Tuesday, October 31, 2017

Busyness vs Leisure


Somewhere around the end of the 20th century, busyness became not just a way of life but a badge of honor. And life, sociologists say, became an exhausting everydayathon. People now tell pollsters that they’re too busy to register to vote, too busy to date, to make friends outside the office, to take a vacation, to sleep, to have sex. As for multitasking, one 2012 survey found that 38 million Americans shop on their smartphones while sitting on the toilet. And another found that the compulsion to multitask was making us as stupid as if we were stoned.
Burnett, a communications professor at North Dakota State University, has studied a trove of holiday letters she’s collected stretching back to the 1960s that serves as an archive of the rise of American busyness. Words and phrases that began surfacing in the 1970s and 1980s — “hectic,” “whirlwind,” “consumed,” “crazy,” “constantly on the run” and “way too fast” — now appear with astonishing frequency.
People compete over being busy; it’s about showing status. “If you’re busy, you’re important. You’re leading a full and worthy life,” Burnett says. Keeping up with the Joneses used to be about money, cars and homes. Now, she explains, “if you’re not as busy as the Joneses, you’d better get cracking.”
Even as neuroscience is beginning to show that at our most idle, our brains are most open to inspiration and creativity — and history proves that great works of art, philosophy and invention were created during leisure time — we resist taking time off. Psychologists treat burned-out clients who can’t shake the notion that the busier you are, the faster you work, and the more you multitask, the more you are considered competent, smart, successful. It’s the Protestant work ethic in overdrive.
In the Middle Ages, this kind of frenzy — called acedia, the opposite of sloth — was one of Catholicism’s seven deadly sins. But today, busyness is seen as so valuable that people are actually happier when they’re busy, says Christopher Hsee, a psychologist and professor of behavioral science at the University of Chicago. “If people remain idle, they are miserable,” he wrote in Psychological Science in 2010. “If idle people become busy, they will be happier.”
Life in the early 21st century wasn’t supposed to be so hectic. In a 1930 essay, economist John Maynard Keynes predicted a 15-hour workweek by 2030, when we’d all have time to enjoy “the hour and the day virtuously and well.” During the 1950s, the post-World War II boom in productivity, along with rising incomes and standards of living, led economists and politicians to predict that by 1990, Americans would work 22 hours a week, six months a year, and retire before age 40.
While accepting the Republican Party’s nomination for president in 1956, Dwight D. Eisenhower envisioned a world where “leisure . . . will be abundant, so that all can develop the life of the spirit, of reflection, of religion, of the arts, of the full realization of the good things of the world.”
At the time, the idea that leisure would soon be meant for all, rather than just a wealthy elite, was quite radical. A 1959 article in the Harvard Business Review warned that “boredom, which used to bother only aristocrats, had become a common curse.” In the early 1960s, when TV broadcaster Eric Sevareid was asked what he considered the gravest crisis facing Americans, he said: “the rise of leisure.”
Leisure for all was exactly what the U.S. labor movement had been pursuing for more than a century. As late as 1923, the steel industry required 12-hour shifts, seven days a week. Finally, it seemed, workers were about to savor shorter, saner work hours. So, what happened?
First: Life got more expensive, and wages failed to keep up. College tuition alone jumped 1,120 percent from 1978 to 2012. Child Care Aware of America reports that child care is more expensive than public college in dozens of states. The Kaiser Family Foundation says that health-care premiums increased 97 percent between 2002 and 2012. At the same time, wages have fallen to record lows as a share of America’s gross domestic product. Until 1975, wages made up 50 percent of GDP; in 2012, they were 43.5 percent. And, as a recent obnoxious Cadillac commercial boasts, we work hard to buy more things: The Commerce Department reports that consumers spent $1.2 trillion in 2011 on unnecessary stuff, 11.2 percent of all consumer spending, way up from 4 percent in 1959.
Second: Jobs have become less mechanical and work more creative. New York University sociologist Dalton Conley argues that today’s knowledge-economy professions in art, technology, engineering and academics are similar to the pursuits of the mind that the ancient Greek philosophers envisioned as leisure. So, we work a lot because we enjoy it.
That’s true in part, but the rise in working hours for the creative class in the 1970s and 1980s was accompanied by an increase in job insecurity for those same workers, according to the General Social Survey. And the 1938 Fair Labor Standards Act, which protects employees from working too many hours, applies only to hourly, not salaried, workers. In the crudest sense, U.S. law allows employers to work professionals harder without paying them overtime or hiring more people to share the load.
Perhaps we have no choice, then, as a matter of survival, to give greater value to the work that we are compelled to do all the time.
“Work has become central in our lives, answering the religious questions of ‘Who are you?’ and ‘How do you find meaning and purpose in your life?’ ” Ben Hunnicutt, one of the few leisure scholars in America, tells me. “Leisure has been trivialized — something only silly girls want, to have time to shop and gossip.”
Taking time for yourself is tantamount to weakness. One man in Burnett’s focus group, who works two jobs and juggles caring for two special-needs children, says he longs to go canoeing but feels he just can’t. “Leisure sometimes just feels . . . wrong.”

Tuesday, October 24, 2017

Dünyanın en genç lideri, Sebastian Kurz


Elbette, Trudeau ve Macron'daki "şeytan tüyü", Kurz'da da var: çağımızın, siyasi manifestolardan çok "selfie"ler ve sosyal medya başta olmak üzere medyada "imaja" dayalı politika dünyasında, "enerji"; özellikle de, "genç enerji" büyük önem taşıyor. Kurz da, her şeyden önce "iyi fotoğraf" veriyor. Bir yandan "parlak" bir imajı var; öte yandan da, "seçkin " olmaya uzak duruyor. Her daim temiz ve pak görüntüsü, kravatsız ama jet gibi ütülü takım elbiseleri ve "klasik aile babası" tiplemesine uzak özel yaşamı (Maliye Bakanlığı çalışanı olan kız arkadaşı Susanne Thier ile beraber yaşıyor) ile günümüzde kendine hayatta bir yol açmaya çalışan birçok gençten farksız gibi.
"Birçok gençten farksız" algısını da özellikle korumak istiyor gibi: uluslararası arenada "görünür hâle geldiği", New York'taki Birleşmiş Milletler konuşmalarını yaptığı "okyanus ötesi" seyahatleri de dâhil olmak üzere, kendi tercihiyle hep ekonomi sınıfında uçuyor. Oldukça da "uzun bir adam" olarak, ekonomi sınıfında uçmanın Kurz için kolay olmadığını tahmin etmek de zor değil. Çevresindekilere hep alçakgönüllü davrandığı ve onları "önemli hissettirdiği" söyleniyor. Buna karşılık, bu dönemin ebeveynlerinin iyi anlayacağı biçimde, Kurz'da "yeni nesle" özgü bir özgüven de var: düşündüğünü söylemekten hiç çekinmiyor. Konuştuğu zaman eğip bükmeden, "politikacılık yapmadan" vermek istediği mesajı "küt diye" veriyor. Bir yandan, seçim kampanyasında kullanılan tanıtım sloganında olduğu gibi "tazeleyici ve farklı" imajı, verilen tüm "sert mesajların" üzerini şekerle kaplıyor.
Sezin Öney, p24blog

Tarih Sorunu Tartışması: Kardeş Katli Örneği


Gökhan Bacık, kıtalararası.com

Modern dönemdeki Müslümanların sorunları salt dinin nasıl yorumlanacağı ile ilgili değildir. Bunlar kadar önemli bir konu da çağdaş Müslümanların zihinlerinde nasıl bir tarih algısı olduğudur. Her toplum için tarih algısı fevkalade önemlidir ancak bunun kadar önemli olan toplumların geçmişleri ile gireceği ilişkinin niteliğidir.
Kısaca özetlemek gerekirse modern Müslüman toplumlar tarihleri ile müzakereci bir ilişki içine girememekte daha çok kutsayıcı bir ilişki içine girmektedirler. Her insan grubunun geçmişinde iyi ve kötü anılar vardır. Bir tarih okuması, her iki kümeyi de müzakereci biçimde günümüzden bakarak yorumlamalıdır. Tarihinden utanmak yahut tarihini kutsamak isabetli bir tarih okuması değildir ve ilgili toplum için büyük sosyal ve siyasi sorunlar doğurur.
İki nedenden dolayı çağdaş Müslümanlar tarihlerini kutsadılar. Bunlardan birisi Batı karşısındaki geri kalmışlık kompleksiydi. Bu kompleks nedeni ile Müslümanlar, parlak bir geçmişleri olduğunu hatırlayıp ona sığındılar. İkinci neden ise, çağdaş Müslümanlar, şimdi yaşadıkları sorunların bütün cevabını geçmişte bulacaklarını düşündüler. Bu iki faktörün etkisi ile hızla kutsal bir tarih kurgusu ortaya çıktı.
Ne var ki, kutsal tarih kurgusu modern Müslüman toplumlarda iki büyük sorun kümesi doğurmaya başladı. İlk olarak, sanılanın aksine Müslümanların bazı sorunlarının çözümü için tarih içinde çareler barındırmıyordu. İkincisi, tam aksine, bazı sorunların bizzat kaynağı tarihte yaşanan bazı olaylardı.
Kutsal tarih kurgusunun türlü olumsuz sonuçları uzun bir tartışma gerektiriyor. Bu yazı ise kutsal tarih kurgusunun oluşumuna çok iyi bir örnek olan “Kardeş Katli Olayını” tartışmayı amaçlıyor. Bu örnek olay üzerinden yapılacak bir tartışma tarihin kutsanarak kurgulanması ve anlaşılması sorununa ışık tutmaya yardımcı olabilir.
Kardeş Katli Uygulaması Nedir?
Kardeş katli, kısaca siyasal istikrarsızlığı engellemek amacı ile tahta geçen padişahın kardeşi, oğlu, amcası gibi gelecekte siyasi iktidar talep etmesi muhtemel kişileri öldürtmesidir.
Uygulamanın pratikte nasıl olduğunu anlatmak için çeşitli örneklere bakalım: Fatih Sultan Mehmed örneğin rivayetlere göre 7 aylık kimi rivayetlere göre 3 yaşında yahut 7 yaşında olan Şehzade Ahmed’i – yani kendi kardeşini—öldürtmüştür. Fatih Şehzade Ahmet’ten başka kişileri de öldürtüyor. Sultan III. Murat ise beş kardeşini öldürtmüştür. Sultan III. Mehmet ise 19 kardeşini öldürtmüştür. Bu öldürülenlerden bazıları kundakta süt emecek kadar küçüktüler. Kimi rivayetlere göre bu esnada hamile bazı cariyelerde karınlarında ileride taht üzerinde iddiada bulunacak şehzadeler taşıdıkları için boğdurulmuştur. Farklı bir uygulama olarak ise II. Murat amcasını öldürtmüştür. Yavuz Sultan Selim ise beşten fazla şehzadeyi öldürtmüştür. Kanuni Sultan Süleyman da beş kadar genç şehzadeyi öldürtmüştür.
Çoluk çocuk yaşta insanların öldürülmesinin temel gerekçesi şudur: Bu çocuklar ileride taht üzerinde iddiada bulunacaklardır ve bu kargaşayı şimdiden engellemek için öldürülmeleri meşrudur. Buna göre örneğin 3 aylık bir bebek büyüyüp siyasi istikrarsızlığa neden olacağı için öldürülebilmekteydi.
Tartışma
Kardeş katli örnek olayına iki türlü yaklaşılabilir: Modern tarih yazımı açısından ve İslami açıdan. Şimdi sıra ile bunları kısaca ele alalım.
Modern Tarih Yazımı Açısından: Buna göre her toplumu kendi çağının özelliklerine göre incelemek gerekir. Dolayısıyla belirli bir dönemde farklı toplulukların yaptıkları bazı şeyler bize bugün itici görünse bile o koşullarda “normal” görülmelidir. Başka bir ifade ile geçmişteki bir toplum bugünün değerler kümesine göre değerlendirilemez. O nedenle bugünden bakarsak itici görünen kardeş katli tarihin belirli dönemlerinde rutin bir uygulamadır. Nitekim, modern tarih yazıcılığı geçmişteki bir toplumu başka bir dönemin normlarına göre değerlendirmeye anakronik yaklaşım olarak isim vermekte ve bunu yanlış görmektedir.
Dolayısıyla modern tarih yazımı açısından kardeş katli açıklanabilir bir olaydır ve dönemin koşullarına göre normal olarak görülmelidir.
İslami Açıdan: Kardeş katline İslami açıdan baktığımızda ciddi bir sorun ile karşı karşıyayız. Böyle bir uygulamanın İslami açıdan makul görülüp görülmemesi için önce içeriğinin dinsel açıdan değerlendirmesine bakmak gerekmektedir.
Kardeş katli örneğinde üzerinde tartışma yapılmayacak bir İslam-dışılık (hatta İslam-karşıtlık) söz konusudur: Somut suç unsurları oluşmadığı halde üstelik suç ehliyeti olmayan kişiler öldürülmüştür. Bunu yapmak için ortaya konulan siyasi istikrarı korumak gerekçesi ise bir vehimdir. Nitekim, konunun bu temel sorununa Türkiye’de dindar çevreler arasında gayet popüler olan Said Nursi de açıkça değinmiştir. Nursi iktidarı paylaşmama kavgasını konu ettiği bir tartışmada kardeş katlini örnek verir: “…hâkimiyetine müdahale tevehhümüyle, bazı dindar padişahlar, halife oldukları halde mâsum evlâtlarını katletmeleri…” Nursi bize şunu söylüyor: Bazı “dindar” padişahlar vehimle masum çocukları katletmiştir. Ortada bir suç unsuru yoktur o nedenle bu iş vehimle yapılmıştır. Nitekim Nursi’ye göre ortada bir “katletme” sonucu vardır, yani bu işi yapanlar katildir. Hal böyle olunca kardeş katli denilen olay, İslam’ın çok temel bir ilkesi ile taban tabana zıtlık içindedir dinsel jargonla yazarsak bu eylem açık bir haramdır.
Bu tartışma bizi şu sonuca götürür: İslamiyet, belirli kurallar getirmiş ve bunların zaman, mekan gibi koşullara göre değişmeyeceğini ilan etmiştir. Buna göre “kardeş katletmenin değişik zamanlarda değişik toplumlarda görülen bir uygulama olarak normal görülmesine” İslami açıdan imkan yoktur.
İslam’da haramlar evrensel kategorilerdir ve haramlara karşı yerellik, zamansallık önermesi yapılamaz.
Daha açık ifade ile İslam, kültürel ve yerel şartların farklılığı ne olursa olsun bazı koyduğu kuralları bağlayıcı kılmıştır. Örneğin hırsızlık İslam’da haramdır. Bazı kültürlerin çeşitli hırsızlık biçimlerinin sosyolojik karşılığı olduğu ve bunun o toplumu ve dönemin koşullarının sonucu olduğunu iddia etmek İslam’a göre kabul edilemez. Toplumlar hangi zamansal, yerel ve kültürel farklılıkları olursa olsun hırsızlıktan vaz geçmelidir.
Bu açıdan bakarsak kardeş katlinin belirli dönemin koşullarının ürettiği bir uygulama olduğu şeklindeki tarih yazımı yaklaşımını İslami açıdan kabul etmek imkanı yoktur.
İslam’da kişi ve Tanrı arasındaki en büyük günah şirktir. Kişiler arası en büyük günah ise başka birini öldürmektir ve Kur’an bunu “bir kişiyi öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir” şeklinde tanımlamıştır. O nedenle tereddütsüz olarak kardeş katli İslam’a göre büyük bir günahtır, haramdır ve bunu yapanlar standart İslam hukukuna göre en büyük günahı işlemişlerdir.
Zaruret Meselesi
Akla gelen diğer konu şudur: İslam’da zaruret haramı helal kılar. Örneğin insan açlıktan ölmemek için normal şartlarda haram olan bir leşi yiyebilir. Peki aynı şey kardeş katli için uygulanabilir mi?
Bu soruya evet demek imkanı yine yoktur. Şöyle ki,
İlk olarak zaruretin mantığı usul gereği hayat kurtarmaktır. Bir insan aç kalmak için leş yiyebilir ancak başka birini öldürüp onun elindeki ekmeği yiyemez. Zaruret, başka birinin hayat hakkını ortadan kaldırmaya cevaz vermez. Yani hayatta kalmak için başkasını öldürmeye kalkmak zaruret ruhsatı değil cinayettir. Bir insanın hayatta kalması için “zaruret var” diyerek başkasını öldürebilmesini düşünmek zaten büyük bir mantık çelişkisi olurdu. Yani birisinin hayatta kalması için başka birisini öldürebileceğini düşünmek alenen safsatadır.
İkinci olarak, zaruret kurala dönüşemez. Mesela açlıktan ölüm tehlikesi geçiren bir toplum şartlar zorladığı sürece leş yiyebilir. Ancak bir zaman sonra “bu yöntem gayet işe yarıyor öyle ise belirli kurallar koyup sürekli bunu yapalım” denilemez. Zaruret her bir sefer ortaya çıkmalı ve her bir sefer ihtiyaç olduğuna kani olunmalıdır. Halbuki kardeş katlinde “bu yöntem epey işe yarıyor öyle ise bir kural koyup bunu sürekli yapalım” denilmiştir. Nitekim, örneğin Osmanlı uygulamasında Fatih Sultan Mehmed ile birlikte bir kural getirilmiş ve “nizam-ı alem için” tahta geçenlerin kardeşlerini öldürebileceği ilan edilmiştir.
Değerlendirme
Somut bir suç unsuru olmadan büyüyünce politik kargaşa çıkaracağı endişesi ile 3 aylık bir bebeğin öldürülebilmesi asgari bir hukuk anlayışına göre “skandal” bir uygulamadır. Ancak bunun başka sonuçlarına da bakmak gerekiyor:
İlk olarak, siyasi bir endişe için çocukları öldürebilen bir devlet geleneği benzer siyasi endişeler için başka her türlü şeyi kolaylıkla yapabilir. Yani bir siyaset düzenine, politik gerekçelerle suç işlemesi ihtimaline binaen çocukları öldürme yetkisi verilirse o düzen başka her türlü şeyi yapmaktan da çekinmez hale gelecektir. Şunu unutmamak gerekir ki 3 aylık bir bebek muhtemelen dünyadaki bütün bakış açılarına göre (İslami, komünist, ateist, sosyalist, Budist, Şamanist, Leninist) masumdur. Bir çocuğu ileride olması muhtemel bir siyasi kargaşanın sorumlusu olarak öldürmeyi meşru görecek bir bakış açısı bulmak gerçekten zor. Muhtemelen, küçük çocukları ileride sebep olacakları şeyler için öldürmek adeti ancak İslamiyet öncesi putperest cahiliye toplumunun bir adeti olarak tanımlanabilir.
İkinci olarak, bu tip uygulamalar İslam’a büyük zararlar vermiş ve din adına akla hayale gelmez şeylerin meşrulaştırılmasını kolaylaştırmıştır. Günümüzde pek çok feci uygulamanın din kullanılarak meşrulaştırılmasının kökeninde kardeş katli gibi bazı tarihsel pratiklerin etkisi büyüktür.
Sonuç
Yazının başında vurgulandığı üzere bir toplumun tarihi ne mükemmeldir ne utanılacak olaylar manzumesidir. En isabetli yaklaşım tarihle müzakereci bir diyalog kurulmasıdır. Kardeş katli örnek olayı toplumların tarihle nasıl bir ilişki kurması lazım geldiği konusunda önemli bir tartışma konusudur. Tarihi kutsamak yahut tarihe maslahatçı açıdan bakmak, özünde masum insanların öldürüldüğü bir uygulamayı din adına sahiplenmek gibi dramatik sonuçlar üretebiliyor. Böylece şaşılacak biçimde toplumun daha dindar kesimleri, kardeş katli gibi uygulamaları daha maslahatçı açıdan bakarak sahiplenmektedir. Yine yukarıda hatırlatıldığı üzere konuya modern açıdan bakarak kardeş katli gibi uygulamaların dönemlerinin tipik durumları olduğu ve bugünden bu olaylara bakmanın doğru olmadığı iddia edilebilir. Nitekim bu yazının amacı “tarihe en doğru şuradan bakılır” demek değildir. Yazının hatırlatmak istediği temel nokta neredeyse bir tabu gibi sorgulanmadan normal kabul edilen bazı olaylarla ilgili aslında ciddi tartışmalar olabileceğidir.

Sunday, October 22, 2017

“altı kaval üstü şeşhane” deyimi nereden geliyor?



Hintavrupa anadili *sweks- : altı.
  

Tavla oynayan her Türk Farsça birden altıya kadar olan sayıları bilir. Düşeşi onlara açıklamaya gerek var mı bilmem: dü‘nün iki, şeş‘in altı anlamına geldiği belli. (Doğrusu adı Rumca olan bir oyunda sayıların neden Farsça söylendiği pek o kadar açık değil.) Şeşhane ise altı fişek atan eski bir tüfek cinsinin adı. İstanbul’da eskiden şeşhane fabrikasının bulunduğu semt, ufak bir ses değişikliğiyle, hala Şişhane adını taşıyor. Yarısı alaturka kaval tüfeğine, yarısı modern altıpatlara benzeyen melez şeylere ise ‘altı kaval üstü şeşhane’ deniyor.

Hintavrupa asıllı tüm dillerde olduğu gibi Farsça şeş sözcüğü de *sweks- kökünden türemiş. Latince sex (hayır, sexus değil!), Yunanca heksa- (çünkü Hintavrupa köklerinde kelime başındaki s sesi Yunancada varla yok arası bir h’ye dönüşüyor), İngilizce six, Almanca Sechs, İspanyolca seis hep aynı kökten. Latinceden Fransızca yoluyla dilimize giren sekstant, 180 derecelik ufku altıya bölen bir astronomik gözlem cihazı. Yunanca kökenli heksadesimal, yani onaltılı, sayı sistemini bilgisayar programcılığıyla uğraşanlar biliyor. ABD Savunma Bakanlığı binasına bir köşe daha eklenseydi adının Heksagon olacağı da muhakkak. (Ne yazık ki 11 Eylül 2001’deki terorist saldırısından sonra Tetragon kaldığı söyleniyor!)

Eski Roma’da günün saatleri gün doğumundan sayıldığı için saat altı, yani sexta hora, tam öğle saatine denk gelirmiş.  Avrupa ülkelerinde bu sistem, özellikle kilise ayinlerinin düzenlenmesinde, yakın dönemlere dek kullanılmış; birçok dilde günümüze dek kalan izler bırakmış. İspanyolcada “altıncı” anlamına gelen sıfatın dişil şekli olan siesta, Latince sexta’nın karşılığı: öğle saati demek. İspanyolların dünya yıkılsa vazgeçmeyecekleri öğle uykusu adeti gündüzleri çalışıp gece uyuyan diğer Avrupa uluslarının dikkatini çektiğinden, İspanyolca siesta kelimesi 19. yüzyıldan itibaren İspanyolca dışındaki dillerde “öğle uykusu” anlamında kullanılır olmuş. Türkçeye de Amerikan filmlerinden girmiş olduğunu tahmin ediyorum. 
  

Saturday, October 14, 2017

Yeni bir sınıf doğuyor: Gereksizler…


Algoritmaların, teknolojik ve bilimsel gelişmelerin yeni bir elit ve yeni bir sınıf yaratacağından bahsediyorsunuz. Neden ‘gereksiz sınıf’ terimini kullanıyorsunuz? Bu yeni sınıfın hiçbir değeri olmayacak mı?
‘Gereksiz sınıf’ terimini bilerek kullanıyorum, çok provokatif olduğunu biliyorum. Kişisel olarak hiçbir insanın gereksiz olduğunu düşünmüyorum tabii. Bu terimi, sistemin bakış açısı olduğu için kullanıyorum. 20. yüzyılın sonuna dek insan, özellikle ekonomik ve askeri olarak sistem için gerekliydi. Devletler, savaşa döndürmek ve fabrikalarda çalıştırmak için insana ihtiyaç duyardı. Dünya savaşlarına bakarsanız, kadınların seçme hakkını kazanmasının bir nedeninin, devletlerin kadınlara ihtiyaç duyması olduğunu görürüz.
Birileri savaşırken birilerinin de fabrikalarda çalışması gerekiyordu, üstelik kadınlar çok faydalı olduklarını gösterdi ve ülkeler peş peşe kadınlara seçme hakkını verdi.
Peki insanlar artık sisteme faydalı değilse ne olacak? Askeri anlamda bunu yaşıyoruz bile. Artık savaşlar için milyonlarca insanı askeri almak gerekmiyor. Elit güçler yetiştiriliyor, özel harekat güçleri ya da dron kullanacak insanlar gibi. Ordular giderek sofistike ve otonom teknoloji kullanımına yöneliyor.
Kimi insanlar, askeri değerini yitiriyor. Aynısı sivil hayatta, ekonomide de geçerli: Mesela kendi kendine çalışan arabalar, taksi şoförlerini işinden edebilir. IBM’in Watson’ı doktorların yerini, algoritmalar borsacıların yerini alabilir. Borsacı olacağım diye finans okuyan biri 10 yıl sonra iş bulamayabilir.

Mehveş Evin
Diken, 28 Haziran 2017

Saturday, October 7, 2017

Kalenin Serencamı


Hintavrupa anadili *bhergh- : müstahkem yer.

Kale anlamına gelen *bhergh- sözcüğü hemen hemen tüm Hintavrupa dillerinde karşımıza çıkıyor. Eski Yunanca pýrgos ve Germence burghs en yaygın örneklerden ikisi. Müthiş kalesiyle ünlü olan Pergamon, ya da bugünkü şekliyle Bergama kentinin adı Anadolu’nun Yunan-öncesi bir dilinden, belki Luvicenin devamı olan Mysia dilinden alınmış. Eski bir Kelt tanrıçasının adı olan Brigit ise aslında sağlam veya “iyi korunmuş” demek. Belki “kale gibi kadın” demek istemişler.

Bizans devletinin özellikle 6. yüzyılda Rize’den Diyarbakır’a ve Suriye’ye uzanan bir hat boyunca neredeyse adım başı inşa ettirdiği pýrgos’lar ünlü. Hemen hepsi bugün hala ayakta olan bu kaleler Arapları da çok etkilemiş olacak ki “müstahkem savunma kulesi” anlamına gelen bürc (burç) sözcüğünü Yunancadan almışlar. Arapçada ince g sesi aşağı yukarı 6. yüzyılda kullanımdan kalktığı için son sesini değiştirip c yapmışlar. Aynı sözcük Türkçede doğrudan Yunancadan alınmış şekliyle burgaz olarak da geçiyor. Burgaz adasına adını veren kulenin kalıntılarını tepedeki Rum manastırının bahçesinde görmek mümkün.

Birçok kasaba adında karşımıza çıkan bor ögesi de aynı kaynaktan geliyor. Niğde’nin Bor’u ile Isparta’nın Uluborlu ilçesi iki örnek. Keçiborlu da aslında keçikaleli demek; koyun kalesi anlamına gelen Hamburg’la neredeyse adaş. Buna karşılık Hamburg’un köftesi hamburger adıyla üne kavuştuğu halde keçiborgeri henüz tanıyan yok. 

Batı Avrupa haritasında tabii burg/burgh/borough/bourg/borgo’lu isimlere rastlamadan adım atmak imkânsız. Sözcüğün asıl anlamı kale, ama etrafı surla çevrili her türlü yerleşim için de bu söz kullanılmış. Ortaçağda “etrafı surla çevrili, dolayısıyla feodal beylere karşı belirli hak ve özgürlüklere sahip olan ve özyönetim hakkını kullanan yerleşim” diye özetleyebileceğim gayet net bir hukuki anlam kazanmış. Böyle bir yerleşimde oturan kimseye İngilizce burgher, Fransızca bourgeois denmiş. Özetle, köylü olmayan ve feodal bir beye bağlı olmayan kişi demek. 18. yüzyıla doğru bu kesim özellikle İngiltere ve Fransa’da devlet yönetimine ağırlığını koymuş. Karl Marx isimli amatör sosyolog da bundan hareketle çağın burjuva çağı olduğuna kanaat getirmiş.

Türkçede bir ara burjuva karşılığı olarak ‘kentsoylu’ diye feci bir deyim uydurulmuştu. Ben öztürkçeci olsaydım herhalde burcul derdim. Burjuvazi yerine burcugillere ne dersiniz? 

Friday, October 6, 2017

Kepler: Bir yaşam arayıcısı

 
Çok miyop olduğu için modern optiğin temelini teşkil eden mercekleri ve yeni bir yıldız keşfeden teleskobu icat etmekten başka çaresi yoktu.

Ve çok gözlemci olduğu için, avucunun içine düşen bir kar tanesine bakarken buzun ruhunun altı köşeli bir yıldız olduğunu gördü, altı, tıpkı arıların yaptığı bal peteklerindeki hücreciklerin altı kenarlı olması gibi ve aklının gözleriyle şunu gördü ki, bir alanı en iyi şekilde kullanmayı altıgen biçim bilir.

Ve evinin balkonundaki bitkilerin ışığı arayış yolculuğunun dairesel olmadığını görünce bundan belki de gezegenlerin güneş etrafındaki yolculuğunun da dairesel olmayabileceği sonucuna vardı ve çizdikleri elipsleri teleskobuyla ölçmeye koyuldu.

Görerek yaşadı.

Görmeyi bırakınca, 1630 yılında bugün öldü.

Johannes Kepler’in mezar taşında şöyle yazar:

Gökleri ölçtüm. Şimdi karanlıkları ölçüyorum.”

  

Antonie van Leeuwenhoek



Bilim insanları onu ciddiye almıyorlardı. Antonie van Leeuwenhoek Latince bilmiyordu, eğitimi yoktu ve keşifleri tamamen tesadüfün eseriydi.

Antonie sattığı dokumaların dokusunu daha iyi görmek için işe büyüteç kombinasyonları deneyerek başladı ve bir büyüteçten diğerine atladı, en sonunda bir su damlasında son sürat koşuşturan canlı kalabalığını görme kapasitesine sahip beş yüz mercekli bir mikroskop icat etti.

Bu kumaş tüccarı diğer önem teşkil etmeyen şeylerin yanı sıra alyuvarları, bakterileri, spermatozoitleri, mayaları, karıncaların yaşam döngülerini, pirelerin cinsel yaşamını ve anların iğnelerinin anatomisini keşfetti.

Antonie ve ünlü ressam Vermeer aynı Delft şehrinde, 1632 yılının aynı ayında doğdular. Ve aynı şehirde, kendilerini görünmez olanı görmeye adadılar. Vermeer, gölgelerde saklanan ışığın peşinden gidiyordu; Antonie ise bu dünya krallığındaki en küçük akrabalarımızın gizemlerinin izini sürüyordu.