Friday, June 16, 2017
Antropolojinin Yararları
Hümanist düşünce, üç yüzyıl boyunca, Batı insanının düşüncesini ve eylemlerini besleyecek ve esinleyecekti. Bugün şunu görüyoruz ki bu düşünce, dünya savaşları gibi küresel katliamları, meskûn dünyanın büyük kısmında devamlı hüküm süren sefaleti ve açlığı, hava ve su kirliliğini, doğal kaynak ve güzelliklerin talan edilmesini vb. önlemeye muktedir olamayacaktı.
**
... antropolojinin yararlarından biri –belki de asıl yararı– bizlere, yani zengin ve güçlü uygarlıkların mensuplarına, belli bir mütevazılık esinlemesi ve bilgelik öğretmesidir.
Antropologlar, yaşam biçimlerimizin, inandığımız değerlerin, mümkün olan yegâne yaşam biçimleri ve değerler olmadığını; başka yaşam tarzlarının, başka değer sistemlerinin de insan topluluklarının mutluluğa ulaşmasına imkân vermiş olduğunu ve hâlâ da vermeye devam ettiğini kanıtlamaya çalışırlar. Dolayısıyla antropoloji, böbürlenmelerimize gem vurmaya, başka yaşam tarzlarına saygı duymaya, bizi şaşırtan, şoke eden ya da tiksindiren başka usulleri öğrenmek suretiyle kendimizi sorgulamaya çağırır bizleri...
**
“İlkel diye adlandırılan toplumlar ile bizim yaşadığımız toplumlar arasında yukarıda yapmış olduğum kaba karşılaştırma, bizim toplumlarımızın kullandığı şekliyle Tarih’in nesnel gerçeklerden ziyade önyargıları ve arzuları ifade ettiğini anlamaya yöneltmiştir bizi. Bu durumda da antropoloji eleştirel düşünce konusunda bize bir ders verir. Hem kendi toplumlarımızın hem de farklı toplumların geçmişinin bir tek anlamı olmadığını daha iyi idrak etmemizi sağlar. Geçmişe dair mutlak bir yorum yoktur, tamamen göreli olan farklı farklı yorumlar vardır.”
İlkel Toplumlar
“Peki antropologların incelemek için tercih ettiği ve, bizlerin de âdet olduğu üzere, “ilkel” (günümüzde pek çok kişinin kullanmayı reddettiği, ama her halükârda açık seçik tanımlanması gereken bir sözcük bu) diye nitelediğimiz bu toplumlar ne tür toplumlardır?
Yazı sistemi ve mekanik araçlardan yoksun oldukları için, bizim toplumlarımızdan esaslı şekilde farklı olan insan topluluklarına genellikle bu adı veririz; ama bazı temel gerçekleri de unutmamak lazım: Bu toplumlar, şüphesiz ki insanlığın toplam olarak yaşadığı sürenin yüzde 99’una, coğrafi açıdan da, yakın bir zamana kadar, yeryüzünün meskûn alanlarının dörtte üçüne tekabül eden bir tarihsel dönem ve mekânda insanların nasıl yaşamış olduğunu kavramak için başvurulabilecek yegâne modeli sunar.
Nedir ki bu toplumların bize öğrettiği şey, uzak geçmişimizin safhalarını bize gösterebilecek olmalarına bağlı değildir pek. Daha ziyade, genel bir hali, insanlık durumunun ortak paydasını gösterirler. Bu açıdan bakıldığında, istisna oluşturanlar, aslında Batı ve Doğu’daki gelişmiş uygarlıklardır.
Doğrusu, etnolojik araştırmalar ilerledikçe, gelişmemiş, evrim sürecinden “dışlanmış”, kıyıda köşede kalmış ve yok olmaya yazgılı addedilen bu toplumların, özgün toplumsal yaşam biçimleri teşkil ettiğine gitgide daha çok ikna oluyoruz. Bu toplumlar dışarıdan müdahale edilmediği müddetçe, yaşamlarını kusursuz şekilde sürdürebilmekteler.
İmdi, bunların çerçevelerini daha iyi çizmeye çalışalım.
Bu toplumlar, en uç durumda yirmi-otuz kişi ila iki-üç yüz kişilik küçük topluluklardan oluşur; yaya olarak birkaç günde gidilebilecek uzaklıktadırlar birbirlerinden; nüfus yoğunlukları da kilometrekare başına 0.1 kişi civarındadır. Nüfus artış oranı çok düşüktür; %1’in epey altındadır, öyle ki doğum oranı ile ölüm oranı neredeyse birbirine eşittir. Sonuç olarak, bu toplumların nüfusunun değiştiği pek söylenemez. Nüfusun sabit kalması, bilinçli ya da bilinçsiz farklı yollarla sağlanır: Loğusalık dönemindeki cinsel tabular, kadınlardaki fizyolojik ritmin yeniden düzene girişini geciktiren uzun emzirme dönemi. İncelenen bütün vakalarda çarpıcı olan husus şudur: Nüfustaki artış, topluluğun yeni esaslarla yeniden organize olmasına yol açmaz. Topluluk, nüfusça arttığında, bölünür ve öncekiyle aynı nüfus düzenine sahip olan iki küçük topluluk meydana getirir.
Bu küçük topluluklar, bulaşıcı hastalıkları bertaraf etmek konusunda kendiliğinden bir yeteneğe sahiptir. Epidemiologlar bunun sebebini şöyle açıklamıştır: Bu hastalıklara sebep olan virüsler, her bireyde ancak belli bir süre boyunca yaşayabilir ve bu yüzden de nüfusun tamamına bulaşabilmeleri için sürekli yayılmaları gerekir. Bu durum, yıllık doğum oranı yeterince yüksek olduğunda mümkündür ki bu da ancak yüz binlerce kişiden oluşan bir nüfus yoğunluğunda gerçekleşebilir bir koşuldur.
Şunu da eklemek gerek: Yanlış yere batıl inanç addettiğimiz inanç ve teamüllere sahip halkların yaşadığı karmaşık ekolojik ortamlarda, doğal kaynaklar gözetildiğinden, çok sayıda bitki, ve hayvan türü bulunur. Ancak, tropik bölgelerdeki her bir toplulukta, birimkareye düşen insan sayısı azdır; bu durum bulaşıcı türler ya da parazitler için de geçerlidir: Dolayısıyla çeşit çeşit enfeksiyon mevcut olmakla beraber, bunlar klinik düzeye pek ulaşmaz. AIDS denen hastalık bu duruma güncel bir örnek oluşturuyor. Afrika’nın tropik kısımlarındaki birkaç bölgede tutunmuş ve muhtemelen binlerce yıldır yerli topluluklarla dengeli bir halde varlığını sürdürmüş olan bu viral hastalık, tarihin bir cilvesi sonucunda, nüfusça çok daha büyük toplumlara sirayet ettiğinde esaslı bir risk olup çıkmıştır.
Bulaşıcı olmayan hastalıklar ise, genelde pek çok sebeple görülmez: Çokça fiziksel aktivite yapılması; besin konusunda, yağca fakir, lif ve mineralce zengin ve yeteri kadar protein ve kalori sağlayabilen yüzlerce, bazen daha da fazla hayvan ve bitki türünden, tarımcı topluluklara kıyasla çok daha fazla yararlanılması gibi. Obezite, yüksek tansiyon ve kalp-damar hastalıklarının olmayışının sebebi de bu işte.
O halde, XVI. yüzyılda Brezilya yerlilerini ziyaret eden bir Fransız seyyahın, –alıntılayacak olursam– “bizlerle aynı öğelerden meydana gelen” bu yerlilerin “cüzzam, felç, letarji, yenirceli hastalıklar, ülser ya da deride ve vücudun dışında görülen diğer bedensel rahatsızlıklara hiçbir zaman yakalanmamış olması” karşısında hayranlık duymuş olmasında şaşılacak bir şey yoktur; halbuki Amerika’nın keşfinden yüz, yüz elli yıl sonra, Meksika ve Peru nüfusunun yüz milyon ila dört yüz-beş yüz milyonu, conquistador’ların saldırılarından ziyade, dışarıdan gelen hastalıklar sonucu can vermiştir; bu hastalıklar, sömürgecilerin dayattığı yeni hayat tarzları sonucunda daha da bulaşıcı bir hal almıştır: çiçek, kızamık, kızıl, tüberküloz, sıtma, grip, kabakulak, sarıhumma, kolera, veba, difteri, vb.
Öyleyse, bu toplumları tanıdığımızda çok yoksul olmalarına bakıp hor görecek olursak büyük bir hataya düşeriz. Yoksul olsalar da, bu toplumları çok değerli kılan husus, yeryüzünde bu toplumlardan evvelce yaşamış olan binlercesinin ve hâlâ da varlığını sürdüren yüzlercesinin hazır deneyler teşkil etmesidir: Sahip olageldiğimiz tek şey budur, zira doğa bilimleri alanında çalışan meslektaşlarımızın aksine, bizlerin toplum denen araştırma konusunu vücuda getirmesi ve laboratuvarda yaşatması mümkün değil. Bizim toplumlarımızdan son derece farklı olması sebebiyle, belli toplumlardan devşirilmiş, insanları ve ortaklaşa yarattıkları şeyleri incelememize imkân sağlayan bu deneyler, tarihin ve coğrafyanın çok çeşitli somut durumlara yerleştirdiği insan zihninin her defasında nasıl işlediğini anlamamıza yardımcı olur.”
Modern Dünyanın Sorunları Karşısında Antropoloji
“Nüfus, kısmen tıptaki ilerlemeler sayesinde, öyle bir noktaya ulaştı ki dünyanın pek çok bölgesinde, kıtlığın pençesine düşmüş toplulukların en temel ihtiyaçlarını bile karşılamaktan âciziz artık. Kaldı ki insanların geçiminin temin edilebildiği yerlerde de, her geçen gün daha çok insana iş olanağı sağlayabilmek için devamlı daha çok üretim yapmak gerektiğinden, bir dengesizlik kendini belli ediyor. Haliyle, giderek hiç bitmeyecek bir üretimi artırma yarışına sürüklendiğimizi hissediyoruz. Üretim tüketimi, o da daha çok üretimi zorunlu kılıyor. Sanayinin dolaylı ya da dolaysız ihtiyaçları yüzünden, gitgide daha büyük insan toplulukları arzulanıyor adeta. Bu topluluklar devasa kentsel yerleşim yerlerinde toplanıyor, bu yerler de yapay ve insanlık dışı bir varoluş dayatıyor insanlara. Demokratik kurumların işleyişi ve sosyal güvenlik ihtiyaçları, her yeri istila eden, toplumsal yapıya sülük gibi yapışıp onu felç eden bir bürokrasiye yol açıyor. Bu modele göre inşa edilen modern toplumların çok geçmeden yönetilemez hale gelip gelmeyeceğini sorgulamaya başladık artık.”
**
Antropologların incelediği toplumlar, kurallardan çok daha fazla kulak verilmeyi hak eden dersler verir ve, az önce de belirttiğim gibi, bunların batıl inançlardan ibaret olduğunu düşünmemiz hata olur; bu toplumlar insan ile doğal çevre arasında, bizim artık kuramadığımız bir dengeyi kurmayı başarmışlardır.
**
“Antropolog, her toplumu kendi kurumları, âdetleri ve inanışlarından başkasının mümkün olmadığı zannından vazgeçmeye çağırır yalnızca; toplumun bu kurumları, âdetleri ve inanışları iyi addetmesi sebebiyle, bunların eşyanın tabiatında bulunduğunu ve kendisininkilerle uyuşmayan değer sistemlerine sahip olan başka toplumlara bunları fütursuzca dayatabileceğini sanmaktan vazgeçirir.”
**
“Antropoloji, ilk ders olarak, bizimkilerle karşılaştırdığımızda bize ne kadar sarsıcı ve akıldışı görünürse görünsün, her âdetin, her inanışın, iç dengesi yüzyıllar içinde oluşmuş bir sistemin parçası olduğunu ve bu bütünün içinden, geride kalanlara hasar verme riski olmaksızın bir tek öğeyi dahi ortadan kaldıramayacağımızı öğretir. Başka bir ders veremeyecek olsa bile, tek başına bu ders, antropolojinin beşeri bilimler ve toplum bilimleri içinde gitgide önem kazanan yerini gerekçelendirmeye yeter de artar.”
Saturday, June 10, 2017
Camus ve Yabancı
Camus, iki temel kavramsallaştırma yapar ve bu kavramları edebiyatında kullanır. İlki, daha çok Veba’da anlattığı “başkaldırı,” ikincisi Yabancı’da başarıyla işlediği “uyumsuzluk”tur. Gerek Sisifos Söyleni kitabında gerekse diğer denemelerinde anlattığı uyumsuzluğu, Antik Yunan’daki Sisifos’tan ilham alarak açıklar. Malumunuz Sisifos, her defasında aşağı yuvarlanan bir kayayı dağın zirvesine çıkarma cezasına çarptırılmıştır. Zavallı Sisifos’un büyük bir emek harcayarak, eziyet çekerek yukarı taşıdığı kaya, işin hitamında dramatik biçimde gerisin geriye, aşağıya doğru yuvarlanıyordur. Camus, bu acımasız cezayı ve beyhude emeği, insanın hayat mücadelesine benzetir. Onun “absurde” dediği uyumsuzluk, biraz abesle biraz da insan bilinci ile dünya arasındaki kopuşla anlatılabilir. Yabancı, bu uyumsuzluğu anlatan sahiden etkileyici, çığır açıcı, dönemi itibarıyla (1942) rahatsız edici bir romandır. Camus, gündelik hayatın monotonlaşmasına dikkat çeker, her bir gün yekdiğerinin aynısıdır; çalışarak, evlenerek, diploma alarak, çocuk yetiştirerek yaşasa da insan bunları niye yaptığını esasen bilmez veya gelecekte daha iyi bir hayat yaşayacağını düşünerek o yeknesaklığa katlanır. Oysa yaşadıkça ve gördükçe, aynı monotonluğu gelecekte de yaşayacağını anlayarak huzursuz olur. Hayatın bir anlamı, eylemlerin bir amacı olması bekleniyordur ama insan her şeyi son kertede nedensiz yere yapıyordur.
Levent Cantek, Sabit Fikir, Mayıs 2017
http://derinhakikatler.blogspot.com/2017/06/bir-uyumsuzun-serencam.html
Saturday, June 3, 2017
Talking to Your Child After You Yell
How Yelling Can Hurt, and How to Stop It
Nearly every parent loses control and screams at the children now and then. But what if you do it repeatedly?
Researchers suspect parents are yelling more. Parents have been conditioned to avoid spanking, so they vent their anger and frustration by shouting instead. Three out of four parents yell, scream or shout at their children or teens about once a month, on average, for misbehaving or making them angry, research shows. Increasingly, therapists and parenting experts are homing in on how it hurts a child, as well as how to stop it.
Raising your voice isn't always bad. Loudly describing a problem can call attention to it without hurting anyone, says Adele Faber, a parenting trainer in Roslyn Heights, N.Y., and co-author of "How to Be the Parent You Always Wanted to Be." For example: "I just mopped the kitchen floor and now it is covered with muddy footprints."
Yelling becomes damaging when it is a personal attack, belittling or blaming a child with statements such as "Why can't you ever remember?" or, "You always get this wrong!" Ms. Faber says.
Many parents lose control because they take children's misbehavior or rebellion personally, research shows: They feel attacked or think the child's actions reflect poorly on them. Parents who see a child's negative emotions as unexpected, overwhelming and upsetting tend to feel more threatened and frustrated with each new outburst, says a study published earlier this month in the Journal of Family Psychology. This pattern, called "emotional flooding," triggers a downward spiral in the relationship, disrupting the parent's problem-solving ability and fueling emotional reactions, such as yelling.
Teens whose parents use "harsh verbal discipline" such as shouting or insults are more likely to have behavior problems and depression symptoms, says a recent study of 976 middle-class adolescents and their parents, published online last September and led by Ming-Te Wang, an assistant professor of psychology and education at the University of Pittsburgh.
Another study suggests yelling at children may have consequences that go beyond those of spanking. Eight-year-olds whose parents disciplined them by yelling have less satisfying relationships with romantic partners and spouses at age 23, according to a 15-year study led by Stephanie Parade, an assistant professor of psychiatry and human behavior at Brown University. "Parents who yell may miss out on a chance to teach children to regulate their emotions," she says.
Nearly every parent loses control and screams at the children now and then. But what if you do it repeatedly?
Researchers suspect parents are yelling more. Parents have been conditioned to avoid spanking, so they vent their anger and frustration by shouting instead. Three out of four parents yell, scream or shout at their children or teens about once a month, on average, for misbehaving or making them angry, research shows. Increasingly, therapists and parenting experts are homing in on how it hurts a child, as well as how to stop it.
Raising your voice isn't always bad. Loudly describing a problem can call attention to it without hurting anyone, says Adele Faber, a parenting trainer in Roslyn Heights, N.Y., and co-author of "How to Be the Parent You Always Wanted to Be." For example: "I just mopped the kitchen floor and now it is covered with muddy footprints."
Yelling becomes damaging when it is a personal attack, belittling or blaming a child with statements such as "Why can't you ever remember?" or, "You always get this wrong!" Ms. Faber says.
Many parents lose control because they take children's misbehavior or rebellion personally, research shows: They feel attacked or think the child's actions reflect poorly on them. Parents who see a child's negative emotions as unexpected, overwhelming and upsetting tend to feel more threatened and frustrated with each new outburst, says a study published earlier this month in the Journal of Family Psychology. This pattern, called "emotional flooding," triggers a downward spiral in the relationship, disrupting the parent's problem-solving ability and fueling emotional reactions, such as yelling.
Teens whose parents use "harsh verbal discipline" such as shouting or insults are more likely to have behavior problems and depression symptoms, says a recent study of 976 middle-class adolescents and their parents, published online last September and led by Ming-Te Wang, an assistant professor of psychology and education at the University of Pittsburgh.
Another study suggests yelling at children may have consequences that go beyond those of spanking. Eight-year-olds whose parents disciplined them by yelling have less satisfying relationships with romantic partners and spouses at age 23, according to a 15-year study led by Stephanie Parade, an assistant professor of psychiatry and human behavior at Brown University. "Parents who yell may miss out on a chance to teach children to regulate their emotions," she says.
Spanking also predicted less satisfying adult relationships, but the negative effects were offset when parents praised their children at other times. The negative effects of yelling weren't erased by parental warmth, however. The negative problem-solving tactics that children learn when their parents yell may stick with them as adults, says the study, published in 2012 in Marriage & Family Review. Children also may expect others to treat them in a negative way, and unconsciously pick partners who fulfill that expectation.
"Yelling is where 90% of us do the most damage," says Julie Ann Barnhill, a speaker and author of "She's Gonna Blow," a book on parental anger that has sold 135,000 copies. Ms. Barnhill says she used to yell one to three times a week at her children when they were preschoolers. She got counseling, and learned to control her anger and discipline her kids in calmer, more positive ways, techniques she now teaches other parents in speeches and workshops.
Parents can learn to notice signs that a blowup is brewing and dial down their own tension. Warning signs can include: tightness in the throat or chest, shallow or rapid breathing, a clenching of the teeth or jaw, negative thoughts about oneself or feelings of being overwhelmed.
Deep breathing, envisioning a pleasant scene, counting to 10 or leaving the room can help. Ms. Barnhill advises practicing calming thoughts, such as "I'm having a miserable day, but getting angry will just make things worse."
Build a margin of spare time into daily routines to allow time for minor mishaps, such as spilled milk or lost jackets, says Jill Savage, author of "No More Perfect Moms." She adds, "If I have 20 minutes to clean up after dinner, I'm more likely to handle that spilled milk well."
Learning to start sentences with "I" rather than "you" can help parents shift from an angry attack to a teaching moment, Ms. Faber says. "Say what you don't like, then add what you would like or expect."
Leigh Fransen felt like yelling when her daughters, 10-year-old Alona and 8-year-old Elisha, forgot to feed the family dog, Balto, on two evenings in the same week. "This is a really important responsibility, and they're always asking me for more pets," says Ms. Fransen, of Fort Mill, S.C. "I wanted to yell, 'You're not getting any dinner tonight, because you didn't feed the dog, and you're going to know how it feels'—which would lead to nothing but tears and misery, and probably to me backing down."
Instead, she started her response with "I," saying, "I don't like seeing the dog not fed. Look at him: He is miserable. I expect him to be fed before you eat your own dinner," Ms. Fransen says. Alona and Elisha needed to be reminded of the deadline twice, but soon learned to remember on their own. Ms. Fransen praised them for taking responsibility and encouraged them to see that "Balto seems much happier now that he's getting dinner on time."
Many parents blow up because they have unrealistic expectations—such as assuming a two-year-old shouldn't push parental limits, says Ms. Savage, chief executive of Hearts at Home, a Normal, Ill., nonprofit that runs conferences on parenting issues, including discipline. "We say to our children, 'Act your age,' and in reality, they are," she says. Not expecting children to be perfect, or nearly so, can calm parents' frustrations, Ms. Savage says. So can seeing a child's failure as an opportunity for him to learn.
Parents can turn a meltdown into a teaching moment by involving kids in finding solutions, Ms. Faber says. She suggests waiting for a calm moment and stating the rule the child violated. Then give the child a choice about how to prevent the misbehavior from happening again. Inviting a child to suggest solutions teaches problem-solving skills.
Sara Weingot of Baltimore used the technique after her 6-year-old son misbehaved during an outing in her minivan, kicking and pushing two other kids' booster seats. She later told him she never wanted it to happen again, then listened sympathetically as he explained that he had been squeezed too tightly between two other kids' car seats.
Ms. Weingot gave him a choice between staying home with a babysitter next time and finding another solution. He made a list from "get a better car" to taking turns with his siblings in more comfortable seats, an idea that worked, Ms. Weingot says.
Apologizing can help repair a relationship after an outburst, says Ms. Barnhill, the author. She took her daughter aside in her teens and apologized for an explosive incident a few years earlier. "I have this memory of being in your face and yelling at you. I am so sorry, sweet girl," Ms. Barnhill says she told her.
Her daughter Kristen Draughan, who is now 25, married and studying for a master's degree in social work, says she doesn't remember her mother yelling much when she was a child. But Ms. Draughan does recall that her mother's remorse made her burst into tears. "It showed that she cared about my feelings," she says.
Sue Shellenbarger, https://www.wsj.com/articles/talking-to-your-child-after-you-yell-1390954159
Saturday, May 27, 2017
Kuran- Kerim Meali - Suat Yıldırım - Giriş
“Anladım ki bu Kur’an, kâinata çok yukarıdan bakan ve her tarafını aynı anda gören bir varlığın sözüdür.”
--
“Geniş kitlemizin Kur’ân’a duyduğu saygı pek değerli olmakla birlikte aklî muvazene ile dengelenmeye muhtaçtır. Büyük bir çoğunluk Kur’ân-ı Kerim’i, benzeri olmayan lâhûtî bir kelâm bilir. Fakat mânasını anlama diye bir gayreti olmayıp, böyle bir eğitim almadığından, insan toplumları ile bu âlemle pek ilgisi olmayan fakat insanı buradan alıp başka âleme götüren lâhûtî bir musikî sanır. O derecede ki onun mealini okuyup da insanlar arasındaki konuşmalara benzer ifadeler ihtiva ettiğini görünce tereddüde kapılır. “Kur’ân denilen gerçeğin böyle anlamı olur muymuş?” diye düşünür. Sanki “Kur’ân-ı Kerim hep altın yaldızlı hatla yazılıp, müzeyyen mushaf-ı şerîf kaplarında duvarda asılı durup teberrük edilen gizemli bir sanat eseri, lâhûtî bir musiki parçası olarak kalsaydı daha iyi olmaz mıydı?” diye düşünür.
Oysa Kur’ân’ı iyi tanımak lazımdır. Birçok âyete göre, Kur’ân aklın ve incelemenin konusu olmak üzere gönderilmiştir. Allah Kur’ân’ın anlaşılmasını istemektedir. Hatta Rahman sûresinin ilk âyetlerinin bildirdiği üzere O Rahman, sırf Kur’ân’ı anlasın diye insana beyan öğretmiştir. Evet, beyan yani anlama ve konuşma hassası bunun için verildiğine göre, insanın yapması gereken de, Kur’ân’ı anlayıp hidayetini düşünce ve davranışlarına taze kan gibi taşımak olmalıdır.
Şu halde Kur’ân insana Rabbin irşadlarını, talimatlarını iletmek için gelmişse, elbette insanların kullandığı kelimeleri ve ifade şekillerini kullanacaktır. Aksi halde Kur’ân bir şeyler bildirmek için değil, bildirmemek için gelmiş olurdu. İşte bu gerçeği bilmek, meal okuma işinin temelini teşkil eder.”
--
“Biz insanların kullandığı kelimeler, mânaların muvakkat birer giysisidir. Mânalar ile kelimeler arasındaki ilişki, bir vücudun elbisesi ile ilişkisi gibidir. Bundan dolayı birbirlerinden ayrılmaları, hatta bazen o vücuda daha güzel bir elbise hazırlanması da mümkündür. Ancak Kur’ân’ın lâfızları, elbise değil, vücudun canlı olan derisi durumundadır. Vücut, elbisesinin yerini tutan bir şeyle ihtiyacını kapatabilir, ama derisiz yaşaması mümkün değildir. Merhum müfessir Elmalılı M.H. Yazır’ın dediği gibi, Kur’an varlık bahçesinde açmış hakikî ve benzersiz bir gül farz edilirse, en güzel tercümesi, usta bir elle yapılmış bir resmine benzetilebilir ki bu resimde aslının ne maddesi, ne kuvveti, ne esnekliği, ne gelişmesi, hülâsa ne gülyağı, ne kokusu hiçbir şeyi bulunmaz. Biz de işte o gülü tutup koklayamayanlara gücümüz yettiği kadar, resmi ile olsun, tanıtmaya çalışacağız.”
--
“Kur’ân, İslâm dininin asıl kaynağıdır. Onun metni bir harfi bile değişmeksizin, bir mûcize eseri olarak korunmuştur. Asıl metin böylece korunurken, dinin bu asıl kaynağını müslümanlara tanıtmak için, İslâm tarihinin başlarından itibaren tefsir ve meal çalışmalarına başlanmıştır. Özellikle hicrî 345 (m. 956) yılında Sâmanoğullarından Mansur İbn Nuh döneminde bir âlimler topluluğunun Farsça meal hazırladıkları ve hicrî 5. (m. 11.) asırdan itibaren Türkçe meallerin yazıldığı bilinmektedir. Kur’ân’ın harfî, yani kelimesi kelimesine tercümesi mümkün olmadığından çevirilerine meâl denilmiştir. Meâl, kelimenin, tam tamına değil de sonuç itibarıyla ifade ettiği anlam demektir. Yine hatırlatalım ki bu mealler Kur’ân hükmünü taşıyamaz, onun yerine konulamaz, mesela namazda okunamaz, içtihad için hüküm istinbatında kullanılamaz.”
Sunday, May 14, 2017
Rüşvet
Doğu dünyasında hediye ve rüşvet vermeden bir adım atmanın mümkün olmadığı ne yazık ki bunu nakleden Batılıların kötü niyetlerinin eseri bir iddia değildir. Daha önce de belirttiğimiz üzere Osmanlı İmparatorluğu'nda gerçekten de hediye olmadan hiçbir iş yürümez. Bu Osmanlı'ya dair sıkıcı bir şekilde tekrar edilen konulardan biridir. 1718'de Ozell "Türkler asla hediyeye alıştırılmamalı ya da bu hediyeler hep sürekliliğini korumalı" diyordu. Bunlar gelecekte yapılacak işler için bir kontrat gibiydi. Dış ülkelerden diplomatik düzeyde gelen hediyeler bile göze batar. "Sultanın gücünü gösteren iki önemli belirti var" der Giovan, "birincisi, komşu ülkelerin çoğunun barış için vergi ödemesi veya sık sık hediye göndermesi.”
Tevazunun Hüküm Sürmediği Topraklar

“Türklerin kibirli olduklarına dair yargı neredeyse her Avrupalının ortak kanaatidir. Tevazunun hüküm sürmediği bu topraklardan geçen her yolcunun bahsini etmeden geçmediği bir özelliktir bu. "Çok çalımlıdırlar, kendilerini diğer tüm milletlerden üstün görürler; yeryüzünde kendilerinden daha yiğit insan olmadığına inanırlar, sanki dünya sadece kendileri için yaratılmış gibi davranırlar" der Thévenot.”
Kaderci Osmanlılar ve Veba
William Loftus Balkanlar'da karşılaştığı bir Türk'e ne düşündüğünü sorduğunda aldığı cevap şudur: "Her şey Allah'tan! Ne düşünebilirim ki, hiçbir şey!" Türklerin kaderciliği imgesel olarak Avrupalının gözünde genellikle onların huzur ve sakinliklerinde yatıyordu. Bacaklarını "terziler gibi" bükerek, yani bağdaş kurarak oturan Türkler çoğu zaman bu sahneye eşlik eden nargileleri ve bahçelerine dalıp giden bakışlarıyla birleştiriyordu. Her şeyi Allah'a havale ettikleri gözlemlenen Müslümanların eylemsizliği ise bu kaderciliğin bir uzantısı olarak algılanıyordu.
Bu kaderci eylemsizliğin Avrupalıyı en çok dehşete düşürdüğü alan Türklerin veba karşısındaki sakinlikleriydi. Henry Blount Türklerin vebadan sakınmamalarına, korkmamalarına, özellikle de kendilerini korumaya çalışmamalarına hayret eder. Gemide vebalı bir hizmetçi ölünce diğerleri yanında yerler, içerler, hatta cesedi götürüldükten yarım saat sonra onun yatağında yatmakta bile bir sakınca görmezler. Bunu yapmamaları gerektiğini söyledikleri zaman "alınlarını işaret edip ne zaman öleceklerinin doğdukları zaman alınlarına yazıldığını" ifade ederler. Buna benzer bir olay Edirne yolunda da olur. Göğsü açık veba belirtileriyle dolu bir askeri arabaya alırlar. Orada bulunan yeniçerilerden biri daha önceki şekilde alnını işaret ederek kaderciliğini gösterir.
Türklerin her yedi yılda bir imparatorluk turu yapan vebaya kaderci yaklaşımları doğaya ya da medeni dünyaya aykırı mı bulunur acaba? Kesinlikle evet. Tâ'un, yani veba karşısında ne karantina ne de tecrit vardır. Han, bozahane, hamam ve diğer kamusal alanlarda bile tedbir alınmaz. Her şeyden önce Türklerin "sağduyunun gerektirdiği önlemleri" almadıkları görülür. Vebayı Allah göndermiştir, bunun iyi bir sebebi vardır ve zamanı gelince de Allah vebayı bitirecektir. Avrupalının şaşkına döndüğü hareketlerden biri de Türklerin vebadan ölen ferdin giyeceklerini ve yatağını hasta olmayan akrabalarına dağıtmalarıdır.[98] Hastanın insanlarla iletişiminin kesilmesi, bir yere kapatılması ise söz konusu bile olamaz. Bir insan özellikle hasta olduğu zaman evin tüm konforunu kullanmayı hak eder. Hasta olduğu için onu bunlardan ayırmak insanlık dışı ve zalimcedir. Dışarıdan bakılınca daha da korkunç görünen, hastanın sadece ailesiyle karışması değil, hamamlarda sağlıklı insanlarla bir arada bulunmasıdır.
Battista da Türklerin veba karşısındaki rahatlığından şaşkınlığa düşenlerdendir. Türklerin hiçbir tedbir almadıklarını, kapalı bir yer yapmadıklarını, karantinaya almadıklarını ve iyileştirici ıtırlar kullanmadıklarını belirtir. Hastalık, hastalardan sağlıklılara geçmesin diye yaşama alanlarını ayırmadıklarını, karmakarışık yaşadıklarını, söz gelimi baba öldüğünde oğlunun babasından kalan hastalıklı giysileri giymekte bir beis görmediğini yazar.[99]
Diğer bir taraftan İranlılar, Türklerin aksine, takdire şayan bir sağduyu göstererek hastalarını hemşirelere emanet ederler ve dış dünyayla olan tüm ilişkilerini keserler. Ölecek olursa evinin tüm pencereleri açılır. Hastanın her şeyi yakılmadan önce ev ahalisi eve dönmez. Ev dezenfekte edilir, buharla temizlenir, duvarlar ve tavan yeniden boyanır. Dolayısıyla Doğu'da vebadan ölenler söz konusu olduğunda en az ölen İran'dadır.
İslamsız Dünya
Bernard Lewis, Raymond Schwab'ın The Oriental Renaissance. Europe's Discovery of India and the East, 1680-1880 (Doğu Rönesansı. Avrupa'nın Hindistan ve Doğu'yu Keşfi) adlı eserine yazdığı kitap tanıtım makalesinde, Avrupa'nın kaydedilen tarihin en eski çağlarından beri Doğu'daki komşularına zaten korku, bazen açgözlülük, bazen merak, bazen de tedirginlikle baktığını yazıyordu. Yıllardır her ikisi arasındaki ilişkiler fetih-yeniden fetih, saldırı-karşı saldırı şeklinde gelişmişti. Persliler Yunan şehirlerine saldırmış, karşılığında Büyük İskender tarafından fethedilmişlerdi. Araplar Suriye, Filistin, Mısır, Kuzey Afrika, Sicilya ve İspanya'yı ele geçirmişler, Reconquista'yla (Yeniden Fetih) elde ettiklerinin bir kısmını kaybetmişler, ama diğer bir taraftan Müslüman orduları Haçlıların karşı saldırılarından topraklarının büyük bölümünü koruyabilmişlerdi.
Peki ya İslam olmasaydı? Graham E. Fuller İslamsız Dünya adlı eserinde İslamsız bir dünyada yine de aynı şekilde hizipleşme ve bölünme olacağını iddia eder. Tarihçiye göre İslam doğduğu coğrafyada can bulmamış olsaydı, İslam'ın yerini Doğu Kilisesi alacak ve bu sefer de esas savaş Batı ve Doğu Kiliseleri arasında olacaktı. Doğu'yla Batı'nın savaşını aynı dinden, fakat farklı mezheplerden insanlar sürdürecekti.
Voltaire'e göre Osmanlı'nın Diplomasi Anlayışı
“Bizler her zaman Türklerin ayağına gideriz, onlar bir defa olsun Batı'ya gelmezler; bu bizim ihtiyacımızın açık bir belirtisidir. Doğu iskeleleri ticaret filolarımızla doludur. Bütün Avrupa devletlerinin orada konsoloslukları vardır. Hepsinin Babıâli'de elçileri olduğu halde Türklerin Batı'da bir tek temsilcileri yoktur. Babıâli bu duruma, muhtaç Avrupalıların kendi haşmetine karşı bir nevi yağcılığı diye bakar. Bu elçilere zaman zaman öyle hakaretler edilir ki, Avrupa prensleri arasında bunların bir nebzesinden harbe tutuşulurdu.”
Halep'in Meyve Bahçeleri
“Fransız seyyahlar da Halep'teki meyve cennetini rüya sanırlar. Meyve ağaçları düzensiz bir şekilde, karmakarışık dikilmiştir. Narenciye ormanı gibidir. Özellikle karpuzların bereketine şaşarlar. Her sınıfın, özellikle de fakirlerin aşırı derecede karpuz tüketmesine dikkat ederler. D'Arvieux dizanteri ve benzer hastalıkların aşırı meyve tüketiminden kaynaklandığını iddia eder.
Meyvenin pek değerli ve bol olmaktan uzak olduğu Avrupa'yı düşündüğümüzde bu cennet tasvirlerini daha iyi kavrarız. Ortaçağ'da meyvenin Avrupa için altın değerinde olduğunu, imparatorlar, papalar ve krallar arasında saygın bir hediye olarak meyve sepetleri gidip geldiğini hatırlayalım. "Köylüye sakın peynirin yanına armudun güzel gittiğini söyleme" (al contadino non far sapere quanto è buono il formaggio con le pere) atasözünü analiz etmek için koskoca bir kitap yazan muhteşem İtalyan yemek tarihçisi Massimo Montanari bu eserinde (Il formaggio con le pere/Peynirle Armut) Charlemagne zamanında dikilen meyve ağaçlarından bahseder. Meyveye olan düşkünlüğün sadece gastronomik değil, aynı zamanda sosyal bir uzantısı olduğunu da iddia eder Montanari. Meyve bir nobilitazione (asilleştirme) öğesidir, sosyal statüyü yükseltir, prestij sağlar. Doğu'ya gidenlerin her şeyden önce bu meyve zenginliğine dikkati çekmelerinin altında yatan da bu olmalıdır.”
Wednesday, May 10, 2017
Want to Raise Successful Kids? Send Them to School a Year Later, According to Science
We all want to succeed in life, and when we become parents, we want to do everything we can to make sure our kids are successful, too. Now a new study says there's a single decision many parents make that can effect whether their kids have an advantage or a disadvantage for much of their entire academic career.
The question is a simple one, and it's well-known to any mom or dad whose child has a late birthday: Do you enroll your child in school as soon as he or she is eligible, or do you wait a year?
If you read no further, know this: For all the complexity and controversy in this issue, researchers at Stanford University say that kids whose parents hold them back a year have significant advantages over their peers.
In other words, in the "red-shirting versus not red-shirting" battle," red-shirting wins, hands down. Here's why.
Out of control--a 'persistent' result
Many parents make this decision based on the whether their kids will benefit academically by waiting a year or not. But the science on testable academic performance yields frustrating, inconsistent results.
That's why Stanford researchers decided to set their sights on something different. Cast aside the test scores; how did being among the oldest kids or the youngest kids in the class affect things like mental health, discipline, and self-control? (All of which can ultimately have a greater effect on qualitative academic achievement.)
To assess the effect, which was reported recently in Quartz, they studied the experiences of elementary school students in Denmark, segmenting them into groups whose parents had enrolled them during the school year in which they were first eligible, and those whose parents decided to hold them back for a year.
Result? Kids who delayed attending kindergarten to the later year were far more likely to be able to pay attention in school and had "dramatically higher levels of self-control" than their peers. And that advantage was sustained for years afterward.
"We found that delaying kindergarten for one year reduced inattention and hyperactivity by 73 percent for an average child at age 11," Thomas Dee, one of the co-authors, said. "And it virtually eliminated the probability that an average child at that age would have an 'abnormal,' or higher-than-normal rating for the inattentive-hyperactive behavioral measure."
The 'relative age effect'
Even if you don't have kids, and even if you don't remember your elementary school years particularly well, this whole debate might ring a bell. It was discussed thoroughly in the media a decade ago, after Malcolm Gladwell came out with his book, Outliers.
Malcolm studied the National Hockey League (he's Canadian; go figure), and noticed a statistical anomaly about the number of players who were born in January and February. He traced it back to the fact that in Canada, youth hockey leagues most often used January 1 as the birthday cutoff date.
That meant that kids who were born in January and February were always the oldest kids in their age-group. Sure, that meant they were more mature and physically developed, but there was another advantage. Their advanced physiology led to more playing time and coaching attention. That in turn, led to more success on the ice.
The phenomenon, called the relative age effect, also occurs in academia. Previous studies have suggested that children with a late start, and whose birthdays were earlier in the year than their classmates, were more likely to attend college, and less likely to be put on a vocational track (as opposed to an academic track) in school.
Bill Murphy Jr.
The INC
Subscribe to:
Posts (Atom)











