Saturday, October 5, 2013

"Lehül Mülkü" Der Ki


Manen sevdigin ve alâkadar olduğun ve
perisaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir
Kadîr-i Rahîm'in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, ona bırak.. cefasını
degil, safasını çek. O hem Hakîm'dir, hem Rahîm'dir. Mülkünde istediği
gibi tasarruf eder, çevirir. Dehset aldıgın zaman, �brahim Hakkı gibi
"Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler" de, pencerelerden seyret,
içlerine girme.

Hz. Hüseyin Niye Muvaffak Olamadı


Eğer denilse: [Hz. Hüseyin]Bu kadar haklı ve hakikatlı olduğu halde, neden
muvaffak olmadı? Hem neden kader-i İlahî ve rahmet-i İlahiye onların
feci bir akibete uğramasına müsaade etmiş?

Elcevab: Hazret-i Hüseyin'in yakın taraftarları değil, fakat
cemaatine iltihak eden sair milletlerde, yaralanmıs gurur-u milliyeleri
cihetiyle, Arab milletine karşı bir fikr-i intikam bulunması Hazret-i
Hüseyin ve taraftarlarının safi ve parlak mesleklerine halel verip,
mağlubiyetlerine sebeb olmuş.

Amma kader nokta-i nazarında feci akibetin hikmeti ise: Hasan ve
Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevî bir saltanata namzed
idiler. Dünya saltanatı ile manevî saltanatın cem'i gayet müşkildir. Onun
için onları dünyadan küstürdü, dünyanın çirkin yüzünü gösterdi. Tâ,
kalben dünyaya karsı alâkaları kalmasın. Onların elleri muvakkat ve surî
bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimî bir saltanat-ı maneviyeye
tayin edildiler; âdi valiler yerine, evliya aktablarına merci' oldular.

Nur ve Topuz


Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur'anın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor.

Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü anber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor.. düserek kalkarak gider, tâ boşulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder.. fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar.

İşte bunlara karşı iki çare var:
Birisi: Topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.
İkincisi: Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irade etmektir.

Ben bakıyorum ki; yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Halbuki o bîçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösterilse de; bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam "Acaba nurla beni celbedip, topuzla
dövmek mi istiyor?" diye telaş eder. Hem de bazan ârızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.

Mektûbat'tan Notlar



  • Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dava etmek, hakka bir nevi haksızlıktır. Bu nevi haksızlığı irtikâb etmek istemem.

  • Hem en cüz'î islerde de herkes hırsın sû'-i tesirini hissedebilir. Meselâ: �iki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek; diger sâkin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.

  • "Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünki gıybet; zaîf ve zelil ve aşağıların silâhıdır."

  • Cenab-ı Hak bir abdini severse, dünyayı ona küstürür, çirkin gösterir.

  • Ve sabırsızlık ise Allah'tan şikayeti tazammun eder. Ve ef'alini tenkid ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet musibetin darbesine karsı şekva suretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekva ona olmalı, ondan olmamalı.

  • Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar, ya enaniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için bir kısmı lâkayd kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.

  • Velayetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisenin dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus Lillah için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde ciddî, samimî tesanüdün çok kerametleri olabilir.

  • Sizi bütün kuvvetimle temin ederim ki: Kanaat ve iktisad; maaştan ziyade sizin hayatınızı idame ve rızkınızı temin eder.

  • Ehl-i Vahdet-ül Vücud, o kadar vücud-u İlahîye kuvvet-i iman ile ehemmiyet veriyorlar ki, kâinatı ve mevcudatı inkâr ediyorlar. Maddiyyunlar ise, o kadar mevcudata ehemmiyet veriyorlar ki; kâinat hesabına, Allah'ı inkâr ediyorlar.

  • Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir.

  • Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.

  • Bir şeyde mehasin ve şeref hasıl oldukça, havassa peşkeş ederler; seyyiat olsa, avama taksim ederler.

  • Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.

  • Şöhret insanın malı olmayanı dahi insana mal eder.

  • Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasından terettüb eder. Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.

  • Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakimi unutturur.


  





Thursday, October 3, 2013

Kuran'ın Tefekkür Emri ve Biz


Cenâb-ı Hak, her vesileyle tefekkürü emrettiği hâlde, belli dönemde tekke ve zaviyelerde kalbî ve ruhî hayattan habersiz binlerce insan yatıp kalkmaya başlamıştı. Cenâb-ı Hakk'ın, yerde ve göklerde derinlemesine tahkik ve araştırmayı teşvik etmesine mukabil, mektep bütün müntesipleriyle sırtüstü yatarak ve Batı edebiyatı yaparak demagojilerle cehlini örtmeye çalışıyordu. Tekke ve zaviyedekiler ise tek yanlı ve tek yönlü davranarak, sadece "gönül" diyor ve başka bir şey bilmiyorlardı; bari onu tam bilselerdi; ama ne gezer!.. Mektep, bütünüyle dünyaya yönelmiş gibi görünüyordu ama aslında her hamlesi ya medreseye tepki ya da Batıyı taklitti. "Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler... Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız da sizindir." fehvâsınca, topyekün İslâm dünyası, Kur'ân-ı Kerim'e karşı korkunç bir ihmalkârlık, idraksizlik, duygusuzluk ve hissizliğinin cenderesindeydi; elbette kibu işin neticesi de çok acı olacaktı.

Günümüzde bir siyaset adamının iki kelimelik sözü yediden yetmişe herkesi günlerce, aylarca meşgul ettiği ve ne demek istediği uzun uzun araştırıldığı hâlde, Kur'ân, bu seviyedeki bir insanın sözü kadar olsun kayda değer bulunmuyordu. Biz milletçe büyük bir günah işliyorduk.. şu anda ne yapıyoruz, onu da Allah bilir!.. Onun için, eğer bir an evvel tarifi nâkabil bu gaflet ve ihmalkârlığımızı aşmaz, genci-yaşlısı, kadını-erkeğiyle bütün bir toplum olarak Kur'ân'a yönelip, dikkat ve gayretlerimizi ona tevcih etmezsek, içine düştüğümüz bu vahametten kurtulmamız çok zor olacaktır.

Allah (celle celâluhu), Kur'ân'da insanların dikkat ve nazarlarını kâinata ve kendi nefislerine tevcih edip ilimler arasında herhangi bir ayırım yapmaksızın, teşri emirlerde de tekvini emirlerde de bizi araştırma yapmaya teşvik etmektedir. İnananlardan hakikat aşkı, ilim aşkı ve araştırma aşkı istemektedir. Evet, Kur'ân ve İslâm kendi müntesiplerini daima araştırma yapmaya çağırmaktadır ki, geçmişimiz, o devâsâ insanlarıyla bu çağrıya icabet etmenin en güzel örneklerini sergilemişlerdir.

Kur'an ve Sistemli Düşünme


Kâinatta, üzerine hükümler bina edilebilecek bir kısım sabit hakikatler ve kanunlar
vardır. Kur'ân'ın bu kanunlardan bahsetmesinin bir sebebi, insanların dikkatini
çekmek, bu konularda onları düşünmeye, araştırmaya teşvik etmek ve bunları
yaparken de, tatbik etmesi gereken metotlar konusunda onlara bir fikir vermektir.
Meselâ, Kur'ân-ı Kerim, arzın genişlemesi, atomların, bulutların ve dağların hareket
etmesi gibi hususları anlatarak insanı metotlu düşünmeye sevk etmektedir.. İşte bu
sayededir ki insan, darmadağınık fikirlerden ve perişan düşünce kırıntılarından daha
çok sistemli ve metotlu düşünme imkânını elde edecektir.

Konuyu biraz daha açacak olursak, meselâ, avamdan bir insan, yağmurun yağmasını
"Gökyüzünde yağmur bulutları belirdi, yağmur yağacak." şeklinde ifade ederken,
Allah'ın, kâinatta cari olan kanunlarını bilen bir bilim adamı aynı hâdiseyi, rüzgârın
eserek zıt kutuplu bulutları bir araya getirmesinden, bu bulutlardan yağmurun
yağmasına kadar cereyan eden pek çok hâdiseyi değişik alet ve yöntemlerle tespit
edip kat'iyete yakın bir şekilde tahminde bulunarak yağmurun yağacağı zamanı
bildirir.
Burada, bu iki insan arasındaki fark, bunlardan biri, hâdiseye çıplak gözle bakıp
maksadını basit bir düşünce çerçevesinde ifade ederken, diğeri, sebep ve neticeleri
kompoze ederek maksadını sistemli bir düşünce içerisinde sunmaktadır. Bundan da
anlaşılmaktadır ki eşya, ancak ilim nazarıyla bakıldığında arka planıyla
kavranabilecektir.
İşte Kur'ân-ı Kerim, kâinatın, bir nizam ve sisteme bağlı olduğunu vurgulayarak,
insanlara sistemli düşünmenin kapılarını aralamakta ve böylece o, insanı
darmadağınık düşünce kırıntılarından kurtarıp, sistemli tefekküre ve kâinatı sebep netice
perspektifinden mütalaa etmeye sevk etmektedir.

...
Sistemli düşünme metodunu kavrayan insan, aynı zamanda, düşünce noktasında
yüksek ahlâka ermiş, terbiye görmüş ve insan-ı kâmil olma yoluna da girmiş demektir.

Tefsir Alimleri Yerin Küre Şeklinde Oluşunu Asırlar Öncesinden Haber Vermişti


Dirayet tefsiri deyince akla Fahreddin Râzî'nin tefsiri gelir. Tam sekiz asır önce yaşamış bulunan ve "Mefâtîhu'l-gayb" adlı tefsirin sahibi bu dev müfessir, tefsirinde, tefsirden kelâma, ondan felsefe ve mantığa ve tabiî ki fıkhî hükümlere, lügat, bedî', beyan ve i'caza kadar hemen her sahada söz söylemiştir. Denebilir ki, Fahreddin Râzî, tam mânâsıyla efsane bir şahsiyettir. Yazdığı kitaplar, boyumuzu aşacak kadar çoktur.

Dünyanın küre şeklinde olduğunu, güneşin etrafında döndüğünü, hatta dolaylı yoldan yer çekimi kanununun var olduğunu, daha sekiz asır önce tefsirinde münakaşa etmiştir. Ama ne hazindir ki, bizde okutulan ilk, orta ve lise kitaplarında bu şeref daima Galileo ve Kopernik gibi kimselere verilmiştir. Hâlbuki Fahreddin Râzî, onlardan tam dört asır evvel bu hususları açık veya ima yoluyla söylemiş bir ilim adamıdır.

***
Fahreddin Râzî, "O, (Allah) ki, yeryüzünü sizin için döşek, semayı da bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de, artık bile bile Allah'a eşler koşmayın." âyetinin tefsirinde şu açıklamada bulunur: "Yeryüzü, burada bir yanıyla döşek olarak anlatılsa da, başka bir âyet-i kerimede küre olduğuna dikkat çekilmektedir. Güneşin etrafında dönen yerküredir. Şayet "Yer, küre olarak güneşin etrafında dönüyorsa, bu durumda insanlar ve cisimler onun üzerinde nasıl dururlar?' diye sorulacak olursa, ben de derim ki, dünya o kadar büyük bir küredir ki, üzerinde satıhlar meydana gelmiştir."Dikkat edilecek olursa bunlar, tam sekiz asır evvel söylenmiş ve yazılmış şeylerdir.

***
Yine Fahreddin Râzî'nin selefi olan ve Mutezile imamlarından sayılan meşhur "Keşşaf" sahibi Zemahşerî de dirayet ehlindendir. O da az farkla, yerin küre olduğu meselesinde Râzî'nin söylediklerine yakın şeyler söylemiş ve: "Dünya, küre şeklindedir. Kur'ân-ı Kerim'in ona döşek demesi, vüs'atine binaendir. Yer geniştir ve geniş bir küre üzerinde satıh tasavvur edebilir, düz zeminler düşünebiliriz."şeklinde, çağın ilim ufkuna yakın yaklaşımlarda bulunmuştur.

Zemahşerî'den az sonra yaşamış olan "Envâru't-tenzîl ve Esrâru't-tevîl" yazarı Beyzâvî'yi de ayrıca zikredebiliriz. Aynı şeyleri o da söyler. Medrese talebeleri arasında onun tefsiri için "Demir leblebi" ifadesi kullanılır. Zira ele alınan konular, müthiş bir dirayet ve dikkatle ele alınmıştır.

Osmanlıların meşhur ve müthiş şeyhülislâmı Ebu's-Suûd Efendi de, "İrşâdü'l-akli's-selîm" adlı tefsirinde yerin küre olduğunu ve dünyanın güneşin etrafında döndüğünü, yine Galileo ve Kopernik'ten bir hayli yıl önce söyleyen müfessirlerimizdendir.


Eğitim ve İnsan


Şöyle bir düşünüyorum... “5 yıl ilkokul, 3 yıl ortaokul, 3 yıl lise” sistemi fena mıydı? Bu model, üniversiteye gidecek hale getiremiyor muydu öğrencileri?
Ben öyle okudum ve girdiğim fakülte sınavlarının hepsini de kazandım; hem de ön sıralarda. Mesela ortaokulda okuduğum matematik, lisenin matematiğini öğrenmeme rahatlıkla yetiyordu. Ortaokulu zorlukla bitirenler, kendi durumlarını anlıyorlar ve liseye yönelmiyor, sanat ve meslek okullarına gitmeyi tercih ediyordu. Bir yetenek yönlendirmesi kendiliğinden oluyordu. Esasen yetenek farklılıkları daha ilkokulda kendini göstermeye başlıyordu. Bazı geliştirmeler yapılabilirdi ama bu model bence iyi bir modeldi.
1950’li yılların lise mezunlarıyla şimdikileri kıyaslarsanız ne gibi farklar bulunabilir? Şimdikileri kısmen görüyorum, kendi dönemimizi de iyi hatırlıyorum. Derslerin anası (sözel, sayısal ayrımına da uygun olarak) Türkçe (edebiyat) ve matematiktir. İkisinde iyi olan, diğerlerinde de iyidir genellikle. Mukayeseyi bu iki ana derse göre yaparsak nasıl bir farklılık tablosu çıkar ortaya? Bence eski dönemin öğrencileri şimdikilerden daha iyi görünür. Ben öyle görüyorum. Müfredat falan değişti ama; derslerin esas yapıları yine aynıdır ve rahatlıkla karşılaştırma yapılabilir. Kaç kelimeyle konuşuyor şimdikiler? Problem çözme yetenekleri nedir? Yüzde kaçı normal seviyeyi tutturabilecek durumdadır? En çok garipsediğim, eğitim sisteminin ve kurumlarının öğrencilerle ilgili kurallarını öğrenmenin bir uzmanlık dalı haline gelmesi. Her öğrenci veya veli adeta bir “giriş şartları ve devam özellikleri danışmanı”na muhtaç. Sadece üniversite için değil 4’lü kademeler için de. Veliler araştırıp soruşturup koşuşturup duruyor. Milli Eğitim mevzuatı ile ilgili benim eski kitaplarım çoktan geçersiz oldu.
Deniliyor ki eskiden öğrenci sayısı azdı. Nüfus da azdı, ekonomik imkânlar da. Öğrenci sayısının artışına göre okul ve öğretmen sayısını (kalite düşmeden) artırmak gerekmez miydi? Teknik imkânları nasıl artırıyorsanız, eğitim imkânlarını da artırsaydınız. Böyle mazeret mi olur? Neredeyse toptan açık öğretime geçip, bilgisayar erişimiyle eğitim yapar hale geleceğiz. Herkes evinde bilgisayarının başına oturup tıklasın!
Eğitimin ihmali, çok eskiden başladı. “İmar-inşa-kalkınma-ekonomi...” yönüyle uğraştık hep, insanı unuttuk. “Unuttuk” denilecek kadar az ve yüzeysel ilgilendik. Eğitimi, öğretime indirgedik; düşünceyi ve iyi insan olmayı bir kenara bıraktık. Bütünlüğü zedelenen insanın, hiçbir alanda iyi yetişemeyeceğini bilemedik. Sağlıklı değişimin nasıl bir dengeyi gerektirdiğini anlayamadık.
Sorumluluk bilincine sahip, sevgiye ve düşünceye açık; makul, anlayışlı, güzel ahlâklı insan... Bu sadece bazı bilgiler ezberletmekle sağlanır mı? Sağlanabiliyor mu? Toplumun temeli ailedir; aile kurumu ne durumda bugün?
Eğitimsiz öğretim ezbere dönüşür ve silinip gitmeye mahkûm olur. Geriye kalan sadece bir mesleğin icrasında kullanılacak asgari pratiklerdir, onun dışında hiçbir kültürel kişilik pırıltısı bulamazsınız. Uzman da olsa, çivi gibi bir noktaya saplanıp kalmış, ufuksuz daracık bir uzman olur. Parçayı yaparken bütünü bozar, kaş yaparken göz çıkarır. Biz eğitimin manasını anlamadık. Bizim lisedeki matematik hocamız derdi ki “matematikten dolgun not da alsanız, şayet matematik nosyonunuz gelişmemişse öğrendiğiniz matematiğin yarın üniversitede ve meslek hayatında hiçbir faydası olmaz”. İşte o matematik nosyonu dediği şey matematiğin eğitimiydi. Her ders, her bilgi dalı böyledir. Önce eğitimle, “düşünen adam” yetiştirememişseniz ezber ve görsel öğretim hiçbir işe yaramaz. 

Ahmet Selim, Zaman, 3 Ekim 2013

Wednesday, October 2, 2013

Zayd:The Rose that Bloomed in Captivity


  • Acırsınız to Aisha’s testimony, if Zayd had been alive following the Prophet’s death, the noble Prophet would have preferred him to be the Caliph of the Muslims. He would have asked his companions to obey Zayd.
  • When the master of all masters was explaining what he had witnessed during his Mi’raj, he mentioned seeing a beautiful maiden wandering in Paradise. He asked Angel Gabriel who she had belonged to, and the angel replied: “She belongs to Zayd Ibn Haritha! This was the unique quality of Zayd that would draw the envy of others. The noble Prophet conveyed the good tidings of Paradise to Zayd, upon his return.
  • The darkest point of the night indicated the proximity of dawn. 
  • Something that appear to be evil on the surface can be a blessing in disguise. 

Tuesday, September 24, 2013

Hz. Hûd Kavmi


Hz. Hud'un (aleyhisselâm) kavmiyle (Âd) ilgili ifadelerden –Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın ifadeleri içine girilebildiği ölçüde– taşları yontma, onlara şekil verme ve dağlara-taşlara ölümsüzlük duygusunu işlemenin mağrur, mütekebbir bir toplumun en bariz hususiyetleri olduğu hissediliyor. Evet, ortaya koydukları eserler, söz ve düşünceleriyle yan yana getirildiğinde görülür ki, bunların sanat ve mimari adına ortaya koydukları şeyler, birer sanat eseri olmaktan daha çok bir başkaldırma ve çalım âbidesi.. 

İnsanlığın Yeryüzünde Ortaya Çıkışı


Her ne kadar modern tarih, yazıyı belli bir devre ile irtibatlandırsa da, bunu olduğu gibi kabul etme mecburiyetinde değiliz. Zaten insanlığın menşeinin mağara devri gibi muhayyel bir vahşete bağlanması kat'iyen mâkul değildir.

Biz, bu çizgideki tekâmülü temelden reddediyor, mağara devrini, taş devrini, tunç devrini kayd-ı ihtiyatla karşılıyoruz. İhtimal bütün bunlar, dinsiz tekâmülcülerin, dinli ve dinsiz milletlerin tarihine sokuşturdukları eraciften gayr-i makul şeyler ve ilmî bir mesnetleri de söz konusu değil.. zaten böyle bir şeyin aslının olmadığı da bugün bir kısım Batılı münekkitler tarafından ifade edilmekte. Evet, insanlığın yeryüzündeki neş'eti, peygamberlerle başladığı için, beşer tarihinin temelinde vahşet değil, o günün şartlarına göre bir medeniyet söz konusudur.

Kur'ân'ın İkna Ediciliği ve Felsefe


Kur'ân, kesinlikle felsefecilerin ve mantıkçıların kullandıkları cerbeze ve diyalektiklere girmemekte; getirdiği deliller ile en âmi bir insandan en muannit akılcıya kadar herkesi ikna edecek keyfiyettedir. Bu âyetleri, üzerlerinde uzun uzadıya düşünmeden, sadece hızlı bir okumakla bile bir insan, kolayca muhtevaya intikal edebilmekte ve yeryüzündeki dirilmeler ile öldükten sonraki dirilme arasında irtibatlar kurabilmektedir.  Oysa felsefe, en açık meseleleri dahi arz ederken, insanın ruhunu sıkar. Her şeyi âdeta karanlıklaştırır. Akıl ve zihinleri alt üst ederek fikir karmaşasına ve düşünce kargaşasına sebebiyet verir. Onun üslûbunda ruh ve canlılık yoktur. Derin mânâ ve mahiyetten uzak ve beşerin pratik hayatından, mâşerî vicdanın hüsnükabulünden de kopuktur. Hayattan kopuk olduğu için de, hayata girmeye yeltenince fıtrat-ı selimede tepkiler meydana getirir.