Saturday, September 21, 2013

Beyin



“Aşağı yukarı 1300 gram olan beyinde, on milyar civarinda sinir hücresi vardir ve bu hücrelerin her biri, bir katrilyon bağlantiyi meydana getirmek için yeteri kadar fiber gönderir. Bu ise bir milyon mil karelik alani kaplayan, keşif bir ormandaki yaprakların sayısına eşittir.”

 Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, 330

Evrendeki Muhteşem Denge




“Görünüste birbirleriyle irtibatsiz ve rastgele olan bütün fizik sabitlerinin garip bir ortak özelliği var.Bu sabitler evrende hayatin olusabilmesi için tam da olmaları gereken değerdeler.”

Patrick Glynn

Hayatın Kökeni ve Amacı


“Israrla her şeyde bir kasıt aramaya meyilli olan insanın, amaçsız bir evren tarafından rastgele yaratılmış olması kulağa fazlaca garip gelmiyor mu?”

 Sir John Templeton



Eğer Tanri yaratıklari için bu kadar hassas, dikkatli, sevgi dolu ve hayret verici bir ortam inşa etmişse, o zaman O’nun insanların bu evreni keşfetmesini, araştırmasını, takdir etmesini, ondan ilham almasını ve nihayetinde –en önemli iş olarak- kendisini evren yoluyla bulmasını istemesi gayet doğaldır.

Lee Strobel



Francis Crick'e Göre Hayatın Kökeni




"DNA’nın moleküler yapısını keşfeden nobel ödüllü biyokimyager Francis Crick (ki kendini manevi anlamda şüpheci olarak tanımlıyor) dünyayı yaptığı açıklamasıyla şaşırtmıştı: “Halen mevcut tüm bilgiyle donanmış dürüst bir adamın varması zorunlu sonuç şudur: ‘Şu an için hayatın kökeni, bir mucizeymiş gibi gözükmektedir. Onun devamı için çok fazla şartın karşılanması gerekmektedir

Francis Crick, life itself, new york: simon and schuster, 1981, 88

Peygamberimizin Ruhani Hayatı ve Mucizeleri


  • Birgün Hz. Peygamber, Hz. Bilal'e "Nasıl bir iyilik yaptın ki, cennette dolaşırken senin ayak seslerini duydum?"diye sormuştu. Hz Bilal "Ya Resulallah! Sürekli abdestli geziyorum. Her abdest aldığımda da namaz kılıyorum." cevabını vermişti. 
  • "[Benden]kişinin derecesini yükselten şeyler soruldu. Ben de: "Yemek yedirmek, edebiyle konuşmak, herkes uyurken ibadet etmek"dedim."
  • Peygamberlerin duyuları diğer insanların duyularında olmayan birtakım özelliklere sahiptir. Bunu tam olarak anlamak için örneğin doğuştan âmâ biriyle görme yetisi çok güçlü ve sağlıklı bir genci karşılaştırmak yeterlidir.
  • "SİZİN BENDEN SONRA PUTPERESTLİĞE DÖNMENİZDEN KORKMUYORUM. ENDİŞE ETTİĞİM ŞEY, DÜNYA PİSLİĞİNE BULAŞARAK  BİRBİRİNİZE HASET ETMENİZDİR."
  • "O BEYAZ İNSANIN YÜZÜ SUYU HÜRMETİNE BULUTLARDAN SU İNER".(EBU TALİB)



"Sizden bir rüya gören yok mu?"


Semüre İbnu Cündeb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sık sık: "Sizden bir rüya gören yok mu?" diye sorardı. Görenler de, O'na Allah'ın dilediği kadar anlatırlardı. Bir sabah bize yine sordu:

" Sizden bir rüya gören yok mu ?"

Kendisine:

"- Bizden kimse bir Şey görmedi!" dediler. Bunun üzerine:

" Ama ben gördüm" dedi ve anlattı: "Bu gece bana iki kişi geldi.

Beni alıp haydi yürü! dediler. Yürüdüm. Yatan bir adamın yanına geldik. Yanıda biri, elinde bir kaya olduğu halde başucunda duruyordu. Bazan bu kayayı başına indirip onunla başını yarıyordu, taş da sağa sola yuvarlanıp gidiyordu. Adam taşı takip ediyor ve tekrar alıyordu. Ama, başı eskisi gibi iyileşinceye kadar vurmuyordu. İyileştikten sonra tekrar indiriyor, önceki yaptıklarını aynen yeniliyordu. Beni getirenlere:

- Sübhânallah ! nedir bu ? dedim. Dinlemeyip:

- Yürü! Yürü!

dediler. Yürüdük, sırtüstü uzanmış birinin yanına geldik. Bunun da yanında, elinde demir kancalar bulunan biri duruyordu. Adamın bir yüzüne gelip, çengeli takıp yüzünün yarısını ensesine kadar soyuyordu. Burnu, gözü enseye kadar soyuluyordu. Sonra öbür tarafına geçip, aynı şekilde diğer yüzünün derisini de ensesine kadar soyuyordu. Bu da, yüz derileri iyileşip eskisi gibi sıhhate kavuşuncaya kadar bekliyor, sonra tekrar önce yaptıklarını yapmaya başlıyordu. Ben burada da:

- Sübhanallah, nedir bu? dedim. Cevap vermeyip:

- Yürü ! Yürü !

dediler. Beraberce yürüdük. Fırın gibi bir yere geldik. İçinden birtakım gürültüler, sesler geliyordu. Gördük ki, içinde bir kısım çıplak kadınlar ve erkekler var. Aşağı taraflarından bir alev yükselip onları yalıyordu. Bu alev onlara ulaşınca çığlık koparıyorlardı. Ben yine dayanamayıp:

- Bunlar kimdir?

diye sordum. Bana cevap vermeyip:

- Yürü ! Yürü !

dediler. Beraberce yürüdük. Kan gibi kırmızı bir nehir kenarına geldik. Nehirde yüzen bir adam vardı. Nehir kenarında da yanında bir çok taş bulunan bir adam duruyordu. Adam bir müddet yüzüp kıyıya doğru yanaşınca yanında taşlar bulunan kıyıdaki adam geliyor, öbürü ağzını açıyor bu da ona bir taş atıp kovalıyordu. Adam bir müddet yüzdükten sonra geri dönüp adama doğru yine yaklaşıyordu. Her dönüşünde ağzını açıyor, kıyıdaki de ona bir taş atıyordu. Ben yine dayanamayıp:

- Bu nedir?

diye sordum. Cevap vermeyip yine:

- Yürü ! Yürü !

dediler. Beraberce yürüdük. Çok çirkin görünüşlü bir adamın yanına geldik. Böylesi çirkin kimseyi görmemişsindir. Bunun yanında bir ateş vardı. Adam ateşi tutuşturup etrafında dönüyordu. Ben yine:

- Bu nedir?

diye sordum. Cevap vermeyip:

- Yürü ! Yürü !

dediler. Beraberce yürüdük. İri iri ağaçları olan bir bahçeye geldik. İçerisinde her çeşit bahar çiçekleri vardı. Bu bahçenin içinde çok uzun boylu bir adam vardı. Semaya yükselen başını neredeyse göremiyordum. Etrafında çok sayıda çocuklar vardı. Ben yine:

- Bunlar kimdir?

dedim. Cevap vermeyip:
- Yürü ! Yürü !

dediler. Beraberce yürüdük. Ulu bir ağacın yanına geldik. Ne bundan daha büyük, ne de daha güzel bir ağàç hiç görmedim. Arkadaşlarım:

- Ağaca çık !

dediler. Beraberce çıkmaya başladık. Altun ve gümüş tuğlalarla yapılmış bir şehre doğru yükselmeye başladık. Derken şehrin kapısına geldik. Kapıyı çalıp açmalarını istedik. Açtılar ve beraberce girdik. Bizi bir kısım insanlar karşıladı. Bunlar yaratılışça bir yarısı çok güzel, diğer yarısı da çok çirkin kimselerdir. Sanki böylesine güzellik, böylesine çirkinlik görmemişsindir. Arkadaşlarım onlara:

- Gidin şu nehire banın!

dediler. Meğerse orada açıkta bir nehir varmış. Suyu sanki sâfi süttü, bembeyaz. . . Gidip içine banıp çıktılar. Çirkinlikleri tamamen gitmiş olark geri geldiler. İki tarafları da en güzel şekli almıştı.
Beni dolaştıran arkadaşlarım açıkladılar:

- Bu gördüğün, Adn cennetidir. Şu da metin makamındır. Gözümü çevirip baktım. Bu bir saraydı, tıpkı beyaz bir bulut gibi.

- Beni gezdirin, içine bir gireyim! dedim.

- Şimdilik hayır! Amma mutlaka gireceksin, dediler. Ben:

- Geceden beri acaip şeyler gördüm, neydi bunlar? diye sordum.

- Sana anlatacağız, dediler ve anlattılar:

- Taşla başı yarılan, o ilk gördüğün adam, Kur'ân'ı atıp reddeden, farz namazlarda uyuyup kılmayan kimsedir. Ensesine kadar yüzünün derileri, burnu, gözü soyulan adam, evinden çıkıp yalanlar uydurup, etrafa yalan saran kimsedir. Fırın gibi bir binanın içinde gördüğün kadınlı erkekli çıplak kimseler, zina yapan erkek ve kadınlardır. Kan nehrinde yüzüp ağzına taş atılan adam fâiz yiyen adamdır. Ateşin yanında durup onu yakan ve etrafında dönen pis manzaralı adam, cehennemin, ateşin bekçisidir. Bahçede gördüğün uzun boylu adam İbrahim (aleyhissalâtu vesselâm)'di. Onun etrafındaki çocuklar ise, fıtrat üzere (bûluğa ermeden) ölen çocuklardır. "

Cemaatten biri hemen atılarak:

"- Ey Allah'ın Resülü! Müşrik çocukları da mı`?" diye sordu.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

" Evet, dedi, müşrik çocukları da." ve anlatmaya devam etti:

" Yarısı güzel yarısı çirkin yaratılışlı olan adamlara gelince, bunlar iyi amellerle kötü amelleri birbirine karıştırıp her ikisini de yapan kimselerdir. Allah onları affetmiştir."

Friday, September 20, 2013

Rüya



  • Rüya alemi herkese açıktır. Bu hususta beyaz, siyah, mü'min, kâfir, iyi, kötü insanlar arasında bir fark yoksa da asıl hakikat sağlam gözlerin eşyayı daha güzel görmesi gibi, ancak fiziksel be ruhsal basiretleri berrak ve sağlam olanlar tarafından görülür. 
  • [Efendimiz (sas)], "Peygamberlik sona ermiştir. Devam edecek olan birşey vardır. O da mübeşşirattır."demişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber'e "Mübeşşirat nedir?" diye sorulmuş, o da "Nübüvvetin kısımlarından olan sadık rüyalardır."buyurmuştu.
  • "Mü'minin halis bir rüyası nübüvvetin kırk altı kısmından bir kısımdır."
  • "İçinizde en sadık rüyayı gören, en doğru söz söyleyendir."



Unutulan 'İkinci' Dil


Resmi dilin Türkçe olduğu konusunda ortada bir tartışma bile bulunmazken, Kürtçenin onun yanında en yaygın ikinci anadil olmasını masaya yatırıp, kırk katır mı kırk satır mı muamelesinden geçirenler, her zaman içinde yüzdüğümüz, o derin kavram karışıklığı ve zihin bulanıklığından nasip alanlardır dersem, kanıtım, bir başka hazin dil tartışması olacaktır: Osmanlıca.

Bu dili, bugün, bir avuç insanın dışında, ne bilen var ne de hatırlayabilen. Haydi, 15'inci, 16'ncı yüzyılın Osmanlıcasını, sarayda, resmi muamelatta kullanılan, birbirinden onca farklı çeşidini okuyup yazmayı, işin uzmanlarına bırakalım, hatta el yazısını bilmek de, o kadar aranan bir husus olmasın, ama 19. yüzyıl ve sonrasında yayınlanan kitap ve dergileri okuyamayan bir aydınlar kitlesine ne diyelim?

Bir ulus devlet, bir üniter devlet kurarken, Batı'da da yaşanmış örneklerin mevcudiyetini göz önüne alarak, ilk Cumhuriyet yıllarındaki bilinçli, katı ve keskin kopukluğa gönül indirelim ama demokratikleşmenin dalgalar halinde geliştiği şu dönemde, okullara Osmanlıcayı koymak niye kimsenin aklına gelmiyor?
Öteden beri yazdığım yazılarda orta eğitimin ileriki yıllarında, iki önemli dersin seçmeli olarak konulması gerektiğini belirttim: Divan edebiyatı ve Osmanlıca. Eğitimin düğümü daima kolaydan zora gidilirse açıldığından, önce 19. yüzyıl matbu harflerini, yazısını öğretelim, kısa bir sürede öğrenilip başarılabilecek bu ilk aşamadan sonra, dileyen diğer çeşitlere yönelsin. Bunu da herkese zorunlu tutmayalım.

Bu işin niye gündeme gelmediğini herkes biliyor: Osmanlıcanın okutulması, öğretilmesi bir "gericilik" olarak görülüyor. İler tutar yanı olmayan bu düşüncenin kökleri hem radikal, zorlayıcı modernleşme anlayışında yatıyordu hem de eski yazıyla dinsellik iç içe geçiriliyordu. Eski yazı dinden bağımsız bir biçimde ele alınıp bir kültürel sorunsal olarak değerlendirilmiyordu. Daha saçma bir düşünce olmaz...
Bir kere eğer bir kültürel bağlamdan söz ediyorsak, o zaten geçmişle ilgili bir şeydir ve eğer "geri" dediğimiz şey "geçmiş" se, ikisini kültürel alanda birbirinden koparmak söz konusu değil. İkincisi, niye, devlet, mesela din alanını kendisi tanzim etmek istediği için Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurmayı bildi de, geçmiş kültürün kendince yeniden düzenlenmesi için bu yazıyı, dili, ne derseniz deyin, kendisi öğretmeyip, o çok yakındığı Kuran kursları alanına tevdi etti? Daha dünya kadar gerekçe gösterilip bu düşünce çatır çatır çökertilir ki, zaten yapılmıştır.

O zaman sorun gelip Türkiye'deki muhafazakârlık algısına dayanıyor.
1970'lerdeki MC dönemi felaketini şimdi kimse hatırlamıyor ama, o döneme damgasını vuran şey, Türk-İslam Sentezi diye bir atılımın başlatılmasıydı. O çerçevede, bütün tarih, coğrafya, edebiyat kitapları yeniden yalan yanlış bir biçimde yazıldı ama onu gerçekleştirmekten korkmayan MC hükümeti, şu adımı atıp, okullara eski yazıyı koyamadı.

Koymadı, çünkü Türkiye'nin ne muhafazakârları var/dı ne de Türkiye muhafazakâr olabilen bir ülke/ydi. Öte yandan Türkiye'nin ilericilik anlayışı da yanlıştı. Bir taraf muhafazakârlığı sadece geçmişin, çoğu zaman da içi boş bir biçimde, yüceltilmesi olarak görür ve onu dinle özdeşleştirirken, modernler de aynı hataya düşüp, gericilik diye nitelendirdikleri muhafazakârlığı gene din olgusunun içinden okuyordu. Böylece iki taraf da özünde manasız olan bir noktada buluşup bu önemli adımı atmamakta direniyordu. Daha beterini de şuraya yazayım: eski yazıya karşı çıkanlar, bunun bir "ilerici" hareket olduğunu göremiyordu. Oysa, öyle, eski kültürün yeniden üretimi modern ve ilerici bir hamledir.

Bugünkü iktidar muhafazakâr olduğunu programına yazdı. Ama kendisini şimdi ilerici olarak tanımlıyor ve doğrudur, demokratikleşme konusunda, diğer siyasetlerin önüne geçmeyi bilmiştir. Gelin görün ki, "ilericiliğini" Kürt açılımına taşımaya bile gayret eden bu iktidar Osmanlıcanın okullarda seçmeli ders olarak koyulmasını aklına bile getirmiyor. Oysa muhafazakârlar muhafazakâr, ilericiler ilerici olduğu için bu adımı atmalıdır.

İktidar partisi şimdi gerçekleştirsin bu hamleyi, sonra kendini dilediği gibi tanımlasın. Haklı olacaktır!

Hasan Bülent Kahraman
Sabah-03.01.2011

Karşıt Mânâlı Bazı Kelimelerde Sayı Bakımından Benzerliğin Olması


Kur'ân'da zikredilen karşıt mânâlı bazı kelimeler arasında sayı bakımından bir benzerlik söz konusudur. Dünya ve âhiret kelimeleri 115, Şeyâtin ve Melâike 88, mevt ile hayat 145, yaz mânâsına gelen "es-Sayf" ile kış mânâsına gelen "eş-Şitâ" kelimeleri 5, seyyiât ve sâlihât lâfızları 167, "el-küfrü" ve "el-imân" kelimeleri 17 defa Kur'ân'da zikredilmiştir. "Küfran" ve "imanen" şeklinde nekre kullanımları ise sekizer kere geçmektedir. Şeytan'ın bir diğer ismi olan İblis lâfzı 11 yerde geçmekte iken, ondan korunmanın en etkin yolu olan istiâze (sığınma) yine bu rakama tevafuk etmiştir. Ayrıca ay mânâsına gelen "eş-Şehr" kelimesinin bir senedeki ay miktarınca (12), gün anlamındaki "el-Yevm" lâfzının bir senedeki toplam gün sayısınca (365), günler mânâsına gelen "el-Eyyâm" kelimesinin de bir aydaki toplam gün sayısınca (30) Kur'ân'da zikredilmesi son derece ilgi çekicidir.
Ayrıca otuz kelimeden oluşan Kadir Sûresi'nin 27. kelimesinin Kadir Gecesi'ne işaret eden "ىه" olması da son derece önemlidir.Osman Bodur

Monday, September 16, 2013

Beyaz Perdenin Din Algısı


  • Sinema devrimci değildir. Toplumu yavaş yavaş ve hissettirmeden değiştirir.
  • 1957 yılında James Vicary adlı bir sinema işletmecisi, filmlerin arasına saniyenin üç binde biri gibi kısa bir süreyle görüntüler yerleştirebilen takistostop cihazı ile, sinemasındaki filmlere saliselik görüntüler halinde "Coca Cola iç.", "Patlamış mısır ye." yerleştirdiğini ve bu sayede Coca Cola satışlarında % 18.1, patlamış mısır satışlarında da % 57.7 artış sağladığını iddia etmiştir.
  • Seyyid Hüseyin Nasr'a göre; Pearl Harbor Baskını'ndan sonra Japonlar aleyhine pekçok film yapılmasına rağmen Şintoizm'i hedef alan hiçbir film yapılmamıştır. Buna rağmen özellikle 11 Eylül'den sonra bu terör eylemini gerçekleştirenler değil, tüm Müslümanlar suçlu ilan edilmiş ve Müslümanlık kötü gösterilmiştir.
  • Sinema, insan üzerindeki psikolojik ve sosyolojik gücü sayesinde çok büyük bir eğitim değerine sahiptir. Peygamber Efendimiz'in "Beyanda sihir vardır." hadisini, "Sinemada sihir vardır." şeklinde düşünebiliriz. Sinema filmleri büyülü atmosferler kurarak, insanları, -özellikle gençleri ve çocukları- etkisi altına alırlar.

Önyargılar ve Yaftalar

Kolayına kaçıp birbirinden farklı insanları aynı kefeye koyuyoruz, gene kolaylık olsun diye onlara cinayetler, toplu eylemler, ortak görüşler yüklüyoruz - "Sırplar katliam yaptı...", "İngilizler yağmaladı...", "Yahudiler el koydu...", "Siyahlar ateşe verdi...", "Araplar reddediyor..." Filan ya da falan halk hakkında "çalışkan", "becerikli" ya da "tembel", " kuşku verici", "sinsi", "kibirli" ya da "inatçı" diyerek duygusuzca yargılarda bulunuyoruz ve bu da kimi zaman kanla sona eriyor. Bütün çağdaşlarımızdan ifade alışkanlıklarını bugünden yarına değiştirmelerini beklemenin gerçekçi olmayacağını biliyorum. Ama her birimizin, sözlerinin masum olmadığının, tarih boyunca kötü ve ölümcül olduğu ortaya çıkan önyargıların sürdürülmesinde payı olduğunun bilincine varması bana önemli görünüyor.

Kimlikler ve Aidiyetler


Kimlik öyle bir çırpıda verilmez, yaşam boyunca oluşur ve değişir. Pek çok kitapta bunlar söylenmiş ve uzun uzun açıklanmıştır ama bir kez daha altını çizmenin zararı yok: doğarken içimizde var olan kimlik öğelerimiz pek fazla değil - bazı fiziksel özellikler, cinsiyet, renk... Hatta orada bile her şey doğuştan gelmiyor. Cinsiyetimizi belirleyen elbette sosyal çevremiz değil ama bu aidiyetin yönünü belirleyen gene de o; Kabil'de kız doğmakla Oslo'da kız doğmak aynı anlamı taşımıyor, kadınlık aynı biçimde yaşanmıyor, ne de kimliğin başka hiçbir öğesi... Renk konusunda da benzer bir gözlemde bulunabiliriz. New York'ta, Lagos'ta, Pretoria'da ya da Luanda'da siyah olarak doğmak aynı anlamı taşımaz, kimlik açısından neredeyse aynı rengin söz konusu olmadığı bile söylenebilir. Nijerya'da doğan bir çocuk için kimliğinin en belirleyici öğesi beyaz değil de siyah olmak değildir, ama sözgelimi Haoussa değil Yoruba olmaktır. Güney Afrika'da siyah ya da beyaz olmak belirleyici bir kimlik öğesi olmayı sürdürmektedir; ama en azından etnik aidiyet -Zulu, Xhosa, v.b.de bir anlam taşır. Birleşik Devletler de Yoruba köklerle Haoussa köklerden gelmek arasında hiç- bir fark yoktur; etnik köken daha çok Beyazlar -İtalyanlar, İngilizler, İrlandalılar ve diğerleri- […]

Gene de, göçmenlerle ilişkilerin farklı bir yaklaşımla ele alınması halinde bu tür sorunların daha kolay çözüleceğine inanıyorum... Dilinizin küçümsendiğini, dininizle alay edildiğini, kültürünüzün aşağılandığını hissederseniz, farklılığınızın işaretlerini abartılı bir gösterişle sergileyerek tepki verirsiniz; tersine, size saygı du yulduğunu hissettiğinizde, yaşamayı seçtiğiniz ülkede bir yeriniz olduğunu hissettiğinizde daha farklı davranırsınız. Kararlı olarak ötekine gitmek için başınız dik ve kollarınız açık olmalıdır, ancak başınız dikse kollarınız açık olabilir.

Nurlu Hayatlar


  • Mustafa, ilkokuldan sonra Kastamonu'daki Gölköy Köy Enstitü'süne kayıt yaptırır. Mustafa Sungur enstitüde çalışkan bir talebedir. 1942 yılında 250 kitap okur.

  • "Eskişehir'de Yıldız Oteli'nde idik. 1951 Eylül'ünde beş tane jet uçtu. 'İnşallah bunlar bir gün böyle âlem-i İlam'a hizmet edecekler.' dedi. Sonra da 'Sungur' dedi 'Askeriye'de bir ruh var, o ruh benimle dosttur, bilmiyorum, o ya bir ferddir, ya bir cemaattir. Ya sağdır veya ölüdür, ya velidir veya kutubdur. Bilmiyorum; fakat bir ruh var ki o ruh benimle dosttur.' Üstad bir de, 1957'de Cahit Erdoğan'a söylemiş, Kıbrıs konusunda 'İnşallah bir zaman tamamen bizim olacak' demiş."[Mustafa Sungur]

  • Üstad Adnan Menderes'e çok dostluk gösterdi. Fakat Bayar için Türkiye'nin yüzkarası diyordu. [Mustafa Sungur]
  • Fevzi Çakmak öleli 4-5 ay olmuştu. Üstad, 'Ben' dedi, 'Fevzi Çakmak'a Allah rahmet eylesin diyemedim. Ölümü ile bazı gençlerin intibahına vesile olduğu halde ben ona hâlâ Allah rahmet eylesin diyemedim. Mamafih.. Sizin hatırınız için şimdi diyeceğim.' dedi. 'Aa, aa, aa' dıye demeye çalıştı. 'Diyemiyorum' dedi. 'Niçin? Bu icraatlerin içinde hissesi var.[Mustafa Sungur]
  • 'Menderes senin başına büyük bir felaket geliyor.' 27 Mayıs'ı işaret ediyor...'Bu felaketten iki büyük sadaka ile kurtulabilirsin. Birinci sadaka Anadolu'nun en büyük sadakası Risale-i Nur'dur. Risale-i Nurları neşredin. Cenab-ı Hak o sadaka hürmetine sizi o büyük felaketten kurtaracaktır. Eğer yapmazsanız eskilerin hataları da sizin sırtınızza yüklenerek büyük bir musibet size gelecek.' Çünkü hadis-i şerif var 'sadaka belayı def eder ömrü uzatır diye.'[Said Özdemir, Üstadın Menderes'e mektubu] 
  • 'Kardeşim' dedi, 'Menderes bizi anlamadı. Bizim ona olan himmetimizi, duamızı bilmedi. Benim gözümde elmastan cam parçasına düşmüştür. Ben yakında gideceğim -vefatından 2-3 ay evvel, 1960 yılının ocak, şubat ayları. Vefatını da haber veriyor-onlar da böyle olacak, (ellerini iç içe geçirerek tersyüz yapıyor) yani ters yüz olacak.[Said Özdemir]
  • Eskiden beri müderris vardı köyümüzde. Ben ders almadım müderrisden; ama onu görüp tanıdım. İşte, o zaman bu Osmanlı nasıl etmişse her üç beş köy arası mesafedeki köylerde bir müderris oturtmuş. Bizim köyde de, bizim köyden 2-3 saat mesafedeki (yaya olarak) bir köyde vardı müderris...Benim anladığım Osmanlı'nın 600 sene imparatorluğu sürdürmesi bunlara bağlı yani. Bu müderrislerden herkes ders okuyamıyor, hususi insanlar okuyor; ama diğer avama da, onları günahtan koruyacak yollar gösteriliyor, eğitimler veriliyordu. İşte böyle onlar bu milleti kaynaştırmışlar yani. Biz onlara yetişemedik. [Mehmet Kırkıncı]