Friday, February 14, 2014

Bilim Adamlarının Her Dediği Doğru Mu?


Tanrı ile çatışan bilimadamlarının varlığı ile bilimin bizzat Tanrı ile çatışıyor olduğu iddiası birbirinden farklı şeylerdir. Mesela, bazı müzisyenlerin militant ateist olmaları müziğin kendisinin Tanrı’yla savaşta olduğu anlamına mı gelir? Hayır, elbette gelmez. Bu durum şöyle de ifade edilebilir:  Bilim adamlarının beyanları, bilimin beyanatı olmak zorunda değildir. Ayrıca, bilimin prestijinden dolayı genellikle öyle kabul edilseler bile, bu tarz beyanatlar her zaman doğru olmak zorunda da değillerdir.

Thursday, February 13, 2014

Yalan ve Siyaset


Siyasetin ve medyanın yalanı sıklıkla tekrar etmesini Hitler’in propaganda subayı Goebbels’e bağlayan çoktur. Malum zat şöyle demiş: “Bir yalan yeteri kadar tekrar edilirse sonunda herkes ona inanır.” Yalnız propaganda subayının unuttuğu bir şey var sanırım, bu kadar sık yalan söylenirse, bir süre sonra en mutlak hakikat bile yalancının ağzında sakil duracak, inanan kimse kalmayacaktır.
Bilmem Yalancı Şahitler Kahvesi’ni bilir misiniz?
Epey eskiden adliyenin karşısında bir kahve varmış. Sakinlerinin tamamı yalancı şahitlerden oluşurmuş. Kimin hangi mahkemede sıkışıp, yalancı şahide ihtiyacı olursa, gidip bu kahveden gerektiği sayıda şahit bulurmuş. Adamın birinin böyle bir ihtiyacı olmuş ve bir dostunun salık vermesiyle Yalancılar Kahvesi’ne gelmiş. Fakat kahvede bir ocakçı, bir de miskin miskin oturan biri varmış. Adam ocakçıya yanaşıp, “Bana, burada yalancı şahit bulunurmuş dediler geldim ama hiç kimse yok.” demiş. Ocakçı, “Aslında kalabalıktır ama herkes bir cenazeye gitti şuradaki arkadaşı nöbetçi yalancı olarak bıraktılar, istersen onunla bir konuş.” demiş.
Bizimkinin gözü pek tutmasa da, eli mahkum yanaşmış:
- Affedersin bilader bir şahitlik işi vardı da...
- Yardımcı olalım abi, konu neydi?
- Bir alacak-verecek meselesi…
Yalancı şahit bir anda ciddileşmiş:
- Vaaay!.. O it herif hâlâ ödemedi mi borcunu abicim?..
Bizimkisi şaşırmış ve düzeltmiş.
- Yok öyle değil, borçlu olan benim.
Yalancı şahit daha da kendinden emin:
- Yahu abicim kaç defa ödeyeceksin o dürzünün parasını? Hadi duruşmaya yetişelim de hakime bir de ben anlatayım!!!
Medyamızın hızla yalancılar kahvesine döndüğü bir süreçten geçtiğimizin farkındasınız değil mi?
M. Nedim Hazar, Zaman

Wednesday, February 12, 2014

Dünya Savaşları Hakkında

Birinci Dünya Savaşı’nda İslâmiyet’in son güçlü kalesi Osmanlı Devleti’ni yıkıp müslümanları perişan edenler, İkinci Dünya Savaşı’nda buna bir ceza olarak kaderin takdiriyle hunharca birbirlerine girdiler. Bu savaş en şiddetli zulümlere ve en müthiş istibdatlara sahne olarak, merhametsiz tahribat ile tek bir düşman yüzünden yüzlerce masum perişan edildi...

– Mağlup olan devletler ve milletler dehşetli ümitsizliklere düştüler...

– Galipler de dehşetli telaşlara kapıldılar. Hâkimiyetlerini muhafaza edememe ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azaplarının acıları içindeler...

– Bu hengâmede dünya hayatının bütün bütün fânî olduğu ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olduğu herkese açıkça göründü...

– İnsanın fıtrat ve yaratılışındaki yüksek istidat ve kabiliyetler, hem insanın yüce ve yüksek mâhiyeti, bu savaşta olanlar karşısında umumî bir surette ve dehşetli şekilde yaralandı...

İman ve Hayat Hakkında


Toplumlara Bela ve Ceza

İlâhî prensipleri çiğnersen, Lut kavminin başına gelenler; belki birdenbire değil ama yavaşlatılmış film gibi yavaş yavaş gelir; illetlerle, zilletlerle... Nikâhsız birliktelikler, aile hayatını dinamitlemiştir. Vefa, itaat, şefkat, sadâkat ve hürmet gibi güzel hasletlerden kaçan, çocuk yetiştirmek gibi mes’ûliyetli ve ehemmiyetli vazifelerin altına girmek istemeyen nefisler, gayr-i meşru çocuklara işkence ve zulmetmişler, hatta zevklerine engel görüp öldürmüşlerdir. Bu sefer, çocuk haklarını koruyalım diye çok katı kanunlar çıkartılmış, en ufak bir şeyde çocuklar ailelerin elinden alınmıştır. Bütün bunlar toplumları art arda içinden çıkılmaz ..zümsüzlüklere, alkole, uyuşturucuya sürüklemiş; çaresiz gençlerden, kimsesiz yaşlılardan oluşan bir nesli ortaya çıkarmıştır. Toplumlara bundan daha büyük bela ve ceza mı olur?

Besmele

Madem her şey mânen ‘Bismillâh’ der. Allah nâmına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar.” diyen Üstad Hazretleri neticeyi şöyle bağlıyor: “Biz de ‘Bismillâh’ demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz, Allah nâmına almalıyız. Öyle ise Allah nâmına vermeyen gâfil insanlardan almamalıyız.”

Risale-i Nur’u ilk tanıdığım 1963 yılında sohbetlere gittiğimde, çay veya su dağıtılırken, dağıtan “Bismillâhirrahmânirrahîm” diyerek verir, alan da “Bismillâhirrahmânirrahîm” diyerek alırdı. Bu âdetteki güzellik hoştu; ama daha mühimi, Allah namına alma ve Allah nâmına verme şuurudur.

Şecaat


Üstad’ın ilk talebelerinden Vanlı Molla Hâmid Ekinci, hatıralarını anlatırken diyor ki:

“Dağda kışın kalmak için bir yer yapmıştık. Harabe gibi kapısı açıktı. Üstadımızın yatağını yukarıda bir yerde yapmıştık. Biz misafir fakihlerle beraber iki sıra hâlinde yatıyorduk. Kapı ortada idi. Bana su getirmemi söylemişti. Su on beş dakika uzakta idi. Korkudan gitmek istemedim. “Niye korkuyorsun, anlat!” dedi. “Yırtıcı hayvanlardan korkuyorum.” dedim.  Üstadımız, 

– “Ben geçenlerde teheccüd namazına kalkmıştım. İçeriye bir kurt girdi. Sizlerin arasından geçerek doğru benim yanıma geldi. Ben de elbisemi giyiyordum. ‘Allah Allah! Yolu mu şaşırmış, yoksa başka
maksatla mı gelmiş?’ dedim. Üç-beş dakika birbirimizle bakıştık. Durdu, durdu, ... Lisan-ı hâliyle bana, ‘Bu kadar karşında durdum, bana bir şey ikram etmedin. Ben de Rezzak-ı Hakikî’ye giderim.’ dedi. Çıkıp gitti. O kurdun dizgini, kendi elinde olsaydı, iki-üç tanemizi dağıtır giderdi. Demek ki, dizgini elinde değildir. Onu yaratan, onu çeviriyor. İnsana bir şey yapamaz.” dedi. Bunun üzerine ‘Cinnîlerden ne yapayım?’ dedim. Üstadımız,

– “Bir defa ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ de, cinnîlerin arasına otur, bir şey yapamazlar. Nasıl ki, dağdaki çoban, asker olup inzibat elbisesi giyince, vazife icabı ‘Haydi dükkanları kapat!’ der. Hiç kimse inzibata karşı gelebilir mi? Mutlaka, emir başka yerden geliyor. Onun için hemen kapatırlar. Besmele elbisesini giyince de, cinlerden sana hiçbir şey ilişemez.” dedi. Ben ne demişsem dinlemeyip sözümü kesti. Yanıma kimseyi de vermedi. Testiyi alıp yalnız başıma suya gittim, doldurup getirdim. Üstad gülerek bana ‘Bir şey gördün mü keçeli?’ dedi. ‘Görmedim.’ dedim. Bana ‘Korkak olma, şecaatli ol!’ dedi.”

Akıllı Tasarım ve Yaratılışçılık


Akıllı tasarımın gizli yaratılışçılık olup olmadığı sorusuna değinmeden önce ‘yaratılışçılık teriminin kendi anlamını göz önünde tutarak diğer bir potansiyel yanlış anlamadan kaçınmalıyız. Evet yaratılışçılığın anlamı da değişti. Önceleri ‘yaratılışçılık’ basitçe bir Yaratıcı’nın var olduğu inancına işaret ederdi. Artık ‘yaratılışçılık’ kavramı sadece bir Tanrı’ya inanışın ifadesinden ziyade, bir yığın farklı düşünceye adanmışlığı da ifade ediyor. Bu düşüncelerden genellikle en öne çıkarılanı, Tevrat’taki yaratılışla ilgili bölümün özel bir yorumuna (yani Dünya’nın sadece birkaç bin yıllık ömre sahip olduğuna) inananların fikirleridir.
Yaratılışçılık ya da yaratılışçı kavramının anlamındaki bu kayma çok talihsiz üç sonuç doğurdu. Öncelikle, bu anlam kayması tartışmayı kutuplaştırdı ve kâinatın arkasında bir akıllı sebebin var olduğu anlayışını kökten reddedenler için, ona inananları hedef tahtası haline getirdi. İkinci olarak, Kitab-ı Mukaddes ayetlerini nihai otorite olarak gören Hıristiyan âlimleri arasında bile, yaratılış kıssasının yorumu hakkında çok farklı görüşlerin olduğu gerçeğini göz ardı etti. Son olarak anlam kayması, ‘akıllı tasarım’ teriminin kullanılmasının orijinal gayesi olan düzenin farkına varmak ile tasarımcıyı tanımak arasındaki çok önemli ayrımın yapılmasını engelledi.

Tuesday, February 11, 2014

One

  • If a zero is a nobody, number one is the opposite extreme: the best, a winner, a leader, a favourite etc.
  • One is a lonely number and the Chinese believe it to be unlucky.
  • 1 is the atomic number of hydrogen, which means there is only one proton (positively charged particle) in each hydrogen atom. This puts hydrogen at the top of the Periodic Table, which lays out all the known elements – of which there are currently 117 confirmed – in order of their atomic number. Hydrogen is reckoned to makeup about three-quarters of the mass in the universe.

One is the loneliest number that you’ll ever do
One is the loneliest number, worse than two
                             ‘One’
by Harry Nilsen


 

One

  • If a zero is a nobody, number one is the opposite extreme: the best, a winner, a leader, a favourite etc.
  • One is a lonely number and the Chinese believe it to be unlucky.
  • 1 is the atomic number of hydrogen, which means there is only one proton (positively charged particle) in each hydrogen atom. This puts hydrogen at the top of the Periodic Table, which lays out all the known elements – of which there are currently 117 confirmed – in order of their atomic number. Hydrogen is reckoned to makeup about three-quarters of the mass in the universe.

One is the loneliest number that you’ll ever do
One is the loneliest number, worse than two
                             ‘One’
by Harry Nilsen


 

Saturday, February 8, 2014

Zero


THE ANCIENT GREEKS did not recognize 0 as a number. The people who mastered geometry and calculated pi were baffled by 0. As were the Romans. In India, where the number system we use today originated, the Hindus had some concept of it as a part of bigger numbers like 10 and 100, where it serves as a place-holder to show that the figure 1 represents 10s or 100s rather than units.They wrote it as a dot, which may have been enlarged to a ring, to give us the now familiar 0. An inscription dated 876AD shows use of a 0 as we would recognize it today.

---

Fast-forward to 1975 and the Year Zero takes on a far more sinister significance. That year, when the Khmer Rouge, led by Pol Pot, seized control of Cambodia, they changed the calendar to Year Zero and erased all that had gone before. Anyone who was perceived to be a threat to the regime was executed. You could be killed for simply wearing glasses, as that was regarded as a sign of being an intellectual, and intellectuals were a threat. By the time Pol Pot’s killing spree was brought to an end
in 1979, an estimated 1 to 2 million people had been killed.

---

The most universal word for 0 today is zero. Like nil, it originated in Italy, thanks to the legendary m a t h e m a t i c i a n Leonardo Fibonacci. He took the Arabic word ‘sifr’ (meaning empty) and gave it an Italian flourish, ‘zefiro’, which was later abbreviated to ‘zero. It also gave us the word zephyr, for a faint, almost nonexistent wind.

The Book of Numbers



The first we know of numbers is when we start learning to count. One, two, buckle my shoe… Pretty soon we know the number of our age, the number of the day we were born, the month, the year. Before long we’ve learnt the numbers we like on the remote control, our friends’ telephone numbers, the number of our favourite football player, how much pocket money we’re owed and the cost of the things we want to buy… In the space of a handful of years, our knowledge of numbers soars from one andtwo to thousands and millions. And it goes on growing ad infinitum.

Numbers have a magical quality. Some people claim to see certain numbers appearing everywhere they look and attach supernatural power to it. In mathematics too, the way some numbers behave can seem amazing. Even Pythagoras, the great Greek mathematician, attributed mystical qualities to some of the numbers that captured his imagination. In some cases, numbers have assumed cult status from their appearance inpopular culture, religion, mythology or historical events: 9/11, Catch-22, Room 101, 666 – the number of the beast.

Amidst all of this it’s easy to forget that most of the numbers we use, and the ways they are applied, are the invention of man. That there are 24 hours in a day, and 360 degrees in a circle, and that 24 divides into 360, is not a miracle of nature. That said, much of the significance we attach to numbers stems from our observation of natural fact: the number of fingers on each hand; the number of days and nights that pass between fullmoons; the number of planets visible to the naked eye.

This book is a tribute to the charisma of numbers. There are numbers from nature, mathematics, science, religion, mythology, superstition, art, history, technology… In an effort to apply some structure to this mind boggling subject, I have included every whole number from 0 to 100 (plus a few notable imperfect numbers), and then picked out a selection of larger numbers that should either be familiar to everyone, or relate to something that is familiar. If I’ve missed out your favourite number, I apologize. Thisis not a definitive list. How could it be? The choice is infinite.
Tim Glynne-Jones

Wednesday, February 5, 2014

Bilim ve Ateizm




Newton, Kepler ve Galileo’dan beri bilim gittikçe artan bir hızla gelişmektedir. Bazılarına göre, bilimle adeta iç içe geçmiş natüralist felsefenin artık yetersiz kaldığına dair bir kanıt yoktur. Hatta onlara göre natüralizm bilimi daha da ileri götürmeye hizmet etmektedir. Böylece artık bilim, geçmişte kendisini sıklıkla engelleyen mitolojik hurafelere takılmadan ilerleyebilmektedir.
Onlara göre natüralizm bilimsel metodu en üstün metot olarak görür ve bilimi asla sınırlamaz. Bu onun en büyük erdemidir ve tanım gereği natüralizm bilimle tamamıyla uyumlu tek felsefedir.
Fakat durum gerçekten de bu mudur? Galileo Aristocu felsefeyi, kâinatın nasıl olmak zorunda olduğunu a priori bildiren dar çerçevesinden dolayı, bilimsel açıdan kısıtlayıcı buldu. Oysaki ne Galileo ne Newton ne de o zamanda bilimin ani sıçrayışına katkı yapan tanınmış büyük bilim adamları, bir Yaratıcı Tanrı’ya inanmayı, bilimin gelişimi için engelleyici buluyorlardı. Hatta tam aksine onlar, Tanrı inancını, bilimsel gelişmeyi teşvik eden bir şey olarak gördüler. Gerçekten de onların imanı, onların bilimsel araştırmaları için başlıca motivasyon kaynağı olmuştu. Durum bu iken, bazı çağdaş yazarların ateizm konusundaki ısrarcı tavırları, bir takım soruları da gündeme taşıyor: Ateizmin entelektüel açıdan savunulabilir tek fikir olduğundan nasıl bu kadar eminler? Bilim gerçekten onu bu derecede onaylayacak kadar ateizmin yakın bir dostu mudur?
Hiç de değil diyor, iman etmeden önce yıllardır entelektüel ateizmin bayraktarlığını yapmış seçkin İngiliz filozofu Anthony Flew. Flew BBC’ye verdiği röportajında “üstün bir aklın” varlığının, hayatın menşei ve tabiatın karmaşıklığı ile alakalı getirilebilecek eldeki tek iyi açıklama olduğunu söylemekten de geri durmuyor artık.