm, şöyle diyordu: “Ey insanlar, ‘Lâ ilâhe illâllah’ deyiniz ki kurtuluşa eresiniz!” Davet ettiklerinden kimi yüzüne tükürük atıyor, kimi üzerine toprak saçıyor, kimileri de ona hakaret ediyordu. Nihayet öğle vakti oldu. Karşıdan bir genç kız çıkageldi. Elinde su dolu büyükçe bir sürahi vardı. Allah Resûlü o suyla yüzünü ve ellerini yıkadıktan sonra şöyle buyurdu: “Kızcağızım, korkma! Babana ne bir suikast yapabilirler ne de onu zillet içinde bırakabilirler!” Ben: “Bu kız kimdir?” diye sordum. “O Allah Resûlünün kızı Zeyneb’dir.” dediler. Nur yüzlü, pırıl pırıl bir kızdı.


Urve b.Zübeyr (radıyallahu anh) anlatıyor:


“İbnü’l-Âs’a sordum: “Müşriklerin Peygambere düşmanlıklarını gösterirken ona ettikleri en ağır hakaret ne idi, bana söyler misin?” dedim. Şöyle dedi:


“Bir gün Resûlü Ekrem Efendimiz Kâbe’nin Hicr kısmında namaz kılarken Ukbe b. Ebî Muayt çıkageldi. Elbisesini boynuna doladı ve onu var gücü ile boğmaya başladı. Derken Ebû Bekir geldi. Ukbe’nin omuzundan yakalayıp geri çekti ve: “Ne yani, bu adam Rabbim Allah dediği için onu öldürecek misiniz? Hâlbuki, o size Rabbinizden birtakım mucizeler getirdi. Bununla beraber, eğer o bir yalancı ise yalanı kendisine, doğru söyleyen biriyse o zaman hazır olun: Sizi tehdit edegeldiği azabın bir kısmı da olsa gelir, sizi çarpar. Şüphesiz Allah, haddi aşan ve çok yalancı olan kimseleri muvaffak etmez” (Mümin, 40/28) âyetini okudu.”


“İbn Ebî Şeybe, Amr b. el-Âs’tan naklediyor: Ben, Kureyş’in Peygamberimizi öldürmek istediği tek bir gün biliyorum. O gün de şöyle olmuştu: Kureyş’in eşrafı toplanmış, Kâbe’nin gölgesinde oturmuşlardı. Allah Resûlü de Makam-ı İbrahim’de namaz kılıyordu. Ukbe b. Ebî Muayt kalktı, yeleğini Peygamberimizin boynuna dolayarak çekmeye başladı. Resûlullah, iki dizi üzerine düştü. Halk öldüğünü sanarak bağrışmaya başladı. Ebû Bekir, karşı yönden koşarak geldi. Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem) arka tarafından, kollarından tutarak kaldırdı. Kaldırırken şöyle diyordu: ‘Rabbim Allah’tır!’ dediği için adamı öldürecek misiniz?


Oradakiler Allah Resûlünün yanından uzaklaşınca, Allah Resûlü namazını kılmaya devam etti. Namazını bitirince, Kâbe’nin gölgesinde oturan Kureyşlilerin yanlarına uğradı ve:


“Ey Kureyş topluluğu! Muhammed’in nefsi elinde olan Allah’a yemin ederim ki -eliyle boğazına işaret ederek- size boğazlanmanız için gönderildim!” dedi. Allah Resûlünün bu sözü onlara çok ağır geldi. Ebû Cehil:


“Sen cahil ve kaba bir adam değildin!” diyerek Peygamberimizi yadırgayınca, Allah Resûlü celallendi ve: “Sen de onlardan (yani ölecek olanlardan) birisin!” buyurdu.”


Urve b. Zübeyr anlatıyor: Abdullah b. Amr’a (radıyallahu anh) dedim ki: “Kureyş’in Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı düşmanlık izhâr ettikleri dönemlerde gördüğün en dayanılmaz hareketler nelerdi?” Bana şöyle anlattı:


“Bir gün, Kureyş’in eşrafı Kâbe’deki Hicr’de toplanmışlardı. Yanlarına vardığımda: “Bu adama karşı gösterdiğimiz sabrı, kimseye göstermedik. Bizi beyinsizlikle itham etti, atalarımıza sövdü, dinimizi ayıpladı, birlik ve bütünlüğümüzü parçaladı, tanrılarımıza küfretti. Çok büyük ithamlarına katlandık.” gibi sözler söylediler. Onlar böyle konuşurlarken Allah Resûlü uzaktan göründü. Karşı yönden yürüyerek geliyordu. Rüknün karşısında durdu. Kâbe’yi tavaf ederken onların yanlarından geçti. Geçerken Kureyşliler söylediklerinden ötürü, kendisiyle alay ederek göz kırptılar. Nebîler Nebîsi’nin (aleyhisselâm) bundan alındığını yüzünden anladım, ikinci defa yanlarından geçtiğinde yine göz kırptılar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):


“Ey Kureyş topluluğu! Dinliyor musunuz? Muhammed’in ruhu elinde olan Allah’a yemin ederim ki vallahi ben size boğazlanmanız için geldim.” buyurdu.


Efendimizin bu sözleri, oradakilere çok dokundu. Herkes, başına kuş konmuş gibi donakaldı. Allah Resûlü, bu sözleri söylemeden önce ona karşı en ağır eziyetin yapılmasını öğütleyenler, şimdi Resûlullah’ı teskin için akıllarına gelebilen en güzel sözleri söylüyor, şöyle diyorlardı: “Yâ Eba’l-Kâsım, git, selâmetle git! Vallahi sen böyle sert ve kaba konuşan biri değildin! Ne oldu sana böyle!” Allah Resûlü de oradan ayrıldı ve gitti.


Ertesi gün yine toplandılar, ben de yanlarındaydım. Birbirlerine: “Sizin ona, onun da size yaptığını biliyorsunuz. Hoşunuza gitmeyen bir cevap verdiği hâlde, ona hiçbir tepki göstermediniz!” dediler.


Onlar bu şekilde konuşurlarken Allah Resûlü yine çıkageldi. Hepsi birden, onun üzerine yürüyüp etrafını kuşattılar ve: “Demek sen bizim ilâhlarımızı ayıplıyor, dinimizi kötülüyorsun, öyle mi?” dediler.


Allah Resûlü: “Evet, bunları ben söylüyorum.” buyurdu. Bunun üzerine içlerinden biri, Hazreti Muhammed Mustafa’yı (sallallahu aleyhi ve sellem) elbisesinden yakaladı. Hazreti Ebû Bekir, adamın önüne geçti ve ağlayarak: “Rabbim Allah dediği için adamı öldürecek misiniz?” dedi. “Bunun üzerine Resûlullah’ın yanından ayrıldılar. İşte Kureyş’in, Allah Resûlüne yaptıklarını gördüğüm en ağır işkencesi bu olmuştur.”


Yine Hazreti Ebû Bekir’in kızı Esma’ya: “Senin gördüğün kadarıyla müşriklerin Peygamber Efendimize yaptıkları eziyetlerin en ağırı nasıldı?” diye sorulunca şunları anlatmıştır:


“Müşrikler bir gün Kâbe’de oturmuş; Peygamber Efendimizin, taptıkları tanrıları hakkında söylediği şeyleri birbirleriyle müzakere ediyorlardı. O sırada Allah Resûlü çıkageldi, hepsi birden onun üzerine doğru ayaklandılar. Ebû Bekir bir ses duydu. Bu ses “Çabuk arkadaşına yetiş!” diyordu. Babamın saçları dört örgülü idi. Saçlarını düzeltmeden hemen yanımızdan çıktı. Şöyle diyordu o esnada: “Yazık size! Rabbim Allah diyor diyen bir adamı öldürecek misiniz?”


Bu sefer, müşrikler Resûlü Ekrem’i bırakıp Ebû Bekir’in üzerine yürüdüler. Sonra Ebû Bekir eve döndüğünde, elini attığı her saç örgüsü elinde kalıyordu. Kendisi şöyle söylüyordu: “Ey celâl ve ikram sahibi Rabbim! Sen ne kadar yücesin!”


Enes b. Mâlik (radıyallahu anh) ise şöyle demiştir: “Bir defasında müşrikler Peygamberimizi öyle dövmüşlerdi ki Efendimiz baygın düşmüştü. Ebû Bekir kalkıyor ve şöyle bağırıyordu: “Yazık size! Rabbim Allah diyor diye adamı öldürecek misiniz?” Müşrikler “Bu adam da kim?” diye soruyorlardı. Onlar, “Şu Ebû Bekir denen mecnun!” cevabını veriyorlardı.”




Friday, July 6, 2018

Money was created many times in many places


“Money was created many times in many places. Its development required no technological breakthroughs – it was a purely mental revolution. It involved the creation of a new inter-subjective reality that exists solely in people’s shared imagination.

Money is not coins and banknotes. Money is anything that people are willing to use in order to represent systematically the value of other things for the purpose of exchanging goods and services. Money enables people to compare quickly and easily the value of different commodities (such as apples, shoes and divorces), to easily exchange one thing for another, and to store wealth conveniently. There have been many types of money. The most familiar is the coin, which is a standardised piece of imprinted metal. Yet money existed long before the invention of coinage, and cultures have prospered using other things as currency, such as shells, cattle, skins, salt, grain, beads, cloth and promissory notes. Cowry shells were used as money for about 4,000 years all over Africa, South Asia, East Asia and Oceania. Taxes could still be paid in cowry shells in British Uganda in the early twentieth century.

**
“Money is thus a universal medium of exchange that enables people to convert almost everything into almost anything else. Brawn gets converted to brain when a discharged soldier finances his college tuition with his military benefits. Land gets converted into loyalty when a baron sells property to support his retainers. Health is converted to justice when a physician uses her fees to hire a lawyer – or bribe a judge. It is even possible to convert sex into salvation, as fifteenth-century prostitutes did when they slept with men for money, which they in turn used to buy indulgences from the Catholic Church.

Ideal types of money enable people not merely to turn one thing into another, but to store wealth as well. Many valuables cannot be stored – such as time or beauty. Some things can be stored only for a short time, such as strawberries. Other things are more durable, but take up a lot of space and require expensive facilities and care. Grain, for example, can be stored for years, but to do so you need to build huge storehouses and guard against rats, mould, water, fire and thieves. Money, whether paper, computer bits or cowry shells, solves these problems. Cowry shells don’t rot, are unpalatable to rats, can survive fires and are compact enough to be locked up in a safe.

In order to use wealth it is not enough just to store it. It often needs to be transported from place to place. Some forms of wealth, such as real estate, cannot be transported at all. Commodities such as wheat and rice can be transported only with difficulty. Imagine a wealthy farmer living in a moneyless land who emigrates to a distant province. His wealth consists mainly of his house and rice paddies. The farmer cannot take with him the house or the paddies. He might exchange them for tons of rice, but it would be very burdensome and expensive to transport all that rice. Money solves these problems. The farmer can sell his property in exchange for a sack of cowry shells, which he can easily carry wherever he goes.

Because money can convert, store and transport wealth easily and cheaply, it made a vital contribution to the appearance of complex commercial networks and dynamic markets. Without money, commercial networks and markets would have been doomed to remain very limited in their size, complexity and dynamism."