Monday, September 2, 2013

Kedi




Abdullah bin Sahr adlı sahabe, kedileri çok severmiş. Birgün, cübbesinin cebinde yavru bir kediyle dolaşırken görülmüş. Bunun üzerine arkadaşları onu "Ebu Hureyre" (Kediciklerin Babası) diye çağırır olmuşlar. 

Peygamberimizin de kedileri varmış. Gözdesi olan kedinin adı Müezza'ymış.

Müezza karamel renginde, kısa tüylü bir Habeş kedisiymiş. Allah'ın Elçisi, camiye gideceği bir vakit, hırkasının üzerinde uyuyan Müezza'yı rahatsız etmemek için, hırkanın bir kolunu sessizce kesmiş.

Korkma Ben Varım




  • Aşk insanın sadece psikolojisini ve kimyasını değil; tarihini, müziğini, coğrafyasını, edebiyatını, fiziğini, beslenme çantasının içindekileri, hayat bilgisini de değiştiriyor.

  • "Beyefendi, sizce sakıncası yoksa, kafanıza silah dayayabilir miyim?"
               Samuray, eccelin şifası olmadığını bilir. Cevap vermedim. Hayattan derin bir nefes çektim.

  • Soru sormazsan ben de yalan söylemem.

  • "Yanlış anlama ama, ne biçim bir aksanın var senin?"
               "Eaa, Îstikleal Harbiy sırasında, bizim köyde feciy kitlik olmuş. Herkes, dokuz ay boyunca,          gece gündüz sedece limon yemiş. Eksanımız o yüzden birez meyhoş yani."

  • Ancak en üzgün çocuğun kadar mutlu olabilirsin. (Harlen Goben)

  • Bir bebek doğdu mu, bir baba da doğar.

  • Bugün Çin'de 40 milyon kişi 'yaodong' denilen mağara evlerde ikamet ediyor. Yeni neolitik çağda tüm dünyadakinin sekiz katı! Tarihte bir mağara dönemi varsa, 21. yüzyıldadır.

  • Şiddet hallettiğinden fazla sorun doğurur.

Sunday, September 1, 2013

The Great Gatsby




"Whenever you feel like criticizing anyone, just remember that all the people in this world haven't had the advantages that you've had."

"He reads deep books with long words in them."

Thursday, August 29, 2013

Şuur ve Evrim


"Darwinist evrim, hiçbir zaman şuurun kökenini açıklayamayacak. Belki Darwinistler şuurun zaman içinde hangi süreçlerden geçtiğini açıklayabilirler, çünkü şuurun sebebi olduğu davranışlar, hayatta kalmada önemli bir etkendir. Ancak şuurun kökenini asla açıklayamazlar."


"Genel olarak, bilgisayarlar zekâyı taklit edebilir, ama hiçbir zaman şuur sahibi olamaz. Davranışı; canli, hareketli ve bilinçli olmakla kariştirmamalıyız. İleride çok yüksek zekâli bir bilgisayar, şuur sahibi olduğunu söyleyecek, hatta şuurluymus gibi davranacak şekilde programlanabilir. Ama hiçbir zaman gerçekten şuurlu olamaz, çünkü şuur beyinden bağımsız, tamamen gayr-i maddi bir mevcuttur.”


“Dilediğiniz sayıda bilgisayarı birbirine bağlayabilirsiniz ama sonuçta gene de şuur sahibi olmayacaklardir, çünkü ne olursa olsun tek yaptiklari sembolleri ardi ardina dizmekten ibaret olacaktir. –durduk yere suur sahibi olamayacaklardir- ” [“do brains make minds?” içinde closer to truth, ekim 2000]

J.P. Moreland

Bilim ve Din




Tabii ki geçmişte dinin hakim olduğu dönemler olmuştu ama şuna eminim ki tarihte hiçbir zaman bu kadar çok bilimsel kanıtın Tanrı'nın varlığını ispat ettiği dönem olmamıştı.                                                                                    

William Lane Craig

Stephen Hawking'in İlginç Tanrı Fikri


Biz yüzmilyonlarca galaksiden birinin kenarında yer alan sıradan bir yıldızın etrafında dönen küçük bir gezegende yaşıyoruz. Tanrı'nın bizle ilgilenmesi hatta varlığımızdan haberdar olması bana mümkün gözükmüyor.

             Stephen Hawking
             Sayfa 157

Big Bang ve Yaratıcı





Standard Big Bang modeline alternatif arayışları son yıllarda hız kazanmıştır. Pekçok bilim adamı evrenin başlangıcının bir yaratıcıyı da gerektiriyor olması sorunuyla karşı karşıyadır.Diğerlerinin kafası ise fizik kurallarının bu konuda hiçbir faydası olmaması nedeniyle zaten karışmıştır.

Einstein genişleyen evren fikrinin kendisini "sinirlendirdiğini" itiraf etmişti. Önde gelen bir bilim adamı [Robert Jastrow]bunun nedeninin, görüşün dini öğeler içermesi olduğunu söylemiştir. İngiliz gökbilimci Arthur Eddington bunu "iğrenç" olarak adlandırmıştı. MIT'ten Philip Morison "Onu reddetmeyi çok isterdim." demişti.

Sunday, August 25, 2013

Khadija-Reşit Haylamaz

In fact, Amr ibn Hisham, who would later find fame as Abu Jahl, meaning Father of Folly, was among the men who had proposed to her. But Khadija had also refused him without hesitation. Indeed, it is said that one of the reasons that Abu Jahl later set himself against the Prophet was that he married Khadija. When this marriage occurred, Abu Jahl, in hatred and in revenge, would say to himself, “Could she not find anyone else other than the adoptee of Abu Talib, the orphan of the Quraysh?

Saturday, August 24, 2013

Lügatin Yoksa Sen de Yoksun

Bütün hayranlığımıza rağmen Batı’yı yarım-yamalak tanıyamamış olmanın bedelini hâlâ ödüyoruz.

Yıllar, hattâ asırlar sonra aynı noktaya yeniden döndüğümüzü fark etmek can sıkıcı. Batılı ordular karşısında uğradığımız hezimetlerin akabinde gelen Batı tutkunluğu, pratikte şu yanlışa kapılmamıza sebep oldu; değerler sistemimizi yani, lügatimizi de değiştirdik.

Cemil Meriç, “Kâmus, namustur” derken bu nükteyi kastediyordu. Bir lisanın sözlüğü, aynı zamanda o lisanın inşâ ettiği dünyaya dair bütün tarifleri, değerleri ve karşılıkları ihtivâ eder. O sözlüğe sırt çevirdiğinizde bir dünyaya arkanızı dönmüş olursunuz; tıpkı bizim yaptığımız gibi.

Demokrasi kelimesinin lügatimizdeki kısa tarihine bakalım: Tâ eski Yunan’dan başlayarak modern Britanya krallığına, oradan haşmetlû Amerikan başkanlık sistemine ve hatta kıyâmete kadar saygı duymamız gerektiği telkin olunan demokrasi, bizim gibi ülkeler için gece yarısı tavşanın gözüne tutulmuş otomobil farı gibi kaçınılmaz ve etkileyici idi. Biricikti ve arz üzerinde insanlığın ulaşabildiği en yüksek politik faziletin adıydı.

Kendi lügatimizi işe yaramaz sayıp attığımız ve içini uydurulmuş ve devşirilmiş karşılıklarla doldurduğumuz için demokrasiye en yüksek ve onurlu anlamları verdik; uğrunda kaç nesildir dövüşüyoruz. Bu öyle bir bükülmez kanaat ki ayrılıkçı Kürt milliyetçilerinden azılı Marksistlere, eski Millî Görüşçülerden yeni liberallere kadar herkes, aslında ne olduğunu “demokrasi” kavramını kullanarak ifade etmek ihtiyacı içinde. Hatta ona düşman olanlar bile bir şekilde demokratlık isbatı ihtiyacı içinde.

Demokratlık; nâmuskârlık, iyi aile babalığı, iffetli ev hanımlığı, dürüstlük gibi bir mevhîbe oldu çıktı.
Mısır’da, Ortadoğu’da demokrasiye kimin nasıl mânâ verdiğine dikkat ediyor musunuz? Demokratik prensipler askerî darbeyle dümdüz edilip üstüne üstlük sivil ve masum göstericilere katliam uygulandığı halde Batılı ülkeler anlaşılmaz bir ketumluk gösteriyor ve bizi şaşırtıyorlar.

Şaşırıyoruz çünkü, Batılıları da bizim gibi saf ve platonik bir demokrasi müridi, bir çağdaş değerler havarisi sayıyoruz. Oysaki Batılılar kendi lügatlerini kullanıyorlar ve onların lügatinde demokrasiye verilen karşılık bizimkinden çok farklı.

Demokrasi onlar için Batılı hayat tarzını ve dünya görüşünü egemen kılmak için bir metâdan ibaret; bir nevi ihracat ürünü. Mü’mince kutsanması gereken bir üst değer, bir ahlâk kuralı veya olmazsa olmaz cinsinden bir prensip değil; onlar bu gibi kavramlara bizim baktığımız gibi bakmıyorlar.

Onların bakış açısının temelindeki kıstas şu: Politika, gücü elde etme ve onu kullanma hüneridir, doğrudan güçle ve çıkarla ilgilidir. Çıkarlara uygun her adım faydalıdır. Dolayısıyla diyelim ki Mısır’da serbest seçimle işbaşına gelmiş meşru bir hükümetin devrilmesine “demokrasinin kesintiye uğraması” gibi bakmazlar, o iktidarın gitmesiyle oluşacak kâr-zarar tablosundaki çıkarlarıyla ilgilenirler ilk planda. Demokrasi ise yeri geldiğinde bu gibi ülkelerin gözünün ta içine sıkılması gereken bir avcı feneridir, yeri geldiğinde kullanılır.

Bizim gazetelerdeki Mısır’daki katliama sessiz kalan Batılıları niteleyen, “Çifte standart, Batı’nın ayıbı” vesaire türünden tepkiler insana hüzün ve sıkıntı veriyor. Batı adına birilerinin çıkıp “Mesele demokrasi değil arkadaş, sen hâlâ anlayamadın mı!” demesi gerekiyor galiba. Çünkü başka türlü bu efsunun tesirinden kurtulmamız mümkün olmayacak.

Demokrasi, Batılıların kâmu-sundan bir kavram; bizim de vaktiyle kâmusumuz vardı. Orada demokrasiyi bulamazsınız,  onun yerine daha okkalı ve daha şümullü bir değer görürsünüz: “Adalet” meselâ. İnsanların en zaruri ihtiyacı âdil idaredir; demokratik yönetim değil.

Bunlar birbiriyle çatışan şeyler değil elbette fakat öncelik ve hangi değerden hareket ettiğiniz çok önemli. Âdil yönetim “Allah’ın rızasını kazanmak” noktasından alır meşruluğunu, demokrasi ise “Halkın mutluluğu”ndan...
Kâmusu, lügati, sözlüğü, hâsılı kendi yol haritası bulunmayan toplumların çilesi çok ne yazık ki. Çünkü onlar, başka bir kültür dairesinin değerleriyle yol bulmaya çabalıyorlar.

Cemil Meriç böylelerine, “Efendisinin ilacını çalıp içen ahmak uşak” benzetmesi yapmıştı.

Araplarda Bebeklerin Sütanneye Verilmesi Geleneğinin Kökeni

Kureyş'in asil ailelerinin, bebeklerini çadırlarda yaşayan sütannelere göndermelerinin batıni bir nedeni daha vardı.Tüm Araplar aslen çöl göçebeleri, çadırlarda yaşayanlar, keçi, koyun ve deve çobanları olduklarını ve geniş Arabistan topraklarında muhacir olduklarını bilirlerdi. Dilleri, değerleri ve kültürleri aslen, atalarının kahverengi ve siyah keçi derisi çadırlarında geçen özgür yaşamlarının mahsulüydü. Geleneğe göre Arapların lideri olacak kişilerin içlerinde Bedevi sütü olması gerektiği gibi, damarlarında da tüm Araplarla paylaşılan Bedevi kanı olması gerekiyordu.

Tevazu



Tevazu (humiliy) Latince "humus" (toprak)'tan gelir. Bizim ortak atamız olan insan (homu-hominis) de ordan gelir. Söylendiği gibi biz topraktan geldik ve toprağa gideceğiz. Kelimenin Anglo-Saxon karşılığı mütevazı (lowly)'dır. Mütevazı ya da alçakgönüllü, insan olmayı kabul etmek anlamına gelir, ne fazlası ne de daha azı. Tanrılık iddiasından alabildiğine uzak olmaktır.

"Hem kibirli kibirli yürüme! Zira ne kadar kibirlenirsen kibirlen, ne yeri yarabilirsin, ne de dağların boyuna erişebilirsin." (İsra, 17/37)

Bu manasıyla tevazu, kainattaki yerini idrak eden insana özgü bir erdemdir. Astronomlar, fizikçiler, tabiatçılar ya da uzay yolcuları gibi evrenin harikuladeliklerini keşfeden seçkin insanlar, kendilerinde hasıl olan bir tevazudan haber verirler. Kendisini tamamen yok etmeyen, ama boyunun ölçüsünü de kendisine gösterenkorku ve huşu veren bir büyüklüğe şahit olmalarından ileri gelir bu.

Kureyş'in Gücü Ve Etkisi


Kureyş, Kabe'nin koruyuculuğunu üstlendiği için Araplar onları dını önder olarak tanıyor ve Kureyşle Müslümanlar arasında başlayan mücadelenin sonucunu bekliyorlardı. Buhârî, uzakta bir yol kenarında yaşayan Amr b. Seleme'nin şu sözlerini kaydeder: "Araplar Kureyş'in Müslüman olmasını, Mekke'nin Müslümanlara geçmesini bekliyor ve 'Muhammed'i kavmiyle başbaşa bırakınız, çünkü onları yenerse hak peygamber olduğunu ispat eder'. diyorlardı. Mekke fethedilince her kabile Müslümanlara yaklaştı."

İbn Hişam da şu sözleri söyler: "Araplar Kureyş'in akıbetini bekliyorlardı. Çünkü Kureyş kabilesi diğer insanların öncüsü, Kâbe ve Harem-i Şerif'in koruyucusu Hz. İbrahim ve İsmail'in evladıydı. Araplar bunu inkar etmiyorlardı. Hz. Peygamber'e karşı savaşları hazırlayan da Kureyş'ti. Müslümanlar Mekke'yi de fethedince Mekkeliler Müslüman oldu. Araplar Hz. Peygamberle dövüşemeyeceklerini, ona düşman olamayacaklarını anlayarak ayet-i celilede de beyan buyurulduğu üzere bölük bölük Allah'ın dinine girdiler."

Sonuç olarak, Müslümanlığın sadelik ve doğruluğuna, Arapların da zekalarına ve zihni kabiliyetlerine rağmen İslâm'a karşı gösterdikleri bu direnişin sebebi, kendi aralarındaki kabile ilişkileri ve aile gururlarıydı. Bu engeller ortadan kalktıkça İslam hiçbir sekteye uğramadan ilerledi.

Kur'an'da İçkinin Yasaklanma Süreci


İnsanlığı ıslah etmenin gereği olan İslam kuralları aşama aşama nazil oluyordu. Hz. Ömer, "Ya Rabbi! İçki hakkında gönüllerimiz rahatlatacak bir beyanda bulun!" demişti. Bunun üzerine şu ayet nazil olmuştu: "Sana içki ve kumar hakkında sorarlar. De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve insanlar için birtakım faydalar vardır."

Bundan sonra da içkiye devam edenler olmuştu. Ensardan biri Hz. Ali ve Abdurrahman b. Avf'ı yemeğe çağırmış, misafirlerine şarap da ikram etmişti. Akşam namazının vakti girdiğinde Ali, cemaate namaz kıldırmış, fakat içkinin tesiriyle Kur'ân ayetlerini yanlış okumuştu. Bunun üzerine Hz. Ömer tekrar içki hakkında açık bir hüküm niyazında bulunmuş, "Ey iman edenler! Sarhoş iken- ne söylediğinizi bilinceye kadar- namaza yaklaşmayınız." ayeti nazil olmuştu.

Bu ayet-i kerimenin nüzulünden sonra Hz. Peygamber içki içenlerin namaza katılmamalarını emretti. Fakat bu emir, yalnız namazla ilgili olduğu için namaz vaktinin dışında yine içenler oluyordu. Hz. Ömer bir daha dua etmiş, bunun üzerine şu ayet-i kerime nazil olmuştu: "Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans  okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz."